Ercan Yıldırım: Batı Karşıtlığı, Vatan, Millet Bağlamında Âkif’in İslâmcılığı

Ercan Yıldırım: Batı Karşıtlığı, Vatan, Millet Bağlamında Âkif’in İslâmcılığı
Mehmet Âkif’in Türk düşüncesine, Türkiye’ye kattığı en bü­yük değer, Anadolu toprakları üzerinde “müstakil” bir mil­let olarak yaşayabileceğimizi, vaazları, eylemleri, şiirleriyle göstermesi olmuştur.

Âkif’in Türkiye’de siyaset ve fikir hayatına getirdiği en yük­sek vasıf ise düşünce - eylem birlikteliğinin sağlanabile­ceğini kanıtlamış olmasıdır. Âkif’in düşünceleri, harekete geçmesini sağlamıştır. Mücadelesi, tatbiki uygulamaları ise fikri yapısının hakiki ve reel temele oturmasına sebep ol­muştur.

Âkif vatan ve millet kavramlarını kuramsal bir amaçla kul­lanmamıştır. Bilakis millet ve vatanı kendi gerçekliği içinde, savaşın, çatışmanın göbeğinde tanımlamıştır. Âkif için va­tan ve millet içerik olarak Anadolu’nun İslâmlaşmasındaki gaza - cihad kaygısını karşılarken, şekil bakımından mo­dern bir hiyerarşidedir.

Anadolu topraklarının varolma - yokolma ikiliğine girme­sinden sonra Âkif imparatorluk döneminde çokça kullandı­ğı “ümmet”ten vazgeçmemiştir, hala. Ancak ümmetin varo­luşunu Türk milletinin kurtuluşuna bağlamıştır.

Dünyada bir Muhammet Ümmeti devam edecekse bu Batı karşısında İstiklal Harbi’ni zafere kavuşturan Türk milletinin selamete çıkmasıyla mümkün olacaktır. Âkif bu çabasını ta­rihin hükmüne bağlamıştır. İstiklal Harbi ve İstiklal Marşı bu uygulamanın modern döneme taşınması ve bir anlamda yeniden tanımlanmasıdır. Böylece Türkiye’nin kuruluşu ve kurtuluşu tarihi rolün yeniden ancak bu kez daha sert ve kısa sürede hayata geçmesiyle mümkün olmuştur.

10. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar devam eden uzun İslâmlaş­ma dönemini Türkiye 19. yüzyılda ikinci kez tekrarlarken, bu kez süre hayli kısalmıştır. Çatışan aktörler ve kaygılar yine aynıdır: Kıta Avrupası ile Türkler. Kıta Avrupası, Avrupalı ya­şam tarzını geri plana itecek gücün Anadolu topraklarında belirdiğini görünce onu or­tadan kaldırmak için uzun ve yıpratıcı savaşları göze almıştı. Tüm bu çabalar Anadolu’da kâfirlerin istemediği bir düzenin kökleşmesine yol açtı. Çünkü Türkler İslâm’ın belirgin bir inşa faaliyetinin ancak Avrupa ile mücadele etmekte olduğunu göstermişti.

Tanzimat sonrasında Anadolu topraklarının Türklerin elinde kalabilmesini Kıta Avrupa- sıyla uzlaşma daha da ileride yetkenin onlara devredilmesinde görülmüştü. Sonuç Ana­dolu topraklarından Türklerin çıkarılması, ön Asya’dan Asya’nın içerilerine sürülmesiyle sonuçlanacak savaşlar şeklinde tezahür etti. İstiklal Harbi Anadolu topraklarında kala­bilmenin yalnızca mücadeleyle olabileceğini, Kıta Avrupasıyla işbirliği yerine çatışmayla mümkün olacağını kesinleştirdi.

İstiklal Harbi dolayısıyla İstiklal Marşı bunun en açık örneğidir: Kim bu cennet vatanın uğ­runa olmaz ki fedâ? / Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ // Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ - mahrem eli; / Bu ezanlar - ki şehâdetleri dinin temeli - / Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli. / (...) Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmanı boğar, / ‘Medeniy- yet’ dediğin tek dişi kalmış canavar?”

Mehmet Âkif İstiklal Şairi olma ile birlikte Türk düşüncesine çok farklı katkılar yapmış­tır. En başta örnek olmuştur. Çünkü Türkiye’de fikir hareketleri söz konusu olduğunda, okumuş - yazmışların “hareketin içinde” yer aldıkları çok da vaki değildir. Mehmet Âkif bir kere inandığı ve düşündüğü hususları “hayata geçirme” iştiyakı ile doludur. Bu aşk ve azim onun at üstünde, mavzerle, kalemle cephelerde, sahada yer almasına neden olmuştur.

Bu bakımdan “söylediklerinin ceremesini” çeken ve bu yüzden sahih ve sahici kalan en­der fikir adamlarından biridir Âkif.

Onun ki klasik, şablona dayalı bir aktivizm değildir. Âkif’in eylemciliği “fikrin yaşanabi- lirliğini” kanıtlamaya dayanır. Hayata geçirilmesi ve kabul edilmesi imkânsız görüşleri savunarak hedef saptıran düşünce adamlarından değildir.

Ondaki fikri endişe ile varoluşsal kaygı örtüşür.

İslâm olarak yaşama tasası, fikrî bir kesinlik halini alır.

Müstakil Bir Hayat İçin İstiklal Harbi

Âkif için İslâm’a göre yaşamak keskin bir hat çizmekle mümkündür. Küfür ve Hak sınırı. İslâm’ın alanını daraltmak isteyen, Batılılar olduğuna göre, onların katkısı olmayan bir hayatı tercih etmek, istemek ve bu uğurda savaşmak gerekir. İstiklal Harbi, “bu işin” sa­vaşsız olmayacağının kanıtıdır.

Âkif müstakil bir hayatı öngörür, hayatıyla bunu ispat etmeye çalışır.

İstiklal Harbi müstakil bir hayatın kurulabileceğini zihnimize yerleştirir.

Âkif’in varoluşsal kaygısı bu müstakil hayatın Avrupalıların elinden kurtarılıp, yaşatıl- masıyla ilgilidir. Bu da yalnızca İslâmla mümkündür: “Mütarekeden sonra ise müstakil olarak Müslüman olarak iki Müslüman hükümet kalmıştı ki biri biz idik. (...) İngilizin asıl düşmanlığı bizedir. Çünki biz asırlardan beri hilafeti elimizde tutuyoruz. Asırlardan beri âlem - i İslâmın başında olarak ehl - i salîble çarpışıyoruz. Dünyanın bütün Müslü­manlarının selâmetlerini, necatlarını yıllardan beri müştak oldukları istiklallerini bizden bekliyorlar.” (Abdülkadiroğlu, 1991, 152)

Âkif’in bu Nasrullah Camii’ndeki vaazı ilk olarak Batı ile aramıza keskin bir sınır çeker. Sonra tarihsel olarak Türklerin ehl - i salîble “çarpışan” niteliğini öne çıkarır. Sonrasında ise İslâm milletlerini doğrudan Türklere bağlar. Âkif bu bağlantıyı kendi kendisine değil, Müslümanların beklentisini bilerek yapar. Çünkü Âkif İslâm dünyasını, Müslümanların beklentilerini en iyi bilen kişilerdendir.

Âkif daha önceleri de dile getirdiği ancak İstiklal Harbi nedeniyle sıklaştırdığı görüşle­rinde müstakil kalmanın bedelini de yine bu kürsüde dile getirir. Âkif için müstakil kal­manın tek maliyeti vardır: “Ey cemaat - ı Müslimîn! İşte bugün bizden istedikleri, ne filan vilayet, ne falan sancaktır. Doğrudan doğruya başımızdır, boynumuzdur, hayatımızdır, saltanatımızdır, devletimizdir, hilafetimizdir, dinimizdir, imanımızdır.” (Abdülkadiroğlu, 1991, 154)

Âkif’in Türkiye’de çağdaş İslâm / Türk düşüncesine getirdiği belirgin yenilik İslâm, vatan, millet ve hayatı, bunların selameti için mücadeleyi, Batı ile çatışmayı “bir”leştirmesidir.

Bu vasıflar sonradan ayrıştırılmıştır. Çünkü Kemalistler de kendilerinin müstakil bir mil­let öngördüklerini savunur. Ve buraya Âkif’i oturtmaya, hakkını vermeye çalışır!: “Birçok fikirlerde birleşmediğimiz Âkif bizden asla ayrılmayan tarafı, şerefli ve müstakil bir millet görmüş olmak dâvâsı idi.” (Edip, 2010, 392)

Yalnız Kemalistler değil sonraki dönemlerde Türk düşüncesi içindeki ideolojik yönse- melerin hepsi Âkif’in birleştirdiği hususların birer kulpundan tutarak, millet bağını çöz­müşlerdir.

Mehmet Âkif’in hayatı birçok yönden Türkiye’nin özeti gibidir. İslâm Şairi Âkif bir yan­dan tarihi, Türklerin tarihsel yönlerini temsil eder, eylem ve söylemleriyle açıkça beyan eder. Diğer taraftan modernleşme çabalarından itibaren, batılılaşma, İslâm, siyaset, sa­vaş, edebiyat, İstiklal Harbi, laik Türkiye gibi belirleyici mefhumların kesiştiği bir şahsiyet olmuştur.

“İhtiyaç olduğu için” İstiklal Harbi’ne çağrılmasıyla gönüllü sürgüne gönderilmesi ara­sındaki paradigma karşıtlığı da göz önüne alınırsa Türkiye’nin geçirdiği aşamaları Âkif’in üzerinden okumak gerekir.

Meşrutiyet’ten itibaren Âkif’in savunduğu fikirlerle karşı olduğu görüşler, ahlaki istika­meti ile mücadele ettiği karakteristik özellikler Türkiye’nin merkezindeki konulardır.

İstiklal Harbi Mehmet Âkif’in fikri yapısının rafine olduğu, fiiliyattaki tecellisidir.

İstiklal Şairini dört ana bölümde incelemek gerekir:

  1. BATI KARŞITLIĞI

İstiklal Harbi Gazadır

Mehmet Âkif İstiklal Harbi’nin gaza ve cihad olduğu görüşündedir. (Ersoy, 2010, 39 / 48)

Mehmet Âkif’in Batı hakkındaki fikirleri kendi bağlamları içinde değerlendirilecek denli kesiftir. Âkif moderniteyi de bu şekilde ele alır. Âkif’in derdi Müslümanların Batı karşısın­daki yenilgisidir. Bu yenilginin, geri çekilmenin son bulup tekrar eski üstünlüğün kaza­nılması için çaba harcanması fikrindedir.

Bu yüzden Âkif Batının, modernitenin “teknik” yönünün Müslümanlara geçmesini ister. Burada iki amacı vardır aslında: ilk olarak tekniğin anlamı uyarınca Müslümanların iş yapabilme yetilerini en üst seviyeye çıkartma. İkincisi ve asıl önemlisi Batıdaki teknolo­jik imkânların Müslüman ülkelerinde de bulunması hatta daha ileri götürülmesi. Şairin erken dönem fikirlerinde bu temel yaklaşımları gerek vaazlarında gerekse Safahat’ın da sıklıkla görülür. Bu fikirleri esasında İslâmcılık düşüncesinin temel karakteristiği haline de gelmiştir.

Ancak istiklalin elden gitmeye başlamasıyla birlikte sorunun Müslüman / kâfir karşıtlı­ğında düğümlendiğini kavrar. Çünkü ne yapılırsa yapılsın Batı amacından, Türkleri geri­letmekten vazgeçmeyecektir.

Önceleri daha ılımlı baktığı Batı karşısında Âkif, Çanakkale Savaşı’ndan sonra sarih hale getirmiştir.

İstiklal Harbi’nin gerekçelerinin en yetkin şekilde anlatıldığı konuşmalardan biri olan Nasrullah Kürsü’sünde Âkif “vatanımızın, dinimizin menfaatı, ticaretimizin, servetimizin, refahımızın terakkisi namına icab ederse, mümkün olursa mütekabil, müşterek mütte­fikler üzerine bunlarla çekişe çekişe pazarlık ederek ittifak edebileceğimizi” söylerken, zihnimizin bir köşesinde Batı için bizim ezeli ve ebedi düşman olduğumuz gerçeğinin unutulmamasını da ister. (Abdülkadiroğlu, 1991, 143)

Âkif İstiklal Harbi esnasında toprakların işgal edilmesinin verdiği kızgınlıkla Batı ülkele­rine yüklenir. Bu belki konjonktürel bir durum şeklinde algılanabilir. Ancak daha 1913 yıllarda dahi Âkif Batı konusunda net ve keskin görüşler barındırır.

Âkif İslâm beldelerinin hali karşısındaki üzüntüsünü yalnız bir cepheden eleştirmez. 1913 tarihli Hakkın Sesleri’nde bu yıkımın ana nedeni olarak Müslümanları görür: “Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var” / Bakmayın, hem tükürün çehre - i murdârımı- za! / Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!” (Ersoy, 1994, 188)

Fakat devamında Batıya da aynı muameleyi yapar: “Tükürün Ehl - i Salîb’in o hayâsız yü­züne! / Tükürün, onların asla güvenilmez sözüne! / Medeniyyet denilen maskara mahlû­ku görün: / Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!”

Âkif Batıyı değerlendirirken iki şeyin altını çizer. Birincisi Batı ile Ehl - i Salib aynı şeydir. İkincisi Batının sözüne güvenilmez. Şair sonraki yıllarda da bu kanaatini sürdürür.

Esasında benzer yargılar Âkif özelinden uzun zamandır Batılılarla iş yapan, onlarla it­tifaklar kuran ve modernleşme taleplerini aşırılaştıran Türklerin genelinde vardır. Âkif 1913’de çok ehemmiyet verdiği “hürriyet”in yani Batılı metodolojinin boşa çıktığının farkındadır. İmparatorluğun yok olduğunu görmüştür. Hâlbuki Batılı devletler impara­torluğun devamı konusunda garantiler vermiştir. Medeniyyet denilen vahşete en başta sözünde durmadığı için lanetler eder. (Ersoy, 1994, 187)

Âkif küfür / Hak ikiliğini sık sık çan / ezan, haç / hilal simgeleriyle birlikte kullanır. Daha imparatorluk yıkılmadan evvel çatışmanın kaynağını gösterirken İstiklal Harbi’nin istika­metini çizmiştir. Zira Âkif koşulsuz olarak İslâm’dan yana tavır koyar. Vatanın kurtarılma­sını öne alırken milletin İslâmla varolduğu hakikatine vurgu yapar.

Şairin hedefinde vatan kurtarıldıktan sonra İslâm’ın merkezde yer alacağı bir sistem mevcuttur. Bundan başkası mümkün müdür?

Bir Tarafta İslâm Bir Tarafta Batı Medeniyeti

Âkif için İslâm şablonik kıymet ifade etmez. İslâm her zaman taraflardan biridir. Dola­yısıyla Âkif için çatışma esastır. Âkif’te varlık - yokluk ikiliğinde herhangi bir yumuşama gözlenmez. Çünkü eğer İslâm âlemi yenilecek, Anadolu toprakları Avrupalılar eline ge­çecekse, ezan susacak ve yerine çan gelecektir: “Artık ey millet - i merhûme, sabah oldu uyan! / Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?” (Ersoy, 1994, 192)

Mehmet Âkif “Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü çan?” mısraıyla üç hususu direkt açık­lar. Müslümanlar için İslâm yeterli gelmemektedir ki İslâm’ı yaşama konusunda müte­reddit davranmaktadırlar. Bu sert eleştiriden sonra Âkif ezan - çan karşıtlığıyla, tarihsel olarak Hak - batıl ayrılığına vurgu yapar. Bu ikiliği göstererek, şiirin gücüyle çan seslerini hafızaya yerleştirir ve bir yandan korkutur diğer yandan ikaz eder.

Âkif Batı ile medeniyeti aynı anlamda kullanır. Hangisi kullanılırsa kullanılsın bir “düşman”dan bahsedilir. Âkif şiirlerinde Batı ülkeleri arasında ayrım yapmaz. Dost gözü­ken, ittifak yapanları bile aynı kefeye koyar.

Batı tek millettir.

Ortaya koydukları medeniyetin amaçları ise sarihtir: “’Medeniyyet!’ size çoktan beridir diş biliyor; / Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.” (Ersoy, 1994, 192) Şiirin yazıldı­ğı 1913 tarihinde parçalama son haddine varmıştır zaten. Âkif vatan topraklarının elden çıkacağı uyarısını / öngörüsünü de o tarihlerde yapmaktadır.

Âkif samimiyetinden şüphe edilmeyecek ender şairlerden biridir. Batılılar konusunda da Âkif samimi görüşlerini ve iç tecrübelerini anlatmaktan çekinmez. Âkif Batı için “Acaba sair milletlere karşı biraz şiddetli davranılmıyor mu? Müslüman olmayan akvam hakkın­da daha merhametkâr olmak îcab etmez miydi?’ gibi düşüncelere dalardım. Vakıa bu hatıraların sırf şeytânî vesveselerden başka bir şey olmadığını bilirdim.” (Abdülkadiroğ- lu, 1991, 139) gibi hoşgörülü fikirler beslediğini de itiraf eder.

Âkif’in bu vesveseleri atmosferden de kaynaklanır. Şairin yaşadığı zaman aralığı bizim batılılaşma maceramızın zirvesine tekabül eder. İslâmcılar dâhil tüm fikir akımları Ba­tılı hayat tarzını yüceltmiştir. Avrupa medeniyeti, irfanı, adaleti yanında İngiliz adaleti, Fransız hamiyeti, Alman dehası bilhassa Tanzimat sonrası nesiller için hep model ola­rak gösterilmiştir. Âkif bu anlayışın özellikle okumuş yazmışların üzerinde büyük tesir gösterdiğini belirtir. Buradan yola çıkarak Âkif Avrupa ülkelerini, Batıyı tek başlık altın­da ve tamamen olumsuzlayarak tanımlar: “Bu adamların sözleriyle özleri arasında asla münasebet, müşabehet olamayacağını bir türlü düşünemedik. (...) Avrupalı dediğimiz milletlerin esaret altına, tahakküm altına aldıkları bîçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadri, hakareti gözümüzle görünce artık aklımı başıma aldım.”

Âkif’in sevgisi gibi kini de azametlidir.

Batının Türkler hakkındaki niyetini öğrendikten sonra onları tanımlarken sert ibareler kullanmaktan çekinmez. Keskin hatları çeker.

Âkif bu bakımdan hayatının diğer safhalarında olduğu gibi Batı ile münasebetlerde de yalnızca iki taraf bilir. Sözlerini ve eylemlerini iki tarafa göre belirler. Müslümanlara vaazlarını, ikazlarını da buna göre yapar. Getirdiği tekliften geri dönmesinin mümkünü yoktur.

Eğer Âkif’in dediklerini dikkate almayacak olursanız mutlaka karşı taraftansınızdır. Vata­nın kurtarılması İslâm davasına bağlı olduğu, o da medeniyeti tek bünye kabul etmeyi gerektirdiği için saflar kendiliğinden belirginleştirilmiştir.

Mehmet Âkif’in “Bunların (Avrupalıların) bütün insanlara, bilhassa Müslümanlara karşı öyle kinleri, öyle husumetleri vardır ki hiçbir suretle teskin edilmek imkânı yoktur.” (Ab- dülkadiroğlu, 1991, 140) sözleri, içinde bulunduğu şartların zorluğundan sadır olmuş değildir. Çünkü Âkif tarihsel bağlamı doğru yerinden yakalamıştır. Ancak Nasrullah Kür­süsü ve Anadolu’nun diğer yerlerindeki konuşmalarında bu hususu yeterince derinleş- tirememiştir.

Milleti milli mücadeleye hazırlama gayreti retorik söyleyişlere başvurmasını gerektir­miştir. Âkif benzer sözlerle Batı ile savaşın dönemlik, geçici ve ekonomik temelli olma­dığını göstermiştir.

Batı ile Türklerin mücadelesi varoluş sahasının ihatasına dayanır.

Birbirlerinin alanlarını daraltmaya, gerilemeye yönelik bir çatışma söz konusudur.

Mehmet Âkif’in Batı ile ilişkilerini zahiren değerlendirmek yanlış sonuçlara götürebilir. Çünkü o milletinin tekrar eski gücü ve üstünlüğe kavuşması için Avrupa’daki teknik im­kânlara kavuşmasını hedeflemekteydi. Bu yüzden Müslümanlarla Batılıları mukayese et­tiğinde Avrupalıları sık sık övdüğü görülür. Ondaki modernleşme algısı da esasında bu teknolojik ağırlıkla ilgilidir fakat her hâlü kârda Batı Müslümanlar için düşmandır. Âkif teknik olarak ilerlemiş milletin rüyasını şiirinde “vecd” içinde gösterir: “Sayısız mektep açılmış; kadın, erkek okuyor; / İşliyor fabrikalar, yerli kumaşlar dokuyor. / Gece gündüz basıyor millete nâfi’ âsâr; / Âdetâ matbaalar bir uyumaz hizmetkâr. / Mülkü baştan başa i’mâr edecek şirketler; Halkın irşâdına hâdim yeni cem’iyyetler, / Durmayıp iş buluyor, gösteriyor, uğraşıyor; / Gemiler sâhile boydan boya servet taşıyor...” (Ersoy, 1994, 165)

İslâmcılık hareketinin modernitenin önemli bir mahsulü olduğunu bu satırlardan; tek­nolojik yönseme ve maddi refahı öne almasından algılayabiliriz.

Âkif için Batıyı geçmek yine Batının elindeki tekniğe malik olmakla mümkündür.

Endülüs: Ehl - i Salible Bir Arada Yaşama Deneyiminin Başarısızlığı

Âkif Endülüs’ü İslâm dünyasına örnek gösterir. Hangi açıdan? Başarısız bir model olması yönünden. Çünkü Endülüs İslâm dünyasının kurduğu önemli medeniyetlerden biridir. Ancak Âkif için Endülüs hiç de iyi bir örnek değildir. Tacı elinden alınan Endülüs Hıristi- yanlarla bir arada yaşama gayreti göstermiştir. Ancak bu tecrübe hüsranla sonuçlanmış­tır. Ehl - i Salib Müslümanları Endülüs’ten çıkarmıştır.

Âkif Batı karşıtlığını Endülüs üzerinden yaparken aslında vatan kurmanın önemli para­metrelerinden birini belirginleştirir: “Karşıdan vâlide sultan bunu pek haklı görür, / Der ki: Çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla; / Şimdi, hiç yoksa, kadınlar gibi olsun ağla!” (Er- soy, 1994, 172)

Düşmana yenilmenin sonu Hıristiyanlaşmaktır: “Kimi câmi’lerin artık kocaman bir opera, / Kiminin göğsüne haç, boynuna takmışlar çan, / Kimi olmuş balo vermek için âlâ mey­dan! / Vuruyor bando şu karşımda duran minberde; / O, sizin secdeye baş koyduğunuz mermerde, / Dişi, erkek, bir alay murdar ayak dans ediyor;” (Ersoy, 1994, 171) Çünkü Âkif dünyadaki siyasal gidişatı aktarırken Batılı ülkelerin siyasallıklarıyla ilgilenmez.

Âkif için her türlü gelişmenin, gündelik hayatın, fikrin altında din vardır. Âkif bu bakım­dan Batının din ile yükseldiğini kaydeder.

Batının ayağını değdiği, hükümranlığı altına aldığı her yeri bir nevi Hıristiyanlaşma ola­rak değerlendirir. Âkif bu derece keskin ve dönemine göre sahih bakış açısına sahiptir.

İslâm Dünyası Türkiye’nin Uhdesindedir

Mehmet Âkif münevverleri Safahat’ında sık sık eleştirir. İslâm dünyasını yererken kullan­dığı ifadeler Müslümanların dünyasının çağı anlamamasına yöneliktir.

Âkif İslâm dünyasını tümüyle Anadolu’ya bağlar. İslâm dünyasının hamisi Türklerdir. Müslümanların Hıristiyanlaşmasının önündeki “tek” engel yine Türklerdir. “Biz olmasak bu kadar hânumân yetîm olacak! / Gıcırdamakla beraber serîr - i şevketimiz / Bu dini kurtaran ancak bizim hükûmetimiz. (...) Zavallı âlem - i İslâm eğer sâlibe henüz / Sa- rılmıyorsa, kolundan çeken: Bu kudretiniz. / Bu kudret olmasa: Dünya tanassur eyleye­cek... / O halde, şimdi bizim hakkımız değil ölmek”

Mehmet Âkif erken dönemlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuz alanı çerçeve­sinde genellikle Müslümanların genel sorunlarıyla ilgilenmiş, İslâm dünyasını ümmet merkezinde değerlendirmiştir. İstiklal Harbi fikirlerini derinleştirirken, pratikte karşılık bulmasını sağlamıştır.

İslâm’ı yok etmeye çalışan Batılılara karşı koymaya sıra geldiğinde Âkif, İslâm dünyasın­dan ümitsizdir. Çünkü tarihi olarak da Anadolu’nun İslâmlaşması, İslâm’ın dünya üzerin­de etkinliğini artırarak, hayat nizamı kurması Türklerin etkisiyle olmuştur. Âkif şiirinde, sonraki dönemde vaazlarında Müslümanların, Hıristiyanlaşmasını yani Batılıların hü­kümranlığı altına girmesini Türklerin engelleyeceğini belirtir.

Âkif’in kafirle mücadelesi erken dönemlere dayanır.

Yer Halkalı Ziraat Mektebi. Sınıfta öğrenciler arasında başarı mücadelesi vardır. Âkif’in rakipleri bir Musevi ile Ermeni Agop. Musevi’nin riyaziyesi kuvvetlidir. Ermeni ise ders­lerinin yanında güreşle ilgilenmektedir. Yani Âkifle mücadelesi çift yönlü. Âkif koskoca okulda sınıf birinciliğini bu iki “Türk olmayana” vermeyi “zül” kabul eder. Geceyi gündüze katar sınıfının birincisi olur. (Ersoy, 2010, 75 - 76)

Âkif “Frenk olmaktan iğrenir.” (Kuntay, 1939, 316)

Mehmet Âkif fikri, siyasi yönüyle değil gündelik hayatında dahi “başka”larından beklenti içinde bulunmayı reddetmiştir. O “Başkalarından merhamet, adalet dilenmenin, mürüv­vet, insaniyet beklemenin” (Abdülkadiroğlu, 1991, 135) İslâm’ın mantığına aykırı oldu­ğunu düşünürken, millet olmanın mantığına ters düştüğünü ifade eder. Âkif dünyada bir sistem olduğunun yapılan işlerin bu sistemden kaynaklandığının farkındadır. 1931 yılında Kuşçubaşı Eşref’e yazdığı mektupta bu sistemin imparatorlukları devirdiğini ya­zarken (Günaydın, 2009, 78) Mev’ızaları’nda (Abdülkadiroğlu, 1991, 152 - 160, 178) ve diğer konuşmalarında sık sık İngilizleri, sistemin merkezini ele alır.

Mehmet Âkif zamanla Avrupa’nın “ne mal olduğunu” anlamıştır. (Abdülkadiroğlu, 1991, 155) Batılılar Müslümanları etkileyecek, şirin gözükecek işler yapmaktan geri durmazlar. Fakat Batılılar planlarını kısa süreli yapmazlar, asırlık tertip düşünürler. Âkif bunun en sarih biçimde İstiklal Harbi’nde yani Türkleri Anadolu’dan çıkarma çabalarında görüldü­ğünü belirtir. Dolayısıyla Âkif’in Ehl - i Salib düşmanlığı bundandır.

Kurtuluşun Tek Çaresi: Savaşmak

Âkif açıkça yazar: “Benim bu kürsüden söyleyecek bir sözüm varsa o da garb medeniyeti dediğimiz o rezil âlemin bir an evvel hâk ile yeksan olmasını temmennîden ibarettir.” (Abdülkadiroğlu, 1991, 155)

Âkif zaten uyarmıştır: “Korkuyorum Garb’ın elinden yarın, / Kalmayacak çekmediğin mel’anet.” (Ersoy, 1994, 285)

Âkif kurtuluşun tek çaresinin Avrupalılarla savaşmak olduğunu yazar: “Hakk - ı hayatın daha çiğnenmeden, / Kan dökerek almalısın merd isen.”

Mehmet Âkif’in medeniyet karşısında durduğu, onu değişik isimlendirmelerle, küçültü­cü ifadelerle anlattığı şiirlerinin başında Çanakkale şiiri gelir. İstiklal Marşı bu yaklaşımın en rafine ve olgunlaşmış halidir. Ancak Âkif, Çanakkale ile imparatorluğa yönelik sal­dırıların mahiyetini netleştirmiştir. Çünkü Anadolu’dan Türkleri çıkartmak için belki de tarihin en büyük Haçlı kuvvetleri toplanmıştır: “Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm - ı beşer, / Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer. Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısında, / Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada! / Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; / Sâde bir hadise var ortada: Vahşetler denk. / Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ..."

“Medeniyet denilen kahpe, hakîkat yüzsüz” bu toprakların namusuna göz koymuştur. Âkif Batının saldırıları karşısında İstiklal Harbi’nde de çok sık kullanılan, namus, ırz ve iman simgelerini tekrarlar. Çünkü bu savaş yalnızca Anadolu coğrafyasını ilgilendir­mez.

Çanakkale demek Bedir Savaşı demektir.

İslâm’ın selameti nasıl Bedir’den gelecek zafere bağlıysa, Çanakkale’nin kazanılması da İslâm’ın sürekliliğin garantisidir.

Dönem itibariyle Anadolu’nun “bizde" kalması yalnızca Âkif’e münhasır bir fikir değil­dir. Genel olarak herkes bu mücadelenin İslâm mücadelesi olduğunun farkındadır. “Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i" gibi keskin görüş konusunda kimse mütereddit değildir. Çünkü Çanakkale ehl - i salibin saldırılarını kıracak, geriletecektir. Âkif bu aşa­mada tarihe başvurur ve Avrupalılarla savaşın bu topraklar için varoluşsal olduğunu net bir biçimde söyler: “Şarkın en sevgili sultanı Salâhaddîn’i, / Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayrân."

Çanakkale’deki muharebe Haçlılara karşı yapılan çatışmaların en kutsalı, cihatların en büyüğüdür.

  1. AHLAK

Mehmet Âkif düşüncelerini yalnızca yazarak ifade eden bir fikir adamı değildir. Onun en büyük özelliği “sahaya” inmesidir. Ancak buradaki saha modern konferans salonları da değildir. Âkif memleketin kurtuluşunu, mücadeleyi cami kürsülerinden, cephelerden millete aktarır. Çünkü İstiklal Harbi sonrasına kadar millet camide, meydanlardadır. O çok rahatlıkla kürsülere çıkarak hem dini bilgisini hem de imparatorluğun içine düştüğü durumu siyasal bağlamda modern metotlarla aktarabilmektedir. Mehmet Âkif dönemi­nin aydınından farklı bir portre çizer. İslâmcılar dâhil fikirlerini dergi ve kitap sayfalarına hapsetmemiştir.

Sözünün Gücü Ahlakındaki Sağlamlıktan

Zaten yüksek bir satış oranı yakalamış Sebilürreşad bile Âkif’in coşkun anlatma isteğini karşılayamaz. O fikrin her türlü gereğini yerine getirmekten, sonuçlarına katlanmaktan çekinmez. Millet ve vatan müdafaası için gereken ahlaki donanım şairde fazlasıyla mev­cuttur.

Söylediklerinin etki gücünün çok yüksek olması ahlaki zaaf göstermemesinden ve sü­rekli milletin içinde, sahada, cephede yer almasındandır.

Vatan ve millet fikirlerindeki sağlam yaklaşım, ahlaki sahiciliğiyle birebir örtüşür. Âkif’i yalnızca değerli kılan değil, döneminin aydın portresinden ayırıp, İstiklal Marşı’nı yaza­bilecek şerefe kavuşturan husus fikirlerini sahici bir temelden serdetmesidir.

İstiklal Marşı’nın herkes tarafından sorgusuz, sualsiz benimsenmesi sahiciliğindendir. Âkif için İstiklal Marşı’nı yazmak normaldir. Çünkü yaşayışı ile İstiklal Marşı arasında her­hangi bir fark yoktur. Yazdıklarından ayrı düşünmesi bir tarafa, ayrı yaşaması bile müm­kün değildir.

Âkif’te olmayan hiçbir şey İstiklal Marşı’na girmemiştir.

Millette olmayan hiçbir husus İstiklal Marşı’nda yer bulmamıştır.

İstiklal Marşı’nda her vurgu İstiklal Harbi’nden neş’et etmiştir. İstiklal Harbi ile millet, mil­let ile Mehmet Âkif birbirinden ayrılmaz.

Mehmet Âkif yazılarında sık sık Müslümanların çalışmamasına kızar. Çünkü kendisi çok çalışkandır. Bir an boş durmayı sevmez.

Ondaki görev ahlakı üst düzeydedir. Vazifesi dururken önünde, başka bir şeyle ilgilen­mez. Mısır’a gittikten sonra yazdığı mektuplarda bu vasıflarını öne alır. Fakat yüksek gaye hedefi ve bu uğurda çalışma şevki Mısır’da, inzivada körelmiştir: “Gaye uğrunda çalışmak, didinmek, nihayet ölmek. Âh ne güzel meşgale, o ne hoş eğlence, o ne mesut hâtime imiş! Ben onu şimdi adamakıllı hissediyorum. Acaba yine o günler gelecek mi? Yine gayemiz uğrunda canımızla başımızla çalışabilecek miyiz?” (Günaydın, 2009, 81) İstiklal Harbi sürecinde canlı, verimli, coşkun, aşk içindeki Âkif Cumhuriyet ile birlikte çökmüştür.

Âkif Cumhuriyet’in kurulup, ilerlemesinden sonra Türkiye’de duramadı. Çünkü Âkif Türkiye’yi İslâm dünyasının hamisi olarak görüyordu. Batılılara karşı İstiklal Harbi’ni verdikten sonra Sebilürreşad’daki yazılarında, konuşmalarında belirttiği üzere Müslü- manlardaki yanlışlardan arınmış bir İslâmi anlayışla devletin yeniden kurulacağı ümidini taşıyordu.

Yeni vatan çatkısının içerisinde yeni ve aslî bir İslâm anlayışı, idaresi öngörüyordu. Eski­sini dahi bulamadı.

Uğruna çarpıştığı Batılı düzen tesis edildi. Peyami Safa’nın dediği gibi Fransa’da “Mar- seillaise” şairi baş tacı edilirken (Edip, 2010, 391), İstiklal Marşı yazarı polis takibi, hayati tehlike, devletin yeni halini içine sindirememe ve şapka giymemek için Mısır’a gönüllü sürgüne gitti. (Doğan, 1998, 59; Yıldırım, 2007, 39; Edip, 2010, 153)

Mücadelenin içindeyken “Hisseme düşen vazifeyi ifa ediyorum; İnsan çalışmak ile mü­kellef, muvaffak olmakla değil.” (Günaydın, 2009, 81) fikrindeki Âkif, Mısır’daki inziva bo­yunca bu görüşünü tashih eder. İstiklal Harbi’nin sonucundaki devletin şekillenmiş hali, kendi tasarlarının hiç gündeme gelmemesi gaye uğruna “muvaffak olmanın”, “sonuca ulaşmanın” da önemli olduğu fikrine götürür.

Ahlaki Sağlamlık, Para, Samimiyet, Vatan Sevgisi

Mısır’da temel fikirlerini tashih etmeyi sürdürür Âkif. Şairin en bariz özelliği para ile ara­sındaki belirgin mesafedir. Âkif mücadelesinde gösterdiği sürekliliği, milletin teveccü­hünü ve sözünü dinlenir kılmayı, İstiklal Marşı gibi pâk bir metni yazmasını para ve ona açılan yolları reddetmesine bağlıdır: “Bir de baktım ki: tek onluk bile yokmuş kesede; / Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde! / O zaman koptu içimden şu tahassür ebedî: Ya hamiyetsiz olaydım, ya param olsa idi!” (Ersoy, 1994, 63)

Sebilürreşad’ın idarehanesinde bir gün Âkif arkadaşıyla birlikte evden getirdiği kuru fasulyeyi yemektedir. O sırada içeri birisi girer. Dâhiliye nezaretinden geldiğini, Nazırın selamı olduğunu ve yazılarında ileri gitmemesini rica ettiğini söyler. Âkif, görevliye “Nâ- zırına söyle, kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettiği müddetçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam!” (Düzdağ, 1996, 73)

Âkif’in umumiyetle parası olmazdı. Para onda gündelik hayatın “temel” ihtiyaçlarını kar­şılayacak kadar olurdu. Bir keresinde İstiklal Harbi sırasında şartlar nedeniyle ailesine para gönderememişti. Cebinde parası birikmiş, 960 lira olmuştu. “Zengin oldum” diyor­du. (Ersoy, 2010, 62 / 79)

Hâlbuki İstiklal Marşı nedeniyle verilen parayı almamıştı. Oğlu Emin’in deyimiyle babası 500 liraya muhtaçtı. Fakirdi. Parası yoktu. Lakin malum olduğu gibi gönlü çok boldu. Bu yalnız karakteri ile ilgili değildi kuşkusuz.

Vatan anlayışı, İstiklal Marşı’nın manası ve gayesi uğruna maddi değerleri görmemesiyle de ilgilidir. Çünkü o sırada Ankara’nın ayazında paltosu yoktur. Şefik Beyin muşambası ile idare etmektedir. Dahası ondaki kararlılık ve istikametindeki doğruluk had safhada­dır. “Âkif Bey, şu mükâfatı reddetmeyip de bir muşamba yahut bir palto alsaydın daha iyi olmaz mıydı?” diyen Şefik Beyle iki ay konuşmaması onun samimiyetinin de en belirgin nişanesidir. (Edip, 2010, 136)

Mısır’daki ikametinde evinde eşya namına neredeyse hiçbir şey yoktur. Birkaç kanepe, iki demir ayak üzerinde tahtadan karyola, hasır seccade, bir çift nalın, bir divit, bir de duvardaki lüks sayılan Afganistan seccadesi... (Edip, 2010, 184) Ancak Mısır’daki hayatı bazı hususlarda pişmanlık belirtisi göstermesine neden olmuştur. Abbas Halim Paşa’nın yardımları, vatandan uzak kalmak dahası mücadeleler, çatışmalar içinde geçen haya­tında bir insan olarak hayatın asgari şartlarını yaşayamaması “paraya kıymet vermedim, şimdi yanıldığımı görüyorum, hayat, dünya benim bildiğim gibi değilmiş! Lâkin çok geç aklım başıma geldi.” (Ersoy, 2010, 62) sözlerini söyletir.

Âkif bunu artık mücadeleyi bırakmış olarak söylemektedir. (Karakoç, 2005, 31) Çünkü Cumhuriyet idaresinin girdiği Batılı yol bütün ömrü boyunca söylediği tezlerin hepsine aykırıydı.

Münzevilik aramaya başlamıştı. Ancak arkasında bıraktığı hareketli, savaşçı hayatı klasik inziva fikrini hep boşa çıkarmaktaydı. Erken dönem mektuplarında, Mısır’a gittiği yıl­larda, “Ah, bu Hilvan münzeviliği benim evvelce elime geçseydi! (.) şimdi hayli eser vücuda getirmiştim, zannediyorum.” diyen Âkif, (Günaydın, 2010, 38 / 69 / 75 / 116) has­talığı nedeniyle Türkiye’ye dönene kadar zaman zaman dostlarını arasa bile bu halinden memnun olmuştur.

“Ulvi gayeye giden emekler” (Günaydın, 2010, 35) diyen Âkif, bu yüzden devamlı olarak koşturmuştu. Ahlakı hiçbir zaman yakınmasına müsaade etmedi. “İnsan daima hâlinden hoşlanmanın yolunu aramalı” (Günaydın, 2010, 14) anlayışından bir an olsun vazgeçme­di. Çünkü Âkif’in tabiatı hislerini gizlemeye müsaade etmez. (Ersoy, 2010, 47) Bu onun sahiciliğinden ileri gelir.

Âkif, haşin bir yapıdadır. Dostluğu da düşmanlığı da keskindir. İstiklal Harbi esnasında bir yolculukta otomobil şoförü İtalyan’ın, sözünü dinlememesi üzerine onu tartaklamış- tır. Aynı zamanda naziktir de. (Ersoy, 2010, 52 - 55)

Her Şartta Memlekete Hizmet

Samimiyeti, yaptığı işleri içten, sahteliğe başvurmadan bitirmesi Kemalistlerin bile hak­kını verdiği bir husustur.

Zor günlerinde bile şair arkadaşlarına “memlekete hizmet edin. Memlekete hizmet edin.” (Günaydın, 2009, 112) tavsiyesinde bulunmuştur. Çanakkale harbi ile her an ilgilenmiş, sonucu merakla beklemiştir. “Eyvah, son istinadgâhımız da yıkılırsa ne olur?” diyerek, çocuklar gibi ağlaması bundandır.

Kendisini avutan, sıkıntılardan arındıran tek husus, vatan hizmetinde çalışmaktır. (Edip, 2010, 89 - 93)

Âkif’in samimiyeti söyledikleri ile yaptıkları arasında fark bulunmamasındandır. Dindar­dır. Sözünde ziyadesiyle durur, cömerttir. İstiklal Harbi esnasında koştururken, Celaleyn Tefsiri’ni 19 kez hatmetmiştir. (Düzdağ, 1996, 105)

Haksızlıklara katlanamaz. Mehmet Emin Erişirgil, Baytarlık Dairesine katip olarak işe gir­diğinde Âkif onunla yakından ilgilenir, okuyabilsin diye yarım gün izin verir. Bu alakası Erişirgil’i Âkif’in imtihanda yardım ettiği şeklinde yorumlanır. Kâtip işten atılır. Bu haksız­lığa dayanamayan Âkif de istifa eder. (Özçelik, 2009, 42)

Âkif’in samimiyeti, fakirlere ve yoksunlara karşı hassasiyeti üst düzeydedir. Samimiyetini her zaman sözle göstermemiş, uygulama aşamasına da getirmiştir. İtibar edilen bir şahıs olmasında uygulamaya dönük çabalarının büyük rolü vardır.

Şam seyahati esnasında bir istasyon binasına gelir. Çanakkale zaferini burada öğrenir. Çok sevinçlidir. Orada kaldıkları süre zarfında istasyon memurunun hayatıyla da ilgi­lenir. Adam iki evlidir. Kadınlardan birinin dişi çok ağrımakta diğeri hamiledir. Bir diş ilacı verirler, ağrı hemen kesilir. Evlerine baktıklarında büyük bir yoksullukla karşılaşırlar. Evde bir ot minderden başka bir şey yoktur. Kadın birkaç güne kadar doğum yapacaktır. Böyle bir ortamda da muhtemelen can kaybı da olacaktır. Âkif Şam’a giderek bunlar için malzeme almaya karar verir. Ancak yanındakiler, zaten aylardan beri çölleri deve üstün­de geçtikleri çok yorgun oldukları ve Şam’a gidip gelmenin meşakkati yüzünden itiraz eder. Beş gün beş gece yolculuk lazımdır. Âkif hepsine kulak tıkar. Gerekli malzemeleri alır gelir. (Edip, 2010, 95 - 97)

Âkif pratiktir. İşin yapılması için bir an önce çalışmaya koyulur. Çünkü bir işin halli “nakit, vakit, vukuf”a bağlıdır. (Günaydın, 2009, 16) Ancak şair pragmatik değildir. İlkelerinden, dininden taviz vermez. İttihat Terakki’ye girişi esnasında yemin metnini beğenmeyip değiştirtmesi buna en iyi örnektir. “Bilakaydüşart Cemiyet’in emirlerine itaat edeceğim” cümlesini “Ben cemiyetin yalnız emri marufuna biat ederim; mutlak surette söz vere­mem, yemin edemem.” (Doğan, 2008, 33) diyerek değiştirir.

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem; / Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp söve­mem. (...) Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim. Onu dindirmek için kamçı ye­rim, çifte yerim. / Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım: / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım. / Zâlimin hasmıyım ammâ severim mazlumû” (Ersoy, 1994, 377) en önemli şiarlarındandır.

Mehmet Âkif’in cepheden cepheye koşturması ülkesi konusundaki hassasiyetinden ileri gelir. Türkiye’nin Avrupa milletleri arasında geri düşmesi bir tarafa yenilmesi ve ortadan kalkma tehlikesi zaten lirik olan Âkif’in iyice çırpınmasına neden olmuştur. “Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı” demesi bundandır.

Mehmet Âkif şiir, makale ve hutbelerinde ahlakın çok belirleyici olduğunu anlatır. Hatta imparatorluğun içinde bulunduğu zor durumda kurtulmak büyük oranda yine ahlaka bağlıdır. Çünkü hilafet merkezinin bu duruma gelmesinin nedeni Müslümanlardır. Âkif cemaate fiili durumdan herkesin sorumlu olduğunu, kimsenin kendini dışarı çıkarmaya çalışmaması gerektiğini söyler. “Artık bundan böyle ahlaklı olmaya çalışalım. Çünki ah­laksız bir cemaat yaşıyamaz.” (Abdülkadiroğlu, 1991, 103 - 104)

Sorunun çözümü, memleketin kurtulması, birlikte olmaya bağlıdır. Onun için herkesin hatayı kabullenip, sorumluluğu üstüne alması gerekir. Âkif için ahlak Batılı yaşam tarzı­nın hususiyetlerini yapmak, zevk, sefahat, giyim kuşama bağlı olduğu kadar asıl mesu­liyet, görev ile ilgilidir.

Müslümanların bu hale gelmesi “emeksizce yaşama”ları yüzündendir.

Hususi menfaatler, fırkalar imparatorluğu bu hale getirmiştir. Çünkü Müslümanlarda va­zife hissi bulunmamaktadır. “Herkes kendini, nefsini muâheze etsin; herkes kendi nefsini murakabe altında bulundursun. Herkes kendinden mes’ul. Doğrusu hiçbirimiz vazifesi­ni bihakkın îfâ edemedi. Eğer herkes çalışsa idi, vazifesini îfâ etse idi vatan - ı İslâm böyle perişan mı olurdu?” (Abdülkadiroğlu, 1991, 121 / 124, 135)

Okumuş Yazmışlar Olanlardan Sorumlu

Mehmet Âkif devlet yetkililerine, Müslümanlara sert eleştiriler getirir. Bu eleştirilerinde hiçbir çekincesi yoktur. Ancak Âkif eleştirirken aynı zamanda dini ve vatanı için çaba­lar, bizatihi uygulama sahasına çıkar. Âkif’in eleştirilerinde başköşeyi milletin okumuş yazmış kesimi çeker. Okumuş gençler nefsanî arzular peşinde koşmaktadır. “Mütefek­kirlerimiz şebabın bu delâlini reşad şeklinde göstermeye sıkılmazken; mütefenninleri- miz hücre - i mesâilerini siyaset ocağına çevirirken; edîblerimiz şâirlerimiz kendilerini Nedîm devrinde” sanır. (Abdülkadiroğlu, 1987, 185) Hatipler ve vaizlerin söyledikleri ise kalplere ulaşmaz.

Mehmet Âkif’in önemli ve temas edilmeyen vasıflarından biri de oluş süreci içinde olay­ların mahiyetini doğru kavrayabilmesidir.

İmparatorluğun ve Müslümanların içinde bulunduğu problemler hem pratik bakımdan hem de umumi manada Âkif tarafından tespit edilmiştir. Âkif sorunların çözümlerine samimi ve hakiki öneriler getirir.

İstiklal Harbi onun çözümün en belirgin parçası olmayı kabul edişidir. İmparatorluk bün­yesinde birçok okumuş yazmış olduğu halde yalnız İstiklal Marşı ile değil dergiciliği ve yazılarıyla öne çıkması hep bundandır. Âkif eleştirdiği okumuşları yererken onlar gibi olmaktan imtina etmiştir aynı zamanda. Çünkü: “Maalesef görüyoruz ki efrâd - ı millete mürşidlik etmesi lâzım gelen, hem de kendilerini o mevkide gösteren zümre, yani müte­fekkir tabaka, sözleriyle, yazılariyle, hareketleriyle halkı pek yanlış bir yola götürüyorlar!” Abdülkadiroğlu, 1991, 61)

Mehmet Âkif Türkiye ne olacaksa bunun ancak İslâmla mümkün olabileceğini kendi benliğinde kesinleştirmiştir. Bu yüzden mütefekkirleri yoğun bir bombardıman altına alır. Süleymaniye Kürsüsünde şiirinde imparatorluktaki okumuşların hangi tezleri sa­vunduklarını açıkça yazar.

Tamam, Şark geridir; ancak okumuşların Müslümanlara bir tek tavsiyesi vardır: “Kayıtsız şartsız tek yol olan medeniyeti yani Avrupa’yı takip.” Âkif bunun akabindeki teklifin “din kaydının kaldırılması” olduğunu görmüştür.

Âkif muadili birçok aydından farklı olarak karakteri, mücadeleciliği ile öne çıkmıştı. İslâm konusunda gösterdiği tavizsiz tutum onu güzide bir konuma yükseltmişti. Âkif okumuş yazmışların fonksiyonlarını açıklarken de yine çok yerinde tespitler yapar. Âkif’e göre okumuşlar kendilerinden beklendiği gibi milletin müstakil yol tutturması, kendi benli­ği üzere yürümesi için fikirler öne sürmesi gerekirken tam tersini yapmakta yani kendi yolundan yürümesini engellemeye çalışmaktadır: “Nâsın efkârı - ki efkâr - ı umûmiyye odur - / Gitmesin kendi yolundan... Bu nasıl kâbil olur?”

Mehmet Âkif varlığıyla Türkiye’nin teklif edilen çıkış yolları arasında hep üçüncü ve esas­lı bir yolun bulunabileceği fikrinin, çabasının ve örneğinin adı olmuştur. İstiklal Marşı bunun beyanıdır: Türkiye hiçbir dış örneği kendine rehber edinmeden, tarihinden aldığı miras uyarınca sahici bir yol tutturabilir. Âkif okumuş yazmışlara karşı sadece fikirleriyle değil, varlığıyla da bunu gösterdiği için aynı cenah tarafından yoğun ve sert eleştirile­re maruz kalmıştı: “Bu memleket müstakil olmazsa cami kalmaz iddiasında bulunduğu, hele Balkan Harbinde medeniyetin yüzüne tükürün dediği için bazı aydınlara göre çok geri adamdı.” (Erişirgil, 1986, 3)

Âkif’in manda karşıtlığı, Türkiye’nin kendi dinamikleriyle hareket edebilecek bir ülke ol­duğunu düşünmesinden ileri geliyordu. Manda modası çıktığında: “Türklerin yirmibeş asırdan beri istiklâllerini muhâfaza etmiş bir millet oldukları tarihen müsbet bir hakikat­tir. Türkler istiklâlsiz yaşayamaz.” (Edip, 2010, 102) demiştir.

  1. İslâm

Kurtuluş da Müstakil Bir Hayat da İslâmla Mümkündür

Türklerin istiklali ve dünyada kendi inançları doğrultusunda yaşama düzeni kurmaları İslâm ile olmuştur. Âkif de zaten tarihi hakikatler ve altyapı olmadan genel yargılarda bulunmaz. Bu yüzden Mehmet Âkif için saldıran ve yok etmeye çalışan Batıya karşı koy­mak, ona alternatif bir düzen tesis etmek kadar modern manada bile olsa millet bağı ve vatan İslâm ile tanımlanabilir. Dolayısıyla istiklal zaten milli mücadeleden anlaşılacağı üzere bizim için yalnız İslâm ile mümkündür.

İslâm ölüler dini değildir. Âkif, döneminde sıkça tekrarlanan ve İslâmcılar tarafından bayraklaştırılan İslâm’ın yanlış anlaşıldığı başlığı altındaki fikirleri yoğun biçimde savu­nur. Ancak onlardan ayrılan yönü çok fazladır.

Bir kere Âkif İslâm’ın yaşanabilir yönü üzerinde durur.

Bilhassa Balkan Savaşları’ndan sonra İslâm algısı ve Müslümanların yaşayışları üzerine eleştirileri yoğunlaşır. Bu yine Âkif’in vatanperverliği ile ilgilidir. Çünkü sorun bu vatanın tarihsel misyonu uyarınca varlığını “daha da güçlenerek” devam ettirmesindedir. Ama Müslümanlar o derece uyuşuktur ki, vatanın elden gittiği bilindiği ve bu ikrar edildi­ği halde yine hiçbir şey yapılmamıştır: “Başımıza gelen bu felâketler evvelce görülmez bir şey miydi? Vallahi değildi. Vallahi hepimiz biliyorduk. O kadar bağırdık, çağırdık: Din gidiyor, vatan gidiyor, dedik.. Kim dinledi? Hiçbirimiz aman gitmesin, tutalım, diye el uzattık mı? Vallahi uzatmadık.” (Abdülkadiroğlu, 1991, 121)

Düşmanlar gece gündüz çalıştığı halde, Müslümanlar üzerlerine çöken miskinlikten bir türlü kalkamamıştır. “Bizde hani sa’y, hani mücahede, hani azim?” (Abdülkadiroğlu, 1991, 121) Müslümanlar o derece tembellik ve gaflet içindedir ki vatanın gidişinin esasında di­nin de gidişi olduğunun farkındadır. Ancak her şeyi göze almıştırlar. Bunda İslâm’ın değil ama Müslümanların suçu, din anlayışının etkisi büyüktür. Çünkü Müslümanların yaşadı­ğı ile Şeriat birbirinden taban tabana zıttır: “Heyhat ki din ne söylüyor, biz ne anlıyoruz!” (Abdülkadiroğlu, 1991, 67)

“Ölüler dinî değil, sen de bilirsin ki bu din, / Diri doğmuş, durucak dipdiri, durdukça ze­min. / Neye israf edelim bir sürü iknâiyyât? (...) Beşeriyyetle beraber yürümektir şânı. / Yürümez dersen eğer, rûhu gider İslâm’ın;” (Ersoy, 1994, 396) Yanlış din anlayışı nedeniy­le Kur’an - ı Kerim’in dünyaya geliş maksadını hatalı algılamak Müslümanların geriliğine sebep olmuştur. Âkif klasik anlamda bir modernist olmadığı halde İslâm düşüncesi ile ilgili fikirleri nedeniyle, Müslümanların siyasal anlamda kurtuluşlarını “bir an önce” ger­çekleştirmeleri için geliştirdiği fikirlerden dolayı modernist olarak algılanmıştır.

Çanakkale’de ve İstiklal Harbi’nde memleketin kurtulması için devamlı olarak Allah’a sı­ğınan ve dualar eden Âkif tabi ki klasik anlamda modernist değildi. Ancak Müslümanla­rın hiçbir şey yapmadan oturmaları, tembellik göstermeleri ve Kur’an’ı farklı ve tek mak­satla kullanmaları modernist anlaşılmasına neden olmuştur: “Kur’an - ı Kerim hastalara, ölülere okumak için nâzil olmamıştır. Kur’andaki şifa, cehlenin anladığı gibi değildir!..” (Abdülkadiroğlu, 1987, 103)

Âkif için modernist ya da gelenekselci tabirleri kullanılamaz.

Âkif’in derdi sonraki İslâmcılarda da görüldüğü üzere “modern dünyada Müslüman kalma”da değildi. Çünkü Âkif eklektik ve konformist değildir.

Onun son derece düz, sade ve temel bir kaygısı Müslümanların selameti ve yeniden büyük bir millet olma endişesi vardır. Bunun için Âkif yerleşik değerleri, modernitenin esaslarına eğilim göstermemiştir. Teknik ve teknolojik gelişmelerden bîhaber yaşama­nın “ilkelliğini” son derece sert bir şekilde eleştirirken, var olmanın Batı / medeniyet ile çatışmayla mümkün olacağını açıkça göstermiştir. Bu savaşımdaki, vatanın kurtuluşun­daki temel yapı taşı / dinamik İslâm’dır.

Mehmet Âkif Müslümanları İslâm dolayısıyla sertçe yermiştir. Çünkü Müslümanlar kendi varlık gerekçelerini inkâra varacak nispette İslâm’dan uzaklaşmışlardır.

İslâm Reformcusu mu, Modernist İslâmcı mı?

Genel hatlarıyla Âkif Müslümanları dini bilmemekle, Kur’an’a uzak durmakla, Kur’an’ı yanlış anlamakla, ümmetin her konuda bilhassa teknik ve ilmi planda geri kalmakla, fitneye düşmekle, fırkalara ayrılmakla, tembellik, çalışmamak, tevekkül başlığı altında miskinlikle, aile gibi kurumları yıkmakla, her musibeti ve yenilgiyi kadere bağlamakla, uykuda olmakla, cehalete düşüp bunda ısrarcı olmakla, İslâm diyarlarını bakımsız, yıkık, viran bırakmakla, bidat ve hurafelere sarılmakla, aklını kullanmamakla, taklidi yücelt­mekle vs. itham etmektedir. “Müslümanlık bu değil, biz yolumuzdan saptık, / Tapacak bir putumuz yoktu, özendik, yaptık!” (Ersoy, 1994, 387)

Âkif eleştirilerini büyük oranda ahlaka dayandırır: “Zulme tapmak, adli tepmek, hakka hiç aldırmamak / kendi âsûdeyse, dünyâ yansa baş kaldırmamak; / Ahdi nakzetmek, ya­lan sözden, tehâşî etmemek; / Kuvvetin meddahı olmak, aczi hiç söyletmemek; / Müb- tezel bir çok merasim: inhinâlar, yatmalar, / Şaklabanlıklar, riyâlar, muttasıl aldatmalar; / Fırka, milliyet, lisan nâmiyle dâim ayrılık;” (Ersoy, 1994, 293)

Mehmet Âkif milletin yanlışlarını teşhis ederken döneminin İslâmcılığından ayrı düşün­düğünü net ifadelerle belli eder: “Ben ki ecdâda söven maskaralardan değilim,” (Ersoy, 1994, 386)

Doğrusu Âkif’in Türkiye’de İslâmcılık düşüncesine en büyük katkısı buradadır; Âkif İs­tiklal Harbi tecrübesinde gösterdiği gibi kurtuluşu savaşa, çatışmaya kendi potansiye­li üzerinden bir hayat tarzı inşa etmeye münhasır kılmıştır. (Ersoy, 1994, 284) Mehmet Âkif’in düşündüğü ve uğrunda mücahede eylediği toplum, millet, devlet örgüsü İslâm ile örülmüş olmalıdır: “Ancak Kur’an’ın ruhuna bağlı bir cemaat içinde yaşamanın mâ­nası olabilirdi. Âkif’in gözünde tek cemaat, İslâm cemaati idi. İslâm alemi olmasa, onun dünyaya gelişinin sebebi olmayacaktı.” (Topçu, 2006, 13)

Her ne kadar saltanat ve hilafet konusunda Âkif tereddüt etmese bile klasik dönemin sona erdiğinin farkındadır. İstiklal Harbi sonrasında hilafetin devam etmesi durumunda toprakları daralmış bir ülkede halifeli bir devletin hangi misyonları yükleneceği husu­sunda Âkif’in önemli katkılar sunacağı açıktır.

Mehmet Âkif döneminin İslâmcıları Abduh, Efgani gibi “İslâm reformisti midir?” (Geor- geon, 2006, 14)

Âkif şiirlerinde, vaaz ve makalelerinde “dinin aslına” değinmez. Dinin temel hususları, ehl - i sünnet kaideleri ile ilgili eleştirilerde bulunmaz.

Âkif için sorun Müslümanların uygulamalarıdır. Onlar da belirtildiği gibi formel hususlar­dır. Müslümanların İslâm’dan yeterince ve doğru beslenememesi ile ilgilidir. Belki ihyacı denebilir fakat Âkif için kaynaklar bellidir. Müslümanlardan beklediği bunlara hakkıyla uyulmasıdır. Onun ki siyasal veya hukuksal bir endişeden öte ahlaki bir tutumdur. Müs­lümanların İslâm’ın getirdiği ahlakı uygulamasını ister. Zaten bunlar yerli yerine oturdu mu siyasal verimler de kendiliğinden belirecektir. Âkif’in milleti için ettiği içten dualar bunun önemli göstergesidir: “Ya ilâhî bize tevfîkini gönder. / - Âmin! / Doğru yol han­gisidir, millete göster. / - Âmin! / Bî - günahız çoğumuz. Yakma ilâhî! / - Âmin!”

Mehmet Âkif erken dönemlerinden itibaren Türk milletinin kendi potansiyeli üzerinden yeniden yükselebileceğini söylemiştir. Onun belirgin vasfı bulunduğu çağı, yöntemle­rini, sevmemesi kabul etmemesidir. “Zamanını sevmemesi” onu başkalarından ayırıp, kuvvetli yapmıştır. (Kuntay, 1939, 296) Halbuki Âkif sahici biçimde milletin kendi için­den, tarihsel fonksiyonunu ve birikimini kullanarak yükselebileceğini her durumda izah etmiştir: “Sırr - ı terakkinizi siz, / Başka yerlerde taharrîye heveslenmeyiniz. / Onu ken­dinde bulur yükselecek bir millet; / Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.” (Ersoy, 1994, 178) Artık Batının tekniğini kullanmamanın imkânı görünmemektedir: “Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız; / Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin; yalnız,”

İslâm temeliyle yükselmiş aile anlayışımızın yıkılmadığının altını çizen Âkif, Batıcıların bunlara saldırdığını açıklar. Batı taraftarları “ailede inkılap” teklif ederek, memlekette İslâm’ın tabandaki etkisini de kırmaya çalışırlar. Âkif bütün bunlara sert bir şekilde cevap verir. Yalnız ona değil. “Bir de halkın dinî var, sık sık taarruzlar gören. / Hâle bak: Millette hissiyâtı oymuş öldüren! / Dîni kurban etmeliymiş, mülkü kurtarmak için!..” (Ersoy, 1994, 204; Abdülkadiroğlu, 1991, 83 - 84) anlayışına da.

İslâm, Hayat, Millet, Vatan, Türklük Birbirinden Ayrılmaz

Mehmet Âkif din ile hayatı eş anlamlı kullanır.

Birisi olmazsa diğeri de ortadan kalkar. Bu herkes için böyle değildir. Müslümanlara has bir özelliktir. Âkif modernitenin etkilerinin görülmeye başlanmasından itibaren İslâm konusundaki en sağlam ve temelli yaklaşımı geliştirir. Âkif İslâm’ı hayat ve millet ile sım­sıkı bağlar. Hatta bütünleştirir. Modern ulus kavramı karşısında bize özgü milleti net ifa­delerle tanımlar, belirler.

İslâm olmadan millet, Türk milletinden söz etmek imkânsızdır. İslâm olmadan yaşanan bir hayatta yoktur. (Abdülkadiroğlu, 1991, 100) “İslâm din - i tevhiddir., çünki İslâm ek- mel - i edyândır. Din - i İslâm kadar Allah’ın kullarını tevhîd etmiş, birbirine ısındırmış bir din yoktur.”

Âkif Müslümanların pratik uygulamalarında din ile dünya arasında ayrıma gittiklerini düşünür. (Abdülkadiroğlu, 1991, 122) Modern paradigmanın devreye girmesinden son­ra gözlenen bu hakikati Âkif esasında daha uzun bir geçmişe yayar. O nasıl din ile hayatı birleştirirse, mücadele ile dini de bir arada düşünür. “Biz Müslümanlar başka milletlere benzemeyiz. Din rabıtasını ihmal edecek olursak, bu hareketimizin cezasını, ukbaya kal­maz, daha dünyada iken çekeriz..." (Abdülkadiroğlu, 1991,43)

Âkif İslâm hakkındaki bu derece açık ve belirleyici ibarelerin ardından milleti mücadele­ye, vatanı kurtarmak için çaba harcamaya çağırır.

Artık “durup düşünecek zaman değildir", “Allah yolunda, hak yolunda, din uğrunda, mil­let uğrunda rahatını, uykusunu, malını, canını feda edivermek" vaktidir; elden gidenler gitmiştir ama “şu kalan hayatı olsun" kurtarmalı. (Abdülkadiroğlu, 1991, 103 - 104 / 118 / 83)

Çünkü bu topraklar dinin, İslâm’ın son yurdudur. (Ersoy, 1994, 180)

Çiğnendi mi İslâm ortadan kalkacak demektir. Âkif diğer İslâm ülkelerinin anahtarının bu topraklar olduğunu açıkça yazar. Bu yüzden kurtuluşun tek yönlü değil millet bütün­lüğüyle mümkün olduğunun altını devamlı olarak çizer.

Âkif milletin bazı kabuller içine girmesini ister. Öncelikle memleketin büyük bir tehli­kede olduğunun anlaşılması ve kabul edilmesini zorunlu görür. Memleket demek İs­lâm demektir, yani hayat. İslâm’ın kaybedilmesi yaşamın Müslümanlar için son bulması manasına gelir. Âkif vaazlarında, makalelerinde, tefsirlerinde ve şiirlerinde bu gerçeği açıklar önce.

Sonra, kurtuluşun reçetelerini teker teker saymaya başlar. Bunların başında milletin kurtulma iradesini göstermesi gelir. (Ersoy, 1994, 192 / 199) Âkif bu hususta da çarpı­cı ikazlar yapar. Tefrikanın son bulmasını, çalışmayı, topyekûn gayret ve mücadelenin istiklalin anahtarı olduğunu geniş geniş izah eder. Âkif bu maksatla yollara düşer, cami kürsülerinde boy gösterir, elinde dergi klişesi ile milleti örgütlemeye çalışır.

Mehmet Âkif müttaki bir Müslümandır. Aşırı tevekkülü, kadere yaslanmayı devamlı su­rette eleştirmiş, yermiştir. Ancak millet ve istiklal meselesi geldiğinde önüne başka çare bulamaz.

Allah’a yalvarır sürekli.

Safahat’ta çok sayıda çok dua, yakarış vardır. Âkif hemen her şiirinde yardımı Allah’tan ister. Dualarında samimiyetin ve vecdin doruklara vardığı gözlenebilir.

Anlaşılıyor ki Âkif zaman zaman çaresizliğe saplanabilmektedir. İstiklal söz konusu ol­duğunda insanüstü müdahaleler gereklidir. Nitekim Çanakkale ve İstiklal Harbi’nde çok sayıda buna özgü örnekle karşılaşılabilir.

Mehmet Âkif son raddede artık Allah’a müracaat eder. İslâm konusundaki takvası ve sahiciliğini duasına yansıtır.

Milletini, vatanını doğrudan ezanla, Kur’an ile ayetle bir tutar. Kabe’nin selametini dahi bu toprakların uhdesine verir:

“Kur’an ayak altında sürünsün mü, İlâhî?

Âyatının üstünde yürünsün mü, İlâhî?

Haç Kâbe’nin alnında görünsün mü İlâhî?

Çöksün mü nihayet yıkılıp koskoca bir din?” (Ersoy, 1994, 277)

Vatan ve İslâm İçin Çalışmaları

Mehmet Âkif imparatorluğun sona erip İstiklal Harbi’nin başlamasından sonra, her za­manki gibi devletin ve milletin verdiği görevi tereddütsüz kabul ederek Anadolu’ya geç­miştir. Çeşitli faaliyetlerinin ardından İstiklal Harbi kazanılınca Mustafa Kemal, Âkif ile Eşref Edip’i çağırtıp; “Kastamonu’da vatanseverliğe yakışır yoldaki çalışmalarınızdan çok memnun oldum. Sevr Antlaşması’nın memleket için ne kadar feci bir idam hükmü ol­duğunu Sebilürreşad kadar hiçbir gazete memlekete neşredemedi. Manevi cephemizin kuvvetlenmesine Sebilürreşad’ın büyük hizmeti oldu. Her ikinize de bilhassa teşekkür ederim.” der. (Edip, 2002, 94)

Bu muhavereden pek çok sonuç çıkarılabilir. Birincisi Sevr antlaşmasının kesinlikle red­dedilmesi gerektiğini en iyi biçimde halka bir İslâmcı dergi, İslâmcılar anlatmıştır. Yine İstiklal Harbi gibi tamamı manevi güçle kazanılmış bir muharebenin bu yönünü yine İslâmcılar güçlendirmiştir. Tabi ki böyle bir atmosferde kazanılan savaşın marşını da bir İslâmcı, Âkif yazacaktır.

Mehmet Âkif 1920’de kurulan Meclis kayıt defteri’ne “İslâm Şairi” şeklinde kayıt edilmiş­tir. (Doğan, 2008, 10)

Çünkü döneminde şair İslâmla özdeşleşmiştir. Her anlamda bir bütünleşme söz konu­sudur. Bu yüzden İstiklal Marşı Âkif’in eseridir. İstiklal Marşı Mehmet Âkif’in uzun yıllar dillendirdiği fikirlerin, çabalarının rafine bir sonucudur.

Millet tasarımının, yurt müdafaası ve altyapısının, Batılıların emellerinin, onlarla mü­cadelenin kısa fakat keskin ve anlaşılabilir metnidir. Modern ulus örgütlenmesindeki sıkıntıların hele ki Türkiye gibi ünsiyetini başka paradigmalara devretmiş ülkelerdeki yapıtaşıdır İstiklal Marşı.

Cumhuriyet tarihi boyunca kendini belli eden “milli mutabakat metni”dir. (Doğan, 1998, 102)

Mehmet Âkif imparatorluğun son yıllarından beri bağımsızlık vurgusu yapar. Geleceği görmüştür. Özgürlük, bağımsızlık için tarihle şekillenmiş vatan ve millet vurgusuyla bir­likte varoluşsal önemdeki İslâm’dan örülen bir mücadele hattı çizer. İstiklal Harbi tama­men bu fikrin takipçisi ve sonucudur.

Harbin ilk yıllarında Meclis’in ilan ettiği “Memleket Beyannamesi” sarih bir şekilde bu gerçeği ilan eder. “(...) din ve milletlerinin şerefi için kan döken karındaşlarınızı arkadan vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin ve onları Millet Meclisi’nin kararları üzerine ce­zalandıracak olanlara yardım edin, ta ki din son yurdunu kaybetmesin, ta ki milletimiz köle olmasın.” (Doğan, 2008, 48)

Burada, tam bir cümle bile olmayan bu satırlarda bile üç noktanın altı çizilmektedir. Bi­rincisi İstiklal Harbi’ne darbe vurmak, milletin yekvücut olmasını engellemek isteyen­ler vardır. Harbin sonucuna baktığımızda bunların başarılı olamadıkları görülür. İkincisi Âkif’in erken dönem şiirlerinde sık sık söylediği gibi bu toprakların dar bir coğrafyayı değil tüm İslâm dünyasını uhdesine aldığı ve İslâm’ın son yurdu olduğu tüm dünyaya ilan edilir. Savaşın adının niçin İstiklal Harbi olduğu da açıkça vurgulanır. Çünkü sonuçta kölelik veya hürriyet vardır.

Memleket Beyannamesi “Allahın lâneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve rahmet ve tevfiki halife ve padişahımızı, millet ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.” cümleleriyle biter.

Yine bir cümlenin içerisinde çok sayıda vurgu ile karşılaşılır. Âkif’in çabasında da görül­düğü gibi Meclis İstiklal için mücadele çağrısı yaparken vatan, millet, halife ve padişahı bir arada kullanmaya özen göstermektedir. Çünkü İstiklal Harbi bunların üzerine bina edilmiştir.

Beyannameyi okuyanlar eksik bir şeyle karşılaşmayacaktır.

Mehmet Âkif’in hayatında “mütemadi saadet duyduğu devir yalnız İstiklal Savaşı sırala­rında, Taceddin dergâhının bir odasında, yaşadığı zamandır. (...) Âkif bir kere Ankara’da istediği düşünce birliğini, ideal birliğini bulmuştu: Herkes ‘Ya öleceğiz, ya müstakil yaşa­yacağız’ diyordu.” (Erişirgil, 1986, 353)

İstiklal Şairi o dönemin dar imkânlarına rağmen hem meslek icabı hem de mücadele için çok yerlere gitmiştir. Rumeli, Arnavutluk, Arabistan ve civarını gezen şair, Teşkilat - ı Mahsusa’nın görevlisi olarak Berlin’e, Arabistan’a, Şam’a, Lübnan’a; Anadolu’da Burdar’a, Balıkesir’e, Kastamonu’ya, Adana’ya, isyanı engellemek için Konya’ya ve daha bir çok il ve ilçeye uğrayarak orada ahaliyi uyarıcı konuşmalar yapmıştır.

Bu seyahatler dile getirilir ama o dönemin ulaşım vasıtaları ve yolun sıhhati pek izah edilmez. Âkif de bundan bahsetmemiştir. Bunu muhtemelen yakınma olarak algılayaca­ğı; millet ve yurd için mücadelede aklına bile getirmemiştir. Onunla Anadolu’yu gezen oğlu Emin zaman zaman bu zahmetlerden bahsetmiş, yaylı arabaların ve sık sık durmak zorunda kalmalarının, gece bozkır soğuklarının kendilerini çok etkilediğini belirtmiştir. (Ersoy, 2010, 48 - 70)

Mehmet Âkif İstanbul’da Sebilürreşad için Darülfünundaki görevinden ayrılırken, müca­delesini yalnız vaazlar, makaleler ve şiirlerle göstermemiştir.

Yaptığı seyahatlerde, çöllerde ortama uygun vaziyet almış, asker gibi elde mavzer çar­pışmıştır: “Tam bir asker, hattâ kumandan. Elde mavzer, belde fişeklik, başta kefiye: Hecin üstünde bir şahin gibi ucu bucağı olmayan çölleri yarıp gidiyor.” (Edip, 2010, 92) İmparatorluğun son yılları, İstiklal Harbi ve sonraki dönem için Âkif prototiptir. Onun İs­lâm anlayışı döneminin fikir adamlarından çoğunlukla farklı, sahih ve sahicidir. İslâmcı- lığı, vatanperverliği söyleme, doktrine dayanmaz; içtenliğe, varoluşa, kurtuluşa, cihada, ahlaka ve fikre bağlıdır.

  1. YENİ BİR MİLLET TANIMI

Çöküşün Nedeni Tefrika

Mehmet Âkif Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması, hilafet ve saltanatın son bulması­nın birinci müsebbibi olarak tefrikayı görür.

Tefrikanın türlü çeşitleri bulunur ancak bu topraklardaki tefrika millet bağını çözmüştür. Çünkü Âkif’te millet, ırk, ümmet kavramlarının gelip dayandığı / çıkış yaptığı yer aynıdır: din ve vatan.

Bir kere Âkif için vatan yani bir toprak parçası mutlaka gereklidir. Erken dönem şiir ve vaazlarında tüm Müslümanları kapsayan nitelemelere giden Âkif, imparatorluğun top­rak kayıplarının etkisi, I. Dünya Savaşı ve Çanakkale’den sonra İslâm’ın yurdu, dolayısıyla Müslümanların yurdu olarak Türkiye’yi görmeye başlamıştır.

Âkif’in milleti, ihtilaflara düşen, tefrika neticesinde ipleri başkalarının eline veren millet olduğu gibi tekrar yetkeyi devralma iradesini gösteren ve çarpışmanın ortasına kendini atan millettir. Bu bakımdan İstiklal Marşı’nda geçen “milletim”, “vatan”, “yurdum”, “ırkım”, “hilal”, “bayrağım” ibareleri birlikte ve toplam on beş kez kullanılmıştır. (Kara, 2011, 18) Âkif ömrünün sonuna kadar bağlandığı fikirlere yüz çevirmemiştir. İslâm birliği düşün­cesi başlığı altındaki görüşlerini ve çabasını her zaman devam ettirmiştir. Ancak sıcak çatışmalarla birlikte bunları dile getirme şeklini değiştirmiştir.

Bir kere Âkif “ümmetin” selametini kendi üzerine almıştır!

Dünyadaki tüm Müslümanların sorumluluklarını Anadolu topraklarına yüklemiştir. İslâm’ın devamını ve Müslümanların inançlarını yaşamalarını imparatorluk yönetimine bağlamıştır.

Niçin?

Diğer Müslüman ülkeler batılıların karşısında güç olamamışlardır. Dağınık, merkezden yoksun, kendi idare etme şartları imkânsızdır. Her yönüyle merkeze yani hilafete bağım­lıdırlar. O derece ki inançlarını yaşamaları bile payitahttaki düzenin devamına bağlıdır. Tarihsel tecrübeleri yoktur. Düzen, devlet kurma deneyimleri de sınırlıdır.

Dinlerini yaşamaları Anadolu’nun salimen ayakta kalmasına bağlıdır: “İşte o zavallıların şimdilik dinlerini olsun muhafaza edebilmeleri de şu hükûmet sâyesindedir. Maazal­lah bu hükûmet, bu son Müslüman hükûmeti de yıkılacak olursa Rusya’daki, Çin’deki, Hind’deki, Cava’daki elhasıl dünyanın her yerindeki yüzlerce milyon Müslüman ar­tık dinine sahip olamayacak. O zaman biz yalnız kendi vebalimizi değil, dörtyüzmil- yon ibadullahın vebalini de yükleneceğiz! Ne dünyayı görecek gözümüz, ne huzûr - ı Rabb’ülâlemîn’e çıkacak yüzümüz kalmayacak!” (Abdülkadiroğlu, 1987, 173)

Batılıların bu memlekete ordularından önce tefrika girmiştir. “Artık Allah için olsun birbi­rimizle uğraşmaktan vaz geçelim. Artık bu fırkalara, bu mel’un tefrikalara nihayet vere­lim.” cümleleri Âkif’in makalelerindeki yakarışlarından biridir.

Zira Âkif “Tehlikeyi en evvel görenlerden biri ve en evvel vâveylâ - yı îkaz koparan din­daş, ırkdaş, vatandaş” tır. (Süleyman Nazif, 1991, 69)

Bu yüzden şair Müslümanları yalnız bu sıfatlarla birleştirmek istediğinden ırk, kavim, millet kavramlarını aynı manada kullanmayı tercih etmiştir.

Müslümanların arasında asabiyetin bulunmadığını gösterme çabası, tüm eserlerinde belirgindir. Onun için Süleymaniye Kürsüsü’nün bir bölümünün başı ile devamında Müslümanlar hem kavim (Müslümanlar gibi mâzisi büyük bir kavmi,) hem de millet ola­rak tavsif edilmektedir.

Etnik Unsurların İslâm ile Bağları Kalmamıştır

İslâm birbirinden ayrı birçok akvamı bir arada tutabilmiştir, tarih boyunca. (Ersoy, 1994, 169)

İslâm’ı temelinden yıkacak güç ise kavmiyettir.

Müslümanlık gibi güçlü bir bağ varken Müslümanların bu derece ayrışmalarını Âkif an­layamaz. Bu bakımdan şair Müslümanları bir arada tutmak için her türlü söylemi geliş­tirir, kullanır. Bunlardan biri Müslümanların aile olduklarıdır. Müslümanlardaki bu par­çalanma ancak Batılıların işine yarayacaktır. Âkif Süleymaniye Kürsüsü’nde de bunun detaylarını verir. Âkif kürsülerden açıkça Müslüman etnisiteyi uyarır.

Bu uyarılarda geleneksel anlamda millet vurgusunu kullanır. Milletten çıkışın ancak İslâm’dan çıkmakla mümkün olacağını bildirir: “Ey cemaat - ı Müslimîn, siz ne Arapsınız, ne Türksünüz, ne Arnavutsunuz, ne Kürtsünüz, ne Lâzsınız, ne Çerkezsiniz! Siz ancak bir milletin efrâdısınız ki o millet - i muazzama da İslâmdır. Müslümanlığa veda etmedikçe kavmiyet da’vasında bulunamazsınız. Peygamberimiz sallalahu aleyhi vessellem Efen­dimizin bin üç yüz bu kadar sene evvel ümmetine bildirdiği bu hakîvkatı hatırınızdan çıkardığınız gibi dünyanız azab, ahretiniz ise büsbütün harabdır.” (Abdülkadiroğlu, 1991, 78 - 79)

Mehmet Âkif imparatorluk bünyesinde bu kadar farklı etnisite ile İslâm rabıtası nede­niyle kardeş gibi yaşadıklarını belirtir. Ancak tefrika ile birlikte Müslümanlar adeta bir­birlerine düşman kesilmişlerdir. Avrupa’daki fırka anlayışı ile bizdekinin farklı olduğunu savunur şair. Bu yüzden Batıdan gelen bu metodlara meyl etmekten kaçınmak gerekir. Çünkü maksat memleketin selâmetidir. (Abdülkadiroğlu, 1991, 101)

Âkif imparatorluk bünyesindeki etnik unsurlara bir teklifte bulunulduğunu açıklar. (Ab- dülkadiroğlu, 1987, 198 - 199) “Aradaki râbıta - i İslâmiyeyi te’yid etmek şartıyla mensûb oldukları akvamı okutmak, yazdırmak, ilim ve irfan sahibi etmek, servet, san’at, ticaret hususunda terakkî ettirmek için geceli gündüzlü uğraşırlar. Sonunda bu müteferrik cüz’lerin hey’et - i mecmûasından bir küll - i müterakkî husûle gelir ki Hilâfet - i İslâmiye ve Saltanat - ı Osmaniye’nin baka - yı azametine ebediyen hâdim olur, durur.”

Ancak tarihi fonksiyonu uyarınca modern bir “bir arada yaşama” çabasına kimse yanaş­maz.

Çünkü bu etnik unsurların artık İslâm ile bir yerlere varma niyetleri kalmamıştır.

Âkif’in bu tespitleri millet olma kriterleri bakımından da önemlidir. Şair millet olmanın getirilerini örtük bir şekilde sorunları anlatırken ele almıştır aslında. Çünkü tefrika başlığı altındaki meseleler millet olmanın birinci şartıdır. Zira imparatorluğun sonuna doğru millet vatanı ve dini dışındaki her değeri öne almış, menfaatlerini bunların önüne ge­çirmiştir. “Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek, herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatini temin etmek sevdasına düştüğü zaman yıkılır.”

Nasrullah Camii Kürsüsü’ndeki ibareler, Müslümanlar Batının kültürünü fazlasıyla içsel­leştirdiğini göstermektedir.

Âkif memleketin kurtuluşu için en başta millete, tarihsel fonksiyonu icabınca millet olma bilinci vermeye çalışır. Çünkü millet artık değer skalasını değiştirmiştir. Öncelikleri farklıdır.

İslâm varoluşsal önemden yavaş yavaş çıkmaktadır. Bu yüzden şair, kurtulmayı İslâm’a endeksler. Çünkü onun için millet büyük oranda dindir. Din ile vardır. Tanımlanması, ey­lemleri, kültürü dinin etkisindedir: “Hangi millettir ki efradında yoktur hiss - i din?” / En büyük akvama bir bak: Dîni her şeyden metin.” (Ersoy, 1994, 204 - 205)

Millet olmak geçmişin değerlerine, “ecdada” az çok benzemek gerekir. Onlara özgü düs­tur, ırkın gerektirdiği, necib evlada münhasır şiar gerekir. (Ersoy, 1994, 288) Beka hissinin ebediliği de milletin vazgeçilmez hususiyetlerindendir. Çünkü batış gibi kurtuluş da bir aradadır. Âkif diğer etnik unsurlara da bu şekilde mesajlar vererek, imparatorluk bün­yesinde teşekkül eden milletin birlikte yükseldiğini dolayısıyla ne kadar özerk ve özgür olsalar bile yine batışlarının bir arada olacağının altını çizer.

İstiklal Şairi’nin kurtuluş için vazgeçilmez saydığı millet birliğini teşekkül çabası Türk dü­şüncesinin teğet geçtiği birçok konudan biridir. Âkif’deki millet algısı inşa faaliyetinin de sonucudur. Çünkü millet yıkılmıştır. Adeta tarumar olmuş, şehirleri gibi virane haline gelmiş, dilenci bir pozisyona düşmüştür. Âkif muadillerinden farklı olarak inşa etmek istediği milletin referans noktalarını, gelecek hedeflerini İslâmi temele oturtmuştur.

Sahih olması bir tarafa Âkif’in çabası pratiktir de. Çünkü millet kısa süre içinde bir araya gelerek bağımsızlığını müstakil mahiyetini kazanmak zorundadır.

Bunun için şairin elinde veriler de vardır. En başta İstanbul. Süleymaniye Camii, Fatih Camii... Bir milletin burada kökleştiğinin timsalidir. Âkif’in çizdiği Fatih Camii portresi yine onun düşüncesini yansıtan mısralarla yol alır. Âkif’in derdi ruhunda kavileştiği için her hususta bunun acısını dile getirir. Görünüşteki bir ibadethaneden, taş yığınından ileridedir cami. Yalnız cami değil göğe kadar yükselmiş ibadettir. Hakikatin temsilcisidir: “Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş - i hücûmunda, / Göğüs germektedir, bir kere olsun olma­dan bîzar.” Mezarlıklar. “Şanlı bir tarihsin: Mâzi - yi millet sendedir.” (Ersoy, 1994, 34)

Ezanları da benzer şekilde tanımlayan şair, milletin benliğini korumasında modern an­lamda bayrağını yükseltmesini de şart koşar. Milletin marifet, fazilet ve ahlak ile varlığını devam ettireceğini söyleyen Âkif, tarihin tekerrür edeceğinin unutulmamasını, geçmiş­ten ders almanın millet bağlamını sürdüreceği kanaatindedir.

Milletin idraki tarumar olmuştur. Ziraatten fen dallarına kadar hepsinin yolu kapanmış­tır. Cehalet, tembellik, tefrika milleti çözmek üzeredir. Milleti oluşturan değerlerden va­kar, haya ortadan kalkmış, mukaddesat unutulmuş, Hüda’ya saldırılmış, hatıralara hür­met bitmiş, ananeler yadedilmemekte, mübtezel bir yaşam herkese yayılmıştır. (Ersoy, 1994, 240 - 241)

İstiklal Şairi bir an olsun ümidini yitirmemiştir. Bunun nedeni elbette millet anlayışı ve İslâm’dır. Herşeye rağmen “Binâ - yı milleti i’lâ eden temel sağlam”dır. (Ersoy, 1994, 257)

Millet: Ümmet, Batı ile Çarpışma ve Müstakil İslâmi Hayat

Temelin sağlamlığı başta İslâm’a sonra da tarihe bağlıdır.

Âkif eserlerindeki tarih vurgusunu buna dayandırır. Millet ile tarihin kopmaz birlikteli­ğini göstermek için. Bu bakımdan o bilindik manada modernist değildir. Zira klasik ge­lenekçi hiç değildir. Âkif’in yapmak istediği Batı karşısında geri düşmüş Müslümanların yepyeni bir düşünce ve eylem ile tarihsel fonksiyonuna kavuşmasıdır. Bu bakımdan tari­hi hakikatleri direkt kullandığı gibi tarihsel pratik içinde Müslümanların yapıp ettiklerini eleştirir de.

Dönemin İslâmcıları gibi sadece Kur’an ve sünnete dayanıp tarihi birikimi yok saymak­tan kaçınır.

O, konjonktürün tesiriyle yepyeni bir düşünce kotarmıştır. Dünyanın gittiği istikametten ayrı kalmadan tarihsel misyonunu millete tekrar vermiştir.

Âkif “Şark’ı baştanbaşa yıllarca dolaş”ıp, görmüştür. (Ersoy, 1994, 178)

50 bin rakamıyla bugün bile erişilemeyecek bir satışa sahip derginin idarecisidir. Dün­yanın her yerindeki Müslümanlardan mektuplar, bilgiler, haberler ilk elden kendisine ulaşır. Müslümanların maddi ve hissi dünyalarını yakinen tanır.

Eserlerinde Müslümanların durumuna çok üzülür ve istisnasız tüm Müslümanları kapsa­yan bir hassasiyet geliştirir. Âkif’in gördüğü payitaht / Anadolu dışındaki Müslümanların Batı karşısında irade göstermeleri mümkün değildir. Onun için Müslümanların gözleri de bu coğrafyadadır.

O zaman Batıyı bu topraklarda alt edip İslâmi bir hayat inşa etmekle İslâm’ın ve böylece dünyadaki Müslümanların da güvenliği sağlanmış olur.

Âkif’teki vatan budur.

Sınırları keskin bir toprak parçası değil, İslâm ve Müslümanların emniyetli oldukları yer­dir vatan.

Bunu muhafaza ederek yaşayan Müslümanlarda millettir.

Âkif dönemin İslâmcılarının “İslâmiyet’te vatan ve milliyet yoktur.” (Kadri, 1999, 166) fik­riyatının karşısında öncü bir tavırla çıkmış ve vatan, millet kavramlarını İslâm ile birleş­tirmiştir.

Hatta “ümmet”i de doğrudan Anadolu’nun selametine bağlayarak, Batı karşısında varol­ma mücadelesine eklemiş ve belli sınırlar içerisinde tanımlamıştır. Çünkü Anadolu’nun kurtuluşu “Müslümanların” meselesidir. Dolayısıyla bu mesele bir kavm, ırk, cinsle sınır­landırılamaz.

Ümmetin gözü Anadolu’da olduğuna göre etnik unsurlardan bahsetmek hadiseyi sap­tırmaya götürecektir. Âkif burada milleti modern manasındaki “nation”a yaklaştırmak bir tarafa “ümmet”le genişletir.

Millet demek artık Batı karşısında çarpışıp, müstakil İslâmi bir hayat inşa etmeye çalışan Müslümanların adı olur.

“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz: / Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğ­retmişiz! / Kapkaranlıkken bütün âfâkı insaniyetin, / Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin; / (...) / Bir taraftan dinimiz, ahlâkımız, irfanımız; / Bir taraftan seyfe makrun adlimiz, ihsânımız; / Yükselip akvâmı almış fevc fevc âğûşuna; / Hepsi dalmış vahdetin âheng - i cûşâcûşuna. / Emr - i bi’l - ma’rûf imiş ihvân - ı İslâmın işi; / Nehy edermiş, bir fenalık görse, kardeş kardeşi. / Kimse haksızlıktan etmezmiş tegâfül ihtiyâr; / Ferde râci’ sadmeden efrâd olurmuş lerzedâr.” (Ersoy, 1994, 201 - 202)

İslâmcılar hangi dönemde Âkif kadar müstakil bir İslâmi hayatı, Batı ile çatışmayı he­deflemişler, tüm Müslümanların selametini önceleyerek, vatanları için mücadeleyi öne almışlardır?

Kaynakça

Abdülkadiroğlu, Abdülkerim; Abdülkadiroğlu, Nuran (1987) Mehmet Âkif Ersoy’un Makaleleri. Kültür ve Turizm Bakanlığı.

Abdülkadiroğlu, Abdülkerim; Abdülkadiroğlu, Nuran (1991) Mehmet Âkif’in Kur’an - ı Kerim’i Tefsiri - Mev’ıza ve Hutbeleri. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

Doğan Mehmet (1998) Camideki Şair. İz Yayıncılık.

Doğan Mehmet (2008) İslâm Şairi İstiklal Şairi Mehmet Âkif. Yazar Yayınları.

Düzdağ, Ertuğrul (1996) Mehmed Âkif Ersoy. Kültür Bakanlığı.

Edip, Eşref (2002) Millî Mücadele Yılları. Beyan Yayınları.

Edip, Eşref (2010) Mehmed Âkif. Beyan Yayınları.

Erişirgil, Mehmet Emin (1986) İslâmcı Bir Şairin Romanı Mehmet Âkif. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Ersoy, Emin Âkif (2010) Babam Mehmet Âkif. Kurtuba Yayınları.

Ersoy, Mehmet Âkif (1994) Safahat. Akçağ Yayınları.

Georgeon, Françoıs (2006) Osmanlı - Türk Modernleşmesi. Yapı Kredi Yayınları.

Günaydın, Yusuf Turan (2009) Mehmet Âkif’in Mektupları. Ebabil Yayınları.

Kadri, Hüseyin Kâzım (1999) İslâm’ın Avrupa’ya Son Sözü. Pınar Yayınları.

Kara, İsmail (2011) “Kimin Milletindensin?”. Dergâh Dergisi. Ocak 2011. Sayı: 251.

Karakoç, Sezai (2005) Mehmed Âkif. Diriliş Yayınları.

Kuntay, Mithat Cemal (1939) Mehmed Âkif. Semih Lütfi Kitabevi.

Özçelik, Mustafa (2009) Mehmet Âkif Ersoy. Kronolojik Hayat Hikâyesi. Erguvan Yayınevi.

Süleyman Nazif (1991) Mehmed Âkif. İz Yayıncılık.

Topçu, Nurettin (2006) Mehmet Âkif. Dergâh Yayınları.

Yıldırım, Tahsin (2007) Milli Mücadele’de Mehmet Âkif. Selis Kitap.

Türkiye Yazarlar Birliği'nin vefatının 90. yılında Âkif'i anmak için düzenlediği bilgi şöleninin tebliğlerini içeren kitap, TYB'nin 45., Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 6. kitabı...

Bu haber toplam 176 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim