• İstanbul 16 °C
  • Ankara 13 °C

Plastik kalıplara feda edilen “mekan tasavvuru”

Plastik kalıplara feda edilen “mekan tasavvuru”
Bachelard; “Yalnız anılarımız değil unuttuklarımız da bir yerde barınmaktadır” der.

İçimizde bir yerlerde katmanlara dürülmüş bir mikroçiple hayat yolculuğuna katılırken hatırladıklarımız kadar hatırlamadıklarımız; bu minvaldeki tercihlerimiz de kişilik inşamızın temel kaidesini oluştur. Üç kitabı (insan, Kur’an ve kâinat) okumak üzere dünya sahnesine inmiş olan insanoğlunun kâinattaki inşa süreci ontolojik olmaktan çıkıp mekânsallaştıkça çift yönlü etkileşimin cilvesiyle mekânlar da zihinleri dönüştürmeye başlar. Biçimlendirdiğimizi, estetik dokunuşlarla dönüştürdüğümüzü ve kurguladığımızı düşündüğümüz her bir temas vurgusu; bilincimizin altına/üstüne hatta ruhumuzun katmanları ile letâiflerimize yönelik istem dışı dokunuşlar olarak geri döner. Eşyaya hükmettiğimizi düşündüğümüz o yanılsamanın içinde cürmümüz kendimize bile yetmez ancak mekânın; barınma/yaşam ilişkisinde bir yerlerde, kendimizi seyretmemize imkân tanıdığını fark ederiz.

Mekân; genel anlamıyla “nesnenin uzayda kapladığı yer” demektir. Lügâtte “olmak” anlamındaki kevn, kıyan, keynûne mastarından türetilmiş olup ism-i mekândır ve “oluşun meydana geldiği yer” anlamına gelmektedir. Bu yönüyle “Kün fe ye kûn” emr-i İlâhîsi’nin tecelli ettiği bir zemin, bir disiplin; tüm yaratılmışların ve eşyanın vûku bulduğu sınırları tanımlı bir boşluğa atıf yapılır.

Eski Yunan felsefecilerine göre mekânın mahiyeti daha çok doluluk/boşluk kavramları üzerinden şekillenir. Eflatun’a göre geometrik yüzeylerle sınırlı olan maddenin kapladığı ezelî ve evrensel bir kap varken Aristo’ya göre her unsurun tabiatından kaynaklanan hareket, yine onun tabii bir şekilde yöneldiği mekâna doğrudur. Latince “Lotus” kavramı ile İngilizce “Place, space” karşılığı olarak; felsefi metinlerin işaret ettiği “Khora” terimi hep aynı “Nesnelerin kapladığı varlığı zihinde olan boşluk”u ifade eder. İslam düşünürleri ise mekânı, “Kuşatan cismin, kuşatılan dış yüzeyi ile örtüştüğü bir iç yüzey” olarak tanımlar ki buradaki temel vurgu, eşyanın “İhâta edilme”sine yapılır. Öyleyse analitik düzlemde koordinatlarla tanımlanan bir ara yüzden ziyade, bir Kuşatıcı tarafından ihâta edilen “Şey”lerin nasıl ve ne şekilde kuşatıldığı, dolayısıyla kuşatmanın da niteliği belirleyicidir. Bu anlamda ilk İslam felsefecisi Kîndi’nin “Kuşatanla kuşatılan cismin son sınırlarının karşılaşması” şeklindeki mekân tarifi, insanoğlu açısından düşünüldüğünde aslolanın “mekânın tasavvuru” olduğu anlaşılır. Öyle ki insan nereye giderse gönlünü de beraberinde götürür. Mekân algısı, diğer tüm yaşamsal pratikleri gibi onun iç dinamiklerinde nasıl mâkes buluyorsa geçerli olan odur. O hâlde sormamız gereken asıl soru: “Yaptığımız yapının kendisinin mi, yoksa o yapıya biçim veren iradenin ve ruhun mu devam etmesi gerekir?”

Devamı: https://www.dunyabizim.com/plastik-kaliplara-feda-edilen-mekan-tasavvuru-makale,2471.html

Bu haber toplam 128 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim