• İstanbul 20 °C
  • Ankara 20 °C

Kâmil Yeşil: Mehmet Âkif'in hikâyeciliği

Kâmil Yeşil: Mehmet Âkif'in hikâyeciliği
Türk edebiyatında şair olmak isterken hikayeci, hikayeci olmak isterken şair olan iki büyük sanat adamımız vardır.

Şair olmak isteyip de ruhundaki şairâneliğin ve terkibindeki aksaklığın farkına vardıktan ve bunu dostlarının konuşmalarında da gördükten sonra hikâyeye geçen sanatçımız Sait Faik'tir Aslında nesir yazmak isteyen ancak nesrinde gördüğü rekaket (tutukluluk hâli) sebebiyle şiirde karar kılan sanatkârımız da Mehmet Akif'tir. Bir tenakuz var gibi gelen bir cümle kurduğumun farkındayım. Ancak bunu ben söylemiyorum, şairimiz Mehmet Âkif söylüyor. Çünkü rekaket varsa bu öncelikle nazımda olur diye geliyor aklımıza. Oysa şairimiz nesrinin tutuk olduğunu, selasetten, akıcılıktan uzak bulunduğunu söylüyor. Bunun bizce en önemli sebebi Mehmet Âkif'in yaratılışça nesre yatkın olmayışıdır. Başka bir ifade ile Mehmet Âkif doğuştan sair (şair-i maderzat) olduğu için bütün meramını nazma dökmüş veya nazma dökmek zorunda kalmış, nazma mahkûm bir sanatkârın izdir. O ister cami kürsüsüne çıkmış olsun vaaz için, isterse ziyaret maksadıyla sokağa çıksın veya dostuyla sohbet etsin, hiç fark etmez; dil, hemen söze dönüşür, kendini ölçüye, kafiyeye, sese vurur.

Nükte de bu sözün içindedir, ironi de ders de. Mehmet Âkif, niçin şair olmak zorunda kaldığını şöyle anlatır bize: Müstakbeli şi'rimin açık mı? Şair olamam, o belli zaten Bir nâzım olur muyum acep ben? Nesrimde rekaket olmasaydı Evvelce gözüm de dolmasaydı Hiç nazma temayül eylemezdim Bir sadece beyt söylemezdim Heyhat bir iptila imiş bu Ben bilmez idim, hata imiş bu

Bu beyitlerden anlıyoruz ki her sanatkâr gibi Mehmet Âkif yaptığı iş üzerinde kafa yoran biridir. Günümüzde poetika olarak isimlendirdiğimiz bu sanatsal altyapı veya sanatın hareket noktası Mehmet Âkif'de öncelikle türler ve ifade tarzları arasında bir seçim yapmak şeklinde tezahür etmektedir. Ancak şair kendinin de farkındadır ve o farkında olduğu şey de şairaneliktir. Hepimiz biliyoruz ki sanat öncelikle sanatkârın seçtiği alanla ilgili bir yeteneğe, o yeteneğe neşv ü nema verecek bir birikime, onu geliştirmeye yönelik bir meleke sahibi olmaya mutazammındır. Mehmet Âkif işte bunun farkındadır. İçindeki sesi nazım veya nesir olarak dışa vurmak sadece seçimle ilgili değildir, onun hakkını vermek de gerekir. Bu açıdan bakıldığında Safahat'ın girişinde yer alan ifadeler daha farklı bir boyut kazanmaktadır. Zira bu metin bu zamana kadar ilk veya yüzeysel yapısıyla anlamlandırılmıştır. Nedir o?

Bana sor sevgili kaari; sana ben söyliyeyim Ne hüviyette şu karşında duran eş'ârım Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri Ne tasannû bilirim, çünkü ne sanatkârım Şiir için gözyaşı derler; onu bilmem yalnız Aczimin giryesidir bence bütün âsârım Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım Oku, şayet sana bir hisli yürek lâzımsa Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa

Âkif'in kişiliği ile bu metni birleştirenlere göre Mehmet Âkif bu metinde bir tevazu sergiler. Buna göre aslında Âkif şiir yazdığının, Safahat'ta yer alan metinlerin şiir olduğunun farkındadır ve fakat tevazu göstermektedir. Doğrusu bu sözler ilk bakışta bu anlama gelmez değil. Ancak ben bu metinle ilk metni karşılaştırdığımda başka bir sonuca varıyorum o da Mehmet Âkif'in metinleriyle ilgili bir poetikası olduğuna işarettir. Şairimiz birinci metinde şiir ile nazmı (manzumeyi) ayırmakta ve nazma eğilim gösterm esini iki şeye bağlamaktadır: Nesrinin rekaketi ve gözünün hemen dolması, yani gayet hisli biri olması. Edebî bir terimle söylersek"şairanelik". Böylece şairimizi de şahit göstererek diyebiliriz ki Safahat'taki metinlerin iki temel niteliği vardır: Bunlardan birincisi, yazılan metinlerin çoğunun nazım olması, İkincisi de samimiyettir... Acaba Mehmet Âkif başlangıçta niçin nesre temayül göstermiştir? Bu sorunun cevabını bulmak için şairin gençlik çağlarında neler okuduğuna bakmamız gerekir. Âkif'in muhtelif söyleşilere verdiği cevaplara ve dostlarının hatıralarına baktığımızda görüyoruz ki Mehmet Âkif'in çocukluğunda en çok okuduğu ve etkilendiği kişiler Sâdi ve Hâfız'dır. Bilindiği gibi Şark edebiyatının bu büyük imzalarının eserlerine hakim olan dil öğretici bir dildir. Her iki şairin eserlerinde, özellikle Bostan ve Gülistan'daki öğreticilik, hakimane söyleyiş, nükteye düşkünlük, metinlerin aralarına yerleştirilen hikâyeler şairimiz üzerinde etkili olmuştur. Mehmet Âkif sadece şark klasiklerini okumak ve mütalaa etmekle kalmamıştır; Ispartalı Hakkı'nın teşvik ve yardımlarıyla Fransızca öğrenmiş ve o yıllarda hem Batı'da hem Osmanlı'da; eserleri ve hayata, edebî esere yaklaşımlarıyla etkili bir akım olan romantikleri de okumuştur. Kendisinden ve yakın dostlarından öğreniyoruz ki Mehmet Âkif'in en çok okuduğu ve sevdiği, etkisinde kaldığı imzalar arasında Viktor Hügo, Anatole France, Lamartine, Rousseau, Alphonse Daudet, Emile Zola, Aleksandr Duma Fils vardır. Dikkate edilirse bu isimler hem romantik akımın temsilcileridir hem de o dönemde Batı edebiyatının en önemli roman ve hikâye yazarlarıdır. Zola'nın natüralizmini, Hügo'nun romantizmiyle birleştirip bunları kendine has realizmi ile harmanlayan Mehmet Âkif bu ediplerden yeni bir dile ve anlatıma kavuşur. Bu anlatım da öncekilerde görülen nesre karşılık Âkif'de ifadesini bulan nazım, nesre yaklaştırılmış nazım ve o nazma giydirilmiş şiiriyettir.

Bilindiği gibi natüralizm aşırı realizm olarak adlandırılır ve aslında pozitivizmin başka cepheden görünüşüdür. Unutmayalım ki Mehmet Âkif sadece bir İslâm âlimi değildir aynı zamanda pozitif bilim denilince akla gelen ilk ilimlerden biri olan Veterinerlik okumuş bir bilim adamıdır. Bu eğitim Âkif ve nesli için aslında biraz da zorunluluktur diyebiliriz. Çünkü Tanzimat'tan beri memleketin geri kalması bilimden uzak kalmaya, medreselerin yetersizliğine bağlanmaktadır. Ve Ernest Renan aynı dönemde İslâm ve bilimi yazarak İslâm dünyasının geri kalmışlığını dine dayandırmaktadır. Bu tartışmaların içinde büyüyen biri olarak Âkif ve neslinin Batı'da gelişen bilimlerle buluşmak ve onları memleketimize taşımak kadar tabiî bir girişimi, teşebbüsü olamazdı. İşte bu arayışın bir sonucu olarak Âkif de pozitif bilim okumuş ve "Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm î" sonucuna varmıştır. Mehmet Âkif için Osmanlı devletinin geri kalmasının nedenlerin biri eğitimsizlik, bilimden uzak kalmak ise diğeri de tembellik, atalet ve miskinliktir. O, bu anlayışını en iyi olarak Mahalle Kahvesi adlı manzumesinde işler.

Hikâyenin giriş kısmına bu değerlendirmeler ışığında bir bakalım:

Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve:

Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik; Önünde tahta mı, toprak mı? Sorma, pis bir eşik. Şu gördüğüm yer için her ne söylesem câiz; Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!. Zemini yüz sene evvel döşenme malta imiş.. "İmiş"le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş, O bir karış kirin altında hângi mâden var? Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar, Maun cilâsına batmış tütünle nargileden; Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden. Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al, Vücûdu kapkara, leylek bacaklı bir mangal. Şu var ki bilmeyen insan görürse birden eğer, "Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli!"der: Kenarda, peykelerin alt başında bir kirli Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli: Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı, Zavallının, güveden, liyme liyme hep sırtı. Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil; Ki "bir tependen inersem!" diyen hasır zenbil; Onun hizâsına gelmez mi, bir döner şöyle, Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle! Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk, içinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok! Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz; Onun yanında, kan almak için, beş on boynuz. ikinci katta bütün kerpetenler, usturalar... Demek ki kahveci hem diş tabibi, hem perukâr! inanmadınsa değildir tereddüdün sırası; Uzun lâkırdıya hâcet ne? işte mosturası; Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden, Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar, dizilen, Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil; Birer mezâra işâret düşün ki, her kandil! Üçüncü katta durur sâde havlu bohçaları. Sağında cam dolabın hücre hücre bitpazarı. Duvarda türlü resimler: alındı Çamlıbeli, Kaçırmış Ayvaz'ı ağlar Köroğlu rahmetli! Arab Üzengi'ye çalmış Şah İsmail gürzü; Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü. Firaklıdır Kerem'in "Of?"der demez yanışı, Fakat şu "Âh mine'l-aşk"a kim durur karşı? Gelince Ezrakabânû denen acûze kadın Külüngü düşmüş elinden zavallı Ferhâd'ın! Görür de böyle Rüfâî'yi: Elde kamçı yılan, Beyaz bir arslana binmiş; durur mu hiç dede can? Bakındı bak Hacı Bektâş'a: Deh demiş duvara! Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra. Birer birer oku mümkünse, sonra ma'nâ ver... Hayır, hülâsası kâfi, yekûnu ömre sürer: Bedâhaten kusulan herze pâreler ki düşün, Epey zaman daha lâzımdı herze olmak için! ‘Oturmadan içi yağ bağlamış bodur masanın, Yayılmış üstüne birçok kâğıt ki, oynayanın, Elinde yağlı meşin zanneder görünce adam. Ya tavlanın kiri? Kâbil değildir, anlatamam. Harîta-vâri açılmış en orta yerde dama; Beyaz mı taşları, yâhud siyah mı? hiç sorma? Hutûtu: Gâyr-i muayyen hudûdu memleketin: Nazarda haylice idman gerek ki fark etsin; Deliklerindeki pislik lebâleb olsa, yine, Bakınca bunlara gâyet temiz kalır domine. Delikli çekmece var ha! Demirbaş eşyadan; Yanında bir de kulaksız Tekir.. Unutma aman!

Buraya kadar görüyoruz ki Mehmet Âkif bir hikayeci ayrıntısından çok bir fotoğraf ayrıntısı vermektedir. Bu dikkat onu Zola natüralizmine yaklaştırmaktadır, içinde abartı imiş gibi görünen ifadeler de romantik duyuşun bir ifadesi olarak kabul edilmelidir. Mehmet Âkif, bundan sonraki satırlarda projektörü kahvenin içine çevirir. İnsanların konuşmaları, hal ve tavırları bir bir yakın plan gösterilir. Burada da görüyoruz ki Mehmet Âkif halkını iyi tanıyan, kişileri dillerinden yakalayan bir sosyologdur. Zaten onun bütün manzum elerinde bu sözvarlığını görmek mümkündür. Onun tipleri yaptıkları işe, yaşadıkları çevreye, aldıkları tahsile, ait oldukları zihniyet dünyasına göre konuşur.

Asıldı bey koza! - Besbelli, bak sırıttı aval; - Bacak elinde mi? - Kır, Hamdi sen de dağlıyı al. - Ulan! Kapakta imiş dağlı... Hay köpoğlu köpek! - Köpoğlu kendine benzer, uzun kulaklı eşek! - Sekizli, onlu, ne çektinse ver de oryayı tut. - Halim, ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte: Kaput! - Cihâr ü yek mi o taş? - Hiç sıkılma öldü dü-şeş! - Elimde yok mu diyor? Çek babam! - Aman şeş-beş! - Hemen de buldu be? Gelsin hesaplayıp durma! - Bi parti yendi ya akşam, dikiz gelin kuruma! - Dü-beşle bağlıyorum. -Yağma yok! - Elindeki ne? - Se-yek. - Aman durun öyleyse: Penc ü yek domine! - Mızıkçı dendi mi, sensin diyor, bakın ağalar: Kırık mı söyleyin Allâh için Şu cânım zar?

- Kırık! - Değil! -Alim allah kırık! - Değil billâh -Yem insiz oynıyamazlar ki, ah çocuklar ah! - Karışmasan için olmaz değil mi? Sen de bunak! - Gelirsem öğretirim şimdi... - Ay şu pampine bak! Gelip de öğretecekmiş... Mezarcı Mahmud'a git! Bir üflesen gidecek ha... Tirit mi sâde tirit! - Zemâne piçleri! Gördün ya, hepsi besmelesiz... Ne saygı var, ne hayâ var. Eğer bizim işimiz, Bu kaltabanlara kalmışsa vay benim başıma! - Herif belâya sokarsın dırıldanıp durma! - Mezarcı Mahmud'a git ha? Bakın it oğluna bir! Küfürbaz alçak, edepsiz, Bu söylenir mi Bekir? -Yolunca terbiye verdin ya âferin Haşan Ağa?. - Bıraksalar beni, çoktan marizlemiştim ya! Mezarcı Mahmud'a ha? Vay babasının canına. Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanına, Okur da öyle girer, hem ayakta beklerdik; "Otur", demezseler elpençe sâde dinlerdik; "Hayır, bu böyle değildir" demek, ne haddimize! "Evet", desek bile derlerdi:"Sus behey geveze"

- Otuz yaşında idim belki; annesiz, dışarı Kolay kolay çıkam azdım : Döverdi çünkü karı! Bugün, onaltıyı doldurmamış yumurcaklar, Odun yemez iyi bil ha! Geberse karşı koyar. Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerim'i... Bırak! Eşek değilim ben, deyip dikilmez mi? Dayak eşekler içinmiş, adam dövülmezmiş.. - Ya biz, sözüm ona, merkeb miyiz Bekir, bu ne iş? Döverdiler bizi hergün de karşı koymazdık... Ben öyle terbiye oldum... Kolay mı insanlık? - Dokundurur mu, ne mümkün, eloğlu hiç adama? O Müslümanları sen şimdi, hey kuzum arama! Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya: Zavallı, açmaza düşmüş... Bakın hesaplamaya! Oyuncunun biri dalgın, elinde taş duruyor; Rakibi halbuki lâ yenkâtı' bıyık buruyor. Seyirciler mütefekkir, güzide bir tabaka; Düşünmelerdeki şîveyse büsbütün başka: Kiminde el, filân aslâ karışmıyorken işe, Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe. Al işte:"Beyne burundan gerek, demiş de, hulûl" Taharriyât-ı arnikayla muttasıl meşgul! Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam: Zemine dâire şeklindeki yaydı bir balgam;

Abanmış olduğu bir yamrı yumru değnekle, Mümâslar çekerek soktu belki yüzşekle! Ayak teriyle cilâlanma tahta peykelere, Külâhlı, fesli dizilmiş yığın yığın çehre: Nasîb-i fikr ü zekâdan birinde yok gölge; Duyulmamış bu beyinlerde his denen meleke! - Aman canım, şu bizim komşu amma uğraşıcı! - Ne belledin ya efendim? Onun bir ismi Hacı! -Çocuğu, ha mektebe verdim, ha verm edimdi diye, Sokak sokak geziyor... - Koymuyor mu medreseye? - Koyar mı hiç? Arabî şimdi kim okur artık? - Evet, gâvurcaya düştük de sanki iş yaptık! - Binâ'ya üç sene gittimdi hey zamanlar hey ilim de kalmadı... - Zâten ne kaldı? Hiç bir şey. - Mahalle mektebi lâzımdır eski yolda bize; Sülüs, nesih bitiyor yoksa hepsi... Keyfinize! - On üç yaşında idim aldığım zaman ketebe. Geçende, sen ne bilirsin? demez mi bir zübbe? Dedim,"Ulan seni gel ben bir imtihân edeyim, Otur da yap bakalım şöyle bir kıyak temmim." - Nasıl, becerdi mi? - Kâbil mi! Rabbi yessir'i ben,

Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağ iken. - Nedir elindeki yâhuu? - Ceride. - At şu pisi. - Neden? - Yalan yazıyor, oğlum, onların hepisi. - Ya doğru yazsa asarlar... Ne oldu Volkan'cı, Unuttunuz mu? - Bırak boşboğazlık etme Hacı! Şu karşıdan gözeten fesli, zannım ağzıkara... - Hayır, demem o değil... - Durma sen belânı ara! - Canım lâtife yapar, bilmiyor musun Ömer'i? - Biraz rahatsızım Ahmed, yakın benim feneri! Duyuldu bir iri ses, arkasından istiğfâr... Meğer geğirti imiş. - Pek şifâlı şey şu hıyar. Cacık yedin mi, ne hikmet, hazır hemen teftih... - Evet şifâlı yemiştir... -Yem iş mi? Lâ-teşbîh. - Günâha girme. Tefâsîrde öyle yazmışlar... Dayım demişti ki: Gördüm, hıyar hadiste de var: Mehmetâkjf Ersoy - Haşan, bizim yeni dâmad ne oldu anlamadık Görünmüyor? - Karı koyvermiyor. Herif, kılıbık.

- Evinde çan çan eden erkeğin de aklına şaş... Laf anlamaz dişi mahluku, durma sen uğraş. - Kim uğraşır a babam, bunca yıllık ehlim iken, Adem hesabına koymam bizim köroğlunu ben. Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan, Bakıyor bunlara, yan yan, iki çift ince nazar: "Ya, sizin bir yuvanız yok m u?"diyor anlaşılan,

Şairimiz yukarıda adı geçen isimlerin eserlerinde kendi mizacına hakim olan duygusallığı gördüğü gibi toplumsal olayların tasvirinde gösterdikleri başarıyı, dili güzel kullanma özelliğini, dinî duyguların hakimiyetini de görmüştür. Bütün bunlardan hareketle diyebiliriz ki Mehmet Âkif"nesre yöneldim "derken bize göre nesir olarak öncelikle hikâyeyi kastetmektedir. Yani bize göre Mehmet Âkif, başlangıçta edebiyata hikâyeci olmak için merak sarmış bir şairimizdir. Yukarıdaki metinden sezdiğimize göre o bazı nesir hikâyeler de yazmış olmalıdır. Hatta bu nesir hikâyelerini devrin edebi muhitlerinde olmasa bile talebelik yıllarında bazı arkadaşlarıyla paylaştığını düşünm em iz bile mümkündür. Çünkü Mehmet Âkif bütün Safahat'ına hakim olan gözlem gücünün, realist bakış açısının, toplumculuğun romanlarda ve hikâyelerde daha derinlemesine ele alınabileceğinin farkındadır. Bu tarz bir yaklaşım bana göre Âkif'in kişiliği ile de bir uyum arz eder. Çünkü Mehmet Âkif edebiyatın "fayda" yönünü öne çıkaran bir kişidir. Döneminde toplumu şekillendiren edebi metinler arasında roman ve hikâyelerin ağırlığının, toplumda bu türlere gösterilen rağbetin de farkındadır. Gerek kendi edebî zevki ve beğeni düzeyi, gerekse döneminde başka yazarların hikâyeleri ile karşılaştırdığında yazdıklarında -kendisine göre görülen tutukluluk- Âkif'i bu ifade tarzından uzaklaştırmış olmalı. Gördüğüm üz gibi o nesirden vazgeçer ve nazımda karar kılar. Nazımda karar kılan Mehmet Âkif'in belki de önce nesir olarak denediği ancak beğenm ediği için tekrar nazım halinde kaleme aldığı metin de bizi doğrular niteliktedir. O metin de Safahat'ın I. Kitabı'ndaki Fatih Camii ve Hasta'd\r. Somut konuşmak adına bu metinden biraz okumak istiyorum:

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: «Bu gece, Sizinle camiye gitsek çocuklar erkence.

Giderseniz gelin amma namazda uslu durun; Meramınız yaramazlıksa işte ev, oturun!» Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi. Namaza durdu mu, haliyle koyverir peşimi, Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde, Ne âşıkaane koşardım hasırlar üstünde Hayâl otuz sene evvelki hâli pişimden Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben: Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak; Vücûdu zinde, fakat saç, sakal ziyâdece ak; Mehîb yüzlü bir âdem: Kılar edeble namaz; Yanında bir küçücük kızcağızla pek yaramaz Yeşil sarıklı bir oğlan ki, başta püskül yok. im amesinde fesin bağlı sâde bir boncuk! Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır; Biraz geçer, yine râyet misâli dalgalanır! Koşar koşar duramaz... Akıbet denir «âmin» Namaz biter. O zaman kalkarak o pîr-i güzîn, Alır çocukları, oğlan fener çeker önde. Gelir düşer eve yorgun, dalar pek âsûde Derin bir uykuya..

Metnin giriş bölümünde Fatih Camii'nin tasviri yapılmaktadır. Yer yer divan şairi bakışının etkisi ile yapılmış bu tasvirlerden de anlıyoruz ki şair Mopassant tarzı hikâye geleneğinin izini sürmektedir. Bilindiği gibi olay hikâyesi genel olarak olayın yaşandığı/geçtiği mekanın tasviri ile başlar. Mekânın olayla ilgili yerine gelince sözün akışı olayla birleştirilir ve böylece hikâyeye geçilmiş olur. Fatih Camii'nde bu yapıyı aynen görüyoruz. Tasvir bölümünden sonra Âkif 15-21.beyitlerde tasviri bırakır ve hikâyenin olay örgüsünü başlatır. Hikâye, şairin çocukluk günlerine dair hatıraları üzerine kurulurken metnin sonuna doğru şairin yaşadığı döneme geliriz. Böylece kişi özelinde bir değişim, cemiyet ve nesil değişimine taşınır; hikâye, geçmiş ile"an"ı birleştiren bir metin hüviyeti kazanır. Bu özellik Safahat'ta yer alan bütün manzumeler için geçerlidir. Yani Mehmet Âkif, devrinin diğer hikâyenüvisleri ve devrimizin hikâyecileri gibi salt hikâye anlatmak gibi bir derdi yoktur. O daha çok, geçmişten gelen bir kültürel anlatım biçimi olarak meselesini hikâye üzerinden somutlamayı seçen, hikayeyi bir sonuca varmayı gözeterek anlatan bir yazardır. Özellikle cami kürsülerine çıktığında meseleyi cemaate anlatma aracıdır hikâye. Bu tutum Mehmet Âkif'e aldığı medrese eğitiminden, babasının medrese hocası olmasından ve devrine hakim olan anlatım tarzından geçmiş olmalıdır. O, özelde Âsım'da, genelde Safahat'ta ümmetin meselelerini anlatmada hem bir araç olarak yeri geldikçe darb-ı mesel serdeder gibi kıssa serdeder hem de döneminde hakim olan hikâye anlayışının gereğini yerine getirir. Bahsettiğimiz hikâye anlayışına göre hikâye; insanların başından geçen veya geçmesi mümkün olan olayları anlatan metinlerdir. Mehmet Âkif bu noktada devrinin hikâyecilerinden ayrılır. O ya başından geçen bir hadiseyi hikâye eder, ya geçmişten İslâm tarihinden misal alarak anlatır. Bundan dolayı onun edebî tavrını bildiren en önemli metin şudur: Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim inan ki her ne demişsem görüp de söylemişim

Dikkat edilirse bu edebi tavır ile Âkif'in karakteri arasında doğrudan bir ilgi de vardır. Yani, hayali, olmamış olanı anlatmayı bir çeşit yalan olarak gördüğünü bile söyleyebiliriz. Seyfi Baha'daki, Küfe'deki İstanbul tasvirleri bunun için verilebilecek ilk örnektir. Bu tutum elbette onun sözlerine de yansıyacaktı. Safahatîm da şiir, sanat aramayın derken onun bu niteliğini de göz önünde bulundurmamız gerekir diye düşünüyorum. Bu düşüncemin diğer bir somut örneğini Mehmet Âkif'in Süleymaniye Kürsüsünde adlı şiiri ile Yahya Kemal'in Süleymaniye'de Bayram Sabahı adlı şiiri arasındaki farkta da görmek mümkündür. Mehmet Âkif'in Süleymaniye'si önce dış dünyanın yani İstanbul'un gerçekliği ile başlar. Adım adım camiye doğru giderken aslında tarihe ve topluma doğru yürürüz. Caminin içine girdiğimizde o tarihten, güncel olandan, ümmetten gene ayrılmayız. Vaiz bizi diyar diyar dolaştırır. Oysa Yahya Kemal'in Süleymaniye'si şâirane hem de oldukça şâirane çizgilerle karşılar bizi. Yahya Kemal metafizik bir ürperti ile günden, güncel olandan koparken; Mehmet Âkif, bizi toplumun merkezine yerleştirdiği bir mekanla tanıştırır. Mehmet Âkif hikayesi denilince benim aklıma öncelikle onun ironik söylemi geliyor. Bu O'nun hemen bütün manzumelerinde görünen bir özelliktir. Biliyoruz ki ironik söylem, nükte hocalarımızın bariz bir üslubudur. Mehmet Âkif bu anlatım tarzını Bostan ve Gülistan'dan, Mesnevi'den edinmiş olmalıdır. Nükte bazen anlatıcı yazarın bir anekdotunda, bazen kahramanların konuşmalarında görülür. Mehmet Âkif tema ile dili örtüştürmek için bu durumlarda argo ve Batı kökenli kelimeler kullanmaktan çekinmez. Mehmet Âkif gibi bir hoca efendinin bu söz varlığını kullanmış olması ilk bakışta yadırganabilir. Ancak mesele bir edebi eser olunca doğrusu bunun yadırganacak hiçbir tarafı yoktur.

ironik söylemin hakim olduğu en tipik metin Ressam Haklı adlı metindir.

Bir zaman vardı ya târîh-i mukaddes modası... Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası, Mutlakaa eski tesâvîr ile ziynetlensin, Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin.

Biri peyda olarak, «Ben yaparım» der, kolunu Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu Sıvar amma ne sıvar! Sahibi der: — Usta, bu ne? Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine! Bu resim, askeri basmakta iken Fir'avn'un Bahr-i Ahmer yarılıp geçmesidir Mûsâ'nın. Hani Mûsâ be adam? — Çıkmış efendim karaya... — Fir'avun nerde? — Boğulmuş. — Ya bu kan rengi boya? Bahr-i Ahmer a efendim , yeşil olmaz ya bu da! Çok güzel levha imiş! Doğrusu şenlendi oda!

Safahat'taki metinler için şairin "şiir, sanat" dememesi bize göre Âkif'in yaptığı işin aslını bilmesi ile ilgilidir. O, tahkiyeye dayalı bir anlatımı öncelediği için yazdığı manzumeleri doğru adlandırmada da titizdir. Klasik edebiyatımızdaki Mesnevi nasıl modern edebiyattaki romana denk düşerse Safahat'taki manzumeler de hikayeye denk düşer. Hatta olay örgüsü bakımından Safahat'ın altıncı kitabı Asım için tiyatro demek bile mümkündür. Çünkü eserdeki anlatımı muhavere üzerine kurulmuştur. Hocazade, Köse imam, Âsim ve Emin'in muhavereleri üzerine kurulan metinde şairimiz de yer alır. Burada bir anlatı metnine yazarın kendini metne dahil edilmesini hem Âkif'in gerçekçiliğine hem de Tanzimat'tan gelen roman geleneğine bağlayabiliriz. Bu tür bir anlatım günüm üzde "postmodern anlatım" olarak adlandırılıyor oysa bunun bizdeki örnekleri Samipaşazade Sezai, Ahmet Midhat Efendi, Namık Kemal'e kadar gider. Metnin başına dönersek sanırım şu genellemeleri yapabiliriz:

1. Bize göre Safahat, kurgu itibariyle roman, kısa hikaye ve tiyatro gibi türleri öz olarak içinde barındıran bir eserdir.

2. Safahat sadece öğretici eser olarak değil bir sanat eseri olarak kıyaslanacaksa bize göre bu eserlerden biri Mevlana Hz.lerinin Mesnevi'si olmalıdır; diğeri de Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore'den başlayıp Ankara'da son bulan kronolojik romanlar olmalıdır. Çünkü Safahat nasıl kronolojik olarak bir kişinin hayatı üzerinden birkaç dönemi birden anlatıyorsa; Mesnevi de önce insanın dünya üzerindeki yerini tayin eder sonra da onun ruhen Allah'a yükselmesini işler ve bunu toplumsal bir projeye dönüştürür.

Evet, Safahat; içinde manzumelerin de bulunduğu, yapısı ve kurgusu ile çok özel bir kitaptır. Hasta, Küfe, Seyfi Baba, Meyhane, Koca Karı ile Ömer, Mahalle Kahvesi, Asım vs. ile o büyük bir anlatı ustası; Bülbül, Leylâ, Hicran, Secde şiirlerini kaleme alan büyük bir şairdir.

3. insan sanat hayatının ilk devrelerinde kendinde meknuz olan sanat kabiliyetinin farkına yaramayabilir. Fizikte geçerli olan, kainatta var olan bir şey yok olmaz, ilkesi sanat adamı için de doğrudur. Suyun mecrasını bulması gibi sanatkâr da esas alanını mutlaka bulur.

4. Edebiyatımızda şair olma hevesi ile yola çıkan Sait Faik, Mehmet Âkif'in; nâsir olmak düşüncesi ile yola çıkan Mehmet Âkif de Sait Faik'in muadilidir. Mehmet Âkif nesir tadında manzumeler, hikâyeler yazmıştır. Hatta onun manzumeyi nesre yaklaştırması bu idealini gerçekleştirmek istemesi ile ilgilidir bize göre. Sait Faik ise hem şiir yayımlamış hem şiir tadında hikayeler yazmıştır. Bazı hikâyelerin bölümleri için "şiir" bile denilebilir. Her ikisini birleştiren tema da Mahalle Kahvesi'dir. Zihniyetleri, tasvirleri, kişileri ile aslında bu iki metin ayrıca ele alınmalıdır.

5. Mehmet Âkif sadece bir hikâyeci değil; büyük bir şair, bu milletin görmek ve peşinden gitmek istediği bir hoca tipidir. Bu tip bir yönüyle İstanbullu Hoca'dır ama bundan ibaret değildir. Pozitif bilimlerle dinî ilimleri kendinde birleştirmiş, söylemek istediğinden geri kalmayan ama sözünü estetize ederek söyleyen, Nasreddin Hoca kadar nüktedan, kispet giyecek kadar pehlivan -Türk'tür.

"Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi" Vefatının 71. Yılında Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 32. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 3. kitabı. Mart 2008

Bu haber toplam 120 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim