• İstanbul 11 °C
  • Ankara 15 °C

Mustafa Özçelik: Mehmet Âkif'in Mısır’daki Edebî Faaliyeti

Mustafa Özçelik: Mehmet Âkif'in Mısır’daki Edebî Faaliyeti
Herhangi bir edebî eserin oluşumunda pek çok faktörün yanında yazarın/şairin yaşadığı mekânın ve bu mekândaki psikolojisinin önemli faktörlerden biri olduğu bilinmektedir.

Hele bu mekân gurbetse, burada maddî ve manevî pek çok sıkıntı ile karşı karşıya ise, hele bu şartlarda yaşamak zorunda kalan şair, Canı cananı bütün varımı alsın da Hücfa Etmesin vatanımdan beni dünyada cüda diyen, dolayısıyla ana vatanına aşk derecesinde bağlı olan birisi ise bu durum daha da önem kazanmaktadır. Bu bakımdan eserlerinin büyük bir bölümünü İstanbul'da ve bir kısmını da Millî Mücadele yıllarında Ankara'da veren Akif'in hayatının son on yılını geçirdiği Mısır'daki yani gurbetteki edebî faaliyetinin ele alınmasında fayda gör mekteyiz. Asıl konumuz Akif'in Mısır'da yazdığı şiirler, okuduğu kitaplar olmasına rağmen meselenin daha iyî anlaşılabilmesi açısından ister istemez Mısır'a gitme sebepleri üzerinde da durmak gerekmektedir.

 

Âkif'in Mısır seyahatleri

Mehmet Âkif Ersoy'un Mısır'a ilk gidişi 1914 Ocak ayında oldu. Bu seyahat iki ay kadar sürmüş, İstanbul-Kahire-EIUksur-Kahire-Medine-Şam-istanbul güzergâhın takip edildiği bu seyahatin masraflarını Akif'in kendisinden "velinimetim" diye bahsettiği Abbas Halim Paşa üstlenmiştir. Paşa'nın amacı Akif'in bu ülkeleri görmesidir. Zira Âkif, sadece Anadolu coğrafyasının değil bütün bir İslâm coğrafyasının şairidir. Muhtemeldir ki Abbas Halim Paşa, onun bu coğrafyayı gezmesinde fayda mülahaza etmiştir.

Mehmet Akif'in ikinci Mısır seyahati ise resmi bir görev neticesinde gerçekleşmiştir. Birinci Cihan savaşında Osmaniı'ya sadık kalan Necid şeyhine yapılan bu gezi, 1915 yılı Mayıs ayında başlamış, Âkif, dönüşte Şam ve Beyrut'a da uğramış Ekim ayı başında İstanbul'a gelmiştir. Üçüncü ve dördüncü Mısır seyahati ise 1923-1924 yıllarında gerçekleşmiş, Âkif bu iki yılda kışları Mısır'da kalmış, baharda ise İstanbul'a dönmüştür, ilk seyahat gibi bu son iki seyahat de yine Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine gerçekleşmiştir. Mehmet Akif'in Mısır'a beşinci ve son gidişi ise 1925 Ekiminde olmuştur. Âkif, bu tarihten itibaren yaklaşık on buçuk sene yurda dönmemiş ve sürekli olarak Mısır'da kalmıştır.

Mısır'a gidiş sebepleri

Akif'in bu kesin gidişin sebebi ise sonradan pek çok spekülasyonlara konu olmuş, muhalif çevreler onun bu durumunu “Gerici, yobaz, inkılap düşm anı" olmasına ve “şapka meselesi'ne bağlamışlardır. Bu konuda devrin kimi yazarlarının şu görüşleri bu yaklaşımların özeti gibidir. “Âkif, inkılâbın eserlerini beğenmeyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir."(Şükufe Nihal), " istiklâl mücadelesinden sonra Mehm et Âkif, cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uymadı. Beş altı sene memleketten uzaklaşmasının asıl sebebi budur.“(H. Ali Yücel)1 Bu konuda söylenebilecek olan şudur: Savaş kazanıldıktan sonra yeni devletin alacağı biçim konusunda belirleyici olan ve devrimleri yapan ekibin icraatlarına Akif'in prensip olarak katılmadığı, onun savaş sonrasındaki beklentisinin farklı olduğu bir gerçektir.2 Fakat, Âkif, memleketin içinde bulunduğu nazik şartlar dolayısıyla prensipte katılmadığı bu durum karşısında susmayı tercih etmiş, protestosunu bu şekilde göstermiş, bunun dışında bir karşı icraatın içinde olmamıştır. Çünkü farklı bir m uhalif tavrın yeni bir kargaşaya yol açacağının feraseti içindedir. Nitekim Mısır'a gittikten sonra da bu hassasiyet sebebiyle yönetim aleyhinde tek bir satır bile yazm am ış3 hatta bu yüzden Mısır'da sürgün hayatı yaşayan Mustafa Sabri'nin ve bilhassa onun oğlu İbrahim Sabri'nin eleştirilerine maruz kalmıştır4. Ama onun devrim muhalifliğini sadece şapka yahut anti devrim cilik şeklinde anlamak meseleyi saptırmak olur. Çünkü sebep çok daha özeldir ve derinlerdedir. Edremitli Şair ve Balıkesir Çağlayan Gazetesi sahibi Ruhi Naci Sağdıç'ın hatıralarında bulunan şu anekdot hadisenin aslının ne olduğu konusunda önemli ipuçları vermektedir. Buna göre Âkif, Mısır'a hareket etmeden yaklaşık yirmi gün önce bir dost toplantısında Neyzen Tevfik'in şapka bahsini açması üzerine: "Şapka için artık icmaı ümmet var. Tabi ki giyeceğiz" demiş ve ertesi gün başına bir kasket almıştır.''5 Şapka meselesi bir sebep teşkil etmediğine göre asıl sebep ne olabilirdi? Önce biraz hadisenin ilk yıllarına dönelim:

1 -) Mehmet Âkif, mütarekeden sonra Millî Mücadele hareketine destek için 1920 Nisanında Ankara'ya gitmiş, aktif olarak bu mücadelede yerini almış ve Birinci Meclis'te Burdur mebusu olarak görev yapmış, devletin Millî marşını yazmıştır. Mücadele sonunda düşmanlar yurttan atılmış, ardından 1923 Mayısında seçim kararı alınarak Birinci Meclis dağıtılmıştır. Âkif de ailesiyle birlikte aynı günlerde İstanbul'a dönmüştür. Aslında asıl mesele bu dönüşte yatmaktadır. Zira Birinci Meclis'te m uhalif cephe içerisinde yer alan Âkif, ikinci Meclis için aday bile yapılmamıştır.

2-) Üstelik 20 yıllık memuriyetine ve üç yıllık mebusluğuna rağmen emekli yapılmamış ve kendisine bir maaş bağlanmamıştır. Âkif, Mısır'da iken bu konu hakkında Büyük Millet Meclisi Başkanı Kazım Paşa'ya Edremitli Ruhi Naci tarafından o günlerde (1926 yılında) Abdülhak Hamid'e "Hizmeti vataniye" tertibinden tahsisat verilmesi emsal gösterilerek bir müracaat yapılmış fakat sonuç alınamamıştır.6

3-) Dolayısıyla İstanbul'a dönen Akif'in ne kendisini geçindirecek bir maaşı, ne de oturacak bir evi vardır. Bütün bunlar onu çok ciddi bir geçim sıkıntısına sokmuştur

4-) Bu sıkıntılar maddîdir. Hayatı boyunca zaten hep yoksulluk içinde yaşamış olan Âkif'i asıl zora sıkan ise manevî sıkıntılar olmuştur. Zira İstanbul'a geldiğinde başyazarı olduğu dergi kapatılmıştı. Derginin sahibi Eşref Edip isyana teşvik suçuyla ve idamla yargılanmaktaydı. Dolayısıyla hürriyet içinde yazma imkânı da ortadan kalkmıştı.

5-) Şefik Kolaylı'nın 31 Aralık 1950'de yapılan Akif'i anma toplantısında kendisine söylediği şu sözler gidiş sebebin ne olduğunu açıkça göstermektedir. “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memleketine ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bu yüzden gidiyorum."7 Â kif bu tür bir manevî baskıyı hazmedememiş ve Mısır'a hicret etmek zorunda kalmış daha doğrusu bırakılmıştır.

6-) Bu takip meselesi o, Mısır'da iken de sözkonusu olmuş, emniyet, konsolosluk ve elçilik arasında Akif'in Türkiye'ye dönmek için kimden vize aldığı, yine Mısır'da ve bilhassa Antakya seyahati sırasında inkılap ve rejim aleyhinde kötü sözler sarf ettiği, hilafet propagandası yaptığı ayrıca 150'lik firari ve sair m uhtelif şahıslarla sıkıca temasta bulunduğu haberi alındığı, bunun sıhhat derecesinin tetkiki istenmiştir. Muhtemeldir ki, bu tahkikat düşünüldüğü gibi bir sonuç verseydi Âkif, yurda dönüşünde tutuklanacak ve ceza takibine uğrayacaktı. Allah'tan Kahire elçiliği bu bilgilerin doğru olmadığını bildiren bir yazı ile bu dosyanın kapatılmasını sağlamıştır. Bu yazıda "Cumhuriyet hükümeti aleyhinde konuşmadığı gibi hilafet propagandası yaptığı dahi duyulmamıştır. Yalnız dinî taassubu dolayısıyla şapka giyilmesinin aleyhinde olduğu ve Türkiye'yi o maksatla terk ettiği söylenmektedir."denilmiştir. Bu ifadelerden Akif'in Mısır'a gidişiyle ilgili olarak gösterilen Şapka meselesi dedikodusunun burada da konuşulduğu anlaşılmaktadır.8

6-) Osman Yüksel Serdengeçti'nin Haşan Basri Çantay'dan Naklen verdiği şu bilgiler de bu hicretin mühim sebeplerinden biridir. Buna göre 1925 yılında Eminönü Halk Evi'nde yapılan Çanakkale şehitleri anma gününde kürsüye çıkanlardan biri "Çanakkale şehitlerinin şanına bir Türk şair tarafından şiir yazılmadı. Çanakkale destanını yazan şair, m aalesef Türk değildir. Çaresiz bu Türk olmayan adamın şiirini okuyacağız." Demiş bu ajitasyon üzerine önceden bazı gençler Âkif aleyhinde "kör, sağır, beyinsiz" diye tempo tutmuşlardır. Âkif, bu hadiseyi duyunca son derece müteessir olur ve bir çocuk gibi ağlamaya başlar. Sen Türk değilsin, şeklindeki bu hakaret onu son derece yaralar.9

7-Âkif'i çok inciten bir olay da bu hadisenin akabinde tanımış bir gazetenin başyazarının "sen buranın adamı değilsin, git kumda oyna" demesidir. Âkif "Bir Arîza" şiirinde de bu olaya temas eder ve yurdundan kovulmasıyla alâkalı şikayetini dile getirir.10

işte bütün bu sebepler, Âkif'i derinden yaralamış ve onun Mısır'a gitmekten başka çaresi kalmamıştır.

Mısır'daki hayatı

Âkif, artık Mısır'dadır. Gurbettedir. Muhacirdir. Bir sürgündür. Yalnız adamdır, münzevîbir hayatın insanıdır. Bu durum onu kendi içine döndürmüş, psikolojisi değişmiş ve bu değişkenlik burada yazacağı eserlere de yansımıştır. Mithat Cemal'in ifadesiyle Mısır'da çölün engin, sınırsız coğrafyasında, güneşin kahkahaları altında "içindekikaranlığa gömülen, güneşe dargın, dalgın, düşünceli ve içinden vatanı sökülüp koparılan toprak yığını gibi bir  kif..."Dolay ısıyla Mısır'daki Âkif, ister istemez başka bir Akif'tir. Burada yazdıkları da İstanbul'da yazdıklarından elbette farklı olacaktır.

Akif'in Mısır'daki hayatına ilişkin bilgileri Fuad Şemsi, Eşrep Edip, M ahiriz, Eşref Sencer, Şefik Kolaylı gibi yakın dostlarına ailesinden kızları Suad ve Feride'yle damatları Ahmed ve Muhiddin Beylere yazdığı mektuplardan H. Basri Çantay, Eşref Edip, Mithat Cemal Kuntay gibi yazarların Âkif hakkındaki eserlerinden öğrenmekteyiz. Yine Mısır'da yazdığı şiirler de burada içinde bulunduğu durumu ve psikolojisini gösteren belgeler olarak ele alınmalıdır.

Fakat bunlara geçmeden önce Mısır'da nerde ve nasıl bir evde yaşadığı, ne iş yaptığı ve kimlerle görüştüğü gibi konulara temas etmeliyiz. Âkif, Mısır'da Abbas Halim Paşa'nın sarayının karşısındaki küçük bir köşkte misafir edildi. Burada ilk iki yılını yalnız geçirdi. Daha sonra ailesini yanına getirtti. Gözlerden uzak, tenha bir yer olan Hilvan'ın kenarında, çöl yanında küçük bir yere taşındı.

Âkifin buradaki hayatı gerçekten de tam bir inziva hayatıdır. Mahir iz'e yazılan 1926 tarihli mektuptaki "..Ben burada tamamıyla mûtekifim. Üç dört gün, hiç evin eşiğini atlamadığım çok kere vâkidir. Havaların sıcaklığı, evin nisbeten serinliği de öteden beri sevdiğim inzivâ halini âdeta mecbur kılıyor." "Nedendir bilmiyorum, inzivayı pek sever oldum.'^sözieri bu durumun teyididir. Münzevîliğinin bir sebebi de Mısır'a dışarıdan gelen Rum, Yahudi, Ermeni, İtalyan ve Rusların burayla yoksul gelip kısa zamanda zenginleşmeleri, memleketin İktisadî hayatına hâkim olmaları, Türklerin ise bu başarıyı gösterememeleridir. Bir mektubunda "Benim Hilvan i'tikafma zannediyorum ki, bu hazin manzaraları görmemek isteyişimin de büyük bir yardımı oluyor.." 12demekte ve bu durumu millî bir gurur meselesi yapmaktadır.

Bir mektubundaki "Nedendir bilmiyorum. İnzivayı pek seviyorum"13 cümlesine bakılacak olursa Âkif, önceleri bu münzevî hayattan memnun görünmekte, maişet derdi duym adan burada düşlediği eserleri yazabilmeyi umut etmektedir. “Ah, bu Hilvan'ın münzevîliği benim evvelce elime geçseydi.... Hilvan'ın âsûde muhitini, sonra maişet kaydıyla o kadar bağlı olmadığımı gördükçe ‘Ah şu hayat on beş yıl evvel olmalıydı kii'diyorum. Evet, ben on beş yıl evvelden gelerek burada çalışmaya başlasaydım, şimdi hayli eser vücuda getirmiş olacaktım."14 Böylece Mısır'a geliş sırasında ve buradaki ilk günlerinde içine düştüğü yılgınlık psikolojisi çabuk atlatmıştır. Bir mektubunda “Yeis kadar meş'um bir his olamaz. Onu kalbin harim-i imanına asla yaklaştırmamak. Yalnız ümidi azimle, mücâhede ile teyide çalışmalı.."diyerek mücadelesine devam etme azmini göstermektedir. Fakat, işler burada  kifin düşlediği tarzda gitmez. Çok geçmeden müthiş bir maişet sıkıntısının içerisine düşer. Bir süre sonra ise mektuplarından bu durumdan duyduğu sıkıntıyı dile getirmeye başlayacaktır: ".. Çok zamanlar, Hilvan'dan Mısır'a inmek için yol parası bulmak müşkilâtına uğruyorum... Mısır'ın müthiş bir buhran-t İktisadî içinde olduğunu duymuşsundur. Kimseden ilerde verilmek üzere bir lira almak imkânı yok.15

İktisadî sıkıntıya bir de eşinin rahatsızlığı, çocuklarının sorunları ve gurbet acısı eklenir. Eşi rahatsız olduğu için evin bütün işlerini de kendisi yapmak zorundadır. Kendisini geçindirecek bir işe ihtiyacı vardır. Çok geçmeden böyle bir imkân zuhur eder. Kahire üniversitesinde Türkçe dersi vermesi teklif edilir. Kendisine bu teklifi yapan Abdurrahman Azzam'a Akif'in verdiği cevap hayli düşündürücüdür. “Hamallıkyapmaya da razıyım ..."16 Yine bu görevi kabul edişinin asıl sebebinin İktisadî oluşunu şu satırlar da gösterir: "Ders vermek, başlangıçta beni düşündürdü. Lâkin bakkala, kasaba rezil olmaktansa üniversite öğrencilerinin garip-nüvazlıklarına dehalet eylemek daha makul göründü."17Bu durum az da olsa olsa onun kimi maddî sıkıntılarını gidermesini sağlar. Âkif, bu görevini 1926'dan 1936'ya kadar on yıl sürdürür. Akif'in bu görevi kabul etmesinin bir sebebi de sevdiği vatanı ile kalan arasındaki tek bağ olan Türk dilini öğretmekten alacağı m anevî haz olarak görülebilir. Çünkü üniversitede aynı zamanda Türk öğrenciler de vardır. Âkif, onlarla ilgilenmekten hem mutlu olur hem de bu durumu kendine vazife sayar. Nitekim öğrenciler de Akif'in kendilerini ziyaretinden, hatırlarını sormasından son derece hoşnutturlar. Bu öğrencilerden biri olan İhsan Efendi'nin şu sözleri bunu belirtir: "Üstad, medreseye geldiği günler bizim için bayram olurdu. Bu gurbet diyarında o, bizim babamız, hocamız, her şeyimizdi. Onu gördükçe memleketimizi görmüş gibi olurduk."18 Üniversite meselesinden sonra Akif'i hafta'da iki gün Kahire'ye derse gittiğini kalan zamanını yine Hilvan'da geçirdiğini biliyoruz. Eşref Edib'in şu satırları konuyu özetler mahiyettedir: "Haftada iki gün Kahire'ye iner, Üniversitedeki dersini okutur, dersten çıkar çıkmaz hemen Hilvan'a dönerdi. Bazen de Prens Halim Beyin dairesine uğrar, imadeddin Beyi ziyaret eder... Bazen de Ezher'e gider, orada pek sevdiği YozgatlI Ihsan Efendi'nin odasında oturur, Türk talebelerle çay içer, sohbet eder, sonra geç kalmış gibi hemen koşa koşa Hilvan'a dönerdi."1

Çevresi

Akif'in münzevî bir hayatı yaşamak durumunda kaldığı için gerek Hilvan'da gerekse Kahire'de geniş bir çevresi yoktur. Bu iki yerde zaman zaman görüşüp konuştuğu sınırlı sayıdaki isimlerden en önemlisi Abbas Halim Paşa'dır. Akif'in hayatı boyunca her zaman yanında olan gerçek bir dostudur. Aralarında hem çok samimi bir yakınlık, hem de fikren anlaşma sözkonusudur. Paşa, devamlı olarak Âkif'e maddî anlamda da destek olmuştur. Zaten Mısır'a gelmesini sağlayan da odur. Nitekim Türkiye'ye dönüşünde de himayesini kızı Emine Abbas hanım ve yeğeni Halim Bey vasıtasıyla sürdürmüştür.20 Yine aynı aileden olan Prens Halim Bey de bu yakın dostlardan biridir. Abbas Halim Paşa'nın ağabeyi Sait Halim Paşa'nın oğlu olan bu zat, kışları birkaç aylığına Mısır'a geldiğinde Akif'le sık sık beraber olurdu.

Fakat, Akif'in daha sık görüştüğü ve çok iyi anlaştığı dostu Abdülvehap Azam 'dır. Bu zat Kahire üniversitesinde hocadır ve Akif'in burada görev almasına vesile olmuştur. Âkif, kendisini gerçek bir dost olarak görmüş, dostlukları Akif, Türkiye'ye dönene kadar devam etmiştir. Azzam'ın da Hiivan'da oturuyor olması hemen her gün görüşüp konuşma imkânı bulmalarını sağlamıştır. Akif'in sevdiği bir diğer dostu ise faziletli ve vefakâr dost olarak nitelediği imadeddin Sey'dir.Âkif, Kahire'ye indikçe onu mutlaka ziyaret ederdi. Yozgatlı İhsan Efendi de çok özel dostlarından biridir. Öğrenci olarak geldiği Ezher'de tahsilini bitirdikten sonra Kahire'deki Sultan Mahmut Medresesinde müderrislik yapan bu zat, aynı zamanda Akif'in İstanbul'a dönerken Kur'an mealini em anet ettiği zattır. Yozgatlı İhsan efendinin oda arkadaşı olan Osmanpazarlı İsmail Hakkı Efendi de Akif'in çok sevdiği dostlarından biridir. Tahsili bittikten sonra Türkiye'ye döndüğünde bir ara Din işleri Yüksek kurulu üyeliği yapan bu Hoca, Türkiye'de İsmail Ezherli Hoca Efendi olarak bilinmektedir. Yine Ezher'de talebe olan Bayramiçli Mehmed Eşref de aynı dost halkası içerisindedir. Âkif, Mısır'da daha önce eserlerini tercüme ettiği Ferid Vecdi ile de zaman zaman görüşmüştür. Eserlerini çok beğendiği bu ismi, tanıdıktan sonra sahsiyet olarak da çok sevmiştir. Ezher şeyhi Şeyh M eragide Kahire'ye geldiğinde görüştüğü ender hocalardandır. Akif'in tanış çevresindeki bir diğer isim ise Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendidir. Akif'in tanışıklıkları İstanbul'a dayanır. Mustafa Sabri Efendi, şeyhülislâm olmadan önce Akif'in de içinde bulunduğu Darülhikmetil islâmiye azalarındandır. Ayrıca Sebilürreşad'da yazıları yayımlanmıştır. Akif'le aynı yıllarda Mısır'da bulunmuşlar fakat çok az görüşmüşlerdir. Bu durumda bulundukları yerin birbirine uzaklığı kadar kimi görüş farklılıkları da etkili olmuş gibidir. Zira Mustafa Sabri Efendi, Millî Mücadele'ye desteğinden dolayı Akif'i eleştirmektedir.

Âkif, bu isimlerle birlikte sınırlı da olsa kendisine burada bir edebî muhit oluşturmuş, onlarla ilim, din, edebiyat musikî sohbetleri yapmıştır.

Neler yazdı?

Mehmet Akif'in Mısır'da kaldığı yıllarda edebi faaliyetinin çok verimli olmadığına dair yaygın bir kanaat vardır. Bu kanaatin oluşmasında onun mektuplarında geçen "Ne olduysa bizim şairliğimize oldu. Korkuyorum Aruz'u küstüreceğiz."21, "Dört yılda on iki mısra! Neyse Allah beterinden saklasın."22, "Çoktan beri yazamıyor, emate-i vakt için okuyordum. Şimdi aynı satırı kırk defa okusam bir şey anlayamıyorum."23 "Gönlüm harap, zihnim perişan, elim pek işe varmıyor. "24 şeklindeki ifadelerin payı elbette büyüktür ve bu kanaat tamamen de haksız değildir. Sayısal olarak bakıldığında da İstanbul ve Ankara yıllarına göre daha az şiir yazdığı görülür. Bu durumun oluşmasında içinde bulunduğu İktisadî şartların, geçim sıkıntısının, gurbette bulunuşunun birer sebep olarak görülmesi mümkündür. Fakat, Mısır'da yazdığı eserlerin dökümüne bakıldığında durumun çok da olumsuz olmadığı görülür. Buna göre bilhassa Kur'an meali üzerine çalışmaya başlamadan önceki zamanda yani 1923 sonu ile 1926'nın ilk ayları arasında biri kıt'a olmak üzere yedi şiir yazmıştır. Firavun ile Yüz yüze fi 923), Vahdet, 1924), Gece(1925), Hicran(1925), Secde(l925), Hüsam Efendi Hoca(l 925), Şehidler Abidesi için, (1924). Kur'an tercümesine başladıktan sonra ise şiir çalışmaları epeyce azalmıştır. Zaten kendisine bu iş teklif edildiğinde yazmayı tasarladığı bazı mevzular olduğunu, bununla bir hizmeti gerçekleştirebileceğini, fakat meal işini üstlenirse hem bu işi lâyıkıyla yapam ayacağını hem de tasarladığı şiirleri yazamayacağını söylemektedir."25 Bilindiği üzere Âkif'e Kur'an'ı Türkçeye çevirme konusunda bir müracaat vâki olmuş, o da bu işten kaçınamayarak 1925 yılında yapılan bir mukavele ile bu ağır görevi üstlenmiştir. 1926'da başladığı tercümeyi 1928'de bitirmiş, 1929'da temize çekmiş, Türkiye'de ibadet dilinin Türkçe olmasıyla ilgili başlayan uygulamalardan endişeye kapılarak 1932'de mukaveleyi feshederek tesliminden vazgeçmesine rağmen vefatına yakın bir zamana yani 1936'ya kadar düzeltmelerle uğraşmıştır. Dolayısıyla her şeyden önce bu ağır mesuliyet onu zihnen ve kalben çok yormuş, diğer taraftan vaktini çok almıştır. Bunu kendisi de şöyle belirtmektedir, "ikinci şiirime başlamıştım, ilhamlar da belirmek üzereydi. Tasavvuraf/m/, hayalatımı alt üst ettim. Fuad, ben o tercüme meselesini emin ol ki unutmuş gitmiştim."26 "Elimdeki tercüme işinden dolayı şiir ile uğraşamıyorum."27 "Tercüme işini bitirmeden şairliğe kalkışmayı doğru bulmuyorum"28 "Tercüme işi yavaş yavaş ilerliyor. Dua et de şairliğim bitmeden bitsin."29 "Kıt'alar nazmetmek, uzun boylu mevzular kaleme almak hep tercümenin elden çıkmasına bağlı. O zaman çalışır, bir şeyler yaparız."30 "Yahya Kemal gibi felek bizi de kıtacı etti."Dört yılda on iki mısra... Neyse Allah beterinden saklasın."31 Yani 1923-26 yıllarındaki kadar velud olamamış fakat şiirden buna rağmen yine de kopmamıştır. Nitekim 1926 ile son kitabi Gölgeleri bastırdığı 1933 arasında yirmiyi aşkın şiir yazmıştır. Bunların sekizi uzun, kalanı ise dörder mısralık kıtalardır. Bu eserler şunlardır: Bir Gece (1928), BirAriza (1929), Ne Eser Ne de Semer (1930), Derviş Ahmed, (1930), Said Paşa İmamı (1931), Sanatkar (1933) ve Safahat'a almadığı Şarkın Yegâne Dâhl-i San'atine (1930) ve İkinci Ariza, (1932), Kıt'a olarak da Resmim İçin (1931),Nefs-i Nefisti 932), Yaş Altmış (1932), Nevruz'a (1932), Nerdesin (1932), Tek hakikat (1933), Hayat Arkadaşıma (-?), Safahata alınmayan Kıt'a (1935), Kasr-ı Gülşen (1935), Resmimin Arkasına (1935), Resmim için (1935)... Ayrıca yazıldığı tarihler kesin olarak bilinmeyen fakat m uhtemelen 1929-1935 arasında yazıldığı sanılan daha pek çok kıt'ası vardır. Bunlar, bilinenlerdir. Muhtemeldir ki Mısır'dan dostlarına yazdığı mektuplarda kalmış yahut ele geçmemiş başka şiirleri de vardır.

Şiirlerin Değerlendirilmesi

Akif'in İstanbul ve Ankara yıllarındaki şiir çalışmalarıyla Mısır'dakilerin farklılığı sadece sayılarla ilgili değildir. Asıl farklılık şiirlerin muhtevalarındadır. Bu noktada söylenmesi gereken ilk söz, şairin sosyal plandan ferdî plana geçmiş olması, şiirlerinde artık şahsî konulara da yer vermesidir. Bu ferdiyetçi şiir yapısında elbette baskın duygu '‘bedbinlik"tir. Nitekim Orhan Okay, onun Mısır'da yazdıklarını "gerçekleşmeyen bir idealin verdiği ümitsizlikle vatandan uzak yaşamaya mecbur bir halet-i ruhiyenin doğurduğu bedbin şiirler"32 olarak niteler. Dolayısıyla ondaki bu ruh hâli Türkiye'de son yıllarda yazdığı Hüsran, Umar miydin Mehmed Aliye, Bülbül, Leylâ gibi şiirler için de geçerlidir. Çünkü Ankara dönüşü yaşadığı şartlar onu bu tür duygulara ister istemez yöneltmiştir. Özellikle Türkiye'de yazdığı son şiir olan Leyla manzumesi Akif'in İslâm'ın ve Müslümanların geleceğiyle ilgili gayesinin tahakkuk edemeyeceğinin anlaşılması üzerine duyduğu hayâl kırıklığının bir ifadesidir.33 Bu ruh hâli Akif'i mistik duygulara yöneltir. Bu duyguların en kesif ifadesi bilhassa şu üç şiirinde Gece, Hicran veSecde'de kendini gösterir. Bu üç şiir dolayısıyla Akif'i bu dönem inde pekala mistik-lirik bir şair olarak değerlendirmek mümkündür.34 Gerçekten de bu üç şiirde karşımızda bambaşka bir Âkif durmaktadır. Mesela Gece'de “şair, tükenmeye yüz tutmuş bir ömrün ardından yaşadığı dünya hayatından memnun olmayarak bezm-i elestten beri ayrı düştüğü Tanrı'sına kavuşmak, ona yaklaşmak arzusunu dile getirmektedir."35 Diğer iki şiirde de benzer özellikler söz konusudur. Akif'teki bu mistik eğilim, sadece duyguda değil aynı zamanda imajlarda da kendini gösterir. Nitekim bu şiirlerde mutasavvıfların sıksa kullandıkları "şarap, saki, peymane, mest mey, cüra.." gibi imajları Âkif de kullanır. Fakat bu durumu sadece Mısır'daki ruh haline bağlamak da tamamen doğrudur denilemez. Onda bu tür izlere daha ilk şiirlerinden itibaren gizliden gizliye rastlamak hep mümkündür. Mesela Tevhid, istiğrak gibi şiirleri bu tür özellikler taşır.36 Bu durum Akif'in içsel anlamda mistikliğe hiç de uzak olmadığını gösterir. Fakat o, bu mistikliği Mısır öncesinde cemiyet mistisizmi şeklinde yaşamıştır. Nitekim Secde şiiriyle ilgili olarak Flasan Basri Çantay'ın “Üstad siz vadiyi değiştiriyorsunuz sanırım." Demesi üzerine Akif'in “Hayır kardeşim, hayır. Benim asıl vadim budur. Yayımladıklarım cemiyeti beşeriyeye hizmet için yazılmış manzumelerdir."37 Şeklindeki cevap da söylediklerimizi doğrular niteliktedir. Bu üç şiir için Sezai Karakoç'un yaptığı şu yorum da Akif'in cemiyet mistisizminden ferdi mistisizme geçişini ifade etmektedir: "Mısır’da yazdığı şiirler, denize yaklaşmış bir nehrin psikolojisini taşır. Ölümün gölgesi vurmuştur bu hayat şiirlerinin üstüne. Hayattan ve zam andan kopuş, metafiziğin kendini duyuruşudur bu dönem. Bir ehram, bir Firavun anıtı önünde fâniliği elle tutar gibi yoklar. Sonra tasavvuf içinde avunuş gelir... Bu metafizik örneklerde bile, bir nehrin denize karışırken faydalılığını kaybetmeyişi gibi. Âkif de fâniliğe sosyal açıdan bakar; zulmün ebedîleşemeyeceğini, sonsuzluğu yalnız dinin kucaklayabileceğini görür ve artık olaylara sırt çevirerek mutlak içinde erir."38

Artık, karşımızda sosyal hikâyeler yazan cemiyet meselelerini ele alan, ayet ve hadis yorumlarıyla dinî mevzuları işleyen, didaktik şiirler yazan Âkif yoktur. Mistik bir Âkif vardır. Akif'in bu üç önemli şiirinin dışında yazdığı diğer şiirlerinin hususiyetleri ise şöyledir. 1926'da konusunu Abdülhamid devrinden alan Hüsam Efendi Hoca-ki bu çizgide yani tarihî çizgide yazdığı son şiirdir- Yine dikkat çeken bir durum Mısır'da mizahîşiirtere ağırlık vermesidir. Abbas Halim Paşa'ya yazdığı ve İstanbul özlemini dile getirdiği B ir Ariza, yine Ne Eser Ne de Semer, Ressam Haklı şiirleri bu tarz şiirlerindendir. Tansel bu durumu o n u n "geçirdiği ruh buhranlarıyla, tereddütlerle izah etmekte"39 ise de bu metinler dikkatli okunduğunda şairin hem kendi iç sorgulaması hem de derinden derine sosyal bir eleştiri yaptığı da görülür.

Yazmayı Düşündükleri

Âkif, gerek Mısır'a geldikten sonra hatta onun öncesinde yani Ankara'dan İstanbul'a döndüğünde artık cemiyet içinde sosyal bir mücadele yürütm enin im kânlarının ortadan kalktığını görünce Türk edebiyatına yine eserler yoluyla katkı sağlamanın hayalleri içindedir. Bir görüşme esnasında Eşref Edib'e söylediği şu sözler onun bu arzusunun ifadesidir. "Niyetim artık çekilmek, yazılarımı yazmaktır. Umumî Harbe dair hatıralarımı yazdım. Bundan sonra Millî Mücadele hatıralarını yazmak istiyorum. Sonra daha birkaç mevzuum var. Çocuk şiirleri yazacağım. Manzum bir piyes de yazmayı tasarladım. Tarihî bir vak'adan istifade edeceğim. Sonra Haccet'ül-Veda var. Maksadım şöyle bir kenara çekilmek, bu işlerle meşgul olmaktır."40 Akif'in yazmayı tasarladığı eserler listesine Mısır yıllarında Selahaddin Eyyübî, İstanbul'un Fethi, Alpaslan, ikinci Âsim, (bunda Âsim Avrupa'dan dönecek ve Kurtuluş savaşına katılacaktır. Yine bu eserde İnönü ve Sakarya savaşları anlatılacaktır.) Ayrıca İspanya'ya gidip Endülüs uygarlığının kalıntılarını inceleyecek ve onları yazacaktır. Yine Himalaya dağlarına çıkıp Ganj vadilerini dolaşarak buralarla ilgili şiirler yazmak41 istemektedir. Fakat bunlar gerçekleşmez.

 

Okuma Faaliyeti

Akif'in okuma konusunda vaçgeçilmezi bütün hayatı boyunca olduğu gibi burada da Kur'an-ı Kerimdir. Burada yaşadığı inziva hayatı onu Kur'an'a daha da bağlamıştır. Tabi ki tercüme çalışmasının da bu meselede rolü büyüktür. Bu sayede Kur'an'ı su gibi ezberden okuyacak, hatimle teravih kıldıracak seviyeye gelmiştir.42 Tercüme işinden yoruldukça da bol bol Mesnevi okumaktadır. Yine "Şark'ta yetişen urefay-ı sufiyenin bütün eşarını okuduktan sonra Almanya'ya giderek Garp felsefesini adamakıllı hazmeden, hakikat yaman şair"43 dediği Muhammed ikbal'i de burada okumuştur. Onun bilhassa Peyam-i Meşrik'ini çok önemli bulduğunu söylemektedir.44

Bilhassa bu iki okumanın Akif'in sözünü ettiğimiz üç şiirindeki mistik temayülde etkili olduğu düşünülmelidir. Gerçi Âkifin bu tür okumaları sadece bu iki isimle sınırlı değildir. En başta Sadi olmak üzere Yunus Emre, Hafız, Muhyiddin Arabi ve Attar da onun okuduğu sufilerdendir. Akif'in yine mektuplarından kimi dinî eserleri, (Zihni Efendinin EI_Müşezzep risalesi, Mevlana Muhammed Ami'den çevrilen Peygamberimiz ve Hz. Ömer isimli risaleleri) Ömer Rıza'nın hazırladığı İslâm Tarihi'nin I. Cildini de Mısır yıllarında okuduğu anlaşılmaktadır. Bir şairin okuma sürecinde edebî eserlerden uzak kalması düşünülem ez. Nitekim Âkif de bu dinî ve tasavvuf? okumaların yanı sıra edebî okumalar da yaşmıştır. Mesela Süleyman Nazif'in kendiyle ilgili yazdığı Mehmet Âkif-Şairin zâtı ve asarı hakkında bazı ma'lumat ve tedkikat adlı eserinin 1. forması, yine Nazif'in Secde şiiriyle ilgili makalesi, Süleyman Şahabettin'in Güzel Yazılar kitabı, Abdülhak Hamid, Cenap Şahabeddin, Faruk Nafiz gibi şairlerin şiir kitaplarını okuduğu anlaşılmaktadır. Nitekim kimi mektuplarında kendisine yeni eserler gönderilmesini sıkça belirtmektedir.45

Sonuç

Mehmet Âkif Ersoy, hayatının son on buçuk yılını geçirdiği Mısır'da maddî ve manevî bütün olumsuzluklara rağmen okumaktan, yazmaktan kopmamış ve Türk edebiyatına yeni şiirler kazandırmaya devam etmiştir. Bilhassa Hicran, Gece ve Secde gibi şiirleri önceki pek çok şiiri gibi birer şaheserdir. Denilebilir ki vaktini ve zihnini çokça meşgul meal çalışması olmasaydı ve gurbette münzeviliğe mecbur bir hicret eri olarak kimi maddî ve manevî sıkıntıları yaşamasaydı elbette daha üretken olur ve yazmayı tasarladığı eserleri de yazabilirdi. Ama kader şartları böyle gerçekleşmemiş, sayıca öncekilerden az olsa bile nitelikçe yüksek eserler vererek sorumlu bir yazar tavrını Mısır'da da sürdürmüştür.

KAYNAKÇA

Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Haz. Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1981 Eşref Edip, Mehmet Âkif, Hayatı-Eserleri, İstanbul, 1960 Eşref Edip, Mehmet Âkif, Hayatı, Eserleri 70 Muharririn Yazıları, İstanbul, 1938 Fevziye Abdullah Tansel, Mehmet Âkif Ersoy, İstanbul, 1973 Haşan Basri Çantay, Âkifnâme, İstanbul, 1966 İ.Hakkı Şengüler, Mehmet Âkif Külliyatı, c.9 (Mektuplar bölümü) M.Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Âkif Mısır Hayatı ve Kur'an Meali, İstanbul, 2005 M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Âkif, İstanbul, 1988 Orhan Okay, Mehmet Âkif, Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Ankara, 1989 Sezai Karakoç, Mehmet Âkif, İstanbul, 1968

 

"Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi" Vefatının 71. Yılında Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 32. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 3. kitabı. Mart 2008

 
Bu haber toplam 173 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim