• İstanbul 32 °C
  • Ankara 35 °C

Mustafa Özçelik: Mehmet Âkif'in Tartışılan İki Şiiri: Çanakkale Şehitlerine ve İstiklâl Marşı

Mustafa Özçelik: Mehmet Âkif'in Tartışılan İki Şiiri: Çanakkale Şehitlerine ve İstiklâl Marşı
Mehmet Âkif Ersoy, Türk edebiyat ve fikir hayatının en çok tartışılan isimlerinin başında gelmektedir.

 Bu tartışmalar daha hayatta iken başlamış ve vefatından sonra ise daha da yoğunlaşmış, zaman zaman durulur gibi olsa da hep devam etmiştir. Günümüzde de durum aynıdır. Sürekli gündemde olan bir şahsiyet olarak yine lehte ve aleyhte pek çok değerlendirmelerin konusu olmaya devam etmektedir. Akif'in muhtelif tartışmaların öznesi olması öncelikle "nev-i şahsına münhasır" bir şahsiyet olmasıyla ilgilidir. Âkif, Halim Sabit'in de dediği gibi "düşünceleri, siyasi fikirleri, Türkçülüğü, İslâmcılığı hep kendine göre"1 olan bir şahsiyetti. Böylesi bir insanın tartışma konusu olmasını yadırgamamak gerekir. Zira kalabalıklarda böylelerine rastlamak neredeyse imkânsızdır. Hayat, eninde sonunda insanları kendi kalıbına uydurmaktadır. İşte Âkif, bu tuzağa direnen ve ömrünün sonuna kadar kendi kalabilen, kendi ilkelerine sadık olan ve bu yüzden hiçbir gruba tümüyle yaslanmayan bir insandı. Dolayısıyla bu tür insanların tenkit tuzağından kurtulmaları mümkün değildir.

Tartışılan yönleri

Akif'in dün de bu gün de en çok fikirleri tartışma konusu olmuştur. Bunları belli başlıklar altında toplamak gerekirse şunlar söylenebilir: Milliyetçiliğe, batıcılığa, medeniyete, inkılaplara bakışı...İkinci derecede de sanat anlayışı, şiiri, eserlerinin kıymeti... Yine ilginçtir Müslümanlık anlayışı... Dolayısıyla Akif'i tenkit edenler arasında sadece fikren ve itikaden muhalifleri değil kendilerini Akif'le aynı düşünce ve inanç düzleminde tarif edenler de bulunmaktadır. Âkif, şiirleriyle de tartışma konusu olan biridir. Şiirlerinin hem sanat değeri hem de "Doğrudan doğruya Kuran'dan alıp İlhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz islâmi" gibi kimi beyit yahut mısralarda dile getirdiği düşünceler zaman zaman tartışılmıştır. Fakat iki şiiri özel bir durum arz eder. Zira bu iki şiir etrafındaki tartışmalar neredeyse hiç sona ermemiştir. Tartışmaların bu iki şiir etrafında yoğunlaşması aslında anlaşılır bir durumdur. Zira; bu iki şiir Akif'in geniş kitlelere en çok mal olmuş ve onun fikri tutumunu en iyi yansıtan metinlerdir. Her ikisinde de Akif'in dini ve milli şahsiyeti, fikri yapısı bütün boyutlarıyla çok açık olarak görülmektedir. Sözünü ettiğimiz iki şiirden biri Çanakkale gazi ve şehitleri için yazdığı aslında bütün bir şiirin bir parçası durumunda olan fakat teması itibariyle "Çanakkale şehitlerine" diye bilinen şiiri ile "Kahraman Ordumuza" ithafıyla yayımladığı ve İstiklâl Marşı olarak kabul edilen şiiridir. Hemen söyleyelim ki tartışmalar daha çok ikinci etrafında yapılmıştır. Fakat ilki de İkincisi kadar olmasa bile yine zaman zaman çok tartışılmıştır.

A-Çanakkale Şiiri

Çanakkale Şehitlerine şiiri hakkındaki değerlendirmeler büyük bir çoğunlukla olumlu niteliktedir. Bunların büyük bir bölümünde bu şiir edebiyatımızın şaheserleri arasında kabul edilir. Bunlar arasında en dikkat çekeni Mehmet Akif'in, şiiri çok beğenip takdir ettiği hatta şiire başladığı ilk yıllarda kendisinden çok etkilendiği, "o bize Mevlâna'yı, Hugo'yu, Homer'i hatırlatan, kaya gibi, dağ gibi şair" dediği "şair-i azam" Abdülhak Hamid'e ait olanıdır: "Akif'in Çanakkalesi bir şiir abidesidir ki şimdiye kadar öyle bir şey Türkçe'de yazılmadı, korkarım ki bundan sonra da yazılmayacak."2 "Şair-i Azam" sıfatlı Abdülhak Hamid'in yaptığı bu değerlendirme şiire olumlu bakanların hemen hemen ortak kanaatidir. Sonraki zamanlarda da yapılanlar da öz olarak bu değerlendirmeyle aynıdır. Mesela; Nurettin Topçu, bu şiiri "Dünya edebiyatında bir zafer âbidesi", Nihat Sami Banarlı "İman ve heyecan mermerleriyle yontulmuş bir şiir ve lisan abidesi", İsmail Habip Sevük, "Ede biyatımızın en mühim irtifalarından biri 3 Âkif, hakkında çok önemli araştırmalara imza atan, D. Mehmet Doğan "Edebiyatımızın en muhteşem destan parçası" olarak değerlendirmektedirler. 4 Şiire yönelik olumsuz eleştiriler de söz konusudur. Burada ilginç olan husus, bu tür eleştirileri yapanların düşünsel kimlikleridir. Şiire bu anlamda hem dindarlar, hem de inkılâp ruhuyla hareket eden resmi ve sivil kişiler olumsuz eleştiriler yöneltmişlerdir. Çanakkale Şehitleri, dindar kesimler için daha çok:

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i... Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi,

Beytinden dolayı eleştiri konusu yapılmıştır. Zira onlar bu beyti Akif'in Çanakkale şehitlerini Bedir savaşçılarından üstün tuttuğu böylece "dini açıdan hata ettiği" şeklinde yorumlamaktadır. Bu tür tenkitlerden en önemlisi Necip Fazıl'a ait olanıdır. Ona göre Âkif, bu ifadesiyle Bedir savaşına iştirak eden sahabeye saygısızlık yapmıştır. Meseleye "inkılâpçılık" ruhuyla karşı çıkanlar ise marşın inkılâpçılık ruhundan uzak olduğunu söylemektedirler. Bunlara örnek olarak Münir Müeyyed Berkman'ın şu ifadesine bakmak gerekir:"Bir Çanakkale destanı ve değeri inkılapçılık değerlerinden uzak olan ve maalesef hâlâ dudaklarımızın arasında çırpınan milli marşı gibi bazı şiirlerle hiçbir kimseyi edebiyatın milli bir kahramanı olarak göstermek salahiyetine haiz değiliz."5 O dönemlerde yapılan bu tarz eleştiriler, bu şiirin muhtevasıyla her zaman belli kesimlerin muhalefet edecekleri bir şiir olduğunun işaretini de vermektedir. Nitekim son yıllarda bir ordu mensubunun eleştirileri de bu niteliktedir. Gülhane Askeri Tıp Akademisinin 1999- 2000 öğretim yılının açılı toplantısında Diş. Tbp.Tuğg. Yalçın Işımer Akif'in Çanakkale şehitlerini övmek maksadıyla yazdığı mısraları eleştiri konusu yapmış"Bedir savaşında 500 kişiyle çarpışan 250 bedevi Arap'la, dünya uluslarına karşı destanlar yazan Mehmetçiği bir tutuyor da "o kadar şanlı idi"diyor. Onun düşünce evreni Bedir savaşından öte gidememiş.'"'Bedir savaşında 500 kişiyle çarpışan 250 bedevi Arap'la, dünya uluslarına karşı destanlar yazan Mehmetçiği bir tutuyor da "o kadar şanlı idi"6 diyerek bu şiiri "kavmiyetçi kaygılarla" ve "din karşıtlığı" söylemine oturtarak eleştirmektedir.

Eleştirilere cevaplar

1. Çanakkale şiiriyle ilgili her iki türdeki eleştiriler konusunda, meseleyi izah bağlamında yapılan açıklamalar da vardır. Burada onlara da değinmek gerekiyor. Bunlara geçmeden önce teknik bir açıklama yapalım. Mehmet Âkif, eleştiri konusu olan beytinde anlatmak istediklerini daha anlaşılır kılmak için teşbih(benzetme)sanatına başvurmuştur. Bilindiği üzere teşbih sanatının iki ana unsuru benzetilen ve kendisine benzetilendir. Burada benzeyen "nitelikçe zayıf olan", kendisine benzetilenin "nitelikçe güçlü olduğu" şeklindeki kural dikkate alındığında Akif'in bu sanat gereğince "Çanakkale şehitleri"ni, "Bedrin arslanlarfna üstün tuttuğu gibi bir sonuç doğabilir. Fakat bu teşbihte "ancak" edatı ve ondan sonraki virgül dikkate alındında mısrayı virgülde durarak okumak gerektiğinden teşbihin unsurlarını Çanakkale şehitleri "benzeyen", Bedir şehitleri ise "kendisine benzetilen" şeklinde anlaşılmalıdır. Meseleye böyle bakılınca beyitten çıkacak anlam şudur:" Bedrin aslanlarından başkası bu kadar şanlı değildir. Seni benzetebileceğim başka bir varlık yoktur. Sen ancak Bedir aslanlarına benzersin"7 Dolayısıyla bu söyleyişte şairin amacı "şanlılık" bakımından iki tarafı karşılaştırıp üstünlüğü Çanakkale şehitlerine vermek şeklinde anlaşılamaz. Şair, Çanakkale'deki şehitlerin savaş niyetleri konusundaki durumlarını daha anlaşılır kılmak için bu konuda İslam tarihindeki ilk ve en önemli örneğe atıfta bulunarak meseleyi izah etmektir. Ayrıca bu bir benzetmedir, edebiyatta benzeyen ile kendisine benzetilen hiçbir zaman aynı şey değildir. "Bir başka ifadeyle benzerlik aynıyla değil misliyle değerlendirilir."8 Burada Bedir savaşçıları ile Çanakkale şehitleri arasında kurulan ilginin nasıl bir düşünce zeminine oturduğunu anlamak için de her iki savaşın mahiyetini hatırlamak yararlı olacaktır. Bedrin Çanakkale ile ilişkilendirilmesi bu iki mücadelenin ortak özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Her şeyden önce bu iki savaşa katılanların da gayeleri müşterektir. Her iki ordu da din ve iman kaygısıyla savaşmışlardır. Bu yüzden "Bedir Çanakkale'dir, Çanakkale Bedir'dir"9 İki savaş arasında on dört asırlık bir zaman farkı vardır ama "Dokuz yüz müşrikle üç yüz müminin harbiydi Bedir. Mahviyetle bitseydi, yeryüzünde Allah'ın adını anacak kimse kalmayacak ve Islâm güneşi daha doğmadan sönecekti." Çanakkale ise "Ehl-li Salib'in karşısında tevhidin son kalesiydi. Çanakkale geçilseydi, yeryüzünde tek bağımsız İslam devleti kalmayacak ve Türk milleti tarih sahnesinden silinecekti.''10 D. Mehmet Doğan'ın Mustafa Kemal'e atfen aktardığı şu cümleler de Çanakkale'de savaşanların niyetleri konusunda açık bilgi vermektedir: "Mütekabil siperler arasında mesafemiz sekiz metre...Yani ölüm muhakkak, muhakkak...Birinci siperdekiler, hiç biri kurtulmamacasına kamilen düşüyor. Ikincidekiler onların yerine gidiyor, fakat ne kadar şayan-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakika sonra öleceğini biliyor. Hiç ufak bir fütur bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim, cennete gitmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerinin ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur."11

2. Çanakkale Şehitlerine dini hassasiyet noktasında karşı çıkma aslında yeni zamanların meselesidir. Şiirin yayımlandığı 1924 yılından Necip Fazıl'a gelinceye kadar böyle bir eleştiri yapılmamıştır. Nitekim "Bugün olduğu gibi o zamanda memleketimizde İslam dinini bilen insanlar vardı. Şiir yayımlandığı zaman onların hiç birinden böyle bir tenkit gelmemiştir."12 Burada Akif'i çokyakından tanıyan rahmetli Ali Ulvi Kurucu'nun kendisiyle yapılan bir söyleşide bu konuyla ilgili söyledikleri de bu tespiti doğrular mahiyettedir. Şöyle diyor Kurucu: "Eğer bir mesele olsaydı, onun döneminde hâlâ hayatta olan büyük ulema buna karşı çıkardı. Hiç kimseden bir itiraz gelmeyip de bugünkü Osmanlıcayı dahi bilmeyen kimselerden itirazın gelmesine ben hayretteyim. Şiir heyecandır, histir, duygudur"13

3. Çanakkale şiirine inkılâpçılık ruhuyla karşı çıkanlar için ise söylenecek fazla bir şey yoktur. Onların yaklaşımları ne ilmi, ne tarihi gerçeklere uymamaktadır. Ne Bedir'den ne Çanakkale'den haberleri vardır. Ulusçu bir anlayışlaTürklüğü güya yüceltmekte,Türk-Arap ayırmadan hepsini İslam milletinin birer unsuru olarak gören Akif'i hem de Çanakkale'de savaşanların niyetlerini anlamaktan çok uzakta durmaktadırlar. Bilgisizlik yanında kasıt hatta Akif'in değerlerine düşmanlık içinde olmak gibi bir durum söz konusudur. Nitekim Işımer'in eleştirisi basında gerekli cevabı hemen almış, onun önyargılı tutumu ve meseleyi anlamada çektiği güçlük bu eleştirilerde izah edilmiştir. Bu kalemlerden biri olan Ahmet Taşgetiren'in şu yorumu bu durumu yeterince açıklamaktadır: "Bu ifadelerden Prof. Işımer'in hem şiiri anlamadığını, hem İslâm'ın sembol olaylarını küçümsediğini, hem de önyargılarla hüküm bina etmeye yöneldiğini görüyoruz. İnsaf sahibi herkes bilir ki, Akif'in Çanakkale Destanı, bu konuda yazılmış müstesna şiirlerden birisidir. Bir destandır evet. Ama bu destanı kavramak için, Çanakkale şehidinin İslâm aşkını, Peygamber tutkusunu, şehadet bilincini iyi anlamak lâzım. Eğer bunu anlamamışsanız, "Sana ağuşunu açmış bekliyor Peygamber" ifadesinden bile"Arapçılık"çıkarabililir,"Neden seni bekliyor Atatürk" demedi de "Seni bekliyor Peygamber" dedi" diye şairi hesaba çekmeye yönelebilirsiniz. 14

B-İstiklâl Marşı

Mehmet Akif'in yazıldığı günden bu yana en çok tartışılan asıl şiiri ise İstiklâl Marşı'dır. Onunla ilgili tartışmaların özünde öncelikle şiirin muhtevasında yer alan dini değerler buna karşın bu şiirin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından laik bir devletin milli marşı olarak kabul edilmesi ve daha sonra 1982 Anayasasında "değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez" şeklinde bir hükme konu olması şüphesiz ki etkili olmaktadır. Zira, Milli Mücadele'nin sürdüğü günlerin Türkiye'si ile günümüz Türkiyesi değerler noktasında tamamıyla aynı yerde durmamaktadır. Hatta bırakalım dünle bugünü şiiri, milli marş olarak kabul eden 1.dönem milletvekillerinin bulunduğu Meclisle, Lozan gibi bir anlaşmayı imzalayan 2.dönem milletvekillerinin görev yaptığı meclis arasında bile bu konuda ciddi bir anlayış farklılığı vardır. Dolayısıyla bu marş, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletini ne ölçüde temsil eder konusu İstiklâl Marşı'nın değiştirilmesiyle ilgili yasaya rağmen zaman zaman tartışılmaktadır. Bu tartışmalarda iki boyut vardır. Bunlardan ilki marşın muhtevası, diğeri de buna bağlı olarak marşın değiştirilmesidir. Yine marşın bestesi de aynı şekilde bu tartışmaların içinde yer alan bir meseledir. Bütün bu tartışmaları doğru anlayabilmek için meselenin önce tarihi seyrine bakmak gerekmektedir.

Tartışmaların tarihi seyri

1. istiklâl Marşı konusunda aslında ilk itiraz bizzat şairinden gelmiştir. Âkif, marşla ilgili yarışma ilanı yayımlandığında kendisine yarışmaya katılması söylendiğinde "Ben ne yarışmaya katılırım, ne de caize alırım."'5 diyerek meseleye usul açısından karşı çıkmaktadır. Fakat bilindiği gibi meclise uygun bir metin gelmeyince kendisi ödül şartının kaldırılması kaydıyla teklifi kabul etmiş ve marşı yazmıştır.

2. Yine Hakimiyet-i Milliye gazetesinde de "yarışma şartlarının eksikliği", "Vezin meselesinin netleştirilemediği, kaç beyit olacağı"gibi hususların net olmadığı belirtilerek"Bu yarışma Maarif vekaletince tarif ve tahdit edilmeliydi." şeklinde bir eleştiri yapılmıştır.16

3. Asıl tartışmalar ise mecliste yaşanmıştır. Tartışmanın ana konusu öncelikle "milli marş seçiminin nasıl yapılacağı" ile ilgilidir. Konu ile ilgili yapılan oturumlarda "İstiklâl Marşı halktan ve besteden doğmalıdır. Ismarlama ve paralı şiir istiklâl Marşı olamaz. Seçim işini ya bir edebi heyet veya Vekalet yapmalıdır. Beste durumu dikkate alınmalıdır. Seçim Meclis'te yapılmalıdır. Mehmet Akif'in şiiri tercihan kabul edilmelidir. Mehmet Âkif, Maarif Encümeni başkanı olduğu için ayrı bir encümen kuralım."17 şeklinde görüşler ortaya çıkmıştır. Konuyla ilgili görüş belirtenlerden biri de Karesi mebusu Haşan Basri Çantay'dır. Meselenin başından beri içinde olan ve Akif'i İstiklâl marşı'nı yazmaya zorlukla ikna eden biri olduğu için bu görüşlere karşı seçim ve inceleme meselesini kastederek"Âkif, o zilleti irti kap etmez, katiyen buna tenezzül etmez" şeklinde karşı çıkmış, milletvekillerinin çoğunluğu da onun görüşü doğrultusunda hareket edince şiirlerin encümene havalesinden yahut bir edebi heyetinden tetkikinden vazgeçilerek doğrudan basılması ve milletvekillerine dağıtılması kararlaştırılmıştır. Bu karar üzerine Maarif vekâletinin seçtiği Âkif'inkiyle birlikte altı şiir Meclis gündemine getirilmiştir.Tartışma bu oturumda da devam etmiştir. Oturum başkanı Mustafa Kemal'in Hamdullah Suphi Bey'e İstiklâl marşı'nı kürsüden okutma isteği üzerine marşın henüz kabul edilmediğini yani bu şiirlerden hangisinin marş olarak seçiminin belli olmadığını, konuyla ilgili encümen bile kurulmadığını söyleyerek bu isteğe itiraz edilmiştir. Fakat verilen önergelerle Hamdullah Suphi Akif'in şiirini okumuş, büyük bir coşkuyla karşılanan bu olaydan sonra meclisin genel temayülü belirmiş Hamdullah Suphi Bey, diğer güfteleri de okumak istemişse de bu istek kabul görmemiştir. Konuyla ilgili son oturumda ise kimi milletvekillerince ileri sürülen itirazlar devam etmiş, Hamdullah Suphi, durumu açıklayan bir konuşma yaparak Âkif'inkinin ısmarlama olmadığını ve aranan marşın özelliklerini taşıdığını söylemesi üzerine, bu açıklama pek çok milletvekili tarafından desteklenmiştir. Ardından Haşan Basri Çantay ve arkadaşlarının "görüşmelerin yeterliliği ile Mehmet Âkif Bey'in şiirinin kabul edilmesine" ilişkin önergeleri üzerine meclisin genel kanaati ortaya çıkmış, bunun üzerine başkan Adnan Adıvar görüşmeleri nihayetlendirmiş ve oylamaya geçilmiştir. Yapılan oylamada Akif'in şiiri "ekseriyet-i azime"ile kabul edilmiştir.18

2. Mesele ilk bakışta kapanmış görünmekle birlikte işin aslı böyle olmamış, sonraki yıllarda marşın tartışılması yine sözkonusu olmuştur. Nitekim İstiklâl Marşı'nın kabul edilmesinden hemen sonra sıra bestelenmesi meselesine gelince ilk itiraz Kazım Karabekir Paşa'dan yükselmiştir. Paşa, Akif'in şiirinin beste için Paris'e gönderileceğini öğrenince buna müdahale etmek istemiş, bu amaçla "kendi eserinin milli marş olması için epeyce uğraşmış, Akif'in şiirinin "ref edilerek onun yerine kendi şiirinin kabul edilmesini isteyecek kadar işi ileri götürmüştür.''19 Kazım Karabekir'in marşa itirazları Akif'in eserine yönelik ilk itiraz olarak önem taşımaktadır. Yine bu itirazlar sonradan muhteva ile yapılan tartışmaların özeti durumundadır. Zira paşa, marşın bestesi kadar güftesinin muhtevasına da itiraz etmektedir.

2. istiklâl Marşı ile ilgili itirazların ve tartışmaların yoğunlaştığı süreç Mehmet Akif'in Mısır'dan Türkiye'ye dönüşü ve bilhassa vefatından sonraki dönemdir. Mesele yeni bir istiklâl Marşı'nın yazılması isteğine kadar dayanmıştır. "Başta Ruşen Eşref, Aka Gündüz olmak üzere çok kişi Mehmet Akif'i cezalandırmak için İstiklâl Marşı'nın değiştirilmesini

teklif ettiler. Atatürk bu önerileri hep reddeder.20 Buna rağmen sonraki zamanlarda konu ile ilgili tartışmaları takiben 1938 yılı başlarında İstiklâl Marşı'nın değiştirmesi amacıyla resmi bir yarışma açılmış, hatta bununla ilgili olarak Necip Fazıl'a yeni bir marş yazması konusunda teklifte bulunulmuştur. Bizzat Necip Fazılın ifadelerinden Büyük Doğu marşı şiirinin bu teklif üzerine kaleme aldığı anlaşılmaktadır.21 Necip Fazıl, Falih Rıfkı'nın yaptığı teklifi "Bu rejim havası içinde ve birtakım şahısların pohpohlanması uğrunda şiirini alçaltmamaya razı olmamak" şartıyla kabul etmiş, fakat yazılan şiir, teklif sahiplerinin beklentileri karşılamadığı için mesele uygulama safhasına geçememiştir.22 Burada bu tartışmaların neden bu dönemde yoğunlaştığı sorusu akla gelebilir. Akif'in yurda dönmesi üzerine matbuatta Âkif lehine epey bir yazı çıkar ve tekrar gündeme gelir. Bu durum belirli çevrelerde rahatsızlık uyandırır. Bu sebeple özellikle 1937 başlarından itibaren bilhassa Nurullah Ataç tarafından Âkif ve İstiklâl Marşı tartışmalı bir duruma getirilir. Akşam gazetesinde yer alan bu yazılarla İstiklâl Marşı ve Âkif tezyif edilmek istenmiştir. Yine Yeni Adam'ın açtığı ankette de Ataç'ın aynı tutumunu sürdürdüğü görülür.23

2. 1939 yılının ilk üç ayından itibaren, yani Atatürk vefat edip yerine İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçildiği tarihten sonra bu tartışmalar küllenmiş fakat 2. Dünya savaşının sonlarına doğru yeniden alevlenmiştir. 24Fakat bu tartışmalar matbuat ve çeşitli mahfillerde yapılan tartışmalarla sınırlı kalmış ve geçilen demokratik süreçte ne iktidar ne muhalefet partileri bu konuyla ilgili taraf olmamışlar, buna cesaret edememişlerdir. Matbuat ve mahfillerde konuyu tartışanlar ise Zekeriye Sertel ve Ahmet Emin Yalman'ın başların çektiği bir guruptur. "Yani bu dönemde solcu ve sabatayistlerin itirazları söz konusudur. Fakat başka kalemler ve bilhassa üniversite gençliği bu durumu infialle karşılamıştır."25

3. 27 Mayıs 1960 devrimi Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesi olarak pek çok toplumsal travmalara yol açan bir süreçtir. İşte bu süreçte Demokrat partinin yeniden Arapçaya çevirdiği ezanın İnönü devrinde olduğu gibi tekrarTürkçe okunması talepleri seslendirilmeye başlayınca İstiklâl Marşı da bundan nasibini almış ve her iki konunu tartışılması bir arada yürütülmüştür. Fakat, tartışmalar hiçbir zaman eski hararetini taşımamıştır.

4. İstiklâl Marşının tartışıldığı dönemlerden biri de yine bir askeri darbe dönemine 12 Eylül 1980'e rastlar. Fakat, 1982 anayasası ile marşla ilgili tartışmalar sona erdirilir ve İstiklâl marşının devletin milli marşı olduğu ve değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceği anayasa hükmü haline getirilir. Öte yandan marşın gerekli gereksiz her yerde söyletilmesi meselesi sürekli tenkit konusu olur.26

5. Tarihimizde "post-modern bir darbe"olarak geçen 28 Şubat 1997 müdahalesi sonrasında da İstiklâl marşı yine tartışmaların odağıdır. Bu defa ona alternatif bir marş bulunmakta da gecikilmemiştir. Bu marş, 28 Şubat sürecinin simgesi haline gelen 10. yıl marşıdır. Bu süreçte askeri ve sivil kimi çevreler, bilhassa üniversiteler her vesileyi bir fırsat bilerek neredeyse unutulmuş olan 10. yıl marşını yeniden toplumun gündemine getirerek ona "âdeta milli marş hüviyeti" kazandırmak isterler.27 Hatta kimi yorumlara göre "bu marşın islami kesimin sahiplendiği İstiklâl Marşı'nın yerine konmak istenmesi"28 gibi bir durum da vardır ortada. Nitekim 1998'in Nisan ayı sonunda Hürriyet gazetesi yazarlarının başını çektiği bir grup gazeteci Doğan Hızlan, Emin Çölaşan, ardından Radikal'den Hakkı Devrim, Sabah'tan Can Ataklı, Milliyette Zülfü Livaneli ve Ali Sirmen'in başlattıkları 10. yıl marşı kampanyası aslında "İstiklâl Marşı değiştirilsin" anlayışının yeni bir tezahüründen başka bir şey değildir.29 Fakat gösterilen tepkiler üzerine bu niyet de gerçekleşmedi. Fakat; 10. yıl marşı Cumhuriyet marşı olarak kabul edildi. Böylece İstiklâl marşı'na alternatif olma özelliğini de kaybetmiş oldu.

6. İstiklâl Marşıyla ilgili olumlu bir gelişme ise 2007 yılında gerçekleşir. Meclis tarafından 12 Mart "İstiklâl Marşı'nın kabulü ve Mehmet Âkif Ersoy'u anma günü" ilan edilir.30 Ardından da İç işleri, Milli Eğitim ve Turizm Bakanlıklarınca konu ile ilgili yönetmelik hazırlanıp yayımlanır. Ne var ki bu yasanın görüşülmesi sırasında da kimi tartışmalar yaşanır. CHP milletvekilleri, bu talebin yanlı olduğunu,Tevfik Fikret, Nazım Hikmet ve Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi şairler için de bu tür günler ihdas edilmesi gerektiğini söylerler. Fakat bu istekler kabul görmez. CHP'li milletvekillerinin bir itirazı da adı önce Burdur üniversitesi olarak belirlenmişken verilen bir önergeyle bunun Mehmet Âkif Üniversitesi şeklini almasına itiraz ederler. Fakat sonuç değişmez.

7. 2008 yıllarına gelindiğinde yine bir tartışma başlatılır. Bu tartışmayı başlatan da ne ilginçtir ki yine emekli bir askerdir ve yine bu eleştiri deTürklük adına yapılmaktadır. 28 Şubat sürecinin önde gelen isimlerinden biri olan Emekli Tuğgenaral Doğu Silahçıoğlu Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde yayımladığı "Ümmetçiler ve Milliyetçiler" başlıklı yazısında İstiklâl Marşı'nın sözlerinden rahatsız olduğunu yazmıştır. Tuğgenarle göre "Âkif, İstiklâl Marşı'nın 10 kıtasına 'Hakk, ezan, cennet ve iman'gibi sözcükleri ustalıkla yerleştirmiş, ama bir tek Türk sözcüğü için yer bulamamıştır.''3

Tartışmaların mantığı

Muhaliflerin marşa karşı yaptıkları eleştiriler, kimi zaman marşın dili, kimi zaman da doğrudan muhtevasıyla ilgili olmuştur. Marşın ilk dörtlüğünde yer alan "korkma", "şafak" gibi kelimelerin yanlış kullanıldığı ileri sürülmüş, dördüncü dörtlükteki "ulusun" sözüne de değişik manalar verilmek lüzumu duyulmuştur. Bazen de "Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakkın" ve "Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli"gibi mısraların milli marş özelliğine aykırı olduğu söylenmiştir.32 Yine "medeniyet dediğin tek dişi kalmış" söyleyişi dolayısıyla Âkif, medeniyet düşmanı olarak gösterilmiş, şiirde geçen "ezan, Hak,..."gibi dini kavramlardan dolayı "Ümmetçilik"le dolayısıyla "milliyetçi olmamak"la suçlanmıştır.

1. Muhteva tartışmasına ilk olarak Kazım Karabekir'de rastladığımız için önce onun yaklaşımını aktaralım. Paşa'ya göre "Âkif beyin şiiri pek yüksek ve muhterem" olmakla birlikte bazı eksiklikler taşımaktadır. Bu şiir, "Milletin vicdanından çıkan bir feryat değil muhterem şairin halka hitabesidir. Dolayısıyla milli bir marş özelliklerinden yoksundur/'Arkadaş" hitabesiyle söylenen satırlarında millete başka biri hitap ediyor ki halk bunu okurken şahsiyetini küçültecektir."Kim bilir belki yarın" hitabı millete dişinizi sıkın nasihatından başka bir şey değildir. Ayrıca istiklâl kazanıldıktan sonra manasız hale gelecektir. Düşmanlarımız Türkler kabiliyetsizdir, medeniyet kabul etmez"diye iddia ederken milletimizi "evet medeniyet canavardır." diye bağırtmak doğru değildir. Hilalle ve Cenab-ı Hakka münacat kısımları ilahiye yakışır, marşta maneviyatı kırar. Şiir ve nutuk için bunlar uygun olabilir ama bir marş için olmaz. Hûda, cüda gibi kafiye hatırı sözleri halk söyleyemez, marşın güftesi de bestesi de halkın seviye ve harsına göre olmalıdır.33-34

2. Konuyla ilgili bir itiraz da istiklâl marşı yarışmasının açılışı sürecinde Milli Eğitim Bakanı olan Rıza Nur'dan gelir. Ona göre bu marş yarışmasını kendisi açtırmıştır. Fakat daha sonra Rusya'ya gidince yerine bakan olana Hamdullah Suphi Tanrıöver yarışma kurallarını dikkate almayarak Akif'in şiirini Meclis'te okuyup kabul ettirmiştir. Ona göre Akif'in güftesi" aruzlu ve hece adedi çok fazladır. Bu sebeple ağır ve pek monotondur. Ayrıca seçilmesi konusunda da usul hatası yapılmıştır."35

3. istiklâl Marşı'yla ilgili en yoğun eleştirilere 1937'de Yeni Adam'ın düzenlediği ankete verilen cevaplarda görürüz. Burada en şiddetli itiraz Nurullah Ataç'tan gelir. Ona göre hem güftede hem de bestede sorunlar vardır. Ama asıl itirazı muhtevayadır. Şöyle der: "Akif'in manzumesi bugün bizim Millî marşımız olabilir mi?., istiklâl, bizim için aşılmış bir idealdir. İstiklâline ermiş bir cemiyet: «Ben istiklâl isterim» diyemez ya... (.. .)İstiklâl marşında bizim bugünkü ideallerimize uyacak, onlara hiç olmazsa bir telmih sayılacak hiçbir şey yoktur. «Lâkavmiyyete Fil'islâm» düşüncesiyle yazıldığı için Türk'ten, Türkiye'den bahsedemez. İçinde ezan vardır, minare vardır, imanı, müezzini, kayyımı ile bütün cemaat vardır, Millet yoktur. Doğrusu bir marş değil, bir İlâhî, bir «tazarru»dur."36

4. YeniAdam'm 1937 yılında Akif'le ilgili düzenlediği ankete cevap verenlerden biri de Suphi Nuri Ileri'dir. O da Nurullah Ataç gibi düşünmektedir: "İstiklâl Marşı bir hizmet değildir. Bu marş her cihetten fenadır. İstiklâl ci Türklerin hislerine tercüman olmamıştır. "Korkma" diye başlayan bir marş, Türklerin hakiki ve öz duygu ve heyecanlarının tercümanı olamaz. Hele İstiklâl ini kazanıp inkılâba koyulan, cumhuriyet ve laikliği kabul eden Türkler, bu marşı hiçbir zaman benimseyemezler. Bu marş bizim değildir. Bir saat evvel ortadan kaldırılması gerekir."37

5. Yeni Adam'm anketine cevap verenlerden biri olan Raif Necdet'tir. Onun şiire muhalefeti ise kısmi bir nitelik taşımaktadır: "Âkif, inkılabın ilk cephesine değerli hizmetlerde bulunmuştur. Bazı fikri nakısalarına rağmen temiz bir heyecanın mahsulü olan İstiklâl Marşı, bu hizmetin mukaddes bir sembolüdür. Şuracıkta şunu da söyleyeyim ki benim İstiklâl Marşı'nda bulduğum en ehemmiyetli zaaf, Akif'in emperyalizm yerine alelumun medeniyet aleyhinde bulunuşudur."38

6. İstiklâl Marşı'na Çanakkale şehitlerine olduğu gibi dini ve kavmi hassasiyetler açısından itirazlar da gelmiştir. Dindarlar neden "ırk" kelimesini kullandı derken kavmiyetçiler de neden "Türk" kelimesini kullanmadı demektedirler.

Eleştirilere cevaplar

İstiklâl Marşıyla ilgili itirazlar cevapsız kalmamıştır. Bu cevapları da şöyle sıralayabiliriz.

1. "Marşın "korkma" sözüyle başlaması onun bir zaafı değildir. Bunu bir zaaf olarak görenler şairin bu kelimeye yüklediği anlamın farkında değillerdir. "Bu korku, hiç bir zaman ürkeklik ve ödleklik" mânâsına gelmez. Bu his, seven insan gönlünün, faziletli insan duygusunun düpedüz ve asil bir «endîşe»sidir.39 D. Mehmet Doğan da "korkma" kelimesini 13. asır önce yunus Emre'nin de kullandığını söyleyerek bu durumun bir zaaf olmadığını, her iki şairin de varlık problemi üzerinde durduğunu, birinin kişinin bekasını, diğerinin ise milletin bekasını, kalıcılığını ilan ettiğini belirtir.40

2. "Şafak" kelimesinin eleştirisinde de böyle bir bilgisizlik görülmektedir. Şair, bu kelimeyi "gün doğmadan evvel ufukta beliren kırmızı aydınlık" şeklindeki Türkçe kullanımındaki manasında değil, asli manasında yani Arapça'da olduğu gibi "gün battıktan sonra ufukta kalan ve gittikçe sönen kırmızı aydınlık" manasında kullanmıştır.41 Böyle yapması İstiklâl Mücadelesinin başlangıcının, Anadolu'nun batı ufuklarında ve batı bölgelerinde geçmesidir.

3. Yine şiirde geçen "ulusun" sözü de «büyüksün, yücesin» manasında değildir. Bu «ulumak» kelimesidir ve uluyan bir canavar tasviri karşısında söylenmiştir.42

4. "Canavar" sözüne gelince bu söz; "bir medeniyet düşmanlığı değil Türk vatanına Yunanlıları saldırtıp, Türk milletine, elinde kalan Anadolu'nun bile bütününü çok görerek, onu ancak birkaç vilayet içinde mahsur ve ölü bırakmak isteyen "medeni dünya!"nın o zamanki edepsiz adaletine karşı yerinde bir tepkidir."43 Saldırganların "Biz Anadolu'ya medeniyet götürüyoruz diyerek Anadolu'da bir canavarın yaptıklarından fazlasını yapmışlardır. Âkif, bu durumu anlatmak istemektedir.44

5. "Hak, Hakk'a tapmak, ezan, din, şehitlik, hilâl" gibi kavramlarının geçmesi yüzünden bu kelimelerin geçtiği mısraların Millî bir marşta yer alamayacağını iddiasına gelince; doğrusu, Akif'in şiirinde bu kavramları kullanmasından daha doğal bir şey olamaz. Zira bu kavramlar, Türk milletinin inanç değerlerini ifade eden kavramlardır. Onlarla düşünmekte, yaşamakta ve onlara yürekten inanmaktadır. Milli Mücadeleyi bu inanış ve anlayış içinde kazanmıştır. Âkif ise dini İslam olan bir milletin şairiydi. Müslüman bir milletin Müslüman bir şairinin ne demesi bekleniyordu ki...Öte yandan istiklâl Marşı tamamen islami bir zemin içerisinde ele alınması gereken bir eserdir. Onu bu zeminden ayırdığımızda "hürriyet, istiklâl vatan ve millet aşkı gibi ahlaki değerler mesnedsiz kalır."45

6. istiklâl marşında "ırk" kelimesinin kullanılması Akif'in bu konuda fikir değiştirdiğini göstermez. "Akif'in "ırk"tan kastettiği "etnik/biyolojik köken olarak Türk ırkı" değildir. Irk kelimesi 1942 yılında Türk Dil Kurumu sözlüğüne girerek bugünkü anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihten önceki Osmanlıcadaki kullanımı bu manada değildir. Akif'in zihin dünyasında ırk, yakın ve uzak geçmişteki "ecdad" manasındadır. Nitekim ırk, ırak (uzak) ile aynı köktendir. "Kahraman ecdad" vurgusu başka şiirlerinde de kullandığı bir tabirdir. Biyolojik kökenle ilgili değildir. Kaldı ki ırkçılığa karşı tutumu birazdan geleceği gibi gayet nettir."46

7. "Türk" kelimesinin geçmemesine gelince; "M. Âkif, Türk, Arap, Kürt, Çerkez, Arnavut, Laz vs. "efrad-ı milleti" birbirine denk görmekte ve içlerinden birini, özellikle de "Türk'ü" öne ve üste çıkararak "üst kimlik" haline getirmemektedir. Bu ortak "sine" veya "cepheyi" Türklük namıyla anmamaktadır. Bu sineden/cepheden millet olarak bahsetmek gerektiğinde ısrarla ve ön eksiz olarak "millet" demektedir; "Ulus" sözcüğü "çağ" sözcüğü gibi Moğolca'dan alınmadır ve "Moğol imparatoruna tabi olan halklar, kabileler birliği" demektir. Çağ da "İmparatorun yönetim süresi"anlamına geliyor. Bu anlamıyla "Ulus", Akif'in kullandığı anlamda "millet" in karşılığı olur.47

Marşın bestelenmesi

1. İstiklâl Marşının güftesi kabul edildikten sonra sıra beste işine geldi. Sonuçta 500 lira ödüllü bir beste yarışması açılmasına karar verildi ve bir ilanla ilgililere duyuruldu.48 Tanınan sürenin sonunda Maarif vekâletine 55 beste ulaştı. Ethem Üngör'e göre 24 eser katılmıştır. Vekâlet, kadrosunun dar olması sebebiyle bu işin seçiminin üstesinden gelemeyeceğini anlayınca durum meclise intikal ettirdi.

Konu Meclise geldiğinde Kasım 1921'de yapılan oturum oldukça tartışmalı geçmiştir. Meclise önce Maarif vekili Mehmet Vehbi Bolak, İstiklâl Marşı'nın bestesiyle ilgili tezkire gündeme getirdiğinde büyük bir tepki gösterir. Ona göre "Milletçe ıstırap içerisinde bulunan şu günlerde marştan daha önemli işler vardır ve onlarla ilgilenilmelidir."49 Yine konunun İstanbul veya Ankara musiki komisyonlarına incelettirilmesi, bir komisyon kurulması, bu konunun güfte gibi mecliste oylanması şeklinde görüşler ileri sürülür. Yapılan müzakerelerin ardından Meclis reisinin eserleri Ankara'daki bir musiki heyetine inceletme teklifi olumlu karşılanır.

Daha sonra Ankara'da böyle bir heyet bulunmadığı gerekçesiyle bestelerin değerlendirilmesi konusu bir süre ertelendi. Bu arada bestelerin Paris müzik akademisince seçilmesi fikri ortaya atıldı. Ancak bazı milletvekilleri ve bilhassa Doğu cephesi komutanı Kazım Karabekir tarafından hoş karşılanmayan bu karardan da vazgeçildi50 ve o sıralarda Kurtuluş savaşının şiddetlenmesi yüzünden bu yarışma sonuçlandırılmadı. Fakat her bestekâr kendi bestesinin yaygınlaşması için uğraştı. Ankara'da başka İstanbul'da başka besteyle marş söylenmeye başladı.

2. istiklâl savaşının zaferle sonuçlanması üzerine İstiklâl marşının bestelenmesi meselesi yeniden gündeme geldi ve sürüncemede kalan bu işin kesin olarak sonuçlandırılması istendi. Maarif vekâleti 12 Şubat 1923 tarihinde İstanbul maarif müdürlüğüne bu besteleri göndererek musiki encümeni reisi Ziya Paşa'nın başkanlığında kurulacak bir komisyona incelettirerek uygun bestenin seçilmesini bir yazı ile istedi. 12 Temmuz 1923 günü bu komisyon Şark musikisi başkanı Ali Rifat Çağatay'ın bestesini seçti ve bakanlığa bir yazı ile bildirdi. Bunun üzerine Maarif vekâleti bu besteyi bastırarak okullara ve diğer bakanlıklara tamim etti.51 Fakat kısa bir süre sonra bu besteye alaturka musikisinden dolayı itirazlar başladı. Durum Mustafa Kemal'e iletildi. Çağatay'ın bestesinin batı armoni kurallarına uymadığı, İstanbul kararının iptalini eserlerin Viyana konservatuarına gönderilmesini talep edildi. Atatürk Ankara'ya döndükten sonra bestenin yeniden bir komisyona incelettirilmesi isteyerek konuyu Fevzi Paşa'ya havale etti. Bu sıralarda İstanbul mızıka-ı hümayun şefi Osman Zeki Üngör 11 Mart 1924 te Ankara'da bir konser vermiş ve bu konserde kendi bestesi olan istiklâl Marşı'nı da çalmıştı. Atatürk ve eşi Latife Planım bu besteyi çok beğenmişlerdi. Fakat durum hemen değişmemiş 1930 yılına kadar Çağatay'ın bestesi çalmaya devam etmiş, daha sonra Maarif vekaleti tarafından resmi kuruluşlara gönderilen bir tamimle bundan böyle riyaset-i cumhuriye musiki heyeti şefi Osman Zeki'nin İstiklâl Marşı bestesinin Türkiye Cumhuriyetinin resmi marşı olarak kabul edildiğini bildirilmiştir.52-53

Beste tartışmaları

1. Beste ile ilgili tartışmalar, meclis görüşmeleri sırasındakilerin dışında Maarif vekaletinin İstiklâl Marşı'nın bestelenmesi için Avrupa'da bir müsabaka açılmasına ve bunun yerinin de Paris olmasına karar vermesiyle yoğunlaştı. İlk önemli itiraz İstanbul'da yayımlanan Tevhid-i Efkar Haziren 1922 tarihli sayısında yer aldı. Buna göre "Yabancıların Türk ruhuna ve milli zevke uygun davranamayacağını" gerekçesiyle marşın Paris'te bestelenmesi eleştiri konusu yapıldı.

2. Konuyla ilgili Atatürk'ün de bir eleştirisi vardır. O da bestelenecek kısmın seçimine itiraz etmiş, beğenmemiş," İstiklâl Marşının uzun olmaması noktasında mutabıkız. Söylendiği ve çalındığı zaman herkesi uzun süre ayakta tutması elbette doğru olmaz. Ancak bu marşın istiklâl savaşını anlatışı cihetinden büyük bir manası vardır. Benim en beğendiğim parçası da budur. Siz ise bu parçayı marştan çıkarmaya karar vermişsiniz.:

Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl.

Benim bu milletten daima hatırlamasını isteğim sözler işte bunlardır." demiştir.54

3. Önemli bir itiraz da o zamanlar Şark Cephesi Kumandanı olan Kazım Karabekir'den gelir. Marşın güftesi gibi bestesini de tenkit eder. Marşın bestesi için Paris'te müsabaka yapılacağı kararı üzerine bu kararın doğru olmadığını Erkanı harbiyei Umumiye Riyasetine yazar. Ona göre "medeniyete canavar diyen bir marşın Paris'e gönderilmesi de gariptir. Bu metni bir Fransız musikişanısın kavraması mümkün değildir. Yine istiklâl uğruna çarpışan bir milletin ecnebi bir adama marşını bestelettirilmesi teessür sebebidir." Paşa, bu gerekçelerlerle kendi yazdığı ve bestelediği bando ile çaldırarak beste güfte münasebetini test ettirdiği marşının kabul edilmesini ister.55

4. Ali Rifat Çağatay'ın bestesinin kabul edilmesinin hemen ardından da başlayan tartışmalar vardır. "En başta İzmir müzik öğretmeni M. Zati Arca itiraz etti. 27 Temmuz 1923 günü İzmir'e gelen Mustafa Kemal'i Latife hanımın Göztepedeki evinde ziyaret ederek beraberindeki darulbedayi sanatkarları ile birlikte bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Çağatay'ın bestesinin bati armoni kurallarına uymadığı, İstanbul kararının iptalini eserlerin viyana konservatuarına gönderilmesini talep etti.

5. Zeki Üngör'ün bestesinin kabulünden sonra yapılan tartışmalar yaşanmış ve bu tartışmalar günümüze kadar devam etmiştir. Bu tartışmalarda öne çıkan hususlar şunlardır: a- Zeki Üngör ise başından beri kendi bestesinin seçilmesini arzu etmektedir. Fakat beste müsabakasında onun eseri 4. gelmiş Anakaraya geldikten sonra kendi bestesinin milli marş olması için Latife Hanımın tavassutunu rica etmiş, o da bunu sağlamıştır,56-57

b-Beste orijinal değildir. Bu konu Cumhuriyet Halk Partisi meclis grubunun 7 mayıs 1940 tarihli oturumunda İstanbul milletvekili Osman Şevki Uludağ, "marş Carmen silva adını taşıyan bir Fransız halk şarkısından alınmıştır. Bestede söz uyumu yoktur. Melodi İstiklâl savaşından önce bestelenmiştir. Orkestra uyarlaması Edgar manas isimli bir Ermeni müzisyene yaptırılmıştır. Bu sebeple değiştirilmelidir" biçiminde özetlenebilecek itirazlar yapmış, bu yaklaşımı Milli eğitim bakanı Haşan AliYücel tarafından da desteklenmiş fakat CHP gurubu bu konuda bir karar varamamış ve tartışmalar sonuçsuz kalmıştır."58

c-Bu beste İstiklâl Marşı için yapılmamıştır. Önce son Osmanlı padişahı Mehmed Vahideddin için yapılmış,59 Suphi ileri'nin öne sürdüğü bu iddiaya göre daha sonra Akif'in şiirine kör topal uydurulmuştur.60

d-Zor bir beste olduğu, söylenmesinde güçlükler bulunduğu, musiki bilgi ve kabiliyeti olmayanların söyleyemeyeceği şeklinde görüşler de öne sürülmüştür, "o beste «zor» bir beste imiş; şöyle orta hallice söylenebilmesi için bile insanın hayli musikî terbiyesi görmüş olması lazımmış. Hâlbuki bir Millî marşın, dilsizlerden başka, bütün vatandaşlar tarafından, benim gibi musikiye istidadı olmayanlar tarafından da söylenebilmesi lâzımdır. Millî marş için kolaylık sadece bir meziyet değil, bir şarttır." Diyen Ataçîn görüşünü bu tutumu özetler.61

e-Beste, sonraki zamanlarda da tartışılmıştır. Tartışmaların yoğunlaştığı bir tarih de marşın TBMM ce kabulünün 40. yılıdır. 1961 27 Mayıs sonrası Bu yılda marşla ilgili hiçbir tören yapılmamış marşın değiştirilmesi hakkında fikirler ileri sürülmüştür. Tezler yine aynıdır. Prozedifbeste ile güfte arasındaki uygunluk) bakımından hatalar bulunduğu fikridir.62

f-Beste ile ilgili yoğun tartışmaların yapıldığı bir diğer tarih ise Namık Kemal Zeybek'in Kültür bakanı olduğu dönemdir. 1990 da yapılan bu tartışmalar esnasında marşın bestesinin değiştirilmesi konusunda anket formları hazırlatılarak vatandaşlara dağıtılması bile sözkonusu oldu. Konuyu gündeme getiren bakan "Anayasanın 3. maddesinin İstiklâl Marşı'nın bestesinde değişikliğe imkan tanıdığı tezinden hareketle" eğer halkımız değiştirilsin derse beste yarışması açılacağını söyledi.

3. Tartışmaya müzisyenler ve şairler de dâhil olmuşlar, bunlardan Ahmet Adnan Saygun, Hikmet Şimşek gibi müzisyenler yeni bir beste yapabileceklerini söylediler. Yine Atilla ilhan, Cem Karaca, Mazhar Alanson, Cenk Koray, Neco, Bekir Sıtkı Erdoğan, marşın hataları olmakla birlikte değiştirilmesinin doğru olmayacağını ancak revizyona gidilebileceğini, Yılmaz Öztuna Müziğin güfteye uygunsuzluğunu ve Türk ruhuyla alakasızlığını ileri sürerek Türk ruhuna uygun yeni bir bestenin yapılabileceğini, Yıldırım Gürses, konunu referanduma sunulmasını fakat bir besteci olarak bestenin kendi musikimizden olmasını Avni Anıl da bakanlık bu işe karışmasın, isteyen beste yapsın ve jüri halk olsun, hangisi beğenilir ise o kabul edilsin"görüşlerini öne sürdüler.63 Rock müziğin ünlü ismi Erkin Koray, İstiklâl Marşı'nın sözlerine uymayan bir şekilde bestelendiğini söyleyerek İstiklâl Marşı'nın halkın söyleyebileceği şekilde yazılmadığını ve sözlerine uymayan bir melodiyle söylendiğini belirterek hem güfteye hem besteye karşı çıkmıştır.64 Besteci Garo Mafyan da, İstiklâl Marşı'nın değiştirilmesi ve yeniden yazılması Türkiye Cumhuriyeti'nin değiştirilmesi kadar önemli. Bu marşın yeniden yazılması ve bestelenmesi bana göre imkânsız. Bu, Türk milletinin adını değiştirmeye benzer. Bazı hatalar olabilir. Bu konuda okullardaki müzik öğretmenlerine büyük görevler düşüyor. Değiştirilmesine tamamen karşıyım."65 Şeklinde görüş bildirmiştir. Müzisyen Haşan Cihat Örter ise "Türk halkı doğru dürüst söylesin diye İstiklâl Marşı bozulamaz. Halka bazı müzik kurallarını ve kaliteli müziği öğretmemiz gerekir. İstiklâl Marşı'nı değiştirmek taraftarı değilim. Marşımızı çok seviyorum. Marşımız ellenmesin. Marşımızın doğru söylenmesi için, okullarda iyi eğitimli öğretmenler tarafından müzik dersi verilmelidir. Öğretmenlere dikkat etmek gerekli."66 Demiştir. Bu tartışmalar güftenin değiştirilmesi konusunu da sadece besteyle sınırlı değiştirilmesi şeklindeki iyi niyetin beklenmedik sonuçlar doğuracağı anlaşılarak içine alınca halkın büyük tepkisiyle konu bir kere daha ortadan kalkmıştır.67

Tartışmalara cevaplar

1. Zeki Üngör, bestesiyle ilgili iddialara şu cevapları vermektedir. Ben İstiklâl Marşı'mızın hiçbir esere benzemediğini biliyor ve iddia ediyorum. Aksini ispat ederlerse derhal gider, bunu ispat eden karşısında saygı ile eğilirim."68 Üngör'e göre beste herhangi bir yerden alıntı değildir. Kendisi bu besteyi Türk süvarilerinin İzmir'e girdikleri haberini duymanın heyecanıyla hemen kalkıp piyanosunun bayına geçmiş ve derhal içinden doğan bu parçayı çalmaya başlamıştır. Kendisi bu durumu "Ben İstiklâl Marşı'nı bestelerken kulaklarımda İzmir'e koşan atlıların dört nal sesleri vardı."Şeklinde açıklamaktadır. Eseri çok beğenen arkadaşlarının ısrarı üzerine bu müziği Milli marş olarak takdime karar vermiştir. Üngör, yine bu beste hakkında görüş almak için Viyana Konservatuar müdürüne göndermiş, o da mektubunda eserin çok orijinal bulunduğunu ve melodisinin Türk milletinin ihtişamına yakışacak şekilde olduğunu belirterek kendisini tebrik etmiştir. Ardından Ankara'da verilen bir baloda Atatürk'ün huzurunda bu besteyi çalınmış, onun da beğenisini kazanmıştır.

2. Üngör'ün söylediği bir husus da marşın temposuyla ilgilidir. Ona göre tempodaki bu ağırlık plak kaydı esnasındaki teknik bir zaruretten doğmuştur. Buna göre bestenin plağa kaydı yapılırken teknisyenler bunun çok süratli bir marş olduğunu ve dolayısıyla plağın ancak yarısını doldurabileceğini söyleyerek plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmasını istemişlerdir. O da bu durumu kabul etmemiş, bunun yerine marşın biraz daha ağır çalınırsa plağın dolacağını, çalınırken de gramofon biraz hızlıya ayarlanır ve durum düzelir, diye düşünmüştür. Fakat bu durum uygulamada gerçekleştirilememiş ve bu ağırlık plağın hatalı kaydından kaynaklanmıştır. Nitekim plak yayıldıktan sonra bu ağır ritmin değiştirilmesi için bizzat kendisi uğraşmış fakat marş bu ağır ritmiyle hafızalara yerleştiğinden bu mümkün olamamıştır.69

Sonuç

Sonuç olarak şu söylenmelidir: Bu iki şiir, muhtevalarında taşıdıkları dini değerler dolayısıyla bu değerlere muhalif çevreler tarafından yazıldıkları günden bugüne hep tartışılan şiirler olmuşlardır. Bu şiirler OsmanlIdan Cumhuriyete geçiş sürecinde millet ve mücadelesi bakımından değer taşıdıkları ve Türkiye'nin kuruluş ontolojisini temsil ettikleri için bu tartışmalara bundan sonra da rastlanacaktır. Çünkü tartışmalar, şiirlerdeki dini değerlerle bir ideoloji olarakTürk devletinin kurulmasından sonra benimsetilmek istenen görüşler arasındadır. Bu yüzden Çanakkale Şehitleri ve İstiklâl marşı tartışmalarının bitmesi mevcut zihni koşullarda mümkün görünmemektedir. Fakat Türkiye bu durumu aşmak zorundadır. Her şeyden önce anayasamızda Türkiye'nin milli marşı istiklâl Marşı'dır diye yazılıdır. Demek ki bu marş birleştirici bir değerdir. Değeri muhafaza etmede duyarlı davranılmalıdır. Bu marşın değeri çocuklara ezberletilerek, gerekli gereksiz bütün toplantılarda söyletilerek, yazılı metni oraya buraya asılarak gösterilemez. istiklâl Marşı bizim toplum hayatımızın yön verici ve toplum hayatımıza hedef tayin ettirici vasfıyla kabul edilmelidir, istiklâl Marşı'nın doğmasına sebep olan şartların bir daha vuku bulmaması için meseleye böyle bakılmalıdır.

Kaynakça

Abdurrahman Şen, Bir Destan Adam, Mehmed Âkif, Ersoy, İstanbul, 2008. Ali Kaytana, istiklâl Marşımız ve Milli Ruh, Niğde, 2008. D. Mehmet Doğan, Camideki Şair, İstanbul, 2006. Eşref Edib, Mehmed Âkif, Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 1939. Faruk Kadri Tim urtaş, Mehmet Âkif ve Cemiyetimiz, Ankara, 1987. Haşan Basri Çantay, Âkifnâme, İstanbul, 1966. İsmail Acar, Mehmet Âkif ve Safahat'ta Seyahat, İstanbul 2005. İsmail Habib Sevük, Edebi Yeniliğimiz, Ankara 1932. Kazım Karabekir, istiklâl Harbimiz, İstanbul, 1969. Mehmet Çetin, istiklâl Marşı ve Mehmet Âkif Ersoy, Ankara, 2003. M. Emin Erişilgil, islâmcı Bir Şairin Romanı, Ankara, 1986. Muhittin Nalbantoğlu, istiklâl Marşımızın Tarihi, İstanbul, 1964. Necip Fazıl Kısakürek, Babıali, İstanbul, 1976. Nihat Sami Banarlı, Kültür Köprüsü, İstanbul, 1985. Nuran Özlük, Türk Basınında Mehmet Âkif Ersoy Üzerine Polemikler, İstanbul, 2007. R. Canım-E. Çalık, Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı, İstanbul, 1995. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. 3, İstanbul, 1986. Yaşar Çağbayır, istiklâl Marşı'nın Tahlili, Ankara, 1998. Zeki Sarı han, istiklâl Marşı, Tarihi ve Anlamı, Ankara, 2008.

Mehmet Âkif: Edebî ve Fikrî Akımlar
3. Mehmet Akif Ersoy Bilgi Şöleni’nde sunulan tebliğlerin kitap haline getirilmesi ile oluşan kitap TYB'nin 39, Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 3.kitabı
Bu haber toplam 177 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim