Dücane Cündioğlu: Âsım’ın nesliymiş!

Dücane Cündioğlu: Âsım’ın nesliymiş!
Bir düşünürün veya sanatçının önce eser(ler)iyle karşılaşırız. Önce eseri görürüz, evvelâ telifi okuruz, yani'eser'den müessire,'müellef'ten müellife doğru gideriz.

Dolayısıyla bir düşünürü veya sanatçıyı anlamak için de hiç kuşkusuz önce o düşünür veya sanatçının eserlerine (âsar-ı güzidesine) nüfuz etmeyi, hatta -mümkünse- vâkıf olmayı isteriz.

Bu yolu tercih edenler, bibliyografya'yı (terceme-i âsar'ı) biyografi'ye (terceme-i hâl'e) önceleyenlerdir. Ne yazmış? Nasıl yazmış? Niçin yazmış? Neyi amaçlamış? Amacını nasıl ifade etmiş? vs.

Yazılan yazan'ın, yapılan yapan'ın önündedir hep. Eseri farketmemiş olsaydık, eser sahibini nasıl farkedebilirdik? Farkedebilir miydik? (Elimizde eseri olmasaydı, nazarımızda eser sahibi de olmazdı.)

Kimse sen'i farketmeden ben'i farkedemez. Ben, ne gariptir ki önce sen'de, sen'in sayesinde farkedilebilir, görülebilir. En yakınımızda olan, ilk nazar itibariyle, en uzağımızda olandır; en uzağımızda olansa en yakınımızda olan... Eserin en az işaret ettiği yer, eser sahibinin bulunduğu yerdir. Muhatab, eseri dilediğince kavrayabilmek için, eser sahibini dışarıda bırakmaya çalışır. Eserden etkilendiği, kelimenin tam anlamıyla,'gözleri kamaştığı'takdirde, evet, ancak o takdirde, eser sahibini de tanımak ister. Lâkin gözleri kamaşanların çoğu, eser karşısında öyle şaşarlar, öylesine şaşakalırlar ki eserin sahibini merak etmezler, akıllarına bile getirmezler.

Bu nedenle bazı eserler, kendilerini var edenlerin önünde yer alır. Süleymaniye Camii'nin ihtişamını seyreden kaç kişi, Sinan'ın kim olduğunu, ne hissettiğini, neyi kastettiğini merak etmiştir? Yahya Kemâl'in şiirlerini ezbere bilenler arasında niceleri var ki şairin vefat tarihini bile bilmez. Nerede kaldı ki aşklarını, hüsranlarını, fazilet ve zaaflarını bilsin, bilmek istesin.

Bazen de tersi olur. Eser sahibinin edası sadasını, karizması eserini gölgeler. Müellif telifinin önünde gider. Kendisi bilinir, eserlerinin adı bilinir, ama gerçekte eseri, eserleri yoktur, kendisi vardır. Böyleleri ölünce, eserleri de ölür. Eserleriyle değil, nâmlarıyla varoldukları, eserlerinden değil, eserlerinin hâsılasından hareketle varolmayı tercih ettikleri için, ünlenen kendileri olur, eserleri değil. Moda tabirle, 'marka'olmayı başarmışlardır. Elde ettiklerinin hepsi bu kadardır. Çünkü tarih böyleleri karşısında acımasızdır. Onları, doğrudan, ünlüler mezbelesine yollar ve hayatta iken yeterince istifade ettiklerini gözönüne alarak, o anlı şanlı ünlerini çürümeye terkeder.

Vefatının 70. yıldönümünde kendisini andığımız Mehmed Âkif, acaba eserleriyle mi, ismiyle mi yaşıyor?

Mehmed Âkif ismini bilmeyenimiz var mı? Millî şairimizin adını herkes biliyor, resimleri de hafızamızda. Eserleri de öyle sayılır: Önce istiklâl Marşı, sonra Safahat.

İstiklâl Marşı'nın bazı mısralarını çoğumuz ezbere okuyabiliriz. Eh, Safahat'tan bazı parçaları bilenlerin sayısı da az değil. Bu kabaca hesaba göre, millî şairimizin hem adının, hem âsarının bilindiğini pekâlâ söyleyebiliriz.

Peki ya tanındığını?

Bir düşünelim bakalım, Âkif'i, Âkif'in kendisini ne kadar tanıyoruz? Eserleri aracılığıyla, toplumla kendisi arasına bile bile duvar ören bu mahviyetkâr şairi tanımak için - kendisini ikna edecek denli- ciddî bir adım attığını iddia edecek kaç kişi var aramızda?

Olsaydı, izleri de olurdu. Yok, ne yazık ki! Âkif, ne yapıp edip kendisini nazarımızdan gizlemeyi başardı. Kendi tabiriyle 'cemiyet-i beşeriye'ile ilgili hizmetler yapan Âkif, en nihayet hizmetleriyle, hizmet maksatlı âsarıyla tanındı. Hakkında derlenmiş ve derlenebilecek en kapsamlı bibliyografyalar, bu müddeayı kuvvetlendirmekten öte bir işe yaramazlar. Mevcut olanları dikkatle inceleyiniz, onca yazı, kitap arasında Âkif'in usulca kaybolduğunu ve bir türlü ele geçirilemediğini göreceksiniz.

Âsım'ın nesliymiş!

Toplumla, toplumsal olanla ilgilenenler, sırf toplum için Âkif'le, topluma hizmet eden, edecek olan Âkif'le ilgilendiler. 'Hayatı' denince, kırık dökük bir biyografi, gevşek bir kronoloji,'eserleri'denince, Safahat'ın meşhur toplumsal vaazlar veren şiirleri.

Peki ya Hicran, Secde, Gece gibi gözlerden gizlenmeyi başarmış gerçek Âkif'in şiirleri? Hele hele, şahsen meftunu olduğum, o resim arkası kıt'alar?

Bir ferd olarak Âkif nerede? Toplum olarak değil, bir birey olarak; arayan, soran, itiraz eden, aradığı, sorduğu, itiraz ettiği için acı çeken tek tek bireyler olarak istifade edeceğimiz'yalnız Âkif'nerede?

Aramayı sürdüreceğiz. Sürdürmek zorundayız; Âkif için değil, kendimiz için.

"Mehmet Âkif, Türkiye'de Modernleşme ve Gençlik" 70 yıl sonra Mehmet Akif bilgi şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 30. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 1. kitabı. Mart 2007.

 
 
Bu haber toplam 265 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim