• İstanbul 24 °C
  • Ankara 22 °C

Dr. Nazif Öztürk: İstiklâl Marşı’nın Yazıldığı Mekân Tâceddîn Dergâhı’nın Vakfiyesi Bulundu

Dr. Nazif Öztürk: İstiklâl Marşı’nın Yazıldığı Mekân Tâceddîn Dergâhı’nın Vakfiyesi Bulundu

Giriş

İstiklâl Marşı’nın yazıldığı Tâceddîn Dergâhı hakkında gerçeğe uymayan bir neşriyat üzerine[1] [2], 2007’den itibaren Tâceddîn-i Velî ve Tâceddîn Dergâhı hakkında araştırmalar yapıyorum. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü/Osmanlı Arşivi, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, yazma ve matbu eserler, süreli yayınlar, tasavvuf ve tabakat kitapları, hatırat, biyografi vb. kaynaklar içerisinde, o günden bu zamana kadar dolaşıp durdum. Araştırma tamamlandı ve bu iş bitti demek; sorgulamaya dayanan diyalektik tekâmüle ve ilmî metodolojiye uygun düşmediği için, on yıl içerisinde, ulusal ve uluslararası sempozyumlarda sunduğum altı tebliğ, yazılan bir ansiklopedi maddesi, yazılı ve görsel basında yaptığım birtakım açıklamalara rağmen bu konudaki çabalarım halen devam etmektedir. Şimdiye kadar ortaya koyduğum hususlar, ulaşabildiğim temel arşiv kaynaklarından hareketle sosyal bilimlerde geçerli olan metot bilgisi ışığında yaptığım analizlerden ibarettir.

On yıllık araştırma dönemi içerisinde ulaşabildiğim arşiv vesikalarına ilaveten; Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti Müfettişi es-Seyyid Mehmed Saadeddin’in düzenlediği 27 Rebiyülevvel 1270/28 Aralık 1853 tarihli raporunda geçen, “Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin Teke Ahmed (Tekeahmet) Mahallesi’nde , Şeyh Paşa Zaviyesi derununda binâ eylediği cami-i şerif ve zâviyesi vakfının vakfiyesi yok ise de..." 3, ifadesine dayanarak daha önce olmadığını söylediğim Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin tesis ettiği “Tâceddînzâde Vakfiyesi” ve ikinci kaynaklara bakarak varlığından bahsettiğim fakat bütün cabalarıma rağmen aslına ulaşamadığımı söylediğim, “Risale-i Tâceddin-i Velî” ve “Divân-ı Tâceddin-i Velî" elimin altında olarak, ilk defa bu “bilgi şöleni” vesilesiyle İstiklâl Marşı’nın yazıldığı mekân Tâceddîn Dergâhı ile ilgili vakfiyeler, Risale, Divan ve evrâdı esas alarak bir metin oluşturmaya çalışacağım.

Tâceddîn-i Velî’nin gerçek adı, hangi tasavvuf ekolüne mensup olduğu, seyr-i sülûkunu hangi mürşidin irşadı ile tamamladığı ve Anakara’ya hangi tarihte geldiği hususları başta olmak üzere, bu güne kadar yeterli araştırma yapılmadan, vakfiyeler, Risale ve Divan gibi temel kaynaklara ulaşılmadan kaleme alınan ve yayımlanan resmî (eski eser tescil fişi dâhil) ve özel bütün yazılar, üzülerek ifade edelim ki; türbe kapısı üzerinde bulunan kitabenin yanlış okunmasından başlayarak, Tâceddîn Külliyesi’nin ilk yapılış tarihi, mimarî özellikleri, yerleşim planı, yapıda kullanılan malzemenin cinsi, türbede istirahat eden zevâttan hangisinin baba, hangisinin oğul olduğu, gerçek hazirenin yeri ve günümüzde mevcut olmayan bu hazirede kimlerin metfun bulunduğu, camiin kıble cihetinde yer alan kabirlerin gerçek mahiyetinin neden ibaret olduğu konularına kadar, kamuoyu ile paylaşılan bilgilerin hemen tamamı ıslaha muhtaçtır[3] [4].

Eğer mekânın ehemmiyeti yoktur, önemli olanın İstiklâl Marşı’nın yazılmış olmasıdır, “zarfa değil mazrufa bakmak" gerekir diyorsak; tarihî ve kültürel değerlere sahip olmayan nice milletlerin, kendilerine bir istinatgâh bulabilmek için tek bir taş parçasına sarıldığı günümüzde, millet olarak “millî mutabakat metnimiz” in yazıldığı mekânın geçmişini bilmeyi, yeni kuşaklara tanıtmayı ve geleceğini planlamayı gereksiz görüyorsak; o zaman ben de, Kul Yusuf’un “Kimi atlas libas giyer/Şükür bize aba düştü" mısraını içimden mırıldanır, ama yine de araştırmayı sürdürmemiz gerektiğini söylemeye devam ederim.

Tâceddîn Külliyesi ve Teke Ahmet Mahallesi ile İlgili Vakfiyeler

Tâceddinzâde Mustafa, Tâceddin Dergâhı ve Dergâh’ın bulunduğu Teke Ahmet Mahallesi ile ilgili birisi zeyil diğer üçü müstakil/bağımsız olmak üzere dört vakfiye bulunmaktadır. Bu vakfiyeler, Risale ve Divan’da verilen bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde; hem Tâceddîn-i Velî’nin hayatı hem de İstiklâl Marşı’nın yazıldığı mekân Tâceddîn Dergâhı’nın tarihi, rivayetlerden kurtularak bilinir hale gelecektir. Kuruluş tarihlerini esas alarak, bu vakfiyeleri daha yakından tanıdığımızda, aşağıdaki somut bilgilere ulaştığımız görülecektir.

  1. .İbrahim Tâceddîn Efendi ibn el-Hâc Veled eş-Şehir bi-Ukkâşe Vakfı

Vakfiyenin istinsah nüshalarından birinde vâkıfın/vakfı kuran kişinin adı “İbrahim Efendi”[5] diğerinde “Tâceddîn Efendi”[6] olarak geçmektedir. Vakfiye isimlerini birlikte değerlendirdiğimizde “İbrahim Tâceddîn Efendi ibni el-Hâc Veled eş-Şehîr bi-Ukkâşe”adı karşımıza çıkmaktadır. Bu vakfiye isminde “İbrahim Tâceddîn” adının birlikte geçmesi, ileride yapacağımız yorumlar için hayatî önem taşımaktadır.

Evâhir-i Rebi’ul-âhir 1001/2 Şubat 1593 tarihinde tesis edilen vakfiyeyi Ankara Kadısı Mehmet Efendi tescil etmiştir. Tescil mütevellisi Kasım oğlu Nasuh Halife’dir. Vakfiyenin dili Arapça’dır. Vakıf, nakit paraya dayalı “nukud”vakfıdır.

Vakfiye metninde verilen bilgilere göre vâkıf, nakit servetinden ayırdığı 1900 (bin dokuz yüz) dirhemi hayır niyetiyle ve aşağıdaki şartlarla vakfetmiştir: Vakfedilen para, sağlam rehin ve güvenilir kefil karşılığında yıllık onu on iki dirhem hesabı üzerine(%20), mütevelli eliyle nemalandırılacaktır. Bu paranın 500 (beş yüz) dirheminden hâsıl olan nema, Ankara’nın Teke Ahmed Mahallesi avârızına harcanacaktır. Dört yüz dirhemden hâsıl olan nema, yine Ankara’nın Hacı İvaz mahallesinin musluğuna sarf edilecektir. Geriye kalan bin dirhemden sağlanacak gelir, vâkıfın ruhuna günde bir aşır okumak üzere mütevelli tarafından görevlendirilecek şahsa ödenecektir.

Tevliyet, hayatta olduğu sürece vâkıfın kendisine ait olacaktır. Vefatından sonra vakfiyenin tanziminde tescil mütevellisi olan Kasımoğlu Nasuh Halife’ye onun da vefatından sonra, zamanın hâkimi tarafından tayin edilecek dindar ve güvenilir bir kimse mütevelli olarak atanacaktır.

Vâkıf nakit paranın yanında kütüphanesinden ayırdığı yirmi üç cilt kitabını da vakfetmiştir. Gerek meclislerde ve gerekse medreselerde meraklı ilim adamları bu kitaplardan faydalanabileceklerdir. Bu kitapların on üçünün sevabı vâkıfın, dördünün biraderi Hasan Halife’nin, ikisinin babası Hacı Veled’in, ikisinin annesi Arzu binti Süleyman’ın, son ikisinin de sütannesi Selçuk binti Ali’nin ruhuna bağışlanacaktır.

Mütevelli olacak kimse nakit paranın nemalandırılması ve vakfiyede öngörülen yerlere harcanması ve gereğinin yapılması yanında, bu kitapları da muhafaza edecek, zıyaına meydan vermeyecektir. Kıymetinin iki misli değerinde rehin bırakanlar, bu kitapları emaneten yanlarına alarak faydalanabileceklerdir (Ek-1/a ve 1/b).

Vakfedilen kitapların isimlerinin ayrı ayrı belirtilmesi, vâkıfın babası, öz annesi, sütannesi ve kardeşinin adlarının yazılması gibi konularda verilen bilgiler kuşkusuz çok kıymetlidir. Bizim açımızdan vâkıfın künyesi içerisinde “İbrahim Tâceddîn” isminin geçmesi ve vakfedilen paranın beşyüz dirheminden sağlanan nemasının “Tâceddîn Dergâhı”nın bulunduğu Teke Ahmed Mahallesi avârızının karşılanmasına ayrılmış olması ve “İbrahim Tâceddîn” in ilmiye sınıfına mensup bulunması önem taşımaktadır. Hatta İbrahim Tâceddîn’in; Tezkireci Taceddîn’in babası, Tâceddînzâde Mustafa’nın dedesi olma ihtimali, kuvvetle muhtemeldir.

Henüz elimizde vakfiyenin haricinde başka kanıt bulunmamakla birlikte, Şeyh Efendi’nin ilk erkek evlâdına dedesinin adı olan İbrahim ismini vermiş olması, uzak bir ihtimal değildir.

Vakfiyede yer alan bu bilgiler; “Ankaravî” nisbesini taşıyan Tâceddînzâde Şeyh Mustafa, kendinden önce vefat eden oğlu İbrahim ve çeşitli medreselerde müderrislik yaptıktan sonra Ankara Müftüsü iken 1018/1609 tarihinde bu şehirde vefat eden babası Teskireci Tâceddîn hakkında daha önce yaptığımız açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde[7], Tâceddînoğlullarınden bir grup ailenin Ankara Teke Ahmed Mahallesinde yaşadığı ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca Tâceddîn Dergâhı’nın tesadüfen buraya yapılmadığı, Dergâh’ın derununa yapıldığı bildirilen “Şeyh Paşa Zaviyesi” banisi Şeyh Paşa adındaki hayırseverin bu aile ile bir ilgisinin bulunması da ihtimal dışı değildir. Bu ailede “İbrahim” isminin babadan oğula hep kullanıldığı görülmektedir. Bugün yerinde olmayan esas Tâceddîn Dergâhı haziresinde metfun bulunan şahıslar arasında bir numarada Tezkireci Tâceddîn, iki numarada oğlu Şeyh Tâceddînzâde Mustafa ve üçüncü sırada şeyhin büyük oğlu İbrahim’in ve dördüncü sırada torunu Ali Selami Efendi’nin kayıtlı olması[8]; İstiklâl Marşı’nın yazıldığı mekân ve banisi hakkında bugüne kadar yaşanan kafa karışıklığını ortadan kaldıracak ehemmiyeti haiz, arşiv belgelerine dayalı malumatlardır.

  1. .Tâceddînzâde Mustafa Vakfiyesi

Vakfiye Gurre-i Receb 1074/29 Ocak 1664 tarihinde kurulmuş ve Ankara Nâibi Süleymanoğlu Mustafa tarafından tescil edilmiştir. Vakfın kurucusu merhum Tâceddîn Efendizâde Şeyh Mustafa Efendi/kısaca Tâceddînzâde Mustafa’dır. Vakfın tescil işlemlerini Şeyh Tâceddînzâde Mustafa adına Pîr Ahmedoğlu Müderris Osman Efendi yürütmüştür. Tescil mütevellisi Ahmedoğlu Pîrî’dir.

Hamdele ve salvele kısımları hariç vakfiye muhteviyatını şu şekilde özetlemek mümkündür: İbrahimoğlu Mustafa Dede’nin şahadetiyle hayrât ve hasenât talibi umdetü’s-sâlihîn, zübdetü’l-vâsılîn, zuhru’l-ârifîn ve fahrü’s-sâlikîn eş-Şeyh Mustafa Efendi ibn el-merhûm el-mebrûr Tâceddîn Efendi (zâda’l-lâhu takvâhu) tarafından bu vakfın kurulması için vekil tayin edilen fahru’l-müderrisîn Pîr Ahmedoğlu Osman Efendi vekil sıfatıyla, kadı ve şahitler huzurunda müvekkilinin aşağıdaki emlâkini vakfettiğini ikrar etmiştir.

Vakfedilen taşınmaz ve taşınır mallar şunlardan ibarettir:

  1. Ankara yakınında ve Esed/Esat mevkiinde, bir tarafı Musa Efendi bahçesi, bir tarafı İsa Balıoğlu Ali Beşe tarlası, bir tarafı bademlik yeri, diğer bir tarafı da İncesu Harkı/Deresi ile çevrili; içinde meyveli ve meyvesiz ağaçlar bulunan bir kıt’a mülk bahçe.
  2. Bu bahçeye bitişik olup arasından mezkûr İncesu Deresi geçen on beş ırgatlık üç kıt’a mülk bağ.
  3. Doksan adet esedî (bir zamanlar Osmanlı ülkesinde de tedavülde olan, üzerinde aslan resmi bulunan gümüş Hollanda para birimi) kuruş nakit para.

Vakfın İşletme Esasları Şöyledir:

  1. Hayatta oldukça bu mülklere vâkıf istediği gibi tasarruf edecektir. Vefatından sonra erkek ve kız farkı gözetilmeksizin batından batına ve karından karına evlâdı ve evlâdının evlâdı mutasarrıf olup mahsulü eşit olarak bölüşeceklerdir.
  2. Eğer evlattan kimse kalmazsa Teke Ahmed Mahallesi’nde vâkıfın yaptırdığı camide imam olanlar, bu mülklerin sadece senelik kira bedellerine mutasarrıf olacaklar, karşılığında farz namazların edasından sonra bir cüz ile bir Fatiha suresi okuyacaklar ve sevabını vâkıfın ruhuna hediye edeceklerdir.
  3. Vakfedilen nakit para, sağlam rehin ve güvenilir kefil alınmak veya her ikisinden biri tercih edilmek suretiyle mütevelli tarafından her sene onu on bir buçuk (%15) hesabı ile nemalandırılacaktır. Ancak zıyaı ve telef olma ihtimaline binaen, rehin ve kefil gösterseler dahi asker taifesinden hiçbir ferde ıstırbah olunmayacaktır.

Para vakfının nemasından elde edilen gelirden günde iki akçesi, vâkıfın bina ettiği, camiin bitişiğindeki türbenin türbedarına verilecek, türbedar aldığı bu ücret karşılığında her gün sabah namazından sonra iki cüz okuyup sevabını vâkıfın büyük ve öz oğlu merhum İbrahim Çelebi’nin ruhuna hediye edecektir.

Ayrıca nemadan günde bir akçe, adı geçen türbedeki kandilin her gece yanması için türbedar eliyle sarf olunacaktır.

Vakfın malvarlığını oluşturan gerek nukudun ve gerekse emlâkin tevliyeti, hayatta olduğu müddetçe vâkıfın kendisine ait olacak; vefatından sonra çocukları ve çocuklarının çocukları mütevelli olacaktır. Şayet vâkıfın soyu inkıraz bulursa, akarın tevliyetine zikri geçen (Tâceddîn) Cami imamı; nukudun tevliyetine de adı geçen türbede türbedar olanlar mutasarrıf olacaklardır[9].

Bu şartlarla şuhûd-i hal huzurunda kadı tarafından tescil edilmiş, “şart-ı vâkıf ke-nassı şârî” hükmünce, vâkıf dâhil bütün taraflar için geçerli ve bağlayıcı muhkem kaziye haline gelmiştir.

Vakfiyede geçen bir ayrıntıya daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Musluoğlu Aslan Ağa’nın vakfiyesinin şühûd-i hal listesinin başında, Şeyh Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin “Umdetü’l- meşâyıhı’l-‘izâm, Mustafa Efendi Tâceddînzâde” ifadeleriyle yer aldığı gibi[10]; Tâceddînzâde Mustafa Efendi tarafından kurulan bu vakfiyenin şühûd-i hal listesinin başında da Musli ailesinden bir kişinin “Umdetü’l-kuzât, zübdetü’s-saadet es-Seyyid Fazlullah Efendi ibn es-

Seyyid Musli Çelebi” bulunmaktadır11. Bu durum bu iki ailenin birlerine olan yakınlığını ve samimiyetini göstermektedir.

  1. .Zeyl Vakfiye

Tâceddînzâde Şehy Mustafa tarafından kurulan ve sicile kaydedilen yukarıdaki vakfiyenin kaydından üç belge sonra Tâceddîn Dergâhı’nda kullanılacak eşyaların tadat edildiği bir kayıt daha bulunmaktadır. “Vâkıf-ı mumâileyh Şeyh Efendi’nin ba’dehu vakfeylediği eşyadır ki zikrolunur” serlevhası altında tadat edilen ve vâkıf tarafından ilaveten/zeyl vakfiye olarak sicile kayıt ettirilen eşyaların listesi şöyledir[11] [12]:

Kebir kazgân/kazan 1, orta kazgân/kazan 2, kilim 6, sahan-ı lengerî 4, yün kaliçesi 1,seccade 2,sini sağir 1, sahan 6, kebir tencere 1, sağir tencere 1, Kelâmullah 4, Tefsir-i Ebu’l-leys 1, tefâsîre müteallik 4, meâlimü’t-tenzil 1, mesabih 1, meşârik 1, Âşık Paşa[13], va’za müteallik 1, def’a va’za müteallik 4.(Ek-2/b)

Burada dökümü verilen eşyaların zaviyede kullanılmak, kitapların ise sohbetlerde okunmak için vakfedildiği anlaşılmaktadır. Esas vakfiyede camiden, türbeden, imam ve türbedardan bahsedildiği halde zaviyeden/dergâhtan hiç söz edilmemektedir.

  1. .Muslioğlu Aslan Ağa (Aslan Ağa bin Musli ve Hafîdi Abdullah bin Salih) Vakfı

Vakfiyenin tesis tarihi Gurre-i Şaban 1075/17 Şubat 1665’dir. 17 Muharrem 1317 tarihinde sadır olan irade-i âliyye mucibince sicile kayıt olunmuştur. Vâkıf tarafından tescil mütevellisi olarak tayin edilen İbrahim ismindeki şahsın huzurunda Mustafa bin Selman/es-Seyyid Mehmed Necmeddin tarafından vakfın kurulmasına ve sıhhatine karar verilmiştir.

Teferruata girmeden ve sadece konumuzu alakadar eden kısmı esas alınarak ifade etmemiz gerekirse, vakfiyenin bu bölümünü şu şekilde özetlemek mümkündür.

İçkale Mahallesi[14] sakinlerinden Aslanağa bin Muslu Bazar-ı Ganem Suki/Koyunpazarı Çarşısı’nda iki katlı han[15], kahvehane, mescid ve bitişiğinde bulunan üç dükkânı yaptırarak vakfetmiştir. Gurre-i Şaban 1075/17 Şubat 1665 tarihli vakfiyenin şuhudu’l-hâl listesinin başında “Umdetü’l-meşâyıhı’l-‘izâm, Mustafa Efendi Tâceddînzâde” ifadeleriyle yer alması Tâceddîn bin Tâceddîn Mustafa’nın bu tarihte Ankara’da hayatta olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca aynı vakfiyede, diğer bir takım hayır şartlarının yanında[16], Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin yaptırdığı cami-i şerifte imam olan kimsenin her gün öğle namazlarından sonra aşr-ı ‘amenerresulüyü tilavet edip vâkıfın ruhuna hediye etmesi ve buna karşılık yevmiye 3 akçe vazifeye mutasarrıf olması istenmektedir[17].(Ek-3).

Vakfiyede geçen bu ifadeler, Şeyh Tâceddîn Mustafa’nın 1664 ve 1665’lerde Ankara’da postnişin olarak görevinin başında olmasının yanında; bu tarihten önce dergâhla birlikte camiini de inşa ettirerek hizmete açtığını ve kendinden başka bir şahsın imamet, bir başka şahsın da türbedarlık vazifesinde bulunduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

Vakfiyelerde, vakfın kurulduğu tarihte toplum nezdinde itibarlı ve saygın kimseler şahit gösterilmektedir. Bu genel kuraldan hareketle isminin önüne “dayanılıp güvenilecek büyük şeyh” anlamına gelen “’umdetü’l-meşâyıhi’l-‘izâm” sıfatının konulmuş olması, o tarihte şeyhimizin Ankara’da meşhurlar arasında bulunduğunu ifade etmektedir.

Şeyh Tâceddînzâde Mustafa Ankaravî’nin Hayatı ve Tâceddîn Külliyesi

  1. .Şeyh Tâceddînzâde Mustafa Ankaravî’nin Hayatı ve Eserleri

Şeyh Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin kesin olarak doğum yeri, doğum ve ölüm tarihlerini henüz tespit edememiş olsak da, gün yüzüne çıkardığımız temel arşiv belgeleri sayesinde yaşadığı dönemi, mensup olduğu tasavvuf ekolünü, seyr ü sülûkunu tamamlama safhalarını, Ankara’ya geliş tarihini, adı ile anılan camii ve bitişiğindeki türbeyi nasıl ve niçin yaptırdığını, hangi tarihe kadar Ankara’da hayatta ve görevinin başında olduğunu, babasını, hatta dedesini, büyük oğlunu, torununu, yazdığı eserlerini biliyoruz.

Halk arasında yaygın bir şekilde dolaşan rivayetlere göre; Azîz Mahmûd Hüdâyî (1541­1628) ile birlikte Bursa’da Mehmed Muhyiddîn Üftâde (1490-1580) hazretlerinin yanında tasavvufî eğitimini tamamlamış ve Kanunî (1520-1566) döneminde Ankara’ya gelerek Hamamönünde dergâhını kurmuş ve irşada başlamıştır. Fakat bu rivayet kökten yanlış olmamakla birlikte genellemeye dayanmaktadır ve bu ifade tarzıyla doğru değildir. Babası memuriyet görevi dolayısıyla Bursa’dan Ankara’ya tayin edilmiştir. Tâceddîn-i Velî’den sonra ikinci sırada Tâceddîn Dergâhı postuna oturan Ecânibten Gizli Şeyh Mehmet Efendi de Bursa’dan Ankara’ya gelerek şeyhlik görevine başlamıştır[18]. Tâceddînzâde Mustafa Efendi, seyr u sulûkunu Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin yönetiminde tamamlamış, babasından daha sonra memleketi olan Ankara’ya gelmiş, dergâhını Hamamönü’nde Teke Ahmet[19] Mahallesi’nde kurmuş ve irşada başlamıştır.

Belgeleri ve rivayetleri birlikte ele alarak meseleyi tarih metodolojisi açısından değerlendirdiğimizde Tâceddînzâde Mustafa’nın babasının, Trakya’da Silivri ve Burgaz medreseleri ile Bursa Kaplıca Medresesi’nde müderrislik yaptıktan sonra 1010/1601 tarihinde Ankara Müftülüğüne atanan ve bu görevde iken 1018/1609 tarihinde Ankara’da vefat eden,

doğma büyüme Ankaralı Tezkireci Tâceddin[20] olduğu anlaşılmaktadır.

İbrahim Tâceddin Efendi ibn el-Hâc Veled eş-Şehir bi-Ukkâşe ismindeki bir hayırseverin Evâhir-i Rebiyü’l-âhir 1001/ 2 Şubat 1593 tarihinde vakfettiği 1900 dirhemin 500 dirheminin gelirini Teke Ahmed Mahallesi avarızına harcanmasını istemesi[21], şeyh ailesinin de tabi olduğu Tâceddinoğulları’ndan bir bölümünün bu mahallede yaşadığını göstermektedir. Bütün arşiv belgelerinde, isminin her geçtiği yerde “Ankaravî” olarak ifade edildiği gibi Gurre-i Receb 1074/29 Ocak 1664 tarihli nukud ve gayrimenkule dayalı “Tâceddînzâde Vakfı”nı kurmuş olması da, Şeyh Efendi’nin mensup olduğu ailenin kesin bir şekilde Ankaralı olduğunu ve burada mal-mülk edindiklerini ortaya koymaktadır. Şeyhimizin vefatı Ankara’da vuku bulduğu gibi kuvvetle muhtemel ki, doğumu da Ankara’da olmuştur.

Tâceddînzâde Mustafa Efendi, tarikat yoluna nasıl girdiğini ve seyr u sülûkunu nasıl ve hangi mürşidin elinde tamamladığını teferruatlı bir şekilde dile getirdiği gibi, Ankara’ya hangi tarihte gönderildiğini ve ilk yıllarında Ankara’da neler yaptığını da anlatmaktadır.

Şeyh Tâcedînzâde Mustafa Efendi’nin kaleme aldığı risalenin “Tâceddîn Sultan Hazretlerinin Esrâr-ı İlâhiyesinin Beyânı" başlığı altında verilen bilgiler arasında,". ..Hazreti Azîz dâru’l-karara intikal ittiler (rahimallahu aleyh)...Anlar dahi iki seneden sonra duâ idub (beni) Ankara'ya irsal ittiler."[22] demektedir. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin ölüm tarihi 1628’dir. Bu tarihten sonra Şeyhimiz iki yıl daha dergâhta hizmet ettikten sonra duâ ile Ankara’ya yollanmıştır. Bu durumda Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin Ankara’ya geliş tarihi, daha önceki tahminlerimize[23] uygun olarak 1630’dur.

Ankara’daki ilk yılları muhtelif cami kürsülerinde verdiği vaaz u nasihatlerle geçmiştir. Daha sonra manevî işaret üzerine halen ayakta ve ibadete açık olan Tâceddîn Camii’ni inşa ettirmiştir[24]. Bilahare vefat eden büyük oğlu İbrahim Baba için camiin batı tarafına bitişik bir türbe yaptırmıştır. İbrahim’in genç yaşta vefat ettiği anlaşılmaktadır.

Şeyh Efendi tescil ettirdiği vakfiyede, oğlu İbrahim için yaptırdığı türbe ile ilgili önemli bilgiler vermektedir: 'Vâkıf gayrimenkullerin yanında 90 esedî kuruş vakfetmiştir. Bu paranın işletilmesinden hâsıl olacak yıllık gelirden günde 2 akçe, vâkıfın camii bitişiğinde bina ettirdiği türbenin türbedarına verilecek; bu türbedar ise karşılığında her gün sabah namazından sonra iki cüz okuyup sevabını vâkıfın büyük öz oğlu merhum İbrahim Çelebinin ruhuna hediye eyleyecektir. Nemadan günde 1 akçe de adı geçen türbedeki kandilin her gece yanması için türbedar eliyle sarf olunacaktır”[25].

Vakfiyeden yapılan bu alıntıda işimize yarayacak birden fazla bilgi mevcuttur. Her şeyden önce Şeyhimizin 29 Ocak 1664’de Ankara’da Tâceddîn Dergâhı’nın başında ve hayatta olduğunu, manevî işaret doğrultusunda Tâceddîn Camii’ni bugünkü bulunduğu yere inşa ettirip ibadete açtığını; sonradan kendisinin de defnedileceği camii bitişiğindeki türbeyi oğlu İbrahim için yaptırdığını, belki de bunlardan daha önemlisi kız ve erkek çocuklarının hatta torunlarının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Camiin doğu tarafında yer alan hazirede metfun bulanan zevât arasında dördüncü sırada İbrahim’in oğlu Ali Selami Efendi’nin isminin yer alması[26], vefat ettiğinde İbrahim’in evli olduğunu ifade etmektedir. Vakfiyede, batından batına evlâdı evlâdı ifadesinin geçmesi, Şeyhimizin torunlarının bulunduğunu veya ileride bulunabileceğini göstermektedir. Ancak XIX. yüzyıl ortalarında Taceddîn Dergâhı’nın teftişini yapan Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti Müfettişi es-Seyyid Mehmed Saadeddin Efendi’nin 27 Rebiyü’l-evvel 1270/28 Aralık 1853 tarihli raporunda geçen, "...Tâceddinzâde Mustafa Efendi’nin Tekke Ahmed Mahallesinde, Şeyh Paşa Zaviyesi’nde binâ eylediği cami-i şerif ve zâviyesi vakfının vakfiyesi yok ise de, vâkıf-ı mümâileyhin hîni vefatında zükûr ve ünâstan hiç evlâdı kalmamakla ol tarihte ciheteyn-i mezkûreteyn (şeyhlik ve türbedarlık vazifesinin) ecânibden Gizli Şeyh Mehmed Efendi isminde Bursadan gelen bir zâta tevcih olunmuştur”[27] ifadesinin vakfiye hükümleriyle telif edilmesi gerekmektedir. Müfettişin söylediğinin aksine yukarıda bahsedildiği gibi, Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin inşa ettirdiği camii, türbe ve zaviyesine ait vakfiyesi mevcuttur. Nitekim 62 pafta, 275 ada ve 26 parselde 1285 metrekare yüzölçümündeki Tâceddîn Camii ve haziresi mazbut Tâceddînzâde Mustafa Vakfı tüzelkişiliği adına kayıtlıdır[28]. Vakfiyede geçen ifadelere dayanarak mevcut olduğunu/olabileceğini kabul ettiğimiz, fakat teftiş raporunda geçen “ünâs ve zükûr evlâd bırakmadan vefat etti” ifadesi ve bu durumu teyit eden “şeyhlik postuna aileden olmayan Gizli Şeyh Mehmed Efendi’nin tayin edilmiş olması” gerçeği karşısında, Şeyh Efendi’nin kız ve erkek çocuklarının, büyük oğlu İbrahim gibi kendisinden önce vefat etmiş olduklarını kabul etmemizi gerektirmektedir.

Cami ve dergâhın Şeyh Paşa Zaviyesi yerine inşa edildiği[29] dikkate alındığında, bu yapıların 1610 yangınından sonra[30] yapılmış olması gerekiyor. Diğer taraftan İçkale Mahallesi[31] sakinlerinden Aslanağa ibni Muslu adındaki hayırseverin Bazar-ı Ganem Suki/Koyunpazarı Çarşısı’nda yaptırdığı iki katlı han[32], kahvehane, mescid ve bitişiğinde bulunan üç dükkânın vakfedildiğini gösteren Gurre-i Şaban 1075/17 Şubat 1665 tarihli vakfiyenin şuhudu’l-hâl listesinin başında “Umdetü’l-meşâyıhı’l-‘izâm Mustafa Efendi Tâceddînzâde” ifadeleriyle yer alması, Tâceddîn bin Tâceddîn Mustafa’nın bu tarihte Ankara’da hayatta olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca aynı vakfiyede, diğer bir takım hayır şartlarının yanında[33], Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin yaptırdığı cami-i şerifte imam olan kimsenin her gün öğle namazlarından sonra aşr-ı ‘amenerresulüyü tilavet edip vâkıfın ruhuna hediye etmesi ve buna karşılık yevmiye 3 akçe vazifeye mutasarrıf olması istenmektedir[34].

Şeyh mürid ilişkileri açısından isimleri birlikte anılan Mehmed Muhyıddin Üftade (1490- 1580)’nin 90 Azîz Mahmûd Hüdâyî (1541-1628)’nin 77 yıl yaşadıkları; çocukları ve torunlarının kendisinden önce vefat etmiş olduğu gerçeği dikkate alınarak, Şeyh Tâceddin Mustafa’nın da ortalama 80-85 yaşlarına kadar ömür sürdüğü varsayılabilir. Sağlam kaynaklardan aktardığımız bilgiler ışığında, şeyhimizin 1590-1600 yılları arasında doğmuş ve yaklaşık 1680-1690 yıllarında da vefat etmiş olabileceği tahmin edilebilir. Bu durumda Şeyh Tâceddîn Mustafa’nın yaşadığı dönem, Kanunî ve Üftade hazretleri zamanına kadar geriye gitmese de, Azîz Mahmûd Hüdâyî Dergâhı’nda seyr-i sülûkunu tamamladığını ve icazet aldığını söylemek; Risale’de anlatılanlara uygun düşmektedir. Tâceddîn-i Velî’nin değil ama Tâceddînoğullarından bazı ailelerin Kanunî (1520-1566) döneminde Ankara’ya gelip Teke Ahmed Mahallesi’ne yerleşmiş olmaları uzak bir ihtimal değildir.

Diğer taraftan, Tâceddîn Külliyesi’nden bahseden belgelerde, es-Seyyid Şeyh Tâceddîn Mustafa için; bazen “Tâceddînzâde Mustafa Efendi”[35], bazen “Medine-i Ankara’da defîn-i hâk-ı ‘ıtır-nâk olan meşâhir-i eizze-i kiramdan Tâceddînzâde-i Velî kuddise sırruhu’l-âli hazretleri”[36], bazen de “Tâceddînzâde-i Velî”[37] ya da doğrudan “Şeyh Tâceddîn-i Velî”[38] unvanları kullanılmaktadır. Tâceddîn Külliyesi’ni vakfeden, Tâceddîn Dergâhı’nı kuran, Tâcî/ Celvetî evrâd-ı şerifini telif eden, Tâceddîn Dergâhı tasavvuf anlayışını anlatan Tâcî Risalesi’ni yazan ve Tâcî Divanı’nda yer alan şiirleri söyleyen es-Seyyid Şeyh Mustafa Tâceddîn bin Tâceddîn’dir. Şimdiye kadar zannedildiği gibi[39] Tâceddîn-i Velî veya Tâceddîn Sultan ayrı şahıslar olmadıkları gibi baba oğul da değillerdir. Ankaralıların sevgi ve bağlılığını kazanan, resmî kayıtlarda “velî” olarak geçen, halkın gönlüne “sultan” olarak nakşedilen esas ismi Tâceddîn Mustafa, babasının adından dolayı “Tâceddînzâde” olarak anılan, köken itibariyle Ankaralı olduğu için “Ankaravî” mahlasını kullanan şahıs aynı kişidir. Açık ve kapsamlı adı es-Seyyid Şeyh Tâceddîn Mustafa bin Tâceddîn el-Ankaravî”dir. Tâceddînzâde Şeyh Mustafa, Tâceddînzâde-i Velî, kısaca Tâceddîn-i Velî ve Tâceddîn Sultan da diğer isimleridir. Bir evrâd-ı şerifin başında Şeyh Tâceddîn Mustafa’nın “Tâceddînzâde” unvanıyla şöhret kazandığı açıkça yazılıdır[40].

  1. . Tâceddîn-i Velî’nin Eserleri

a) Risele-i Tâceddîn-i Velî

Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin kaleme aldığı ve içerisinde seyr ü sülûkü ve sonrasında yaşadığı olağanüstü olayların anlatıldığı, oğlu İbrahim’in vefatı, Tâceddîn Camii ve türbenin inşası konularında çok kıymetli bilgilerin verildiği esas Tâcî Risalesi budur. Girişte, Risale’nin konusu, “Tâceddîn Sultan Efendimiz Hazretlerinin Esrâr-ı İlâhiyesini Beyân” olarak açıklanmaktadır. Risale’nin ilk sayfasında bu konuyu daha da açan ikinci bir alt başlık yer almaktadır. Burada “Meşâyıhı’l-‘Arifîn ve Mürşidi’s-sâlikîn Hazret-i Şeyh Tâceddînzâde Efendi’nin Esrâr-ı İlâhiyesi Olan Mu’amelât ki Zikrolunur” cümlesi yazılmıştır. Tâceddîn-i Velî’nin kaleme aldığı Risale’nin aslı Arapça’dır ve içerisinde bazı fukarâ-i azîzanın menkıbeleri bulunmaktadır. Risale’de anlatılan menkıbevî sırları akıl yoluyla anlamak mümkün değildir, ilâhî sırları Allah ile şeyh efendiler arasında geçen hâdiseler olarak kabul etmek gerekir. Elimizde olan Risale, Arapça aslından tercüme edilen bir bölümdür.

b)Divân-ı Tâceddîn-i Veli

Tâcî Divânı, “İlâhiyât-ı Tâceddînzâde (Allah onun sırlarını mukaddes kılsın)” alt başlığı ile başlamaktadır. İçerisinde sayıları 179’a ulaşan, Tâceddînzâde Şeyh Mustafa’nın kaleme aldığı coşkulu ilâhiler bulunmaktadır. Tâaceddîn-i Velî, her ilâhinin sonunda “Tâceddînoğlu” mahlasını kullanmaktadır. Daha önce Tâceddîn-i Velî Divanı’ndan seçilerek oluşturulan ve bizim “Divançe-i Tâceddîn-i Velî” olarak isimlendirdiğimiz 12 şiir bu isim altında tarafımızdan neşredilmiştir[41]. Esas divanda bu şiirler de yer almaktadır.

XVI. ve XVII. yüzyıllarda herkesin Arapça ve Farsça yazmaya özen gösterdiği bir ortamda, bu lisanlarda eser telif edecek kadar bilgi sahibi olduğu halde O, Yunus Emre gibi şiirlerini sade Anadolu Türkçesi ile yazmayı tercih etmiştir. Divanı ve Divançesi tetkik edildiğinde söylediğimiz bu hususlar görülecektir. Şeyh Tâceddînoğlu Mustafa’nın ilahî formundaki şiirlerinde tevazu ve mahviyet hâkimdir. Şeksiz ve şüphesiz inanmış bir insanın teslimiyeti, yakarışı ve fakrı buram buram tütmektedir. “Türkçe Divanı”na bakarak iyi bir eğitim gördüğünü, zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil ettiğini, manevî tasarrufa sahip, Ankaralıların gönlünde sultan, ‘urafa ve ‘ümaranın nezdinde velî, maneviyat ehli, söz ve nazım üstadı, ulu bir kişi olduğunu söylemek, gerçeğin teslimi ve kadirşinaslığın gereğidir.

c)Evrâd-ı Tâceddîn-i Velî

“Evrâd” kelimesi “vird”in çoğuludur. Bizzat tarikat kurucuları tarafından tertip edilir. Allah’a yakınlaşmak amacıyla belli zamanlarda ve belirli sayıda yapılan duâ ve zikri ifade etmektedir. Tasavvuf terimi olarak; bir pîr ve şeyh tarafından düzenlenmiş olan, tarikat mensuplarının her gün veya muayyen vakitlerde okudukları ayetler, salavât ve esmâ’dan oluşan sistemli bir duâ demetidir.

Risale-i Tâceddîn-i Velî içerisinde yer alan evrâd-ı şerif dâhil şu ana kadar sahaflardan, özel şahıslardan ve kütüphanelerin yazma eserler bölümlerinden sekiz nüsha evrâd temin edilerek tarafımızdan tetkik edilmiş ve nüshaların birbirleriyle karşılaştırılması yapılmıştır.

Arapça olan Tâceddîn-i Velî Evrâdı’nın Osmanlı Türkçesiyle yazılan mukaddimesi ve hatîmesinde; evrâdın ne zaman okunacağı, okunması halinde elde edilecek manevî faydalar anlatılmaktadır. Girişte, toplu evrâd okumalarının Tâceddîn Camii’nde sabah namazından sonra yapıldığı; okuyanların her türlü bulaşıcı hastalıklardan ve tabiî afetlerden korunacağı; virde devam etmenin dünya ve ahiret saadetine vesile olacağı anlatılmaktadır. Sonuç bölümünde ise, okuma işleminin tamamlanmasından sonra müridin elleriyle cemi’ azalarını mesh etmesi, üç İhlâs-ı şerif, Felak ve Nâs (muavvizeteyn) surelerini okuması, 300 yahut 41 kere “Ya Fettâh” ism-i şerifi ile meşgul olması, hâkeza “Kelime-i tevhîd”e devam edilmesi istenmektedir[42].

3.Tâceddîn-i Velî Külliyesi ve Dergâhı

Gerek mimarî özellikleri ve gerekse kullanılan malzemeler ve hepsinden daha önemlisi türbe kapısının üzerindeki II. Abdulhamid (1876-1909)’in tuğrası altında yer alan dört satırlık kitabeden mevcut yapıların XIX. yüzyılın son senelerinde inşa edildiği anlaşılmaktadır. Burada cevaplandırılması gereken soru, bu yapıların önceki hallerinin nasıl olduğu ve kim tarafından ne zaman yaptırıldığı ve külliyenin hangi hizmet birimlerinden meydana geldiği hususlarıdır.

Külliyenin onarımına ait belgeler birlikte değerlendirildiğinde, imaret sitesinin camii; türbe; hazire; mutfak/taamhâne, zikirhâne/çilehâne, derviş odaları, sonradan inşa edilen selamlık binası ve diğer hizmet birimlerinden meydana geldiği anlaşılmaktadır.

Binaların ilk şekillerinin nasıl olduğu, hangi tür malzeme ile inşa edildiği, mimarî şekilleri ve ihtiva ettiği birimler hakkında maalesef ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Şeyh Tâceddînzâde Mustafa Efendi’nin 1630 tarihinde Ankara’ya geldiğini, ilk yıllarda muhtelif cami kürsülerinden yaptığı vaazlarla halkı bilgilendirdiğini, 1664 tarihli vakfiyesinde geçen ifadelerden bu tarihten önce camii ve türbenin inşa edilerek hizmete açıldığını; şuhûd-i hal listesinin başında yer alarak kuruluşuna şahitlik ettiği 1665 tarihli Aslanoğlu ibni Musli Vakfı’ndan imama tahsisat ayrıldığına bakarak, bu tarihten önce Şeyh Efendi’nin dışında imam ve türbedar atamalarının yapıldığını öğreniyoruz.

Mimarî detay ve inşa tarihi verilmemekle birlikte Tâceddîn Camii hakkında menkıbevî ilk bilgiler Risale-i Tâceddîn-i Velî’de yer almaktadır.

Şeyh Efendi, Risale’de uzun uzadiye anlattığı Tâceddîn Camii’nin inşaatına hangi saiklerle karar verildiğini, övgüye layık manevî değerini ve hayırsever insanların yanında melâike, cinnî ve perilerin yaptığı yardımları bir dörtlükte şöyle dile getirmiştir:

“Medhi Cami-i Şerîf

Emri Hak ile binası müstehaktır medhe / Fukarânın kâbesidir hazer ît yoktur şüphe Evliyânın mecma’î enbiyanın mihrî / Etme gaflet eksik olma göresin sırrı Nebî Tâhir ol sen ey musallî terk eyleme âdâbı / Niceler oldı âşinâ kurbet-i ruhânî Tâceddînoğlu binanın lütfi haktır rehberî / Eyledi imdâd Melâike dahî Cinniyle Perî[43]. (Ek-4).

Vakıflar Genel Müdürlüğü, Abide Dairesi’ndeki tescil dosyasında bulunan Sanat Tarihçisi Ekrem Şentürk’ün 28.01.1963 tarihli raporunda, “camiin ilk şeklinin toprak ve ahşaptan ibaret olduğu” yazılıdır[44]. Risale’de geçen “bir kerpici altun ve bir kerpici gümüş olsa olur idi, lâkin rıza yoktur”[45] denilmesi, ilk yapılışta cami duvarlarının kerpiç olduğu anlaşılmaktadır.

Ulaşabildiğimiz belgeler itibariyle cami, türbe ve zaviyenin onarımına dair ilk belgeler, Abdulmecid (1839-1861) dönemine rastlayan 1261/1845 tarihini taşımaktadır. Bu belgelerde tamire muhtaç olan birimler sıralanırken camii, türbe, han-kâh ve derviş odaları ile dışarıda/ hazirede bulunan ikinci türbeden söz edilmektedir. Ayrıca yeni baştan inşa edilecek selamlık binası/kasr-ı ebniyeden bahsedilmektedir. Külliyeyi oluşturan yapıların durumunu anlamak için günümüzden 162 yıl önce yapılan onarım ve inşa çalışmalarına daha yakından bakmak gerekiyor.

Tâceddîn Külliyesinin onarımı, Ankara’da bulunan diğer iki önemli müessesât-ı hayriye ile birlikte XIX. Asrın ortalarında gündeme gelmiştir. Tâceddinzâde han-kâhı tamir masrafı 2631 kuruş, türbenin genişletilmesi ve onarım bedeli 4965 kuruş ve yukarıda iki oda, aşağıda bir kahve ocağını müştemil “kasr-ı ebniye” binasının müceddeden inşası, fukarâ odaları ve taşradaki türbenin tamiri masrafı 6015 kuruş olmak üzere toplam 13.611 kuruşluk keşif bedeli hesaplanmıştır.

Diğer iki müessesât-ı hayriyede yapılacak onarım bedelinden daha fazla harcama yapılması öngörülen Tâceddîn Külliyesi için gerekli olan malzemeler ve işçilik bedeli üç ayrı başlık altında keşif defterinde ayrıntılı bir şekilde gösterilmiştir. Keşif defterinde ihtiyaç olarak sayılan malzemenin cinsine toplu olarak baktığımızda; direk, payanda, çatı, tavan ve döşeme kirişleri, döşeme, tavan turna-saçak tahtaları, Beypazarı, iri, orta, ufak boylarda çivi, acı kireç, kireç, kıtık, boya, cam ve çerçeve, kiremit ve işçilik ücreti olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu malzemelere bakarak, onarım sonrası ortaya konulmak istenen binaların bağdadî duvarlı, çatılı-kiremitli, turnalı, tavan ve tabanı ahşap döşemeli, boyalı ve badanalı, pencereleri cam ve çerçeve ile kapatılmış yapılar olduğu anlaşılmaktadır.

Onarım ve inşaat faaliyetlerinin cereyanından dokuz yıl sonra bir şikâyet üzerine Tâceddîn Dergâhı’nin teftişini yapan Nezâret Müfettişi es-Seyyid Mehmed Saadeddin tarafından düzenlenen 27 Rebiyulevvel 1270/1853 tarihli teftiş raporunda, “zaviye-i mezkur el- yevm mevcut ve ma’mur olub, ikiyüz ellialtı (1256) senesi ibdidasından altmışsekiz (1268) senesi gayetine değin lâzim gelen muhasebesi rü’yet olunarak defter-i mumziyesi ilerüde takdim kılınacağı”[46] anlatılmaktadır. Teftiş raporunda geçen bu ifadelerden, keşif raporları doğrultusunda dergâhın bakım ve onarımlarının yapıldığı, selamlık binası inşaatının tamamlandığı, mutfağın kaynadığı, gelirin tahsil edildiği, harcamaların yapıldığı ve muhasebe kayıtlarının tutulduğu, bir bütün halinde Tâceddîn Külliyesi’nin hizmete açık olduğu anlaşılmaktadır. “Kasr-ı ebniye” olarak vasıflandırılan yapı, Tâceddîn Dergâhı şeyhinin önemli misafirlerini kabul edip ağırladığı, çay-kahve ısmarladığı, bu özelliğinden dolayı İstiklâl mücadelesi yıllarında, Mehmed Âkif ve arkadaşlarının ikametine tahsis edilen ve Âkif’in İstiklâl Marşı’nı içerisinde yazdığı selamlık binasıdır.

Eşref Edib’in, Mehmed Âkif’in ikâmetine tahsis edilen bu binayı tarif ederken anlattığı hususlarla belgede verilen bilgiler ve II. Abdulhamid fotoğraf koleksiyonu arasında bulunan resimdeki görüntü (Ek-5) tamamen örtüşmektedir. Eşref Edib aynen şunları yazmaktadır: “Dergâh deyince dervişler, âyinler hatıra gelmesin. Eşraftan birinin âdeta selâmlık dairesi. Ufak bir köşk gibi muntazam yapılmış. İçi dışı boyalı. Döşenip dayanmış, güzel ve geniş bir bahçesi var. Türlü türlü meyveler. Önünde bir şadirvan, şırıl şırıl sular akıyor”[47].

Halen selamlık binası, Mehmet Âkif Ersoy Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Basit bir gözlemle mevcut yapıların fotoğrafta görülenlerden çok farklı olduğu hemen anlaşılmaktadır. II. Abdulhamid kendi özel serveti olan Hazine-i Hassa’dan tahsis ettiği 60.000 küsur kuruşla[48], 1310-1319 tarihleri arasında camii, minare ve türbe temelden itibaren yıkılarak yeni baştan yapılmıştır (Ek-6). Bu durum, eski yapılarla yeni binaların mukayesesinden, süreli yayınlarda yer alan haberlerden ve Türbe kısmına giriş kapısının üzerinde bulunan şu kitabeden anlaşılmaktadır.

Tâc-dâr-ı tâc-dârân Hazret-i Sultan Hamid

Yaptı bu dergâhı Tâceddîn-i tahsine sezâ

Söyledi Câhid kulu lafzen tamâm tarîhini

Bin üç yüz ondokuzda oldu bu camîi binâ

Hulûsî 1319/1901[49] (Ek-7).

Bugün o tarihî yapılardan pek çoğu mevcut değildir. 1925 tarihli imar planlarında camiin doğusunda görülen esas hazire, diğer şeyh efendilere ait dışarıdaki türbe[50], derviş odaları, taamhane ve mutfak, haremlik binaları, selamlık binasının bahçesinde bulunan şadırvan ve meyve ağaçları yerlerinde bulunmamaktadır. İmar değişiklikleri ve istimlâklerle ortadan kaldırılmıştır. Burada vakıf adına kayıtlı sadece iki parsel kalmıştır. Bunlardan birincisi, Ankara merkez hayrat vakıf kütük defterinde, tapunun 62 pafta, 275 ada, 26 parselde 1285 m2 yüzölçümündeki Tâceddîn Camii ve haziresi vakfiyeye uygun olarak mazbut Tâceddînzâde Mustafa Vakfı tüzelkişiliği adına kayıtlıdır[51]. Diğeri, çeşitli sebeplerle Hazine, belediyeler ve hususî idarelerin mülkiyetine geçen tarihî vakıf taşınmazların yeniden Vakıflar İdaresi’ne dönmesini öngören 7044 (10.09.1957) sayılı Kanun[52] ve bu kanunun uygulama şeklini gösteren Tüzük[53] (19.12.1963) hükümleri uyarınca, tapunun 62 pafta, 275 ada, 25 parselinde kayıtlı 485 m2 bir saha üzerinde bulunan ve tapusunun, Ankara Valiliği Hususi İdaresi (Özel İdare) Müdürlüğü’nden 11.11.1986 tarihinde Vakıflar Genel Müdürlüğü adına alınan ve halen Mehmet Âkif Müzesi olarak kullanılan “kasr-ı ebniye/Tâceddîn Dergâhı selamlık binası”dır[54].

Önceleri külliyenin etrafı açıkken 1950’den sonra, dört tarafı yüksek taş duvarla çevrilmiştir. Külliyenin bir parçası olan ve camiin giriş kapısının tam karşısında yer alan çeşme, çekilen avlu duvarının dışında kalmıştır. Sert Ankara taşından yapılan oluk arkalığına yerleştirilen beyaz mermer kitabeye göre külliye çeşmesi, Ser Attarzâde’nin zevcesi Fatma Hanım tarafından 1315/1897 tarihinde yaptırılmıştır. Yüzlerce benzeri gibi musluğundan su akmayan çeşme, kendi kaderine terk edilmiştir.

Tarihî su kuyusu ve şadırvanın/ havuzun parçalanmış bazı taşları, selamlık binası/Mehmet Âkif Müzesi avlusu içinde dağınık bir vaziyette durmaktadır. Kendisine uzanacak insaflı bir eli beklemektedir.

Son yıllarda camii, türbe ve selamlık binasının Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından esaslı bir şekilde onarılması; Altındağ Belediyesi’nin avlu duvarlarını yeni baştan yaptırması, Tâceddîn Mahallesinde bulunan tarihî evleri restore etmesi, cadde ve sokakları aslına uygun bir şekilde yenilemesi, Hacettepe kampüsü içerisinde kalan geniş bir alanı düzenleyip çimlendirmesi ve çevre düzeni tanzim etmesi, hiç şüphesiz şükranla anılmayı hak eden başarılı çalışmalardır. Fakat Tâceddîn Külliyesinde yaşanan tahribat o kadar büyük ki, bu kıymetli çabalar bile yapılan hataları düzeltmeye yetmemiştir.

80 Yıl Sonra Mehmed Âkif Ersoy, 2017

[1] Bu yazının her türlü telif hakkı yazarına aittir. İzin alınmadan alıntı yapılamaz.
[2] Eski Gazeteci Orhan Karaveli, “Bir Ankara Ailesinin Öyküsü” İstanbul 2006 (B.6) adlı kitabında, dedesi ve annesinin ağzından “M.Âkif’in İstanbul’dan Ankara’ya geldiği 24 Nisan 1920 tarihinde Dedesi Tevfik Hoca’nın Taceddin Camii İmamı olduğunu, camiin müezzini ile birlikte Mehmed Âkif’i karşıladığını, birkaç gün evinde misafir ettiğini, M.Âkif ‘in “misafirlik çok uzun sürmemeli” deyip destur istemesi üzerine, dedesinin “Hocam bizim camiin imam evi olan bir müştemilatı var. Yakında bulunan kendi evimde oturduğum için ben kullanmıyorum, boş duruyor. Size orasını hazırlasak uygun bulur musunuz?” dediğini ve evden yatak ve diğer bir kısım eşyalar götürülerek o yerin Âkif ve arkadaşları için hazırlandığını, hatta bir gün sabah kahvaltısı götüren annesi Raife Hanım’a “bir dakika evlâdım, size bir şiir okuyacağım, bakalım beğenecek misiniz?” deyip şiiri okuduğunu, bu şiirin İstiklâl Marşı olduğunu, dolayısıyla yazarının ağzından İstiklâl Marşı’nı ilk dinleyen kişinin kendi Annesi olduğunu anlatıyor(s.86-90). Genel teamüllerin ve hatırat kitaplarının aksine M. Âkif’in İstiklâl Marşı’nı Tâceddin Dergâhı binasında değil de imam meşrutasında yazdığını; dipnot 14’de de Nejat Akgün’ün “Şair Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı şiirini yazmış olduğu ev; Kurtuluş Savaşı sırasında “Tâceddîn Tarikatı Şeyhi” tarafından, Burdur Milletvekili olarak Birinci Meclise girmiş olan şaire oturması için ayrılmıştır” demesine karşılık; “Oysa o tarihte burada herhangi bir tarikat şeyhi bulunmayıp “evi” Mehmed Âkif’e tahsis eden kişi camiin imamı olan dedem Tevfik Çiftdoğan’dır” demektedir. Ortaya atılan bu ifadelerin doğru olmadığını, sözü edilen binanın imam meşrutası/ lojmanı olmayıp Tâceddîn Dergâhı şeyhlerinin özel misafirlerini ağırlayıp çay-kahve ısmarladıkları selamlık binası olarak Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti tarafından “kasr-ı ebniye” ismiyle inşa edildiğini, belgeleriyle birlikte ortaya koymuş bulunuyoruz (Öztürk, Nazif, “M. Âkif’in İçerisinde İstiklâl Marşı’nı Yazdığı “Kasr-ı Ebniye”yi İnşa Ettiren Tâceddîn Dergâhı Şeyhi Osman Vâfî Efendi”, Mehmet Âkif Edebî ve Fikrî Akımlar, Ankara 2009, s. 240-261).
[3] BOA,Cevdet/Vakıf 1270: 10201.
[4] Kitabe başta olmak üzere Tâceddîn Külliyesi’nin yerleşim planı, yapı malzemeleri inşa tarihi konularında yapılan yanlışlık ve noksanlıkların bir bölümü için dipnotlar dâhil bir önceki çalışmamıza bakılabilir (Öztürk, Nazif, “Geçmişten Günümüze İstiklâl Marşı’nın Yazıldığı Mekân TÂCEDDÎN DERGÂHI", Mehmet Âkif, Türkiye’de Modernleşme ve Gençlik Bilgi Şöleni, Ankara 2007, s.204-227).
[5] AŞS 1001: Def. No: 4, Sıra No: 225
[6] AŞS 1001: Def. No: 4, Sayfa No: 88
[7] Öztürk, Nazif, Agm, s.209, dpn 32.
[8] Şeyh Tâceddînzâde Mustafa Ef., Risale-i Tâceddîn-i Veli 1147, s. 24(orijinalinde bulunmayan sayfa numarası tarafımızdan verilmiştir)
[9] AŞS, 1074: Tâceddînzâde Mustafa Vakfiyesi, Def. No: 49, Sıra 423.
[10] VGMA, 1075: Aslan Ağa bin Musli ve hafidi Abdullah bin Salih Vakfiyesi, Def. No:592, Sıra 137, s.166.
[11]    AŞS, 1074: Tâceddînzâde Mustafa Vakfiyesi, Def. No: 49, Sıra 423.
[12] AŞS, 1074: Tâceddînzâde Mustafa Zeyl Vakfiyesi, Def. No: 49, Sıra 426.
[13] Âşık Paşa isminin önüne, vakfedilen eser veya eşyanın adı yazılmamış ve sayı bildirilmemiş olmakla birlikte; Tâceddînzâde Şeyh Mustafa gibi Yunus Emre’nin yolundan giden ve kitaplarını sade Türkçe ile yazan, bu anlayışla mesnevi tarzında telif ettiği “Garibnâme” adlı eseri kast edilmiş olmalıdır.
Âşık Paşa’nın dedesi Baba İlyas, Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş, babası Muhlis Paşa ise burada doğmuştur. İlk dönem kaynaklarının verdiği bilgiye göre Âşık Paşa(1272-1333) Kırşehir’de yaşamış, 14. Yüzyılda Anadolu sahasında yetişmiş ünlü mutasavvıf şairlerdendir. Âşık Paşa’nın asıl adı Ali’dir. Paşa lakabı askerlikle ilgili bir rütbe olmayıp “ağabey, saygın kişi” anlamına gelen “beşe, peşe” kelimelerinden bozmadır. Âşık Paşa’nın iyi bir öğrenim gördüğü, Arapça, Farsça ve İbranice bildiği, şer’î ilimleri tahsil ettiği, tasavvuf kültürünü özümsediği, sûfiyâne şiirler yazdığı kaynakların verdiği bilgiler arasındadır.
Âşık Paşa’nın Türk dili ve edebiyatı açısından en önemli eseri “Garibnâme”dir. 12.000 beyit dolayında olan “Garibnâme” dinî-tasavvufî konuların dile getirildiği mesnevî tarzında yazılmış bir mersiyedir. Halka tasavvufî anlayışı benimsetmek amacıyla yazılmıştır. Mesnevî’nin dili 14. Yüzyıl Anadolu Türkçesi’nin özelliklerini taşır. Âşık Paşa şiirlerinde Tâceddînzâde Mustafa gibi babasının adı olan Muhlisoğlu mahlasını kullanır. Yaşadığı dönemin bilgin ve şairleri başka dillerde şiirler söyleyip kitaplar yazmayı tercih ettiği halde, Âşık Paşa çağlar ötesi bir anlayışla Türkçe ve Tacik dillerini konuşanları gaflet uykusundan uyandırmak amacıyla eserlerini Türkçe yazmıştır. Âşık Paşa’nın diğer eserleri; “Hikâye”,”Fakrnâme” ve Vasf-ı hâl” dır.
[14] Vakfiyenin orijinalinde (VGMA, Aslanağa bin Muslu Vakfiyesi 1075: Def, 592, Sayfa 166, Sıra 137) “içkale” olan bu kelime, büyük paralarla vakfiyelerin yeni harflere aktarılması ihalesi sonunda yüklenici firma elemanları tarafından “kepçe” şeklinde okunmuştur (VGMA Musluoğlu Aslan Ağa Vakfiyesi, Yeni harflere çevrilmiş nüshası).“İçkale”, kelimesi nasıl “kepçekale” olmuştur, insan şaşıyor. İşin sonunda sadra şifa bir neticeye ulaşılamadığına mı, yoksa vakıf paralarının zayiine mi üzülmek gerekir bilmiyorum.
[15] Diğer pek çok konuda olduğu gibi Koyunpazarı Çarşısı’nda yaptırıldığı ifade edilen Muslu Han’ın yeri ve akıbeti konusunda da rivayetler muhteliftir. Ömer Bakırer-Emre Madran, Muslu Han’ın mevcut olmadığını ve yerinin bilinmediğini söylemektedir (“Ankara Kent Merkezinde Özellikle Hanlar ve Bedestenlerin Ortaya çıkışı ve Gelişimi”,Tarih İçinde Ankara, Ankara 1984, s.117). Rıfat Özdemir, Aslanağa bin Muslu Vakfiyesi’nden hareketle Muslu Han’ın 1075/1664’te yaptırıldığını; daha sonra Sun’iyye Medresesi Vakfı (VGMA 1162: Def, 1964, Sayfa 405, Sıra 323) içinde yer aldığını ifade etmektedir (Age, s. 35). Sun’iyye Medresesi hakkında bilgi verdiği bölümde, Kuzattan Abdulkerimzâde es-Seyyid el-Hâc Sun’ullah Efendi’nin 5000 kuruşluk bir vakıf yaptığını ve bu para ile bir medrese inşa edilmesini, artan para ile eğitim giderlerini karşılamak üzere akar satın alınmasını vasiyet ettiğini, vasiyet doğrultusunda oğlu Mehmet Şakir Efendi’nin İmaret Mahallesi/Karaca Bey Hamamı külhanına komşu bir arsa satın alarak üzerine bir dershane ve altı bab hücreden oluşan Sun’iyye Medresesi’ni yaptırdığını; medreseye gelir temini amacıyla Ankara’da “Müneccim” adlı yerde Muslu Paşazâde Hanı adıyla bilinen tahtânî ve fevkânî 60 odaya sahip mülk hanı satın alarak medreseye vakfettiğini yazmaktadır (A.g.e., s. 54). Buralardan alıntı yapanlar, Aslanağa bin Muslu Hanı’nın, vakfedilmesinden yaklaşık bir asır sonra 1162/1749 yılında satın alınarak Sun’iyye Medresesi’ne vakfedildiğini yazmaktadırlar ( Kılcı, Ali, “Ticari Yapılar ve Alanlar/Hanlar ve Kervansaraylar”, Osmanlı’da Ankara, Ankara 2007, Ankara Büyükşehir Yayınları, Ankara Tarihi ve Kültürü Dizisi 2, s.126). Ufak bir dikkatle bu hanların aynı han olmadığını anlamak mümkündür. İcareteynli bir arsa üzerine inşa edilip vakfedilen bir hanın, Osmanlı dönemi vakıf hukuk sistemine göre, hiçbir şekilde vakıf olmaktan çıkartılarak mülk haline getirilmesi ve sonradan da satılması mümkün değildir. 1075/1662 tarihinde vakfedilen Aslanağa bin Muslu Hanı’nın yeri tarif edilirken, “ ..bazar-ı ganem sukında bir tarafı Fahru’l-a’yan Ahmet Ağa ibni Muslu Paşa mülki ve etrafı selasesi tarikiâm ile mahdut. ..''(VGMA, 1075:Def. 592, Sayfa 166, Sıra 137) denilmektedir. Bu hudut bilgisi Muslu ailesinin geniş bir sülale olduğunu, bu sülaleye mensup ailenin diğer fertlerinin başka mülk taşınmazlarının bulunduğunu göstermektedir. Sun’iye Medresesi için satın alınan böyle bir mülk han olmalıdır. Kaldı ki, her iki hanın hem adları, hem de bulundukları mevki farklıdır. Vakfiyede, Aslanağa bin Muslu Hanı’nın Koyunpazarı mevkiinde olduğunun ve üç tarafının yol ile çevrili bulunduğunun açıkça ifade edilmesi kesin bilgisinden hareketle, mahallinde yaptığımız araştırmalarda, kırk yıldır mahallenin muhtarlığını yürüten ve yarım asırdır aynı muhitte esnaflık yapan yaşlıların ifadelerine göre vakıf Muslu Han’ın yeri, Altındağ Belediye Sarayı arkasında bulunan bugünkü Güven Çarşısı’nın oturduğu mevki olmalıdır.
[16] Vâkıf Musluoğlu Aslanağa vakfiyesinde; han, kahvehane ve dükkânların mütevelli marifetiyle kiraya verilmesini, elde edilen gelirlerle “fenn-i kıraatte faik beş nefer kimesnenin Kur’an-ı azimden mahalle-i mezburede vâki’ mescid-i şerifte ba’de salat-ı subh(sabah namazından sonra) birer cüz-i şerif tilavet etmesini”, böylece her ay indirilecek beş hatm-i şeriften birinin sevabının Resulullah (sav)ın ruh-i münevverlerine, ikincisinin cihar-ı yar-ı ba safa ve ashabı güzin-i ba vefa ervâh-ı tayyibelerine, üçüncüsünün anne ve babasının ruhlarına, dördüncüsünün kendi ruhuna ve beşincisinin bütün Müslümanların ruhlarına hediye edilmesini; hafızlardan her birine yevmiye 1,5 akçe, hanın içerisinde bulunan mescidin imamına günlük 3 akçe, Ramazan aylarında minaresinde kandil yakılması için Hayalî /Cenabı Ahmet Paşa Camii’ne her gün 3 akçe zeytin yağı bedeli verilmesini; hanın katlarında bulunan depolara su taşıyan üç sakadan her birine günlük 2’şer akçe ödenmesini; geri kalan gelirlerle Atgöz(?) Mescidi vakfından icareteynli olan han ve bir dükkânın icare-i zemin bedeli olan yıllık (400+(9x12=108)) 508 akçenin ilgili vakıf mütevellisine tediye edilmesini; ayrıca han, kahvehane ve dükkânların bakım ve onarımlarının yapılması için günlük 10’nar akçe yedek/stok ayrılmasını ve gerektikçe mütevelli tarafından vakıf binalarının tamir ettirilmesini istemektedir(VGMA, Aslanağa bin Muslu Vakfiyesi, 1075:Def, 592,166/137).
[17] VGMA, Aslanağa bin Muslu Vakfiyesi, 1075:Def, 592, 166/137.
[18] Öztürk, Nazif, “Geçmişten Günümüze İstiklâl Marşı’nın Yazıldığı Mekân Tâceddîn Dergâhı, Mehmet Âkif, Türkiye’de Modernleşme ve Gençlik”, Ankara 2007, s. 204-227 (220)).
[19] Tâceddîn Camii ve dergâhın yapıldığı mahallenin adı eski tarihli belgelerde, “Tekeahmed”, XIX. yüzyılın ortalarından itibaren de “Tekke Ahmet” olarak yazılmaya başlanmıştır. Bu iki yazılış tarzını dikkate alan Cumhuriyet dönemi araştırmacıları, kendi çalışma dönemlerine uygun düşen imlayı kullanmışlardır. Oysa “teke” kelimesi üç harfle (tkh) yazıldığı halde “tekye” kelimesi (tkyh) harfleri ile yazılmaktadır. Dikkat edilirse “tekye” kelimesi dört harfle yazılmaktadır. Esasen bugün bizim “tekke” diye telaffuz ettiğimiz kelimenin aslı “tekye”dir. Vakfiyeler dâhil bütün yazma arşiv belgelerinde mahallenin adı üç harfle “teke” şeklinde yazılmıştır. Bu bakımdan biz yazılarımızda “Tekeahmet/Teke Ahmet” ifadesini kullanmayı tercih ettik.
[20] Tezkireci Tâceddîn Ankara’da doğmuş, Kadızâde’nin hizmetine intisap etmiş, 983/1575 tarihinde Kadızâde’nin Sadr-ı Rumeli olmaları üzerine tezkirecilikten ayrılarak ilmiye sınıfına intikal etmiştir. Önce 40 akçe ile Silivri Medresesi’ne müderris olmuş, 1001/1592 senesinde Burgaz’da Mehmet Paşa Medresesi’ne geçmiştir. 1010/1601 Şaban’ında Hayreddinzâde Abdullah Efendi yerine Ankara Fetvası tevcih olunmuştur. 13 Şevvalinde azlolunup selefi iade edilmiştir.
15 Zilkâdesinde Kara Habip yerine Bursa Kaplıca Medresesi kendisine inayet olunmuştur. 17 Cemaziyelûlâsında Abdullah Efendi yerine tekrar Ankara Fetvası tefviz olunmuştur. 1018/1609’da görevi başında Ankara’da vefat etmiştir. Müftülük görevi Ankaralı Yahya Efendi’ye verilmiştir. Tezkireci Tâceddîn hüsn-i hal ile meşhur, fıkıhta ser efrâz-ı salah ve iffetle mümtaz idi (Şakaik-i Nu’maniye ve Zeyilleri, İstanbul 1989, Çağrı Yayınları, C.2, s.96, 531-532).
[21] AŞS, 1001: Def. No:4, Belge/Sıra No: 225, 88.
[22] Risale-i Tâceddin, s.42-43.
[23] Öztürk, Nazif, 'Tâceddîn Sultan’dan Mehmet Âkif’e, Mehmet Âkif Dönemi ve Çevresi", Ankara 2008, s. 212-229 (218)).
[24] Risale-i Tâceddîn. s. 43-44.
[25] AŞS, 1074: Def. No:49, Belge/Sıra No: 423.
[26] Risale-i Tâceddîn, s.24.
[27] BOA/Cevdet-Evkâf, 1270: 10201; Belge tarihi ve numarasını verdiğim teftiş raporu özeti, orijinal belgesi ve cevri yazısı ile birlikte tarafımızdan yayınlanmıştır (Öztürk, Nazif,”A.g.t., 2009, s.254-256).
[28] VGM/EML, Ankara Merkez Hayrat Kütük Defteri, Tâceddînzâde Camii Vakfı, Cilt 1, Sayfa 4,sıra 38.
[29] Gerek Osmanlı (BOA/Cevdet-Evkâf 1270: 10201) ve gerekse Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi (VGMA,(Atik Şahsiyet) Rabi’- Sânî Asker 1270:Def. 411, Sayfa 77, Sıra 1076)’nde bulunan belgelerde, Tâceddinzâde Mustafa’nın camii ve zaviyesini, Hamamönü mevkiinde Tekke Ahmet Mahallesi’nde, Şeyh Paşa Zaviyesi yerine yaptırdığı kayıtlıdır.
[30] Şerafettin Turan, “1610’lu yıllarda Karakaş Ahmet diye bir Celâlî Ankara’yı kuşatır. İstediği parayı alamayınca surlardan içeri girer ve Anafartalar Caddesi’nden başlayarak Samanpazarı’ndan Karacabey Külliyesi’ne kadar uzanan çizginin sağında kalan bütün yerleri yakıp yıkar. Onun harap ettiği bu yerleri onarmak için Ankaralılar 40-50 yıl uğraşmak ve gerekli parayı bulmak zorunda kalırlar” (Turan Şerafettin, “Osmanlı Dönemi Ankara’sı”, Ankara Konuşmaları, Ankara, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yayını, s. 53-61).
[31] “İçkale” kelimesinin nasıl yanlış okunduğuna ilişkin bilgiler 15 numaralı dipnotta verilmiştir.
[32] Koyunpazarı Çarşısı’nda yaptırıldığı ifade edilen Muslu Han’ın yeri ve akıbeti konusunda daha geniş bilgi edinmek için 16 numaralı dipnota müracaat edilmelidir.
[33] Vâkıf Musluoğlu Aslanağa vakfiyesinde; han, kahvehane ve dükkânların mütevelli marifetiyle nasıl kiraya verileceği ve bu yolla elde edilen gelirlerle hangi tür hayır ve hasenatın yapılacağı hususlarında detaylı bilgi edinmek için 17 numaralı dipnota bakılmalıdır.
[34] VGMA, Aslanağa bin Muslu Vakfiyesi, 1075:Def, 592, 166/137.
[35]    BOA/Cevdet-Evkâf 1270: 10201; BOA/ Cevdet-Evkâf 1242: 13730; BOA/Cevdet_Evkâf 1260: 10029.
[36]    BOA/Cevdet-Evkâf 1257: 16329.
[37]    BOA/Cevdet-Evkâf 1257: 16329.
[38]    BOA/ Cevdet-Evkâf 1261: 26/74, 30/97.
[39] Bazı arkadaşlarımız, Tâceddîn Sultan’ın esas adının Tâceddîn İbrahim ve oğlunun adının Mustafa olduğunu ve Mustafa’nın babasından önce vefat ettiğini söylemektedir (Aşkar, Mustafa. “İstiklâl Marşı’nın Yazıldığı Mekân Olarak Ankara’da Bir Celvetî Degâhı ve Tâceddîn Sultan”,20-22 Mayıs 2005 tarihleri arasında Üsküdar Belediyesi tarafından düzenlenen “Uluslararası Azîz Mahmûd Hüdâyî Sempozyumu”nda sunulan bildiri, s.1-2). Abdulkerim Erdoğan ise, “Şeyh Tâceddîn Velî” ve “Tâceddîn Sultan” adıyla gönüllerde yer alan gönül erinin “Ankaralı Tezkireci Tâceddîn Efendi” olduğunu söylemektedir (Erdoğan, Abdulkerim, Ankara Erenleri, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Ankara 2013, s. 55-96 (55­59)). Bu arkadaşlarımız, Tâceddîn-i Velî’nin başka, Tâceddînzâde Mustafa’nin başka kimseler olduğunu zannetmekteler ve hatta Tâceddînzâde Mustafa’yı Tâceddîn-i Velî’nin oğlu yapmaktadırlar. İfade edilen bu hususlar kesinlikle doğru değildir. İbrahim, Tâceddîn Sultanın adı değil, Tâceddînzâde Mustafa’nın büyük oğlunun ismidir. Tezkireci Tâceddîn mutasavvıf değil, müderris ve müftüdür. Şeyh olan oğlu Tâceddînzâde Mustafa’dır. Tâceddîn-i Velî, Tâceddîn Sultan, Şeyh Tâceddîn Mustafa el-Ankaravî aynı kişidir. Türbe, kendinden önce vefat eden oğlu İbrahim için Tâceddîn-i Velî tarafından yaptırılmıştır. Vefatından sonra kendisi de bu türbeye defnedilmiştir. Hazire yok edildiği için Tezkireci Tâceddîn, İbrahim’in oğlu ve Şeyh Tâceddînzâde Mustafa’nın torunu Ali Selami’nin mezarı diğer mevtalar gibi kayıptır. Türbede yatan Tâceddîn-i Velî ve oğlu İbrahim’dir.
[40] Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, 4172.
[41] Öztürk, Nazif, İstiklâl Marşı’nın Yazıldığı Mekânın Banisi Şeyh Tâceddîn Mustafa’nın Edebî Şahsiyeti ve Divançesi”,Mehmet Âkif Edebiyat ve Düşünce, Ankara 2010, s.187-202.
[42] Şeyh Tâceddin Mustafa, Risale/ Divân-ı Tâceddin-i Velî, s. 5-6,17; diğer evrâd nüshalarının dibace ve hatîme bölümlerine bakılabilir.
[43] Risale-i Tâceddîn-i Veî, s. 46.
[44]    Şentürk, Ekrem, “Taceddin Camii ve Çeşmesi”,VGM/ABİYAP 1963: Tescil Dosyası 12016.
[45] Risale-i Tâceddîn-i Velî, s. 45.
[46] BOA/ Cevdet- Evkâf 1270: 10201.
[47]    Eşref Edib, Mehmed Âkif, Hayatı-Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, İstanbul 1960, B. 2, C. I, s.152.
[48] Rumî 29 Mart 1309/Hicrî 23 Ramazan 1310 Pazartesi, Günlük Sabah Gazetesi, Numara: 1309, Sayı: 13507, s. 1 (Bayazıt Kütüphanesi/Tarık Us Koleksiyonu; IRCICA, Arşivi).
[49] Bir cahil kitabeyi yaldızlarken bazı harf ve noktaları yok etmiştir. Belgelere inilmeden kitabeyi doğru okumak gerçekten zorlaşmıştır. Kimseyi rencide etmek gibi bir niyetimiz olmadığı için bağımsız yazar ve eser adı zikretmiyorum. Vakıflar Genel Müdürlüğü tescil fişi, aynı kurumun yayını olan Vakıf Abideler Kitabı ve Türk Tarih Kurumu’nun isteği üzerine Ankara Kitabeleri adlı çalışmayı yapan M. Yusuf Akyurt dâhil bizden önce Tâceddin Külliyesi’nden bahseden hiç kimsenin bu kitabeyi doğru okuduğunu görmedim. Sırf bu dipnotu, en ufak bir dikkatsizliğin nelere yol açabileceğine vurgu yapmak için düştüm.
[50] BOA/A.MKT1261:26/74-2.
[51]    VGM/EML,C.I,s.4,Sıra 38.
[52] R.G., 1957:9705; Düstur III/XXXVIII 1958.
[53]     R.G., 1964:11597; Düstur V/III 1964: 181.
[54] VGM/EML 1986: Ankara Merkez 7044 Hayrat Kütük Def., C.I, s. 1. Tâceddîn Dergâhı “Kasr-ı ebniye”si olarak Tâceddinzâde Mustafa Vakfı adına tapulu olması gereken taşınmaz, anlatmaya çalıştığımız kanuni zorunluluk sebebiyle “avlulu ahşap mektep” olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü üzerine tapulanmıştır.
Bu haber toplam 267 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim