Elaziz’de üç güneşli gün-1 Harput'un Yokuşuna-Fırat’ın Akışına…

D. Mehmet DOĞAN

1977’nin ekimi…TRT için Ulucami belgelik filmini çekiyoruz; Muhsin Mete ile birlikte yollara düşmüşüz.

Kamera, ışık, ses ekibimiz var. Elazığ’a Urfa’dan mı geldik, Malatya’dan mı, Diyarbakır’dan mı? Bunu hatırlayamıyorum. Esasen bizi Elazığ, hatta Elaziz değil, Harput ilgilendiriyor. O güne kadar epeyce yer dolaşmışız, hayli ulucami görmüşüz. Onlarla ilgili çekimler yapmışız.

Harput’da bizi neyin beklediğini bilmiyoruz…Harput Ulucamii çekimini yapacağımız binaların en eskilerinden, Artuklu devri eseri, bu demektir ki 8 asırlık.

İlk defa terk edilmiş bir ulucamii ile karşılaşıyoruz. Bu hüznümüzü koyulaştırıyor. Asırlar boyunca yüzbinlerce müminin Yaratıcıyı zikrettiği, ibadet ettiği; bütün taş, tuğla, kerpiç duvarlarına tekbirler, tehliller, Kur’an sesleri sinmiş bir ulu mekân artık bu vasfını kaybetmiş, kurdun kuşun yuvası olmuş…Minaresi bu üzüntüyle secdeye kapanmak için hamle etmiş ve bir hayli eğilmiş, adeta rükua varmış!

1-092.jpg

Ulucami filmimiz 1977’de yayınlandıktan sonra TRT’nin dinî yayınlar programcıları tarafından yağmalandı. Fakat metni elimizde, işte oradan Harput Ulucami ile ilgili cümleler:

“İlk İslâm camileriyle benzerlikler taşıyan bu camiler yanında yine Artuklu dönemi yapısı olan Harput Ulucamii değişik bir görünümdedir:

Vardım eşiğine yüzümü sürdüm,

Etrafını bütün dikenler almış

Ulu mihrabında yazılar gördüm,

Kim bilir ne mutlu zamandan kalmış.

Eski çağlardan beri büyük bir yerleşme merkezi olan Harput’un Ulucamii inşa edildiği 12. Yüzyıldan beri akıp giden olayların yankılarını bütün uzuvlarında duymuş gibidir. Bir caminin hayatına son veren cemaatsiz kalmasıdır. Harput Ulucamii bunu yaşamış, eski bir yerleşme merkezinin yavaş yavaş terk edildiğini, cemaatinin gitgide azaldığını ve sonunda yok olduğunu görmüştür. Belki de yüz elli yıl kadar önce Harput’u terk edip ovada eskiden Mamuretülaziz, şimdi Elazığ denilen yerde yurt tutan insanların ardından ağıt yakmıştır.”

“Harput Ulucamiinin 12. Yüzyıldan 19.yüzyıla kadar geçen cemaati çevresindedir. Ulucamiin bulunduğu yerden çevreye bakıldığında dört bir tarafta yer alan binlerce mezar taşı bu durumu belgeler. Bu mezar taşlarında şu kesin ifade yazılıdır: Huvelbâkî. Yani kalıcı olan yalnız Allah’dır. Gayrısı yok olmak durumunda…”

“Ulucamiin üzerinde âhenkli uçuşları bir cuma vaktine tesadüf eden bu kuşlar belki de kendi halleriyle ibadet ederek Ulucamiin yegâne canlı cemaatini teşkil etmektedirler.”

2-081.jpg

Şehrin terk edilmişliği başlangıçta hissedilmiyor. Girişte bazı evler, resmî yapılar, camiler, türbeler var ve ayakta, hatta bakımlı…Fakat Ulucami neredeyse harabe halinde. Çevresi bu haliyle daha çok kerpiçten yapılmış bir şehrin 100-150 yıl sonra nasıl harabe manzarası alacağını gösteriyor bize. Yarı yıkılmış az, fakat tamamen yıkılmış, yani toprakla bir olmuş da pek fazla yok. Ayakta kalan binalardan, kabir taşları daha fazla.

Şehir büyük ve yaygın…Camii de onunla mütenasip…

Harput, bu resimle zihnime nakşolmuş…Metruk şehir kısmen yaşayan tarafıyla “ben vardım”, demeye devam ediyor!

Daha sonraki yıllarda da muhtelif vesilelerle Elazığ’a yolumuz düşüyor, her defasında Harput’u ziyaret etmeden dönmüyoruz. Birkaç sene önce “Şehir Kültürü-Kültürlü Şehir” bilgi şöleni vesilesiyle hem Elazığ’ın geliştiğini ve büyüdüğünü hem de Harput’a olan ilginin arttığını görmüştük. Bu arada Ulucami de tepeden tırnağa elden geçirilmiş, ibadete de açılmıştı. Kırk yıl önce kılamadığımız namazı böylece Ulu Cami’de eda etmeye fırsatımız olmuştu.

3-079.jpg

Araya deprem girdi…

Deprem Harput’u değilse de Elazığ’ı hayli sarsmış, fakat geçen zaman içinde yaralar sarılmışa benziyor. 20 bin mesken inşa edilmiş desem, belki nasıl bir imar hamlesi ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılabilir. Şehir merkezinde depremin izlerini sadece hâlâ yıkımı süren yapılardan takip edebiliyorsunuz. TYB şubesinin açılışının ertesi günü, geçmişte Hazar Şiir Akşamları’nın yapıldığı Sivrice ilçesini ziyaretimizde depremin sürmekte olan tesirini hissettik. “Konteynır” denilen kondularda bakkallar, kahvehaneler, çayhaneler, lokantalar…Sahilde düz bir arazide sıra sıra “konteynır”lar hâlâ ev olarak kullanılıyormuş. Bu arada kaymakam beyle buluşacağımız Öğretmen Evi’ne giderken hummalı bir inşa faaliyetinin içinden geçiyoruz, inşaatı bitmiş evler yakında sahiplerine dağıtılacakmış, bu telâş ondan…

Deprem bu kasabanın diline “konteynır”ı bulaştırıyor. İngilizce “contain” içine alma, kapsama demek. “Container” bu durumda “içine alan, tutan, kapsayan” demek. İsim olarak ise “kap, kutu”.

Çöp konteynırı: Çöp kutusu! Konteynır asıl olarak nakliyat işlerinde kullanılan büyük metal kutulara deniliyor. Gemilere istif ediliyor, içindeki eşyanın güvenli naklini sağlıyor.

Sivrice ahalisinin bir bölümü bir zamandır bu kutu evlerde yaşıyor, inşallah yeni yapılan evlere geçerek yeni bir hayata başlayacaklar. O kutu evlerden kurtulacaklar, umulur ki dillerine musallat olan o sakil kelimeden de kurtulurlar!

Bu yazı toplam 59 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim