• İstanbul 23 °C
  • Ankara 25 °C

Dr. Nazif Öztürk: İstiklâl Marşı’nın Yazıldığı Mekân Tâceddin Dergâhı’nda Marifet Eğitimi

Dr. Nazif Öztürk: İstiklâl Marşı’nın Yazıldığı Mekân Tâceddin Dergâhı’nda Marifet Eğitimi

“Şerîat, tarikat yoldur varana Hakikat, marifet andan içeru”

Yunus Emre

I.Marifetten Hakikate Seyir

Tasavvuf ve tarikat, din dairesinin daha özellikli bir bölümüdür. Allah’ın “akıl” verdikleri olduğu gibi, “hikmet” verdikleri de mev­cuttur. “Hikmet” yoluyla fehmedilenleri akıl ölçüleri içinde anlamak mümkün değildir. Şerîat İslâm’ın dış gözü, tarikat ise iç gözüdür. Dış ve iç gözün birleşmesiyle “marifet” hâsıl olur. İnsanın gönlünü mercek altına alan bu eğitimin hedefi, “Allah’ı seven ve O’nun tara­fından sevilen” insan tipini gerçekleştirmektir.

İnsanoğlu ister şerîatta yol alsın, ister tarikatta el tutsun, nefsiyle mücadele etmek zorundadır. Nefsiyle mücadele etmeyi göze ala­mayan mukallitler, ibda’ sahibi olamazlar; ayrıca taklitle hakikate ulaşmak da mümkün değildir.

Dergâhların iki veçhesi bulunmaktadır. Biri manevî ve ahlâkî (mari­fet) boyutu, diğeri maddî ve mimarî cephesidir. Fizikî mekânla ilgi­li söylenecekler daha önce anlatıldığı için bu bölümde, “Tâceddin Dergâhı’nda Marifet Eğitimi” üzerinde durulacaktır.

İnsan yalnız et ve kemikten ibaret değildir. Maddî cephesinin ya­nında bir de ruh denilen mânevî kuvvet ve kudrete maliktir. Beden yemek ve içmeye ihtiyaç duyduğu gibi, ruh da bir takım manevî ve derûnî bilgilere muhtaçtır. Bunun için mânâ âleminin başında “kendini bil” emri gelir. Kendini bilen, Hâlik-i lemyezâl olan Allah’la beraber her şeyi bilmiş olur. Marifetullah için “marifet-i nefs” lâzım­dır. Mutasavvıflara göre, Resulullah (sav),“men ‘arafa nefsehû fekad ‘arafa Rabbahû”/”kim nefsini bilirse kesinlikle Rabbi’ni de bilir” bu- yurmuştur[1].

Makâm-ı sâlikin ecell ve bâlâsı, merâtib ve menâzili, ‘ıbâdın ekber ve â’lâsı marifetullah iledir. Marifetullah karşısında halk üç sınıfa ayrılır. “Ârif bizâtillah”, “ârif bisıfâtillah” ve “ârif bief’âlillah”dır. Allah’ı zâtı ile bilmek Resul, enbiya ve efâdıl-ı tarikat olan evliyanın maka­mıdır. Bu gurubun başında Hz. Muhammed Mustafa (sav) gelir. Allah’ı sıfatlarıyla bilmek havâss-ı mü’minînin makamıdır. Allah’ı fiilleriyle bilmek ise ‘avâm-ı mü’minîn makamı­dır. Allah’ı marifet-i zât sırrıyla bilenler, Hakk’ı celîl ve halkı kalîl görmekle (heybet), Hakk’ı ‘azîz ve halkı zelîl bilmekle (ta’zîm) vasıflanmışlardır. Bu suretle mâsivayı iclâle, gayrı i’zâza dâir kalbde bir şey kalmayıp muhtesâta nazar ve mahlukâta iltifat etmez olurlar. Allah’ı sıfât-ı marifet ile bilenlerin Allah’la beraber olmaları (sukûn-ı maallah), Allah’tan korkmaları, Allah’a rücu’ ve tevekkül etmeleri îcâb eder. Allah’ı ef’âl-i marifet ile bilenler, ibadette sükûnu/huzuru ve sevabı istemekle, azaptan kurtulmayı dilemekle Allah yo­lunda infak etmekle ve Allah’a sığınmakla yükümlüdürler.

Hakikat-ı marifet ise ru’yettir. Ru’yet makamına vâsıl olan ‘âriflerin nazarında, bütün me- mâlik-i ilâhî bir hardal danesinden daha küçük görünür. Bu bir hâlet-i kutsiyedir ki, bu duruma gaflet ehlinin kalbi tahammül etmez.

Kul/’abd, dünyayı fena, ‘ukbayı bekâ, nefsi hata ile bilmedikçe Cenâb-ı Hakk’ı, Hakk ma­rifetiyle bilemez. Dünyayı fâni bilen ‘ibret almakla meşgul olur. Bunların ‘alâmeti dünya­dan yüz çevirmektir. ‘Ukbâyı bâki bilen ibadetle meşgul olur. ‘Alâmeti de ‘ukbâya tevec­cüh ve ikbaldir. Nefsi hatalı bilenler ‘ubudiyetle meşgul olurlar. Bunların nişanı dünyevî makamları terk etmek, merâtib ve manâsıb muhabbetinden uzak olmaktır.

Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere, marifete nâil olanlar, Hazret-i Hakk’ı Hakk marifetiyle bilmiş olurlar. ‘Ubudiyet-i hukikiyye ile iştigalin ‘alâmeti nefsinden, dünyadan ve ‘uk- badan uzaklaşmaktır. Bu kimseler edâ-yı tâat (‘ibâdet), tâatta ihlâs (‘ubudiyyet), ihlâs-ı rü’yetten gaybet (‘ubûdet)’ üzeredirler[2].

Arapça bir kelime olan “marifet”in manası, eşyanın hakikatini keşf ve ilham yoluyla bilmektir. Bir başka ifade ile marifet; Allah’ı sıfat, fiil ve isimleriyle tanıma, daima O’na münâcât ve tazarru’ içinde olma, kötü huylardan kaçınma, kalbini yalnızca O’na verme halidir. Marifete sahip kişiye “ârif”, elde ettiği bilgiye de “irfan” denir. İrfan, çalışıp kazan­ma ile elde edilen/kesbî ilimden farklıdır. Hakk’ın, takvasını gördüğü kulunun kalbine koyduğu ödüllendirme türü “vasıtasız” bir bilgi şeklidir. Ancak ilmen bilmek ile marifet yoluyla bilmek arasında fark bulunmaktadır. Marifet; husûsî, tecrübî amelî ve tatbikî bir bilgidir. İlim; umumî, küllî, nazarî ve mücerred bilgidir. Kalbin verdiği bilgiye marifet ve irfan, aklın verdiği bilgiye ilim denir. Marifetin kaynağı sezgi, ilmin kaynağı istidlâldir. Marifet tasavvufî, ilim zâhirî bilgidir[3]. Marifet’in zıddı basiretsizlik, ilmin zıddı cehalettir. Bu bakımdan ilim eşyanın zâhirî yönünü aydınlatır. Marifet bilgisyle zâhirî cihetle birlikte batinî ve derûnî sırlar da kavranır.

Marifet, kavrayışı tamamlayan temel mertebelerin içerisinde yer alır. Kavrayışı tamam­layan dört temel mertebe; şerîat (dinin herkese farz olan açık emirleri), tarikat (Allah’a giden yol), marifet (irfan sahibi olma) ve hakikat (perde arkasında olan metafizik ger­çeğin ortaya çıkması) ’tır. Sûfiyye anlayışına göre bu dört mertebenin birincisi avama, ikincisi havasa, üçüncüsü havassu’l-havasa, dördüncüsü ise ehass-ı havassu’l-havasa mahsustur.

Halvetiliğin Şabaniye kolunun kurucusu Şeyh Şaban-ı Velî( ö.1569 ) bu dört yolu şöyle tarif etmektedir: Şerîat beden için, tarikat kalp için, hakikat ruh için, marifet ise Hakk içindir[4]. Osmanlı ülkesinde Celvetiliğin benimsenip yayılmasında büyük himmeti olan Azîz Mahmûd Hüdâyî (948/1543-1038/1628 ) de aynı konuda şunları söylemektedir: Ta­savvuf sülûkûnda yedi olan nefsin mertebeleri ikiye ayrılır. Bunlardan ilk dört makam “tabiat”, “nefs”, “ruh” ve “sırr” olarak isimlendirilmektedir. Diğer üç makam “berzah” adde­dilmektedir. Böylece Tâceddîn-i Velî’nin de tâbi olduğu Celvetiyye Tarikatı’nda nefsin ter­biye merhaleleri yedi olmaktadır. İlk dört mertebeye mukabil dört makam vardır. Bunlar, “tabiat-şeriat”, “nefs-tarikat”, “ruh-marifet” ve “sırr-hakikat” şeklinde ifade edilmektedir[5].

Marifet, kalbin kazandığı berraklık sebebiyle basiretin fethi ve gönül penceresinin ilâhî hakikatlerin müşahedesine açılmasıdır. Hakikat ise, Hâlik olan Allah’ın kâinat üzerindeki hâkimiyetini görme ve ilâhî esrâra vâkıf olma halidir. Bu, ancak ilm-i ledün sahiplerinin elde edebilecekleri bir mertebedir.

Marifet, Allah’ı önce sıfat ve esmâsıyla tanıyan, ona olan muâmelesinde sıdk ve ihlâs üzere bulunan, kötü huylardan ve bu huylara âit âfetlerden temizlenen, dâimî sûrette kalbi ile i’tikâf halinde bulunan ve bunların neticesinde Hakk’ın teveccühüne nâil olan kimselerin sıfatıdır. Cenâb-ı Hakk, marifetullah’a eren kuluna bütün hallerinde sıdk üze­re bulunmayı lütfeder, onu nefsin havâtırından kurtarır ve o kimse Allah’tan başkasına çağıran hiçbir sese kulak vermez, nefsin âfetlerinden uzak ve beri’ olur[6].

Marifetin en yüce mertebesi, kulun acziyetini idrak etmesidir. Bu sebeple sûfilere göre, beşeriyet sıfatıyla ulu ve yüce Allah hakkında tam anlamıyla marifet sahibi olmak im­kânsızdır. Bir insan Allah’ı tanımak için olanca gücünü harcadıktan sonra, O’nun zâtını beşerî sıfatlarla tanımasının imkânsız olduğunu anladığı zaman, hakîkî ve en mükem­mel marifete erişmiş olur. Bundan dolayı Hz. Ebubekir “marifet, sâlikin O’nun hakkında marifet sahibi olmaktan aciz olduğunu idrak etmesidir” demiştir[7].

II.Tasavvufta Celvetiyye Ekolü

  1. .Celvetiyye’nin Tarihî Gelişimi

“Celvet” kelimesi Arapça’dır. Diğer manalarının yanında “ortaya çıkmak, açık ve vâzıh olmak” anlamına gelmektedir[8]. Tasavvuf ıstılahında kulun Hakk’ın sıfatlarıyla muttasıf olarak halvetten çıkışına ve onun varlığında yok oluşuna (fenafillah) denir[9]. “Celvet” halvetin zıttı olup, “kulun ilâhî sıfatlarla muttasıf olarak halvetten çıkmasıdır”. Halvet ise lügatte “bir kimse ile yalnız kalmak”; ıstılahta “insanın tenhâda Hakk ile başbaşa bulun­ması” manasınadır[10]. Celvet sadece bir ıstılahtan ibaret olmayıp aynı zamanda “bekâ” makamına verilen isimdir. Halvet ise “fenâ” makamının ifadesidir. Halvet ve celvet aynı zamanda iki tarikatın adıdır. Celvetin gayesi insanlarla kaynaşmak ve onları irşat etmek­tir. Halvetiyye “ehl-i zevk”, Celvetiyye “ehl-i belâ” üzeredir.

Sûfiyye nezdinde halvet ve celvet kelimelerinin ıstılah olarak kullanılması ilk defa İbra­him Zâhid Gîlânî( ö.700/1300 ) zamanında olmakla beraber, ilk tatbikatı Resul-i Ekrem (sav)’in şahsındadır. Çünkü Resulullah (sav) Peygamberlikten önce Hıra Dağı’nda “halve­ti” tercih ederek insanlardan uzaklaşmış; bil-âhare Peygamberlikle vazifelendirildikten sonra “celvet”i ihtiyar ile halkın arasına karışmıştır.

Tarihî seyir içerisinde tasavvuf kültürünün birer parçası olan bu cüzler, iki ayrı tarikat şeklinde teessüs etmiştir. Bunlardan Halvetiyye’nin sülûku “zikr-i esmâ” ve “halvet” iken, Celvetiyye’nin sülûku “zikr-i tevhid” ve “mücahede”dir.

İsmail Hakkı Bursevî (ö.1724), Celveti Tarikatı’nın zuhuru meselesinde İbrahim Zâhid Gîlânî’yi başlangıç kabul etmektedir. Ancak İsmail Hakkı Bursevî’nin talebesi ve Cel- vetî meşâyıhından Yakub Afvî (ö.1149/1736) Celvetiyye’nin zuhurunu Hacı Bayram Velî’ye bağlamaktadır[11]. Celvetiyye ismini ilk teleffuz eden Mehmet Muhiddin Üftade (ö.988/1580); şeyhi Üftade’den nakille yaygın bir şekilde kullanan ve bu tarikatı şöhrete kavuşturan Azîz Mahmûd Hüdâyî ’dir.

Celvetiliğin başlangıcı konusunda ortaya çıkan bu görüş farklılığını telif amacıyla İsmail Hakkı Bursavî meseleyi şöyle formüle etmiştir: “Celvetiyye İbrahim Zâhid Gîlanî zamanın­da hilal, Üftade zamanında kamer ve Hüdâyî zamanında bedir gibidir”[12].

İbrahim Zâhid Gîlânî’nin esas tarikatının adı Zâhidiyye’dir. Zâhidiyye Tarikatı İbrahim Gîlânî’nin ölümünden sonra halifeleri vasıtasıyla Halvetiyye ve Safaviyye diye iki kola ayrılmıştır. Daha sonra Safaviyye’den Bayramiyye, Bayramiyye’den Celvetiyye Tarikatı doğmuştur.

  1. .Celvetiyye, Bayramiye’den Yürümektedir

Tâceddin-i Velî’ye kadar uzanacak şekilde bu tarikatları bir şem’a ile göstermek müm­kündür:

Hüdâyî’nin müntesiplerinden Okçuzâde Mehmed Şâhî Efendi(1039/1629), Celvetiyye Tarîkatı’nın Bayrâmiyye, Bistâmiyye (Nakşibendiyye), Halvetiyye tarikatları ile münâse- bettâr olduğunu nazmen şöyle ifade etmektedir:

“Pişvâ-yi tarîk-i Bayrâmî

Cilve-perdâz-ı bast-ı Bistâmî

Tarîk-i râstî kim Celvetîdir

Meyân-ı Nakş-bend u Halvetîdir”[13].

Celvetiyye Tarîkati pîrinin Hacı Bayram olduğunu Tâceddîn Velî daha açık bir şekilde söylemektedir:

Gelsûn pîrim soran bana, Hacı Bayramdır pîrimiz

Kim ki haber verem ana, Hacı Bayramdır pîrimiz

Erenlerde olmaz belâ, mahrum kalmaz ana giden

Kırk yıl kutb-i zaman olan, Hacı Bayramdır pîrimiz[14].

Celvetî silsilesi, Hz. Ali (ra)’den devam eden ana kola 22. Sırada Hamidüddîn Aksarâyî ile bağlanmaktadır[15]. Ankara Mevlevîhanesi Postnişini Şeyh Derviş Muslu Ankaravî’nin; “Evrâd-ı Şerif”, “Esrâr-ı İlâhî”, “Silsilenâme” ve “Divan” olmak üzere dört bölüm halinde ter­tip edip istinsah ettiği ve hattını Muharrem 1147/1734 tarihi Cumartesi günü kuşluk vaktinde tamamladığı "Tecaddîn Velî Risalesi ve Divanı" nda verilen bilgilere göre[16], Tâcî kolunun müessisi Tâceddin bin Tâceddin Mustafa el-Ankaravî, Celvetî/Tâcî silsilesinin 28.sırasında yer almaktadır.

Hüdâyî Âsitanesi’nin son post-nişinlerinden Mehmed Gülşen (ö.1341/1925)’in tespit edip “Sefîne-i Evliyâ” yazarı Hüseyin Vassaf (1872-1929)’a gönderdiği 66 kişilik Azîz Mah- mûd Hüdâyî halifeleri[17] arasında Tâceddin Mustafa’nın ismi yer almamaktadır. Ancak Hüdâyî’nin icazet verdiği halifeler sadece bu listede isimleri bulunan şahıslardan iba­ret değildir. Evliya Çelebi “Hüdâyî’nin 170 bin mirîde irâdet verdiğini” söylerken[18]; Bursalı Mehmet Tahir, “Hüdâyî’nin 48 halifesi olduğunu ve yazma bir tomarda bu zatların isim­lerini gördüğünü” anlatmaktadır[19]. Abdurrahman Nesîb Efendi, Mecmua’sında Hüdâyî halifelerinden 56 tanesinin isimlerini ve bir kısmının hangi memlekete halife olarak gön­derildiklerini kaydetmektedir. Hüdâyî hakkında doktora çalışması yapan H. Kamil Yılmaz ise, Hüdâyî halifelerinin sayılarını 64 olarak bildirmektedir. Bunlar arasından sadece ilk 13’ünü tanıtmakta, geri kalan 51 kişinin tarihçe-i hayatlarının bilinmediğini söylemek- tedir[20]. Naîmâ Tarihi’nde, Hüdâyî için, “ekber bilâda hulefâ gönderip tarikatı ilâ-hâza’l-ân istimrâr bulmuştur” denilmektedir[21].

Dönemin kaynaklarından aktarmalar yapılarak verilen bu bilgilerden Hüdâyî’nin icazet verdiği halifelerden bir kısmının isimleri ve hatta bazılarının hangi bölgeye gönderildiği bilinmekle birlikte; hilafet verilen şahısların sadece bunlardan ibaret olmadığı ve Tâced- dîn Veli örneğinde olduğu gibi bilinenlerin dışında bazı halifelerinin bulunduğu anlaşıl­maktadır. Buradan hareketle belgelerde Azîz Mahmûd Hüdâyî halifelerinden olduğu[22] ve Celveti Tarikatı ekolüne mensup bulunduğu[23] kayıtlı olan Tâceddin bin Tâceddin Mustafa’nın 1630’da Ankara’ya gönderilen Celveti şeyhi olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür. Anılan Risalenin Tâceddinzâde Şeyh Tâceddin Mustafa’nın ilâhî sırlarının anlatıldığı bölümde, seyr-i sülûkunu Aziz Mahmud Hüdâyî’nin elinde tamamladığı, ya­şanan manevî hallerle birlikte açık seçik anlatılmaktadır.[24]

  1. .Celvetiyye’de Şerîat Esastır

Celvetiyye’de şerîat esastır. Celveti tarikatının kurucusu olan M. Muhyiddîn Üftade (895/1490-988/1580), , Mevlânâ ve Muhiddîn-i Arabî’nin tartışmalı konularına girme­meye özen göstermiştir. Müridlerine Hz. Peygamber’in ve sahabenin itikâtına muhalif şuhut hâsıl olsa bile iltifat etmemelerini tembihlemiştir. Marifeti şerîatla sınırlandıran Üftade, müridi Azîz Mahmud Hüdâyî (948/1543-1038/1628)’ye hilâfet verirken, “şerîat-ı şerifeye herhalde riayet eyle; her ne kadar a’lâ mertebede bulunsan da” demek suretiyle bu konudaki titizliğini göstermiştir[25]. Şeyhi’nin iradesi doğrultusunda hareket eden Hü- dâyî, şerîatın zâhirine mutâbık ehl-i sünnet görüşünü benimseyen bir tasavvuf anlayışı­na sahip olmuştur[26].

Tâceddîn Velî de aşağıdaki dörtlüğünde belirttiği gibi aynı anlayış doğrultusunda hare­ket ettiğini dillendirmektedir.

Tâceddinoğlu ehli tarikat

Gördüm hakikat ‘aynı şerîat

Doğru gidenler sâlik-i celvet

Gördüm hakikat ‘aynı şerîat[27]

Ancak cezbesi çok yüksek olması sebebiyle şeyhimizin kimi ilahilerinin üzerinde “vah- det-i vücud” bulutları yükselmektedir. İşte onlardan birkaç örnek:

Devreder her şey benimle ins u cin cümle melek

Bendedir bende muharrik arş u kürsi döner felek[28].

Şimdi ‘aceb hale düştüm ben söylerim ben dinlerim

Sırr-ı vahdete iriştim ben söylerim ben dinlerim

İrdi bana işbu hâlet iki cihan buldu devlet

Kalmadı arada kesret ben söylerim ben dinlerim

Tâceddinoğlu neylesun kime bu hali söylesun

Kime desun kim anlasun ben söylerim ben dinlerim[29].

Ey tâlib-i Kâbe olan Hakk bendedir Kâbe benim

Gelsun hacc-ı ekber kılan Hakk bendedir Kâbe benim

İnsâf idüb ol ehl-i Hakk inkârı kov gel bende Hakk

Kâbe benim gitme uzak Hakk bendedir Kâbe benim[30].

Emrimdedir iki cihân ferman-ı men ferman-ı men

Ben işteyim zâhir nihân ferman-ı men ferman-ı men

Kimi gelir kimi gider kimi biter kimi yeter

Mağribe maşrıka yeter ferman-ı men ferman-ı men

Küllü yevmdir şânımız âlem kamu nişânımız

Cümlede vardır cânımız ferman-ı men ferman-ı men

Cümlede varım var benim her şey muradımdır benim

Tahkîk bu hâlimdir benim ferman-ı men ferman-ı men

Tâceddinoğlu kandeyim her kande bakam ondayım

Şer’an beyim ben bundayım ferman-ı men ferman-ı men[31]

  1. .Celvetiyye’de İntisap

Tasavvuf anlayışının kurumsallaşmasından sonra bütün tarikatlarda bir şeyhe[32] intisap gerekli görülmüştür. Celvetiyye’de de tarikat âdâbına göre şeyhe intisap etmek; ahd, tel­kin ve bey’at almak isteyen mürîd; istihâre istişâre ve abdest gibi ön hazırlıkları yaptık­tan sonra, şeyhin huzuruna varıp “teşehhüd”de oturur gibi elini dizine koyarak vakarla oturur ve şeyhi ile beraber istiğfar getirir. Böylece sâlik işlemiş olduğu büyük ve küçük bütün günahlardan vazgeçmeyi taahhüd etmiş, bu husûsta Allah’a ve şeyhine söz ver­miş olur. Bundan sonra şeyh intisap eden müride yapması gereken tesbihâtı, kılması gereken namazları ve duaları, okuması gereken evrâdı anlatır.

Ahd u mîsâk ile şeyhe bağlanan müridin yapması gereken dua ve niyazlar şu şekilde özetlenebilir: Günün belirli saatlerinde belirli sayıda “istiğfar”, “salât-u selâm”, kelime-i tevhid” çekmek; beş vakit namaza ilaveten “teheccüd”, “işrak”, “duha” ve “evvâbîn” na­mazlarının ikâme etmek; yine Ramazan orucuna ilaveten, Pazartesi Perşembe günleri ile Zilhicce ve Muharrem’in on günü, Recep ve Şaban’ın tamamını, Şevval’ın altı gününü oruçlu geçirmek.

Ayrıca, sâlikin dâimâ abdestli bulunması, abdest sonrasında iki rek’at şükür namazı kıl­ması ve şeyh efendinin hazırladığı evrâdın okunması telkin edilir[33].

Tarikatlarda bu temel hususlar detaylandırılarak, müridin seyr u sülûkunu tamamlaması için uyması gereken hususlar ve yapması gereken riyazet, zikir ve mücahede belirli ku­rallara bağlanmıştır[34].

  1. .Celvetiyye’de Seyr u sûlûk

Sahih mutasavvıf anlayışını temsil eden sûfîlere göre tasavvuf, bir ahlâk eğitimidir. Bu eğitimin tasavvuftaki adı, “seyr u sülûk”tur. “Seyr”, sözlükte gezmek, “sülûk” ise yürümek gitmek anlamına gelmektedir. Tasavvuf kavramı olarak “seyr”, tasavvuf makamlarını ilmi ve tasavvuruyla değil, hâliyle geçen sâlikin cehâletten ilme, kötü ve çirkin huylardan güzel huylara, kendi varlığından Hakk’a doğru yol alıp yürümesi demektir. “Sülûk” ise, tasavvuf yoluna giren kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan bir ahlak eğitimi olup, bir rehberin nezâretinde çıkılan mânevî ve ruhî bir yolculuk ve yükseliş olarak tanımlanmaktadır.

İki kelimeden oluşan “seyr u sülûk” kavramı ile tasavvuf yoluna giren kişinin mânevî ma­kamlarını tamamlayıncaya kadar geçirdiği eğitim sürecinin bütünü kast edilmektedir.

Tasavvuf geleneğine göre seyr u sülûk, mürşidin rehberliğinde tevbe ile başlar ve vuslat makamına ulaşana kadar devam eder. Sûfîler bu seyrin tamamlanması için iki yol be­nimsemişlerdir: İlki tezkiye, diğeri ruhu tasfiyedir. “Tezkiye yolu”, riyâzat ve mücâhede ağırlıklı olup, zikri cehrîdir ve silsilesi de Hz. Ali ile başlar. “Tasfiye yolu” ise, ruhun ibadet ve taatla yüceltilmesi ve nefse hâkimiyet sağlanması yoludur. Bu yol zikri hafî yoludur. Menşe’i Hz. Ebubekir’e dayanır. Hangi yol ve yöntemle olursa olsun seyr u sülûk, mutla­ka bir şeyhin rehberliği ile tamamlanacak bir eğitim sürecidir[35].

Celvetiyye’de zikir denilince “tevhîd zikri” hatıra gelir. Çünkü tevhîd zikri kalbin itminânı için gereklidir. Esmâ zikri ise bu safhadan sonradır. Bu sebeple Celvetiyye’de intisâbın- dan itibaren sâlike ısrarla tevhîd zikri telkin edilir.

Celvetiyye Tarîkatı’nda “tevhîd zikri” esas olmakla beraber “esmâ-i seb’a” zikrinin de büyük önemi vardır. Hüdâyî, “Celvetiyye’de “tevhîd zikri” esas olmakla beraber, “esmâ-ı seb’a” zikri bizde de vardır” buyurmaktadır.[36]

“Esmâ-i seb’a” zikri, nefsânî tarîkatlarda nefsin yedi mertebesi olan; “emmâre”, “levvâme”, “mülhime”, “mutmainne”, “radiye”, “merdiyye” ve “kâmile”ye mukâbil olup şu ism-i şerif­lerdir: “Lâ ilâhe illallah, Allah, Hû, Hakk, Hayy, Kayyûm ve Kahhâr”dır[37].

Celvetiyye Tarîkatı’nda nefis ile mücâhede, hemen bütün nefsânî taîkatlarda olduğu gibi amellerin en fazîletlisidir. Sâlikin zevki mihnet ve elemi gerektiren riyâzî amellerle meşgul olmaktır. Nefisle yapılan mücâhedede en müessir silâh riyâzattır. Nefsin istekle­rine muhalefet; ancak az yemek, az uyumak, az konuşmak ve halk ile fazlaca ihtilâttan uzak kalmak suretiyle mümkün olabilir.

Marifetin sırrı riyâzattır. Riyâzatın faydası ahlâkın güzelleşmesi ve kalbin tasfiye edilerek marifete hazır hâle gelmesini sağlamaktır. Riyâzat sayesinde Cenâb-ı Hakk’tan sâlikin gönlüne bir tesir gelir ve o tesir sayesinde nefis, cisim, ruh ve sırr hepsi salâh bularak sâlik visâle lâyik bir vücûd-i mânevî kazanmış olur[38].

Celveti Tarîkatı’nda nefsin terbiyesi ve marifet eğitiminin tamamlanması için aşılması gereken mertebeler kat’ edilince sâlikin kendi vücûdu ortadan kalkar ve geriye sadece vâcibu’l- vücûd olan Cenâb-ı Allah’ın vahdaniyeti kalır. Bu mertebeleri geçen ve Celvetî âdâbı üzere seyr u sülûkunu ikmâl eden sâlik, artık yaratılışın sırrına ermiş ve örnek bir insan olarak halkın arasına karışmayı hak etmiş ve irşâda liyakat kazanmış demektir.

  1. .Celvetiyye’de Haftalık Toplu Zikir

Celvetî Âsitânelerinde genellikle Cuma namazlarından sonra toplu âyin yapılırdı. Zikre katılacak olanlar halka halinde otururlar, halkanın ortasında zâkirlerin oluşturduğu bir ikinci halka daha bulunurdu. Bu sırada şeyh efendi halkada yer almaz, kendisi için ay­rılan kafesli odada otururdu. Zâkirbaşı, Fatiha’dan sonra ağır tempoda ve heceleri uza­tarak “kelime-i tevhîd” zikrini başlatırdı. On, oniki veya onbeş defa topluca tekrar edilen tevhîdden sonra yine zâkirbaşı tarafından “Ya Allah Hû” denildiğinde topluca diz üstü kalkılırdı. Diz üstü kalkıldığında zikir “Allah Hû” diye devam eder; bu sırada bestelenmiş bir ilahi okunurdu.

Diz üstünde yapılan bu zikir şekli yalnızca Celvetiliğe ait bir tarzdir ve “nısf-ı kıyam/kıyam yarısı” adını alır. Rivayete göre Celvetî Pîri Hz. Hüdâyî, bir zikir âyininde oturmakta iken Hz. Peygamber’in ruhâniyetinin teşrîfini gönül gözü ile gördüğünde, saygı ifadesi olarak ayağa kalkmak istemiş, fakat Hz. Peygamber kalkmamasını işaret buyurmuştur. Fakat Hz. Pîr de oturmayı edebe aykırı gördüğünden diz üstü kalarak zikrullaha devam etmiş­tir. Manevî âlemde yaşanan bu hâdise, “nısf-ı kıyam” zikrinin doğuşuna sebep olmuştur.

Nısf-ı kıyam devam etmekte iken zâkirbaşı perde kaldırıp bir daha “Yâ Allah Hû” dediğin­de diz üzerinden ayağa kalkılırdı. Artık bu kıyam zikridir ve “Hû” İsmi okunmaktadır. Belli sayıda “Hû” isminden sonra yine zâkirbaşı tarafından “İsm-i Celâl”e geçilirdi. “İsm-i Celâl” de zâkirbaşının üç defa uzun “Hû”su ile sona erdirildiğinde, zâkirler topluca zaman ve duruma uygun bir ilâhi okumaya başlarlardı. Bu ilâhi devam etmekte iken şeyh efendi bulunduğu yerden çıkar ve makam seccadesinde yerini alırdı. İlâhi bittiğinde herkes yeniden oturur ve bir zâkir tarafından okunmaya başlayan durak dinlenir. Buraya kadar olan tören Celvetî Âyini’nin başlangıç safhasıdır. Durak bitince şeyh efendi ya Fâtiha der, veya ellerini yere vurarak “Yâ Allah Hû” diyerek tekrar ayağa kalkılır ve kıyam zikrine devam edilirdi.

Bütün tarikat âyinlerinde (duraklar hariç) ilâhiler topluca okunduğu halde, Celvetî Âyini’nde zikrullaha eşlik eden ilâhiler tek kişi tarafından okunuyordu. “Nısf-ı kıyam” zikri gibi ilâhilerin solo şeklinde okunması, yine yalnızca Celvetiliğe mahsus bir usuldür.

Celvetilik; çoşkunluktan çok ağır başlılığa, hareketten ziyade durgunluğa, heyecandan çok istikrara, sohbetten tefekküre, vecdden daha fazla huşû’a ağırlık veren bir tasavvuf düşünce tarzını benimsemiştir[39].

Tâcî Evrâdının okunma zamanı ve âdabı hakkında bilgi veren dibacede varlığından bah­sedilen[40] ve bir bölümü Türkçeye tercüme edilerek istinsah edilen Arapça Risale[41]’nin ta­mamına henüz ulaşamadığımız için, Tâceddîn Veli’nin tanzim ettiği Celvetî/Tâcî kolunda toplu zikirlerin nasıl icra edildiğinin detayları hakkında şimdilik ayrıntılı bilgi sahibi de­ğiliz. Görgü şahitlerinin ifadelerinden toplu zikirlerin genel teamüle uygun olarak belli aralıklarla Tâceddîn Camii içerisinde yapıldığı bilinmektedir[42]. Buradan hareketle diğer zikir erkânının da benzer şekilde icra edildiğini söylemek mümkündür.

III.Tâceddîn Veli’de Marifet Eğitimi

Marifet eğitimi, yaratılanın yaratana doğru gerçekleştirdiği içsel bir yolculuktur. Bu içsel yolculuğun kazasız belasız sahil-i selâmete ulaşması için misyon sahibi bir davetçiye, harita ve pusula bilgisine sahip kılavuza ihtiyaç vardır.

Marifet; Allah’ın zâtı ve O’nun sıfatları, fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında manevî tec­rübeyle doğrudan elde edilen bilgiyi ifade eden tasavvufî bir terimdir. Marifetin mukad­dimesinin ilim, ilimsiz marifetin muhal, marifetsiz ilmin vebal olduğuna inanan sûfîler, marifetin ledünnî bir ilim sayıldığı görüşündedirler. Onlara göre akıl ve nakil alanı dışın­da kalan hususlarda vasıtasız olarak elde edilen marifet, akıl ve nakil yoluyla elde edilen bilgiden daha değerli ve daha güvenilirdir. Böyle bir bilgi ile Allah’ı tanımaya “marifetul- lah”, bu yolla Allah’ı bilen ve tanıyanlara da, “ehl-i marifet”, “ehl-i irfan” ve “ârif” denir.

Genellikle marifet dille anlatılan ve öğretilen bir şey olmaktan çok susarak anlaşılan ve öğrenilen bir şeydir. Sûfîler marifetin nakil ve akıl yoluyla elde edilen bilgileri geçersiz kılmadığını ve onların değerini azaltmadığını ifade etmişler, aksine marifetin sağlıklı ve geçerli olması için Kur’an’a ve hadise aykırı düşmemesini şart koşmuşlardır. Cüneyd-i Bağdâdî sadece Kur’an ve Sünnet çerçevesindeki marifetin geçerli olduğunu vurgula- mıştır[43] [44].

Teoride söylenilen bu hususları somutlaştırarak ifade etmek gerekirse şu hususları söy­lemek mümkündür:

Şeyhler müridlerin terbiyesi için çeşitli metodlar uyguluyorlardı. Bunlar, çok ibadet, riyâ- zet ve aşk olarak üç ana grupta toplanabilir.

Çok ibadet, güzel işler yapmak ve ahlâkı güzelleştirmek suretiyle Allah’ı bulmayı hedef alan tasavvufî eğitim metoduna “tarîk-i ahyâr/hayırlıların yolu” denir. Nitekim Kur’an’da "..namazın hayâsızlıktan ve kötülüklerden alıkoyacağı..."'1'1 ifade edilmektedir. Nefisteki kötülükleri temizleme yoluyla insan güzelliklerle donanmaya başlayabilir ve bu şekilde Rabbini bulur[45]. Ancak unutmamak gerekir ki bu yol, daha çok dinin herkese açık olan emirlerini yerine getirmek türünden bir yoldur. İnsanı metafizik âlemin derinliklerine ulaştırmakta fazla bir etkisi yoktur. Dolayısıyla bu yolla Allah’a varanlar sûfilerin deyi­miyle “azdan az”dır.

Allah’ı bulmak için riyâzet yapmayı ve ahlâkı düzeltmeyi hedef alan tasavvufî eğitim metoduna “tarîk-i ebrâr/iyilerin yolu” denir. Bu yolla Allah’a varanlar yukarıdaki gruptan fazla olmakla beraber yine de “az”dır.

Aşk ve vecd ile Allah’a kavuşmayı hedefleyen tasavvufî eğitim metoduna da “tarîk-i şüttâr” denir. Şüttâr, “şatır” (açıkgöz, kurnaz) kelimesinin çoğuludur. Tasavvufta tama­men farklı bir kontekste, “âşık olduğu için kendisini bâtıldan uzaklaştıran ve bunun için dış motivasyona gerek duymayan” kimse anlamında kullanılmıştır. Bu yol Hakk’a varmanın en kısası, ama en zorudur. Çünkü Mevlânâ’nın dediği gibi “aşk bir dağa benzer, tepeden bakması güzel ama çıkması zordur”[46].

Kişinin mânevî olgunluğa erişmesi anlamına gelen ve bir bakıma müridin seyr u sülû- kunu tamamlaması karşılığında kullanılan marifet eğitiminin; diğer tasavvuf kollarında olduğu gibi Tâceddîn Velî Dergâhı’nda da bu çerçevede değerlendirildiği anlaşılmakta­dır. Aşk ve coşku yönü ağır bassa da Tâceddîn Veli’nin bu metodların hepsini bir arada kullandığını söylemek mümkündür.

  1. .Tâceddîn Velî’nin Misyonu

Tâceddîn Velî, marifet eğitimi yolculuğundaki misyonunu, şiirlerinde insanları Hakk’a davet olarak açıklamaktadır:

Çıkarın münkiri gelmez imana

İkrâr idenleri davete geldim[47].

Aslım bî-mekândır geldim mekâna

Davet etmek niyyetine kastına[48]

Davet misyonunu ve bu vadide elde ettiği başarıyı, avını yakalayan şahin metaforu ile anlatmaktadır:

Bir şâhinim ki saldılar şikâra, aldım şikârımı döndüm aslıma

Birkaç günüm oldu gerçi âvâra, aldım şikârımı döndüm aslıma

Muradıma vâsıl olûb irince, alûb avım tedarikim görünce

Ben misafir oldum şikârımı alınca, aldım şikârımı döndüm aslıma

Bekâ mülküm bu fenâda eğlenmem, bir şeyine gönül verûb aldanmam

Fazl hakdır bunu inkâr eylemem, aldım şikârımı döndüm aslıma

Tâceddînoğlu bu idi kârım, avcıları bulûb av istemeyin? hakka razıyım Gece-gündüz bu şikâra yayılırım, aldım şikârımı döndüm aslıma[49].

  1. .“Men ‘Araf” ve “Küntü Kenzen” Esrârı

Marifet Eğitimi, “Men ‘Araf” ve “Küntü Kenzen” sırrına ermeyi gerektirir. Tâceddîn Velî di­ğer tasavvuf yolcuları gibi, Hâlik ve mahlûk arasındaki ilişkilerin nirengi noktasını oluş­turan bu iki sır başta olmak üzeri Kur’ân ve hadiste geçen esrarlı rumuzlara büyük önem vermektedir.

a)“Men ‘Araf” Sırrı

“Men ‘arafe nefsehu fekat arafe Rabbehu/Nefsini bilen Rabbini bilir”. Kişinin kendini bilmesi anlamındaki bu manevî yolculuğa tasavvufî anlamda “marifet-i nefs” adı verilmektedir. İnsan merkezli bilgi teorisini esas alan bu tasavvufî düşüncede, insanın kendini tanıma­sı temel ilkedir. Sûfî nefsi hakkında edindiği bilgiden hareket ederek Hakk’ın bilgisine ulaşır. İnsanın Hakk’a dair bilgisi nefsine dair bilgisi ölçüsünde olduğundan Hakk’ı daha iyi bilmesi için nefsini/kendisini daha iyi bilmesi gerekir. Tasavvufta Hakk’a dair bilgiye “marifet-i Hakk/marifetullah”, sâlikin kendine dair bilgisine de “marifet-i nefs” denir. Ebû Saîd el-Harrâz’ın “nefsinde olanı bilmeyen Rabbini nasıl bilebilir” sözü[50] daha sonra “nefsi­ni bilen Rabbini bilir” şeklinde tasavvufî bir vecizeye dönüşmüş ve zamanla hadis olarak literatüre geçmiştir[51].

Sûfîler, insanın kendini bilmesinin önemine bazı ayetlerde işaret edildiğine kanidirler. “İnsanlara âfâkta ve nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun hak olduğu onlara âşikâr olsun”[52]; “İnancı tam olanlar için yeryüzünde âyetler vardır, nefsinizde de öyle, görmüyor musunuz?”[53] meâlindeki âyetler bunlara örnektir. Bu âyetlerdeki işaretlerden hareket eden sûfîler Hak Teâlâ’nın âfâkta ve enfüste, yani dış ve iç âlemde tecelli ettiğini ifa­de ederler. İnsanın kendi mahiyeti üzerinde düşünerek kendi varlığı, hayatının anlamı ve gayesi hakkında sorular sorup cevap araması kendisi hakkında bilgi sahibi olmasını sağlar ve bu bilgi onu Allah’a götürür. Mutasavvıflar, Hakk’ı en iyi bilmenin ve tanımanın yolu olarak insanın özünü tanımasını göstermişlerdir. Dış âlemden Allah’a ulaşmaya “seyr-i âfâki”, iç âlemden ulaşmaya “seyr-i enfûsî” diyen mutasavvıfların tercih ettiği yol ikincisidir[54].

 

Yûnus Emre’nin “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır”[55]; Hacı Bayrâm-ı Veli’nin “Bayram özünü bildi/Bileni anda buldu/ Bulan ol kendi oldu/Sen seni bil sen seni”[56]gibi mısralarında mutasavvıfların bu görüşü özlü bir şekilde dile getirilmiştir[57].

Tâceddîn Veli de aynı mahiyetteki düşüncelerini, kendi nazım üslubu ile şu şekilde dile getirmektedir:

“Küntü kenzen” cûn zuhûri ki hüvviyyet sırrıdır

“Men ‘araf” sırrı ene’l-Hakk zâhid ikrâr eylemez[58].

Lem’a-i vahdet cûn açtı bende sırrı “men ‘araf”

İşbu derdin şem’ine düştü yanar pervânemüz[59].

Terk eyle zâhid cân ile başı

“Men ‘araf” sırrına ihsan görünür[60].

“Men’araf” sırrına ârif kimseye söz söylemez İşbu esrâr-ı hafiyi cahile keşf eylemez[61].

“Men ‘araf”tan bir haberdir okuyun manasını Anlamaz zâhid bu remzin sırrını fehvâsını “Küntü kenz”dir çûn zuhuruna bu aşkın bil sebep Neylesun mur’ât olanlar mâsivâ sevdasını Çûn şuhûda şâhid oldu nakş-ı vech-i Âdem’in Anladı insan olanlar “‘alleme’l-esmâ”sını Bilmedi efgân-ı aşkı mahrem-i aşk olmayan Her tuyûr anlar bilir mi bülbülün kavgasını Tâceddinoğlu bu söz hoş haberdir sâlike

Düşmeyen bu derde bilmez âşıkın ahvâlini[62].

İster isek gerçek haber tekmil sâlik men ‘araf

Senden sana olur sefer tekmil sâlik men ‘araf

Hakk isteyen gelsûn beri gitmez bu yol gayri ileri

Cûn bu yola Âdem’den beri tekmil sâlik men ‘araf

Olma beyim cûn kâl ile bilmek gerektir hâl ile

Mahrum olursun yâr ile tekmil sâlik men ‘araf

Sa’y ile gel Allah’ı bul sen olagör Mevlâya kul

Kabulden gider cûn Hakk’a yol tekmil sâlik men ‘araf

Tâceddînoğlu mâli âldır seni işbu fânî

Gel viregör başı ve canı tekmil sâlik men ‘araf[63].

b)“Küntü Kenzen”in Esrârı

“Küntü kenzen mahfiyyen fe eradtü en u’refa fe halektu’l-halk/ Gizli bir hazine idim, bilin­mek istedim ve varlıkları yarattım”.

Küntü kenzen mahfiyyen fe ehbebtu en u’refa fe halektu’l-halke fe bî ‘arafûnî/ Bilinmeyen bir hazine idim; bilinmeyi istedim ve varlıkları yarattım ve beni benimle bildiler”[64].

Tasavvuf ehli, bu sözü “ilâhî aşk”ın kaynağı saymıştır. Onlara göre varlığın yaratılışının temel sebebi, Allah(cc)’ın kendi zâtına olan sevgisidir. İlâhî aşk, âlemin yaratılmasına sâik olan ilk esastır. Sûfîlere göre hiçbir şey yaratılmadan önce, “Allah vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu”[65]. Kendi zâtını, kendinin dışındaki varlıklarda görmeyi arzu etti ve âle­mi yarattı. Âlem, kendi zâtını seyredebileceği bir ayna mesabesinde oldu[66]. Sadreddin Konevî(673/1274), metinde geçen “kenz-i mahfî” ifadesini, Allah’ın isim ve sıfatlarına ait gerçekleri câmi’ bulunan “zât-ı ehadiyyet” olarak açıklamıştır[67].

Aşk, sûfilerin en çok değer atfettikleri kavramlardan biridir. Aklın Allah’a varmada âciz kalacağına inandıkları için, aşkı akla alternatif olarak sunma eğilimindedirler. Onlara göre aşk sevginin son derecesidir ve Allah’la birlikte olmaya duyulan şiddetli arzudur.

Mutasavvıfların büyük bir anlam yükledikleri "küntü kenzen mahfiyyen..."ibaresinin se- ned bakımından durumu tartışmalıdır. İbn Teymiyye, Hz. Peygamber(sav)’in sözü olma­dığını, sahih veya zayıf bir senedinin bulunmadığını söylemektedir. Zerkeşî (794/1392) ve İbn Hacer (852/1448) de bu görüşe katılmıştır. Bu sözün hadis olmadığına dikkat çekenler arasında İzmirli İsmail Hakkı ve Elbanî de yer almaktadır[68]. Aliyyu’l-Kâri ve İbn Arabî’ye göre ise manası sahihtir. Zira “İnsanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım[69] âyetini, İbn Abbâs, “Beni tanısınlar diye yarattım” şeklinde tefsir etmiştir[70].

Gerek tasavvuf tefekkürünü ilgilendiren konular ve gerekse hadis usûlüne ilişkin mesele­lere tamamen İbn Arabî (638/1240) çizgisinde yaklaşan İsmail Hakkı Bursevî (1137/1724), bu hadisi şerh etmek maksadıyla “Kenz-i Mahfî” isminde 156 sahîfelik müstakil bir ki­tap kaleme almıştır[71]. Bu söz hakkında İbn Arabî’nin “nakil yönünden sahih değilse de, keşfen sahihtir” şeklindeki değerlendirmesini, anlatımına esas kabul etmiştir. Bursevî, hadis usulcülerinin ortaya koydukları isnad sisteminin, keşf ve ilhamla sabit bilgiler kar­şısında bir değerinin olmayacağı anlamına gelen ifadelere yer vermiştir[72]. Bursevî’nin hadis tashihi noktasında yaptığı bu değerlendirmeyi, hadis ilmi tahsil etmiş kişilerin ka­bul etmesini beklemek herhalde gerçekçi bir yaklaşım olmasa gerektir[73]. Fakat Arapça Risalesi’ni görmeden kesin bir şey söylemek mümkün değilse de; şiirlerindeki coşkuya ve bu konulardaki ısrarlı vurgularına bakarak Tâceddîn Veli’nin İbn Arabî, Mevlânâ ve İs­mail Hakkı Bursevî çizgisinde yer aldığını ifade etmek sanırım yanlış olmayacaktır. Belki de kroniklerde Tâceddîn Veli hakkında bilgi bulunmamasının sebebi, Celveti Tarikati’nin genel çizgisinin dışına çıkarak “vahdet-i vücud” vadisinde at koşturmasıdır.

“Küntü kenzen” sırrını zâhid nice inkâr eder

Cümleyi ihbar eden “seb’u’l-mesâni” sırrıdır

Benliği terk eyleyenler irdi rûh-i kaddese

Varlık ile vâr iden “seb’u’l-mesâni” sırrıdır

Tâceddînoğlu kapunda ‘abdi âciz pûr kusûr

Mahrem-i esrâr iden “seb’u’l-mesânî” sırrıdır[74].

“Küntü kenzen” vâkıfı agyâre ol meyl eylemez

Mahrem-i sırrı ene’l-Hakk fâniye dil bağlamaz[75].

Ki “küntü kenz” ile keşf oldu esrâr

Muharrik oldu eşyâ-yı bu ihbâr

Ki “ev edna”yı ifşa etti izhâr

Bana bildir beni bulam seni ben

Eleste eyledik zâtını ikrâr

Ol ikrarı, ol ahdi etmem inkâr Kani fazlın kani ikrara âsâr

Bana bildir beni, bulam seni ben[76].

Sendedir “kenz-i hâkikat” gel Hakk’ı setr eyleme

Vârın inkârı küfürdür, küfrü gel yâr eyleme “Küntü kenzen”in sırrını ikrara gelmez fakih İşbu sırrı anlamaz ol keşfi esrâr eyleme Tâceddînoğlu ne mümkün herkese söz söylemek Sendedir sırr-ı ene’l-Hakk isem ikrâr eyleme[77].

Yolumuz ûrdu hevâ çûn âl elimiz çıkalım “Küntü kenz”i feth idûb sırr-ı zâtı açalım[78].

Rumuzu “küntü kenz”den gel haber ver ‘Aceb gâfil gelûb gâfil gidersin[79].

  1. .Marifet Eğitiminde Usul

Marifet eğitiminin amacı, Hakk’ın zâtını tanımaktır. Bu tanımada sâlike mesafe aldıran yöntem ise zikirdir:

Allah’a kurbet isteyen gel zikrile gel zikrile Dâimî devlet isteyen gel zikrile gel zikrile[80].

Terk idûb âşık ol fenafillah

Cümlesi fânî bâki bir Allah

Efdal ibadet oldu zikrullah

Elhamdülillah elhamdülillah

Zikirsiz olmaz muhabbetullah

Cezbedir âşık min tarafillah

Zikr ile olur marifetullah

Elhamdülillah elhamdülillah81.

“Men ‘araf” sırrını bilmek dileyen

Disun “Lâ ilâhe illallah”82.

  1. .Marifet Eğitiminde Manevî İklim

Marifet eğitiminin insanı taşıdığı manevî iklim, Tâceddîn Velî’nin dilinden şöyle ifade edilmektedir:

Nakşı ko bî nakş olan Nakkâşa bak

Nakş içinde bî cihet Subhâna bak

Vahdetin bezminde zâhid ko hayâli hâmı sen

Terk idûb el-fâzı sen ehl olan ma’nâya bak

Zevk vaslında tena’um keşfi esrâr eyleyûb

Bağ-ı vahdette terennüm eyle gel gülzâra bak

Zevk-i Hakk’a irmedi Cennet temennâsında olan

Vech-i tûbâ vasl-ı firdevsin gel akan enhâra bak

Kalb-i sâfî kenz-i mahfî sanma her sûrette var

İşbu esmâ ve sıfâtı ref’ iden insana bak

Tâceddînoğlu ne anlar bu sözü bî-dert olan

Ârifin Hakk’dır sözü isbât ider burhâna bak83.

Aslım bî-mekândır geldim mekâna

Davet etmek niyyetine kastine

Seyr itmedik geldim işbu cihâna

Bilmediler bakub benim işime

Vâr idim ezelî cihân yok iken

Gayrı sandı bakan benim cismime

Ezelî nakşım ben Nakkâşa geldim

Aldandılar benim bakub nakşıma

Ne bildiler ne bildirdim kendimi

Geldim yine gider oldum aslıma

Kodular adımı Tâceddînoğlu

İsim sûret örter toprak üstüme84.

  1. Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 131.
  2. Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 104.
  3. Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 77.
  4. Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 107.

 

Açıldı vahdetin râzı anı sanma nihân oldu

Hicâbı ref’ olûb yârin bugün vechi ‘ayân oldu

Hakikat bahri cûşu vücudum kal’asını yıktı

Harâba verdi ma’murum nişânım bî-nişân oldu

“Ene’l-Hakk” sırrı keşf olûb bilindi “men ‘araf” sırrı

Bir olûb sûret siret bu cisim dahi Cân oldu

Ezel şems benim zâhid nihânımdan tulu’ itti

Sanır zâhid bizi bî-şân ne bî şân cümle şân oldu

İrişen vaslına yârin okur “seb’u’l-mesânî”den

Nice fehm eylesûn zâhid “mesânî” nüktedân oldu

Yanûb mahvolsa derdiyle ‘acîb mi Tâceddînoğlu

Okuyûb noktadan bir harf her azâsı lisân oldu[81].

IV.Tâceddîn Velî Evrâdı

  1. .Evrâd Kavramının Mahiyeti

“Evrâd” kelimesi “vird”in çoğuludur. Bizzat tarikat kurucuları tarafından tertip edilir. Allah’a yakınlaşmak amacıyla belli zamanlarda ve belirli sayıda yapılan dua ve zikri ifade etmektedir. Tasavvuf terimi olarak; bir pîr ve şeyh tarafından düzenlenmiş olan, tarikat mensuplarının her gün veya muayyen vakitlerde okudukları ayetler, salavât ve esmâ’dan oluşan sistemli bir dua demetidir.

Evrâd metninin anlam boyutu ve ahengi kendi içerisinde büyük bir uyum içerisindedir. Onun belirli bir zamanda muayyen sayıda ve bir sistem dâhilinde tekrarlanması; evrâ- dın telifinden uygulama esaslarına kadar her şeyin bir bütünlük içerisinde yürütüldüğü­nü göstermektedir.

Hz. Peygamber (sav) farklı zaman ve mekânlarda zikir ve dua ile meşgul olmuş ve bunu Müslümanlara tavsiye etmiştir. Bu durum İslâm’ın ilk asırlarında özellikle hadisçiler ara­sında “amelü’l-yevm ve’l-leyl” adı verilen bir kitap türünün meydana gelmesine sebep olmuştur. Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere belli başlı hadis kitapları dua ve zikir ko­nusuna birer bölüm açmışlardır.

İbn Atâullah el- İskenderî, virdi, “Allah’ın kuldan istediği şey”, vâridi ise “kulun Allah’tan beklediği şey” olarak tarif etmiş ve bu tespitin aksinin de doğru olduğunu söylemiştir. Ona göre vâridi olmayanın virdi de olmaz, yani Allah’ın feyzi ve lütfü olmadan kul virdini gerçekleştiremez[82].

V(XI). Yüzyıldan itibaren teşekkül etmeye başlayan tarikatlar evrâd geleneğine farklı bir boyut kazandırmışlardır. Âyet, hadis, salavat, tesbih ve zikirlere bizzat tarikat kurucuları tarafından tertip edilen dua ve tesbihlerin ilâvesiyle, tarikatlara göre oluşan “evrâd, ez- kâr” veya “ahzâb” kitapları ortaya çıkmıştır.

Evrâd kitaplarında yer alan sûre ve âyetler daha çok Allah’ın isim ve sıfatlarıyla ilgili âyet­ler ve “Rabbenâ”,”Allahümme” gibi ifadelerle başlayan metinlerdir. Salavat kısmında ise Hz.Peygamber (sav)’in özelliklerini sıralayan cümleler ve onun tavsiye ettiği dualar yer alır. Tarikat kurucuları tarafından tertip edilen dua, zikir, tesbih ve salavat dervişin te­fekkür ve zikir hayatına derinlik kazandırabilecek, edebî değeri olan özlü ifadelerden ve kolaylıkla ezberlenebilecek kısa cümlelerden meydana gelir. Bazan virdden önce Âyete’l-kürsî ile Fatiha, İhlâs, Felak, ve Nâs gibi sûrelerin, “sübhânallah, elhamdülillah” gibi ifadelerle başlayan tesbih veya duaların okunması tavsiye edilir.

Tarikat mensupları arasında yaygın olan en hacimli evrâd ve ahzâb kitabı, Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’nin “Mecmû’atü’l-Ahzâb” adlı üç ciltlik derlemesidir[83].Yaklaşık 2000 sayfa hacmindeki bu eserde Hz. Peygamber (sav), dört halife ve sahâbîlerden baş­ka, önemli mutasvvıfların tamamının virdleri yer almaktadır. Son dönem Cerrâhî şeyh­lerinden Muzaffer Ozak “Zînetü’l-Kulûb” adlı eserinde Kâdirî, Rifâî, Nakşî, Halvetî, Cerrâhî virdlerini Arap ve Latin harflerle ve tercümeleriyle birlikte neşretmiştir[84].

Evrâd okunurken dikkat edilmesi gereken âdâbın en önemlileri şunlardır: Evrâd mürşidin izin ve icâzetiyle okunur. Evrâd okumak için uygun zamanlar seçilmeli, maddî-manevî temizlik yapıldıktan sonra kıbleye yönelerek ve bir yere dayanmadan okunmalıdır. Oku­nan metinlerin manasına nüfuz edilmeli, yavaş okunmalı ve okuma hatası yapmamaya özen gösterilmelidir. İhlâs ve inançla okunan dualara Allah’ın icabet edeceği umulmalı, duaların kabulünün ihlâsa bağlı olduğu daima hatırda tutulmalıdır[85].

Celvetiyye Tarikatı’nın kurumsallaşmasını ve geniş toplum katmanlarına yayılarak şöh­ret bulmasını sağlayan Aziz Mahmud Hüdâyî’nin “Hizb-i Hüdâyî” diye meşhur olan ev- red-ı şerifesinin iki sayfadan ibaret olmasına karşılık[86], Tâceddîn Veli evrâdının küçük boy 9 sayfa olması, üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntıdır.

Arapça olan Tâceddîn Veli Evrâdı’nın Osmanlı Türkçesiyle yazılan dibâce ve hatîmesin- de; evrâdın ne zaman okunacağı, okunması halinde elde edilecek manevî faydalar sa­yılmaktadır. Girişte, toplu evrâd okumalarının Tâceddîn Camii’nde sabah namazından sonra yapıldığı; okuyucunun her türlü bulaşıcı hastalıklardan ve tabiî afetlerden koruna­cağı; virde devam etmenin dünya ve ahiret saadetine vesile olacağı anlatılmaktadır. So­nuç bölümünde ise, okuma işleminin tamamlanmasından sonra müridin elleriyle cemi’ azalarını mesh etmesi, üç İhlâs-ı şerif, Felak ve Nâs (muavvizeteyn) surelerini okuması, 300 yahut 41 kere “Ya Fettâh” ism-i şerifi ile meşgul olması, hâkeza “Kelime-i tevhîd”e devam etmesi istenmektedir[87].

Evrâd ferdî olarak okunduğu gibi, tekkelerde namaz vakitlerinde veya zikir başlama­dan önce şeyhin yönetiminde birlikte de okunabiliyordu. Bireysel okumaların yanında, 1924’de tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar Tâceddîn Velî Evrâdı, yukarıda söylen­diği gibi Tâceddîn Camii’nde sabah namazlarından sonra topluca okunuyordu.

  1. .Tetkik Edilen Evrâd-ı Şerifeler

Şu ana kadar sahaflardan, özel şahıslardan ve kütüphanelerin yazma eserler bölümle­rinden sekiz nüsha evrâd temin edilerek tarafımızdan tetkik edilmiş ve nüshaların bir- birleriyle mukayeseleri yapılmıştır.

Evrâd-ı şerifelerde, Tâceddîn Velî’nin künyesi, mensup olduğu tasavvuf ekolü, zikir ve evrâdın okunma âdâbı hakkında çok kıymetli bilgiler yer almaktadır.

Osmanlı Türkçesi ile yazılmış mukaddime ve hatîmede, anlamı değiştirmeyecek tarz­da, küçük çapta ifade farklılıkları mevcuttur. İstinsah tarihi, hattatı ve icazet veren şeyh efendinin değişmesine karşılık; Arapça olan “evrâd”ın ana metninde, dua formatını boz­mayan ufak çaplı zarf, edat, harf-i cer farkı, bir iki cümlede yer değişikliği ve sayıları üçü geçmeyen ilave cümleciklerin dışında herhangi bir fark bulunmamaktadır.

Tetkik imkânı bulduğumuz evrâd-ı şerifelerden üç tanesi seyr u sülûkunu tamamlayan salike icazet verilmesi vesilesiyle istinsah edilmiştir. Bunlardan Tâceddîn Veli Risalesi’nin birinci bölümünde yer alan nüsha, Şeyh Osman Vâfî’nin 17 Zilhicce 1262/1845 tarihin­de Neş’et Efendiye; Şeyh Mehmed Galib’in 4 Şaban 1301/1883 tarihinde Muhammed Ziya Efendi’ye icazet vermeleri sebebiyle istinsah edilmiştir[88]. Sadi Bayram’ın neşretti­ği 1268/1851 tarihli nüsha yine Şeyh Osman Vâfî’nin el-Hâc Mustafa Efendi’ye verdiği icazet vesilesi ile Bahâeddin Nakşibendî türbedari Hattat Hafız Şükrü tarafından yazıl- mıştır[89]. Üçüncüsü, hattatı ve icazet verilen şahsın ismi belli olmayan 1292/1875 tarihli Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki nüshadır[90].

Bu nüshanın birinci sayfasında Tâceddîn Veli’nin vasıfları şu şekikde sıralanmaktadır: “”İn vird-i şerif; şeyhü’s-sagaleyn hazret-i kutb-i cihan, âfet-i devr-i zaman, güzîde-i âlimeyân, netice-i sırr-ı subhan, muktedâ-yı meşâyihân eş-Şeyh Mustafa el-Ankaravî, el-müşehhir bî Tâceddînzâde (kaddese sırrehu’l-azîz)”[91]. Birinci sayfada bozuk bir hatla sonradan ilave edilen icazet kaydı gibi, Evrâd’ın son sayfasında ilave edilen notta, diğer nüshalara göre Celvetî/Tâcî ezkârının tesbihâtı ile ilgili daha ayrıntılı bilgi bulunmaktadır. Kötü bir hat­la yazılan bu ilave sayfada, vird-i şerifenin okunmasından sonra, 3 İhlâs-ı şerif, muav- vizeteyn ve 43 (diğer nüshalarda bu rakam 41’dir) “Yâ Fettâh” (Eğer vakit müsaitse “Yâ Fettâh” ism-i şerifinin 300’e çıkarılmasına, 1100 “kelime-i tevhid” çekilmesine ehlullahın müsaade ettiği kaydı mevcuttur.) ism-i şerifin çekilmesi ve “kelime-i tevhid”e devam edil­mesi tembih edilmektedir. Bu tesbihâtın ikmalini müteakip, dua ve dileklerin kabulü için 11 İhlâs-ı şerif, 7 salavât-ı şerife ve 11 Fatiha okuyup Resulullah, Tâceddîn Veli ve cemi’ evliyâullahın rûh-i şeriflerine hediye edilmesi istenmektedir[92].

Tetkik ettiğimiz evrâd-ı şerifelerden üçünün hattatı bellidir. Yukarıda belirtildiği gibi bunlardan biri Sadi Bayram’ın neşrettiği nüshadır. Diğerleri bizim neşredeceğimiz Hat­tat Osman Vasfi nüshası ile Mehmet Akkuş’un özel koleksiyonları arasında bulunan Hat­tat Ebubekir er-Rıdâyî’nin kaleme aldığı surettir.

Ebubekir er-Ridâyî’nin hattı olan 1311/1893 tarihli nüshada, diğerlerinin aksine Osmanlı Türkçesi ile verilen bilgilendirme notu hem kısa hem de evrâdın dibacesinde yer almak­tadır. Ayrıca bu kısa bilgilendirme notunun devamında, Tâceddîn Veli Evrâd-ı şerifesi için şu değerlendirmede bulunulmaktadır: “Ankara’da defîn-i hâk-ı ‘ıtırnâk olan Tarîk-i Celvetiyye’den Tâceddin Veli(ks celî) hazretlerinin fesahât ve belagât üzere evrâdıdır”[93].

Osman Vasfi ve Ebubekir Ridâyî’nin hattı olan bu iki nüsha tashih görmüş, yazım hataları hattatları tarafından düzeltilmiştir.

Daha önceki tebliğlerimizde mevcudiyetini bildirdiğimiz ve kayıt numarasını verdiğimiz (MK Yz. A 6792) 1269/1853 tarihli suret, tıbkı Sadi Bayram gibi orijinal metni ve Latin harfleriyle okunuşu ile birlikte Abdulkerim Erdoğan tarafından yayınlanmıştır. Bu Tâced- dîn Veli evrâdının yayınlanan ikinci suretidir[94]. Geriye kalan iki nüshadan biri Corum Kütüphanesi[95]’nde, öbürü Afyon Gedik Ahmed Paşa Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Gedik Ahmed Paşa Kütüphanesi’ndeki nüshanın girişinde, Tâceddîn Veli’nin Nakşi Şeyhi olduğu kayıtlıdır[96]. Bu kayıt zuhûlen yazılmış olmalıdır; zira aynı kapak içerisinde bulu­nan Nakşî silsilesinde Tâceddîn Mustafa el-Ankaravî’nin ismi yer almamaktadır.

İstinsah edilen evrâd-ı şerifeler arasında, hattatının Tâceddîn Veli gibi Ankaralı ve ilmiye sınıfına mensup bir müderris olması, evrâdın harekeli nesih bir hatla ve temiz bir şe­kilde yazılmış ve tashihten geçmiş bulunması gibi sebeplerle bu suret, diğer nüshalar arasında ayrıcalıklı bir konuma yükselmektedir. Bu sebeple Dâru’l-Hilâfetü’l-âliyye Med­resesi Müderrisi olan ve Zilkâde 1281/Nisan 1865’de Halep Mollası unvanını ihraz eden Osman Vasfî Ankaravî[97]’nin harekeli nesih hatla kaleme aldığı nüshanın Arapça orijinal metni[98] ile Evrâd-ı Behâiyye’yi de tercüme eden Prof. Dr. Mehmet Akkuş[99] hocanın dua formatındaki Türkçe tercümesinin birlikte neşri kararlaştırılmıştır.

V.Evrâd’ın Orijinal Metni ve Türkçe Tercümesi

1.Orijinal Metni

1-085.jpg2-075.jpg3-074.jpg

2.Türkçe Tercümesi

E’ûzubillehimine’ş-şeytânirracîm.

Bismillehi’r-rahmani’r-rahîm.

Kutbu dâire-i hakîkat menba’ı esrâr-ı tarîkat ve künûz-i ‘ulûm-i ma’rifet Şeyhu’s-sakaleyn Ankaravî es-Seyyid Şeyh Mustafa Tâceddîn bin Tâceddin kaddesallahu sırrehumâ hazret­lerinin te’lifât-ı ‘aliyyesinden işbu zâkirân-ı evrâd-ı şerîfin ibtidâ-i kırâatinde ruhâniyyet-i Resûlullah ve cümle ehlullah hâzirûn oldukları halde, ba’de salavâtu’l-fecr ihlâsla bu evrâd-ı şerîfe(ye) herkim devâm ider ise sebeb-i selâmeti dünyâ ve ahiret ve husûl-i murâdetleriyle tâ’ûn vebâ ve mesâibi def’îçun her du âlemden masûn ve mahfûziyyetlerîçun, üç gün ‘ala’s- sabâh bir hasta üzerine kırâat olunsa şifâ bulûr deyû Risâle-i Şerîflerinde şerh [1] ve beyân olunmuştur. El’ân dergâh-ı müşârunileyhde devâm olunur. Ve minallahi’t-tevfîk.

EVRÂD-I ŞERÎF-İ TÂCEDDÎN VELİ

Bismillehi’r-rahmani’r-rahîm

Yâ Rabbi! Sen her şeyi bilen ve işitensin. Ey alîm olan Allahım, Senden başka ilâh yok­tur; Seni tesbih ederim. Zayıf olan ben, Senin kulluğundayım, ancak sana yakışır şekilde ibâdet edemedim. Beni bağışlamanı diliyorum, Sana tevbe ediyorum. Senin eşin benze­rin yok Yâ Rabbi! Senden üstün ve senden büyük yok Yâ Rabbi! Ey kerem ve celâl sâhibi Rabbim, Senden gayrı ilah yok.

Yâ Rabbi! Senden öncesi yok, senden güçlü yok. Senden başka ilâh yok, ancak Sen var­sın. Sen her türlü noksan sıfatlardan uzaksın. Yâ Rabbi, Sen biliyorsun ki ben âciz bir kulunum. Akıl da seni idrâk etmede âcizdir. Beni bağışlamanı diliyorum, Sana tevbe edi­yorum. Senin eşin benzerin yok Yâ Rabbi! Senden üstün ve senden büyük yok Yâ Rabbi! Ey kerem ve celâl sâhibi Senden başka ilah yok.

Ey Allahım! Sen en yüce ve en büyüksün. Ey azîm olan Rabbim! Senden başka ilah yok­tur. Sen her türlü noksanlıklardan uzaksın. Seni övmede ben eksik ve âciz bir kulum. [ 2] Seni övmekten acizim, çünkü Seni hakkıyla övmek mümkün değil. Onun için beni bağışlamanı diliyorum, Sana tevbe ediyorum. Hiç kimse senden üstün ve senden büyük değil. Senin eşin benzerin yok Yâ Rabbi! Ey kerem ve celâl sâhibi, Senden başka ilah yok.

Ey Allahım! Sen Azîz ve Kerem sâhibisin. Ey Kerîm olan Rabbim! ".Senden başka ilah yoktur. Seni tesbih ederim, çünkü ben zalimlerden oldum”[100]. Sana istiğfar ediyor, Sana tevbe ediyorum. Senin eşin ve benzerin yok. Senden başka ilah yok. Senden üstün ve senden büyük yok Yâ Rabbi! Sen her türlü noksanlıklardan uzaksın.

Ey kerem ve celâl sâhibi. Dalâlet de hidâyet de Sendendir. Dilediğini hidâyete erdirirsin, dilediğini de dalâlette bırakırsın. Sen her şeye Kâdirsin[101], her iş de Sana kolaydır Yâ Rab- bi. Senin yaptıklarından suâl olunmaz, ancak Sen kullarının amellerini hesaba çekersin Yâ Rabbi. Her iş, her şey sonunda Sana dönecektir Yâ Rabbi.

Ey Allahım! Sen ayıpları örten Settâr’sın; günahları bağışlayan Gaffâr’sın; kalblerden ge­çeni bilirsin. Senin ikrâm edip bağışladığına kim mâni olabilir; Senin men ettiğini kim verebilir. Senin hükmünün önüne kim geçebilir. ““ ...İlet bizi dosdoğru yoluna; gazaba uğ­ramışların ve sapmışların yoluna değil, nimet verdiklerinin yoluna. Âmin Yâ Rabbi”[102].[3]

Ben şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki Muham- med O’nun kulu, rasûlü ve elçisidir.

Ey Rabbim! Muhammed (sav)’e mülkün ve melekûtun mânaları kadar salât eyle ki o Se­nin ahadiyet nûrunun, celâl ve cemâl sâhibi hazînelerinin bir nüshasıdır.

Ey Rabbim! Günahkarların ve âsîlerin şefâatçısı, sâlihlerin ve müttakîlerin habîbi, kâfirle­rin ve münâfıkların hiç sevmeyip düşman oldukları, evvel gelen ve sonra gelecek olan ümmetlere gönderilen Muhammed (sav)’a salât eyle.

Ey Rabbim! Muhammed (asv)’ın âline, ashâbına ve cümle istiğfâr edenlere de salât u selâm eyle. Hulefâ-yı râşidîn olan Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali ile sana mukarreb olan kullarına - Allah onların cümlesinden râzı olsun - bütün nebîlerine ve rasullerine de salât eyle.

Yâ Rabbi! Bizi münâfıklar ve kâfirler karşısında mansûr ve muzaffer eyle. “Sizin ilâhınız birdir. Ondan başka ilâh yoktur...”[103]. O, evvel gelen bütün varlıkların evveli, sonradan var olacak olanların da en sonu, zâhirde gördüklerimizin en âşikârı, görünmeyenlerin de en gizlisidir.

Allah’tan başka ilah yoktur. O’dur beni yaratan; gelmiş geçmiş ve gelecek olan bütün varlıkları yaratan.[4]

Allah’tan başka ilah yoktur. O’dur bana rızık veren; gelmiş geçmiş ve gelecek olan bütün varlıklara rızık veren.

Allah’tan başka ilah yoktur. O’dur bana sûret veren; gelmiş geçmiş ve gelecek olan bü­tün varlıklara şekil veren.

Allah’tan başka ilah yoktur. O’dur beni hâlden hâle koyan; gelmiş geçmiş ve gelecek olan bütün varlıkları da her zaman halden hâle çeviren.

Allah’tan başka ilah yoktur. O’dur beni hareket ettiren; gelmiş geçmiş ve gelecek olan bütün varlıkları hareket ettiren.

Allah (c.c.), bana yeter ve O ezelî ve ebedî olan ne güzel vekildir.

O Allah teâlâ ki, yardımcı olarak, destekçi olarak bana yeter. O Allah teâlâ ki, mürîd ola­rak, mütekellim olarak bana yeter. O Allah teâlâ ki, habîr olarak, semî ve basîr olarak bana yeter. O Allah teâlâ ki, Dâim ve Kâdir olarak, Hayy ve Kayyûm olarak bana yeter.

Ey ezelde ve ebedde kendisinden başka ilah olmayan Allahım! Ey varlığı daimî olan, kendisine hiç ölüm olmayan Allahım!

“Ondan başka her şey yok olup gidecek, sadece O bâki kalacaktır. Hüküm de sadece O’nundur. Kıyamette dönüş de ancak O’nadır”[104].

O’dur dirilten ve O’dur öldüren. O’dur varlıkları başlatan ve öldükten sonra tekrar iâde edecek olan. O Allah teâla ki şöyle buyurmaktadır:

“Onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğra- maksızın herkese kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman halleri nice olur?”[105].

“ Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.”[106]. [5]

" ... Biz ona şah damarından daha yakınız”[107].

O Allah ki her zaman ve her yerde bizlere bakmakta ve görmektedir.

O Allah ki bütün inatçı ve zâlimlere kahredendir.

O Allah ki tevbe edenlerin tevbesini bağışlayandır.

Her şey O’nun dilemesiyle olur. Ancak Allah’ın dilediği olur. Hiçbir şey Allah’ın kudre­ti harici değildir. Her şey Allah’ın irâdesiyle olur. Her şey Allah’ın ilmindedir. Her kalb Allah’ın elindedir. O’nun için zaman mekân yoktur. O’na hiç gâlip gelen olmaz. O’nun yardımcısı yoktur. "O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.”[108]

Allah’ın nûru güneşin ve ayın ışığına benzemediği gibi, sıfatları da meleklerin ve insan­ların vasıflarına benzemez. Yerde ve gökte O’nun misli, benzeri yoktur. "..O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.”[109]

Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir, bütün hamdlar O’na mahsustur Allah’tan başka ilah yoktur Allah en büyüktür yüce ve azametli olan Allah’tan başka güç ve kuv­vet yoktur.

Yâ Rabbi! Ben senin adlinden çekiniyorum. Ben senin fazlından istiyorum.

Ey Rahmân ve Rahîm olan Allahım! Ey merhametlilerin en merhametlisi, bize rahmetinle muamele et. Kötü amellerimiz yüzünden bizi cezalandırma.[6]

Bu mahalle geldikte ellerini ref’ ide

Yâ Rabbi! Bize fazîlet ve başarı kapılarını açıver. Senden hidâyet istiyoruz ki hidâyet ne güzel refiktir.

Yâ Rabbi’ Bize hikmet ilmini, ibret ve hakikat kapılarını göster.

Yâ Rabbi! Bizi ibâdete koşanlardan, tevhid ve ibâdet nûruna kavuşanlardan eyle.

Yâ Rabbi! Bize mümkünâtın ve varlıkların hakikatini olduğu gibi görmeyi nasib eyle, her türlü makamları ve dereceleri kolayca geçmeyi kolaylaştır.

Yâ Rabbi! Seni tesbih etmeyi ve teheccüde kalkıp ibâdet etmeyi bize kolay eyle, bizi gaflet uykusundan uyandır.

Yâ Rabbi! Mücâhedeyle bizim zâhirimizi temiz eyle, müşâhedeyle bâtınımızı müzeyyen eyle.

Yâ Rab! Senden huşû sahibi bir kalb, dosdoğru bir bilgi, apaydınlık ve doğru vücud is­tiyoruz.

Yâ Rabbi! Dünya ve ahirette Senden âfiyet istiyoruz.

Yâ Rabbi! Bizi sihirbazların sihrinden muhâfaza eyle.

Yâ Rabbi! Hamd, minnet ve şükür sadece sanadır. [7] Güç ve kuvvet Sendendir.

Her türlü hastalık ve şifâ da Sendendir. Yücelik ve şeref de Senden. Yardım ve zafer de Sendendir. Lütuf ve ihsân Senin elindendir. Çünkü Sen Arş’ın sâhibisin. Rahmet de mağ­firet de senin elinde[110].

“Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka zi­yan edenlerden oluruz”[111].

“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalblerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lutfu en bol olan Sensin”[112].

Yâ Rabbi! Bizi, ana babamızı, hocalarımızı, Müslüman kardeşlerimizi ve dostlarımızı, ar­kadaşlarımızı, kadın erken bütün müminleri bağışla. Ey iyilikleri kılavuzlayan, duâlara icâbet eden Allâhım.

Her türlü varlıkları rızıklandıran ve rızık verenlerin en hayırlısı olan Allahım! Bize helal ve hayırlı rızıklar ver.

Ey Allahım! Bizi nimetlerine şükredenlerden eyle. Bizi Sana vâsıl olmuş sâlih kullarınla birlikte haşr eyle.

Yâ Rabbi! Delilik, cüzzâm v.s. gibi bütün hastalıklardan Sana sığınırım. [8] Ey Şâfi ismiyle şifâ veren, Kâfi ismiyle her şeye yeten, her türlü belâ ve kazaları defeden Allahım.

Yâ Rabbi! İnsanların, cinlerin ve şeytanların, şerrinden, vebâdan, yerde gökte olan bütün musibetlerden Sana sığınırım.

Yâ Rabbi! Hasetçilerin ve düşmanların şerrinden de Sana sığınırım.

Yâ Rabbi! Zâlimlerin zulmünü def eyle üzerimizden.

Ey her türlü işimize kefil olarak bize kâfi olan Allâhım! Dualarımızı kabul eyle. Çünkü Sen her şeyi hakkıyla işitensin ve bilensin. Tövbelerimizi kabul eyle. Çünkü Sen her türlü tövbeyi kabul edensin. Ey rahmet edenlerin en merhametlisi ve âlemlerin Rabbi olan Allahım! Her türlü hamd sadece Sanadır.

Ba’de’l-kırâat ellerini cemi’ a’zâlarına mesh idüb ba’de ıhlâs-ı şerîfi üç kere ve mu’avvizeteyn kırâat idûb ba’de üçyüz kere yâhut kırkbir kere “Yâ Fettâh” ism-i şerîfine meşgul ola. Kelime-i tevhîd(e) hâkezâ devâm oluna.[9]

Ketebehu’l-fakîr Osman el-Vasfî Ankaravî

Ve’l-Müderris bî-Dârı’l-Hilâfeti’l-‘Âliyye[113].[10]

Tasavvuf; Musevîlikteki aşırı dünyevîlikten ve Hıristiyanlıktaki aşırı uhrevilikten uzak dengeli bir mistisizm sunmuştur.

Tâceddîn Velî’ye göre, “men ‘araf” sırrına eren ve “küntü kenzen” esrârını çözen kimse “sırr-ı zâtı” fehmetmiş ve marifet eğitimini tamamlamış olur. Bu esrârı çözemeyenler ise, bu dünyaya gâfil geldikleri gibi gâfil gitmişlerdir.

Rumuzlar halinde ifade edilen Marifetullah’a ulaşmanın yolu; başta “kelime-i tevhid” olmak üzere sistemli ve istikrarlı bir şekilde yapılacak zikirlerden geçmektedir. Zira "... kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur”[114].

Netice itibariyle şerîat, tarikat, marifet ve hakikat kavramlarının ayrılmaz bir bütün oldu­ğunu kavradığımız ve bunlar arasında ifrat ve tefritten kurtulduğumuz gün, İslâm’ı daha iyi kavramış ve yaşamış olacağız.

Türkiye Yazarlar Birliği'nin vefatının 90. yılında Âkif'i anmak için düzenlediği bilgi şöleninin tebliğlerini içeren kitap, TYB'nin 45., Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 6. kitabı...
 
 

[1]     Aclûnî, İsmail b.Muhammed, Keşfü’l-Hafa ve Muzîlu’l-İlbâs Amme’ş-Tehera mine’l-

Ehâdîs fi Elsineti’n-Nâs, Beyrut 1988, ıı/843 (2532).

[2] Kuşeyrî Risalesi (Abdulkerim Kuşeyrî), Yayına hazırlayan Süleyman Uludağ (Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyrî Risalesi), İs­tanbul 1978, Dergah Yayınları, s.427, dp. 145.

[3] Uludağ, Süleyman,Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1996, s.347-348;Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara 1997, s.486-487.

[4]     Pakalın, M. Zeki,Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1983, C. II, s. 407; Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf

Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara 1997, s.486-487.

[5] Yılmaz, H. Kamil, Azîz Mahmûd Hudâyî, Hayatı, Eserleri, Tarikatı, İstanbul 2007, B.4, s.224; Küçük, Hülya, Tasavvufa Giriş, İstanbul 2011, s. 54.

[6]     Er-Risale-i Kuşeyriyye, IV/72’den naklen Yılmaz, H.Kamil, Age, s. 227.”Marifetullah” hakkında geniş bilgi için bkz, (Ulu­

dağ Süleyman, Kuşeyrî Risalesi, s,427-428).

[7] Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1996, s.347-348.

[8] Âsım, Kamûs Terc., III/785.

[9] Ayverdi, İlhan, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Lügati, İstanbul 2005, C.1, s.467.

[10] “Halvet”’in kelime manası,”çevre ile her türlü ilişkiyi kesip yalnız kalmak ve tenhaya çekilmektir”. Tasavvufî anlamda ise, “dervişin şeyhinden emir ve izin alarak ibâdet, zikir, murâkabe, riyâzet ve gönlünü her türlü istek ve arzudan, mâsivâdan temizleyip benliğinden sıyrılma ve Hakk’a erişme amacıyla tek başına bir hücreye kapanma halidir” (Ayverdi,İlhan, Age, C.2, s. 1161).

[11] Yakub Afvî,Hidayetü’s-Sâlikîn. İstanbul 1329, s.4.

[12] Yılmaz, H. Kamil, Age, s. 157-159.

[13] Okçuzâde, Mehmed Şâhî, Ahsenü’l-Hadîs, s. 9,11’den naklen Yılmaz, H.Kâmil, Age, s. 234.

[14] Tâceddin bin Tâceddin Şeyh Mustafa el-Akaravî, Risâle-i Tâceddin Velî, İstinsah Ketebehu’l-fakîr hâdemü’l-fukarâ eş-Şeyh Derviş Musli Tekke-i Ankara Mevlevîhânesi, Ankara 1147, s.88.

[15] Yılmaz, H. Kâmil, Age, s. 161-162; 164.

[16] Enver Behynan Şapolyo’nun Ankara Belediyesi Dergisi (S.19, s. 22-23)’nde 1958’de tanıttığı bu yazma risale eli­mizde mevcuttur. Bu risaleyi bize ulaştıran Araştırmacı Dr. M. Sadık Erdağı’na teşekkür ediyorum. Risalenin “evrâd” ve “silsilename” bölümleri Şeyh Derviş Muslu Ankaravî’nin hattıyla ve 1147 tarihinde yazılmış değildir. Risaleye sonradan ilave edilmiş ve aynı kapak içerisinde bir araya getirilerek ciltlenmiştir. Daha sonraki çalışmalarımızda Şapolyo’nun hataları da tashih edilerek risalenin detaylı bir tanıtımı yapılacaktır. Bundan sonra dipnotlarda "Risa­le/Divân-ı Tâceddîn” olarak zikredilecektir (Tâceddin Veli, Risale/Divân-ı Tâceddîn Velî, s. 23-25).

[17] Vassaf, Osmanzâde Hüseyin, Sefîne-i Evliya (Hazırlayanlar Akkuş, Mehmet- Yılmaz Ali), İstanbul 2006, C. 3, s. 26-28.

[18] Evliyâ Çelebi, Seyâhatnâme, İstanbul 1314, C. I, s. 479.

[19] Bursalı Mehmet Tâhir,Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333, C. I, s.185.

[20] Yılmaz, H. Kamil, Age, s. 131-138.

[21] Naîmâ Tarihi, II/159.

[22]    “...Ankara’da vakî Üsküdarî Aziz Mahmud Efendi hülefâsından müteveffa Tâceddînzâde Mustafa Efendi...''BOA/

Cevdet-Evkâf, 1270: 10201; VGMA (Atik Şahsiyet) Rabi-Sani Asker 1270, Def.,411, Sayfa 77, Sıra 1076.

[23] “.Ankara’da defîn-i hâk-ı ‘ıtırnâk olan Tarîk-i Celvetiyye’den Tâceddîn Veli.”, Tâceddîn Veli’nin yazma Evrâdı, Meh­met Akkuş Özel Koleksiyonu 1311, s. 2/a.

[24] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/Evrâd-ı Tâceddîn Velî, s.39-46.

[25] Kara, Mustafa, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, 2, Bursa 1993, s. 97.

[26] Hüdâyî, şerîatın zâhirine mutâbık ehl-i sünnet görüşünü benimseyen bir tasavvuf anlayışına sahipti.

Şu kim vahdet şarâbını

Hazm ide bezm şerîatte

Tarîkatte odur kâmil

Hakîkatte odur vâsıl” beyitleri onun şerîate olan merbûdiyetini gösterdiği gibi; Sîmâvna Kadısıoğlu Şeyh Bed- reddin (820/1417) ve adamları hakkında devrin pâdişâhına gönderdiği mektûb da ehl-i bid’ad ve şîa hakkındaki kanâatini ortaya koymaktadır (Yılmaz, H. Kamil, Age, s. 102).

[27] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale, s.134.

[28] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 79.

[29] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 87.

[30] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 87.

[31] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 95.

[32] Sözlükte “yaşlı, ilim ve tecrübe sahibi önder, kabile başkanı” anlamlarında kullanılan “şeyh” kelimesi, tasavvuf teri­mi olarak “şerîat, ve tarikat ilimlerinde kemale ulaşmış ve bu konuda nefislerin hastalıkları ve tedavilerini teşhiste son noktayı ihraz eden, sâlikleri irşad etme ehliyetine sahip kamil insan” olarak tanımlanmıştır. Şeyhin Kur’an ve sünnetin ahkâmını iyi bilmesi, ilmiyle âmil bulunması yürüttüğü manevî eğitimi dünya menfaatine âlet etmeyecek ölçüde ihlâslı olması gerekir (Uysal, Muhittin, Tasavvuf Kültüründe Hadis, Konya 2001, s. 311,315).

Bütün tarikatlarda seyr u sülûk kâmil bir mürşidin gözetiminde tamamlanır. Kâmil bir mürşit fırkat ile vuslatı cem’ ederek celvet makamına ulaşan kimsedir. Mürşid, Hz. Peygamber (sav) ile salik arasında bir vasıtadır. Müride gere­ken, meşâyıhtan birine kalbini bağlayıp biat etmek ve ahdini muhkem tutmaktır. Mürşit sülûku esnasında müridin önüne çıkan manevî engelleri tanımalı ve bunlara zamanında müdahale etmelidir (Kara, Mustafa,Bursa’da Tarikat­lar ve Tekkeler 2, Bursa 1993, s.118-119).

[33] Yılmaz H. Kamil, Age, s.209-213.

[34] Bu konuda geniş bilgi için bkz (Yılmaz, H. Kamil, Age, s.213-229)

[35] Uysal, Muhittin, Tasavvuf Kültüründe Hadis, Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı Hadisler. Konya 2001, s. 299-300.

[36] Vâkıât Tercümesi, 12/b’den naklen Yılmaz, H. Kâmil, Age, s. 201.

[37] Geniş bilgi için bkz. Yılmaz, H. Kâmil, Age, s. 196-203.

[38] Vâkıât Tercümesi, 13/b’den naklen Yılmaz, H. Kâmil, Age, s.205

[39] Yılmaz, H. Kâmil, Age, s.264-266; İnançer, Ömer Tuğrul, “Osmanlı Tarihinde Sûfilik Âyin ve Erkânları”;Hazırlayan Ah­met Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunsa Tasavvuf ve Sufiler, Kaynaklar-doktirin-ayin ve Erkan-Tarikatlar-Edebiyat-mi- mari-İkonografi-modernizm, Ankara 2005, s.124-125.

[40] “Üç gün ‘ale’s-sabah bir hasta üzerine kıraat olunsa şifa bulur deyu Risâle-i Şerife’lerinde şerh ve beyan olunmuş­tur” ( Şeyh Tâceddîn bin Tâceddîn Mustafa, Evrâd-ı Tâceddîn, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi,Akşehir Halk Kütüphanesi, No:113, s. 1/a-b); Benzer ifadelerle Risâle’nin varlığından diğer sekiz evrâd’ın dibacesinde de bahse­dilmektedir (Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s.5-6).

[41] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 39.

[42] Erişirgil, M. Emin, İslamcı Bir Şairin Romanı/Mehmet Âkif (Yayına Hazırlayan Prof. Dr. Aykut Kazancıgil-Prof. Dr. Cem Alpar), Ankara 1986, s. 351.

[43]    Uludağ, Süleyman, “Marifet", TDV. İslâm Ansiklopedisi, Ankara 2003, C.28, s.54-56.

[44] KK, 29/45.

[45] Suhreverdi, Ş, Avârifül-Maârif, Beyrut 1426, s. 34.

[46] Küçük, Hülya, Tasavvufa Giriş, İstanbul 2011, s.149-150.

[47] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 88.

[48] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 107.

[49] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 114.

[50] Sülemî, Tabakât, s.231.

[51] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ’, C.II, s. 262.

Hz. Aişe(ra)den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (asv)’e “İnsan Rabbini ne zaman tanır?” diye sormuş, Hz. Pey­gamber (sav)’in cevabı, “Kendini bildiği zaman” şeklinde olmuştur (Mâverdi, Edebü’d-Din ve’d-Dünya, s. 230). Rivayet bakımından sahih olmasa bile, keşf yönünden sahih hadis olduğunu kabul eden ve bu ibareyi şerh etmek ama­cıyla “er-Risaletu’l-Ehadiyye” (Terc Cemal Bardakçı, Işıl Matbaası, İstanbul 1948) adlı özel bir risale yazan İbn Arabî değişik eserlerinde bu hadisi bilinen metni ile naklederken, bir yerde de “Sizin kendini en çok tanıyanınız, Rabbini en çok bileninizdir” şekliyle sevk etmiştir (İbn-i Arabî,el-Mektubât, C. III, s.545). Bu sözün hadis olmadığına dair ilk bilgi­yi İbn Hibban (354/965) vermiştir. İbn Hibban’dan sonra Ebu Muzaffer es-Sem’ânî (489/1014) “o hadis değil, Yahya b. Muaz er-Razi (258/871)’ye ait bir söz” olduğunu söylemiştir. Onu Mevzu’ât’ına alarak asılsız olduğuna hükmeden Sağâni (650/1252), onun hakkında “sabit değil” diyen Nevevî (676/1277) ve nihayet onu “mevzu” diye niteleyen İbn Teymiyye (728/1328) gibi âlimle bu görüşü sürdürmüşlerdir. Sûyûtî ise, konuyla ilgili hadisçilerin tespitlerinden yola çıkarak, onun hadis olmadığı, fakat manasının doğru olduğu sonucuna ulaşmıştır (bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Uysal, Muhittin, Tasavvuf Kültüründe Hadis, Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı Hadisler. Konya 2001, s.326-332).

[52]    KK. 41/53.

[53]    KK. 51/20-21.

[54] İmâm-ı Rabbânî,Mektûbât, İstanbul 1277, C. II, s.60-69.

[55] Timurtaş, Faruk K. Yunus Emre Divanı, Ankara 1986, s.51.

[56] Erdoğan, Abdulkerim (editör), Manevi Mimarlariyla Ankara (Ankara Tarihi ve Kültürü Dizisi: 5), Ankara 2007, s. 88.

[57]    Uludağ, Süleyman, “Marifet-i nefs”, TDV. İslâm Ansiklopedisi, Ankara 2003, C.28, s. 56-57.

[58] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 72.

[59] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 75.

[60] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 104.

[61] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 107.

[62] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 117.

[63] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 127-128.

[64] Küçük, Hülya, Anahatlarıyla Tasavvuf Tarihine Giriş, İstanbul 2011, s.74.

[65] Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail, Buhârî/ Tevhid, 22.

[66] Abdulkadir Mahmud, el-Felsefetu’s-Sûfiyye, fi’l-İslâm, Kahire 1967, s.75, 184.

[67] Sadreddin Konevî, Tasavvufî Yorumlarıyla Kırk Hadis (terc. Harun Ünal), İstanbul 1984, s.81.

[68] İsmail Hakkı İzmirli, Siyer-i Celile-i Nebeviyye Yayına Haz. İsmail Hakkı Uca), İstanbul 1996, s.98; Elbânî Muhammed Nâsuriddîn, Sisiletu’l-Ehâdîs ed-Daîfe ve’l-Mevdû’a ve Eseruhâ es-Seyy’ fi’l-Ümme, Riyad 1992, C.I, s. 166.Haber hak­kında toplu değerlendirme için bkz. Yardım, Ali, Mesnevî Hadîsleri, İstanbul 2008, s.181-182.

[69] KK. 51/56.

[70] İsmail b. Muhammed el-‘Aclûnî,Keşfu’l-Hafâ, Beyrut 1351, C. II, s.132.

[71] Yardım, Ali, Age, s.182.

[72] Bursevî, İsmâil Hakkı, Kenz-i Mahfî, İstanbul 1980, s. 10-11.

[73] Uysal, Muhittin, Age, s. 268-271.

[74] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 66.

[75] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 75.

[76] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 96.

[77] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 109.

[78] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 112.

[79] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 135.

[80] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 136.

[81] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 117-118.

[82] İbn Atâullah İskenderî, Tasavvufî Hikmetler (Trc. Mustafa Kara), İstanbul 1990, s. 26,29.

[83] Gümüşhânevî, Ahmed Ziyâeddin,Mecmû’atü’l-Ahzâb, İstanbul 1311, C.I-III.

[84] Ozak, Muzaffer, Zînetü’l-Kulûb, İstanbul 1973.

[85]    Kara, Mustafa, “Evrâd”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1995, C. 11, s. 533-535. Benzer açıklamalar için bkz

“Evrâd-ı Behâiyye (Yayına Hazırlayan Mehmet Akkuş), İstanbul 2007, s. 15-20.

[86] Yılmaz, H. Kâmil, Age, s. 211-212.

[87] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 5-6,17; diğer evrâd nüshalarının dibace ve hatîme bölümlerine bakılabilir.

[88] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s.5-19.

[89] Bayram Sadi, “Tâceddîn Sultan ve Evrâdı”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, İstanbul Mart 1994, Sayı: 87, s. 45-53.

[90] Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, No: 4172.

[91] Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, No: 4172, s. 1/b.

[92] Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, No: 4172, s. 8/b, 9/a-b, 10/a.

[93] Mehmet Akkuş’un Özel Koleksiyonu, s. 2/a

[94] Erdoğan, Abdulkerim, Şeyh Tâceddîn Veli(Tâceddîn bin Tâceddîn Ankaravî), Ankara 2010, s.115-138.

[95] Corum Kütüphanesi, Yazmalar Bölümü, No: 595/2.

[96] Afyon Gedik Ahmed Paşa Kütüphanesi, No: 13907/III, s.29.

[97] Sicill-i Osmanî (Yayına hazırlayan Nuri Akbayar, Eski yazıdan aktaran Seyyit Ali Kahraman), İstanbul 1996, C.4, s.1292.

[98] Konya Yazma Eserler Kütüphanesi, Akşehir Halk Kütüphanesi No: 113.

[99] Yoğun çalışmaları arasında vakit ayırarak, Tâceddîn Velî Evrâdı’nı akıcı bir üslupla ve dua formatında tercümesini yapma lütfünde bulunduğu için çok teşekkür ediyorum.

[100] KK, 21/87. Bu ayet, sıkıntılı iken okunacak bir duadır. Resulullah (asv) bu hususta şöyle buyurmuştur: “Bir söz bilirim ki, büyük bir üzüntüye, sıkıntıya düşmüş bir kul söylerse, Allah Teâlâ ona muhakkak bir çıkış yolu açar. Bu, kardeşim Yunus’un sözüdür. O karanlık içinde (balığın karnında) kaldığı vakit, “.Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum”, tarzında dua etmiş ve balığın karnından kurtulmuştur.

[101] Burada Âl-i İmrân Suresi’nin 26. Âyetine telmih bulunmaktadır. KK. 3/26.

[102] KK, 1/6-7.

[103] KK, 2/63.

[104] KK. 28/88.

[105] KK. 3/25.

[106] KK. 3/182.

[107] KK. 50/16.

[108] KK. 112/3-4.

[109] KK. 42/11. Şûrâ Suresi’nin bu ayetine telmih vardır. Âyetin meali şöyledir: “O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da(kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir”.

[110] Bu ibarede, A’raf Suresi’nin 54. Ve Tâ Hâ Suresi’nin 5. âyetlerine telmih vardır(KK. 7/54; 20/5).

[111] KK. 7/23.

[112] KK. 3/8.

[113] Evrâd-ı Şerife’nin altında istinsah tarihi belli değildir. Fakat aynı kapak içerisinde bulunan ve Kütahyalı Mustafa Rüştü’nün istinsah ettiği “Fazâilü’l-’ilim ve’l- ‘ulemâ Risalesi” altında 1262/1845 tarihi yer almaktadır. Diğer nüshalarla mukayese edildiğinde, Evrâd’ın da aynı tarihte yazıldığını söylemek mümkündür. Risale’nin birinci bölümünde yer alan Tâceddîn Veli Evrâdı’nin istinsah tarihi 17 Zilhicce 1262’dir (Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s.18). Yayınlananlar dahil şu ana kadar tetkik imkânı bulduğumuz evrâd-ı Şerifelerin en eski istinsah tarihli olan nüshalar bu ikisidir.

[114] KK. 13/28.

Bu haber toplam 187 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim