Prof. Dr. İbrahim Erol Kozak: Bir Sosyal Gözlemci / Sosyal Bilimci olarak Mehmet Âkif

Prof. Dr. İbrahim Erol Kozak: Bir Sosyal Gözlemci / Sosyal Bilimci olarak Mehmet Âkif
Şimdiye kadar hep bir şair olarak sunulan Âkif’in bir sosyal gözlemci/bilimci olarak takdim edilmesi belki şaşırtıcı gelebilir. Ama böyle bir başlığı bilinçli olarak seçtim.

Ben bu konuşmamda, öncelikle bir şair ve edebiyatçı olan bir kişinin, toplumsal meselelere ilişkin görüşlerine de işaret etmek istemiyorum. Âkif'e böyle yaklaşırsak, kanaatimce ona haksızlık etmiş oluruz.

Âkif, öncelikle, bu ülkenin meseleleri üzerine kafa yormuş, halkının dertleri, meselelerini tesbit, teşhis etmeye ve çözüm önerileri sunmaya çalışmış sorumlu bir aydındır, düşünürdür. Ancak, sahip olduğu edebî yeteneklerini de kullanarak bu konulardaki fikirlerini çoğunlukla şiir şeklinde ifade yolunu seçmiştir. Esasen, kendisi de bu noktaya işaret eder ve kendisi için ifadelerinin san'atsal niteliğinden ziyade, dile getirdikleri anlamın ön planda olduğunu belirtir.

San'atın, edebiyatın, musikinin; estetiği ön plana çıkararak ve bizi onun içine hapsederek, dikkatlerimizi fikir ve düşünceden uzaklaştıran, hattâ bizi mânâya tamamen yabancılaştıran bir yönü vardır. Mükemmel bir bestedeki san'at, bizi güftedeki manâdan uzaklaştırabilir veya pek yanlış ve anlamsız bir güfteyi, -hiç değmediği ve gerekmediği halde,- bilinçsizce, yanlış çağrışımlara da yol açacak biçimde tekrar etmemize yol açabilir.

Edebiyatta da, güzel bir üslûp, kafiyelerdeki âhenk ve ritim benzer bir etki yapabilir; "söz sihirdir!" veya "kafiye aptallığı!" da diyebileceğimiz bu etki; bizi metni irdeleme ve tenkitten uzaklaştırarak, ifadelerdeki anlam üzerinde hiç kafa yormadan, doğru/yanlış körlemesine bir tekrara yöneltebilir.

Gerçi, Safahat'ın birçok yerinde, Âkif'in duygusal yönü ile entellektüel (sosyal gözlemci/bilimci) yönü bir yarışma/çekişme içinde görülse; zaman zaman duygusallık ve romantizme kendini kaptırsa ve belki zaman zaman maksadını aşan pek hamasi ifadelere yer verse de; kendisinin kendisi hakkındaki değerlendirme ve tesbitleri de dikkate alındığında, fikir adamı yönünün ön planda olduğunu kabul etmek gerekir.

Âkif gündeme geldiğinde, vurgulanması gereken bir nokta da zannedersem şudur: O, kültürümüzün, tarihimizin belli bir döneminde iz bırakmış, katkılarda bulunmuş ve bugün için tarihî bir hâtıra olarak yâd edilecek birisi değildir. Aksine, bugün de içinde bulunduğumuz kültür/kimlik bunalımı konularına çözüm ararken hâlâ kendisinden yararlanabileceğimiz, âdeta aktüel bir düşünürümüzdür. Bu bakımdan Akif'i anma yıldönümleri onu yâd etmenin ötesinde, dile getirdiği konuların tekrar ele alınıp, tartışılmasına vesile olmalıdır.

işaret etmeye çalıştığım bu husus, yâni tolumumuzun, insanımızın buhranları, bunalımlarına ilişkin olarak Âkif'in görüşlerinin bugün de aktüelliğini koruması, aslında hem bizim ve hem de onun için pek de övünülecek bir nokta değildir. Gerçekten, bir toplum geçmişte yaşayan düşünürlerinin görüşlerini tekrarlayarak, onlara öykünerek değil; onları iyi anlayıp değerlendirdikten sonra onları aşan bir fikrî düzeye yükselerek ilerler. Bu bakımdan, bugün hâlâ onun görüşlerinin öneminden ve yararından bahsediyorsak, bu durum onun büyüklüğünü göstermesi yanında, bizim ve bizden önceki nesillerin hata, ihmal ve beceriksizliklerinin de bir göstergesidir.

Âkif'in en bariz özelliği, tarihinin en karanlık ve çaresiz dönemlerinda yaşayan bir halkın çektiği toplumsal ve kişisel sıkıntı ve ızdırapları yüreğinin tâ derinliklerinde hissetmesi ve ömrünü bunları dile getirmeye ve çare aramaya adayan bir fikir ve gönül adamı olmasıdır. Belki başka hiç kimse insanının ve toplumunun meseleleri ile onun kadar hasbî bir biçimde hemhâl olmamıştır. Mevlâna'nın mistik boyutta kendisini kamışlıktan ayrılan ve ayrılık ateşini dile geriren ney'e benzetmesi gibi, Âkif de, onun mistik boyuttaki terennümlerinin benzerini sosyolojik boyutta hissetmiş ve fikrî düzeyde ifade etmiş; âdeta halkının ızdıraplarını terennüm eden ve onlara çare arayan bir saz olmuştur.

Belki de bu dürüstlük ve samimiyetinden kaynaklanması sebebiyle, onun sosyal olaylara ilişkin olarak dile getirdiği toplumsal ve ferdî plândaki gözlemleri o kadar güçlü ve gerçekçidir ki, rahmetli Nurettin Topçu hocamızın ifadesiyle, sanki bu gözlemlerde Âkif yok da Âkif'in objektifinden gözlediğimiz bizim toplumumuz ve bizim halkımızın hayatı, ruh dünyası vardır ve dile getirdiği olaylar ve şahıslar geşmişe ait değil de bugün ve önümüzde cereyan etmektedir.

Âkif, içinde yaşadığı toplumun genel mânadaki sosyal, kültürel, ekonomik problemlerini, bir sosyal bilimci gibi gözlemlemesi, tesbit ve teşhislerde bulunması, çareler önermesi yanında; âdeta bir sosyal psikolog gibi, toplumun çok çeşitli kesimlerindeki insanların kişisel ızdıraplarını da tek tek fark etmekte, onların ruh dünyalarına inmektedir. Şimdi, kişi ve gurup düzeyinden başlayarak genel toplumsal sorunlara kadar, onun bu gözlemleri ile ilgili bazı örnekler vermeye çalışayım:

Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!

İhtiyarlar, kadınlar, bir de küçükler; bunlar

Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;

Yoksa insanlığı bilmem nasıl anlar insan?

işte, küçük yaşta yetim kalan ve sırtında küfesiyle hamallık ederek hayatını sürdürmeye çalışan bir çocuğun çilesi:

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocuk,

Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesadüfe bak:

Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim...

Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elîm:

 

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryâd;

Nazar değil o bakışlar, dumû-i istimdâd

Bu bir ayaklı sefalet ki yalınayak, baş açık;

On üç yaşında buruşmuş cebîn-i sâfı, yazık!

O, yük değil, kaderin bir cezası ma'suma...

Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkûma!"

 

Yetim kalan bir başka çocuğun dramı:

"-Babam ne oldu? --Baban... öldü. –

Etme Ayşe Hanım, Bu söylenir mi ya?

Hicran olur zavallı kıza...

Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...

Açın da cumbayı, etrafa baksın ağlamasın...

Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,

Sevimli bir küçücük kız...

Beşinde ancak var

Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,

Zavallının eriyen ruh-u bî-günahı idi

Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî

Cenaze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,

Sokuldu servilerin ortasında bir çukura

Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak,

İlel'ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!..

 

Sokaklarda yemiş satarak geçim kavgası veren zavallı bir ihtiyarın; ekmek parası kazanmak için kışın soğuğunda çalışmak zorunda kalıp hastalanan ihtiyar Seyfi Baba'nın; sokaklarda kaval çalıp dilenen Kör Neyzen'in, sokak köşelerinde ölen kimsesizlerin ızdıraplarıyla bu büyük adam öyle hemhâldir ki, sanki bu acılar şimdi ve uzanıp dokunabileceğimiz kadar yakınımızdadır. Bu mısraları bize Yunus'un o ünlü, "Bir garip ölmüş diyeler"diye başlayan dizelerindeki sadeliği ve duruluğu hatırlatır:

Geçende çarşı içinden çıkınca baktım ki:

Çamurlu taşlara yaslanmış inliyor sâil.

Hasırdı şiltesi, altında hem de pek eski,

Şadırvan olmasa üstünde yoktu bir hâil:

Duyulmuyordu uzaktan neyin de şimdi sesi,

Yakından ancak işittim o vâperîn nefesi!

O kendi kendine üfler mi yoksa inler mi?

Mezardan akseden âvâzı kimse dinler mi? –

Yok yok, beni tâ. Götür İstanbul'a bir yerde bırak ki:

Guraba Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada

Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada!

Bu hâtırat ile kalbimde başlayan melâl,

Oturmak istemez oldum, kıyam edip derhal;

Yüzümde âleme nefrîn, içimde şevk-i memât;

Gözümde içyüzü dehrin: yığın yığın zulümât!

Hayat namına, Yârab, nedir bu devr-i azab?

Şimdi de Âkif'in, genel mânâda, sosyal hayatla ilgili olarak yaptığı gözlem ve tesbitlere yer verelim. Onun bu mısralarını okudukça, zaman zaman, gerek toplum olarak yaşadığımız sorunlar gerekse İslâm dünyasında, Irak'ta vs olup bitenler bugün acaba çok mu farklı diye sormadan edemiyoruz. Belki de en önemli fark, bu sorunları tüm benliğinde hissedip, o ateşli mısralarında dile getiren Akif'lerimizin olmayışı...

Ona göre, bizim ve diğer Müslüman halkların başlarına gelen musibetlerin en önemli iki kaynağı vardır: Biri cehalet; diğeri de kör taassup ve gelenekçilik...

Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet...

Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,

Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı ne namus!.

Ey sîne-i İslâm'a çöken kapkara kâbus,

Ey hasm-ı hakiki, seni öldürmeli evvel:

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!

Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne

Arab; Ne Çerkez'in, ne Laz'ın var bakın, elinde kitab!

Altı yüz bin can gider; milyonla iman eksilir;

Kimseler görmez! Gören sersem de Allah'tan bilir! '

Böyle gördük dedemizden!'sesi milyonlarca

Kafadan aynı tehevvürle bakarsın, çıkıyor!

Arş-ı âmâli bu ses tâ temelinden yıkıyor.

Görenek hem yalnız Çin'de mi salgın?

Nerde! Hep mûsab âlem-i İslâm o devasız derde.

Görenek neyse, onun hükmüne münkad olarak,

Garbın efkârını, âsârını düşman tanımak

Yenilik namına vahy inse kabul eylememek

Şöyle dursun o teceddüd ki, dışardan gelecek.

Kendi milliyyetinin, kendi muhitinde doğan,

Yerli, hem haklı teceddüdlere hattâ udvân!

Koca İlmiyye'yi aktar da, bul üç tane fakih:

Zevk-i fıkhîsı bütün, fikri açık, rûhû nezih!..

Sayısız hâdise var ortada tatbik edecek;

Hani bir tane usûl âlimi, yâhu, bir tek?

En büyük fâzılınız: bunların âsârından.

Belki on şerhe bakıp, bir kuru mânâ çıkaran.

Böyle âvâre düşünceyle yaşanmaz, heyhât!

'Mültekâ'fıkhınızın nâmı, usûlün'Mir'at'

Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ

İhtiyâcâtını kâbil mi telâfi? Aslâ.

İbn Sînâ'ları yüzlerce doğurmuş iklim,

Tek çocuk vermiyor âğuşuna ilmin, ne akîm!

O rasadhane-i dünya, o Semerkand bile;

Öyle dalmış ki hurâfâta o maziyle: 'Ay tutulmuş!

Kovalım Şeytanı kalkınl'diyerek

Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek.

İşaret ettiğimiz bu cehalet ve kör taklitçiliğe ilâveten, Âkif'in kuvvetle vurguladığı bir nokta da yanlış anlaşılan ve uygulanan din'in toplum ve insanımız üzerindeki olumsuz etkileridir. Nedense, onun bu konudaki son derece radikal tesbit ve teklifleri hem Âkif karşıtlarınca ve daha da garibi, hem de Âkif'i bayraklaştırmak isteyen kesimlerce görmezden gelinir. İslâm'ın yeni bir bakışla anlaşılması ve yorumlanılmasına ilişkin Muhammed Abduh-Cemaleddin Afgânî çizgisinde/paralelinde değerlendirilebilecek bu düşünceleri, - ki, o bu görüşlerini:"Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı!..."diye özetler,- göreneğe ve tarihe karşı yönelttiği eleştirilerle birlikte değerlendirildiğinde, zaman zaman reform çizgisini bile aşan, devrimci noktalara varabilmekte; Nurettin Topçu'nun ifadesiyle, "sanki bir anarşistin damarlarından kopmaktadır."O kadar ki, onun bu eleştirel bakışı bin yıllık bir döneme uzanabilmektedir:

Bu nasıl dar, ne kadar basmakalıp bir görenek?

Müslümanlık mı dedin?... Tevbeler olsun, ne demek!

Hani Kur'andaki rûhun şu heyûlâda izi?

Nasıl İslâm ile te'lif ederiz kendimizi?

Dikkat et: Bin seneden beri, a'sabı harab,

Yatıyor koskoca birâlem-i îman, bîtâb.

Tevekkülün, hele, mânası hiç de öyle değil,

Yazık ki: beyni örümcekli bir yığın cahil,

Tevekkül inmek için tâ bu şekl-i mübtezele,

Nasıl uyuttunuz efkârı, bilsem, ey hazele?

Yazık ki: rûhuna zerk ettiler de meskeneti;

Cüzzama döndü, harab etti gitti memleketi!

Nihayet oynayarak dine en rezil oyunu,

Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu!

Yazık ki: çehre-i memsuha döndü çehre-i dîn;

Bugün kuşatmada İslâmî bir nazar: nefrîn.

'Müslümanlık'denilen rûh-i İlâhî, arasak,

'Müslümanız'diyen insan yığınından ne uzak!

Müslümanlık bu değil, biz yolumuzdan saptık,

Tapacak bir putumuz yoktu, özendik, yaptık!

Biz neyiz? Seyreyle artık, bir de fıkret, neymişiz?

Din de kürkün aynı olmuş: ters çevirmiş giymişiz!

Onun, geçmişe dönük eleştirilerini, dinle iç-içe geçmiş bulunan edebiyata ve tasavvuf anlayışına yöneltmekten de kaçınmadığını görmekteyiz:

Üdeba doğrusu pek çok, kimi görsen: şair

Yalınız, şi'rine mevzu iki şeyden biridir:

Koca millet! Edebiyatı ya oğlan, ya karı...

Nefs-i emrhâre hizasında henüz duyguları.

Eski divanlarımız dopdolu oğlanla şarâb;

Biradan, fahişeden başka nedir şi'ri şebâb?

Şarap kokar eslâfın en temiz gazeli...

Beş altı yüz sene'sâkî' havây-i mübtezeli.

Sinir bırakmadı OsmanlIlarda gevşemedik!

Muhitin üstüne meyhaneler kusan bu gedik.

Sonra tenkîde giriş: hepsi tasavvufla dolu:

Var mı Sofiyye'de bilmem ki

İbahiyye kolu İçilir, türlü şenaatler olur, bî-pervâ;

Hâfız'ın ortada dîvânı Kitâb-ül-Fetvâ.

'Gönül incitme de keyfin neyi isterse becer!

Urefa mesleği; âlâ, hem ucuz, hem de şeker!'

Sürdüler Türkçe'tasavvuf'diye, olgun şırayı;

Muttasıl şimdi 'hakikat!' kusuyor Sıdkı dayı!

Gözlemlediği ve tasvir ettiği, geçmişten devralınan bu olumsuz zihniyet ve koşullar; Batı kültürüne yüzeysel bir hayranlık içinde, onun kalkınma ile, bilim ve üretimle hiç alâkası olmayan, daha çok tüketime dönük yönlerine taassupla kendisini kaptıran, bu yolla kalkınılacağım zanneden zihniyetle bir araya gelince, toplumda birbirine yabancılaşmış zümreler oluşmuş, bu da Âkif'e göre yoplumun iç dengesini alt-üst etmiştir:

Sizde erbâb-ı tefekkürle avâmın arası.

Pek açık, işte budur bence vücûdun yarası.

Ne oldu? Sor bakalım, milletin öz evlâdı

Yabancıdan daha düşman kesildi birbirine!

Öyle müthiş ki husûmet; mütefekkir tabaka,

Her ne söylerse fena gelmede artık halka.

O, bu zümrelere ilişkin sosyal ve psikolojik gözlemlerini şöyle bir sınıflandırma içinde ortaya kor:

Birinci zümreyi teşkil eden zavallı avâm.

Bıraksalar edecek tatlı uykusunda devam.

Bugün nasibini yerleştirince kursağına;

'Yarın' nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağına.

Yıkılsa arş-ı hükümet, tıkılsa kabre vatan,

Vazifesinde değil; çünkü, 'hepsi Allah'tan!..'

Ne hükmü var ki, esasen, 'yalancı dünyanın!..'

Ölürse, yan gelecek Cennetinde

Mevlânın ikinci zümreyi teşkil eden cemaat ise,

Hayata küskün olandır ki: saplanıp ye'se,

'Selâmet yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna!..'

Üçüncü zümreyi kimlerdir eyleyen teşkil?

Evet şebâb-ı münevver denen şu nesl-i sefih.

Fakat nezihini borcumdur eylemek tenzih

Mukaddesat ile eğlenmek en birinci işi.

Nedir alâkası yirminci asr-ı irfanla

Bu şaklaban herifin? Anlamadım ayıp değil a!

Hayır! Mehasin-i Garb'ın birinde yok hevesi,

Rezâil oldu mu lâkin, şiarıdır hepsi!

Ne kaldı arkaya? Dördüncü kısmın efradı

Bu zümrenin de sefahet hayat-ı mutadı.

Hem itiyadını hiç bir zaman değiştiremez;

O nazlı sîneye, zira, acıklı şey giremez!

Mehmet Âkif, geri kalmışlığa yolaçan, bunun hem sebebi hem de sonucu olarak karşımıza çıkan ve bundan kurtulmada belki en büyük engeli oluşturan "psikolojik unsur"a da dikkatleri çekmektedir. Bir çok kalkınma iktisatçısının bile ihmâl ettiği bu noktaya, yâni "çalışma ve başarma güdüsü" eksikliğine onun, takdir edilecek bir vukufla işaret ettiği ve pek veciz bir şekilde dile getirdiği görülmektedir:

Hülâsa, hepsi çalışmak, yorulmak isteyecek;

Fakat çalışmak için, önce şart olan: İSTEK!...

O yoksa, hangi vesileyle biz ilerleyelim?

Sıkıntısız mütefennin, üzüntüsüz âlim...

Peki, yaptığı bu gözlem, tesbit ve teşhislerden sonra acaba Âkif, ne gibi çözümler önermektedir; kısaca ona da işaret etmeye çalışayım. Problemlerin kaynağına cehaleti koyduğu için, onun ilk ve en önemli mesele olarak eğitim-öğretim konusu üzerinde duracağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bir cümle belirtilmek istenirse, Âkif'in ifadeleriyle: Mahalle kahvelerini kapatmak; mahalle mekteplerine yönelmek!...

Bu cehâlet yürümez; asra bakın: asr-ı ulûm!

Başlasın terbiyeniz, ailelerden, oğlum.

İnkılâbın yolu mâdem ki bu yoldur yalınız,

"Nerdesin hey gidi Berlin!" diyerek yollanınız.

Hani, bir ömre bedeldir şu geçen her gününüz;

Bir gün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz.

O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin;

Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin.

O'na göre, bir toplumun dininin düzeyini belirleyen de eğitim ve kültür düzeyidir: "Nasılsa mektebiniz, tıpkı öyle mâbediniz..." Ayrıca, bu okullarda öğretilecek şeylerin de üretime, halkın yaşam düzeyini yükseltmeye dönük olması gerekir:

Ulûm-i hâzıradan beklenen menâfidir.

Demek, birincisi ilmin: hayata nâfidir.

Nazariyyâta boğulmakla geçen ömre yazık;

Amelî kıymetidir kıymeti ilmin artık.

Âkif'e göre, eğitim-öğretim politikasında gözönünde tutulması gereken bir başka çok önemli husus da, muhafazakârlıkla modernlik arasında tutturulacak dengedir. O, geçmişten intikal eden her şeye, tarihe, geleneğe âdeta tapmaktan kaynaklanan bir tutuculukla, eskinin öylece sürdürülmesini isteyen zihniyetle; geçmişi tahrip ve inkâra yönelen köksüz ve taklitçi zihniyete de aynı ölçüde karşıdır.

nkılâp ümmetinin şânı yakıp yıkmaktır,

Size çılgın demiyen varsa, kuzum, ahmaktır.

Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

Onu en çulpa herifler de, emin ol, becerir.

Sâde sen gösteri ver "işte budur kubbe!" diye,

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.

Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhât, o zaman,

Bir Süleyman daha lâzım yeniden, bir de Sinan.

Sâde hürriyeti i'lân ile bir şey çıkmaz;

Fikr-i hürriyeti hazmettiriniz halka biraz.

Ağlasın milletin evlâdı da bangır bangır,

Durma" hürriyyeti aldık!"diye sen türkü çağır!

"Hürriyyeti aldık!"dediler, gaybe inandık;

Eyvâh, bu bâçîzede bizler yine yandık!

Cem'iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı:

Sapsağlam milletin erkânını yıktı.

"Turan ili" namile bir efsane edindik;

"Efsane, fakat gaye!"deyip az mı didindik!

Kaç yurda vedâ' etmedik artık bu uğurda!

Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!

Âkif'in önerdiği yol, aklın, bilimin, sağ duyunun da emrettiği dengeli bir çizgidir. Geçmişi eleştirmenin yeni bir sentez arayışı şeklinde olmayıp, bir tarih düşmanlığı ve kültür düşmanlığı hâlini alması karşısında büyük bir endişe ve infial duyduğu görülmektedir. Ona göre geçmişin küllerini bugüne taşımak ne kadar yanlış ise, mazinin ateşini muhafaza ederek geleceğe taşımak da o kadar önemli ve gereklidir:

Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da;

Mâziyi, fakat yıkmaya kalkışma bu yolda.

Ahlâfa döner, korkarım, eslâfa hücûmu:

Mâzisi yıkık milletin âtisi olur mu?

O kanaat de şudur: Sırr-ı terakkinizi siz,

Başka yerlerde taharriye heveslenmeyiniz.

Onu kendinde bulur yükselecek millet;

Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.

Alınız ilmini Garbın, alınız san'atini,

Veriniz hem de mesainize son sür'atini.

Çünkü kaabil değil artık yaşamak bunlarsız

Çünkü milliyyeti yok san'atın, ilmin; yalnız;

İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:

Bütün edvâr-ı terakkiyi yarıp geçmek için,

"Kendi mâhiyyet-i rûhiyyeniz" olsun kılavuz,

Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.

Konuşmamın sonunda genel bir değerlendirmede bulunmam gerekirse: Verdiğim örneklerden de anlaşılacağı gibi, o çoğu sosyal bilimciyi de aşan bir yetkinlik, bilgi birikimi ve özellikle içten gelen bir heyecanla sosyal meseleler üzerine eğilmiş, gözlem ve tesbitlerde bulunmuş, çözümler önermiştir.

Sözlerimi, Akif'le ilgili bir başka hususa işaret etmeden bitirmek istemiyorum: Bildiğiniz gibi, kendisi şahsı ile ilgili olarak şöyle bir ifadede bulunur:"Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecek?" Görünüşte ve isim olarak, Mehmet Âkif biliniyor olsa da, gerçek Âkif'in bilindiğini söylemenin pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu tesbitimin, Âkif karşıtlarınca böyle olduğu gibi; ama, özellikle Âkif'i bayraklaştıran kesimler için de doğru olduğu kanaatindeyim.

O, kendisini "mürteci"; "molla Sırat" diye eleştirenlerin veya ona heyecanla sahiplenen kesimlerin zannettikleri anlamda tutucu, "dinci" bir fikrî şahsiyet değildir. Âkif'i yakından tanıyabilselerdi, her iki kesim de, ama belki ikinci kesim daha çok şaşırırdı. Nitekim, yaşadığı dönemde her iki kesimden de olumsuz eleştirilere muhatap olduğu; Ankara'daki devrimci, pozitivist kesimlerce "Arap Âkif" diye aşağılanmak istenirken; gittiği Mısır'daki tutucu dinî çevrelerce ise, bu sefer, giydiği kıyafetleri vs. sebebiyle "Hıristiyan Âkif,""gâvur Âkif"gibi kötülemelere maruz bırakılmıştır. Şurası üzücüdür ki, bugün ona sahiplenen çoğu İslâmî kesimin fikir ve idrak düzeyi, Akif'ten ve kendisinin de çıkarılmasına katkılarda bulunduğu, bizzat yazdığı Sebilürreşât, Sırât-ı Müstakim gibi mecmualardaki fikrî düzeyden çok daha geridir ve onun şiddetle eleştirdiği tutucu/ gelenekçi zihniyeti temsil etmektedir. Garip ama, rahmetli Nurettin Topçu'nun Akif'le ilgili bir çalışmasında dile getirdiği gibi, "hırka ve sakal öptüren nakilci ve nascı hoca ile, pozitivist zihniyet, Âkif'i anlamamada İsrar etme gafletinde birleşmektedirler." Nitekim, yine Nurettin Topçu, ikiyüzkırk mebusu olan Millet Meclisinin içinde din adamı geçinen sarıklı hocaların sayısı sekseni buluyorken, onlardan ancak üçünün Âkif'in yanında yer aldığına işaret eder ve geri kalanı hakkında hükmün Âsım'da verilmiş olduğunu belirtir.

Gerçekten, Âkif'in, önce belirtmeye çalıştığım eleştirilerine ek olarak şimdi nakledeceğim beyitlerinde de şiddetle eleştirdiği kesimlerin, durumlarına ilişkin olarak Akif'ten hiç bir ders çıkarma yoluna gitmeksizin, onu sanki kendilerinin bir sözcüsü ve temsilcisi gibi sunmaya çalışmaları ve onu bayraklaştırmak istemeleri, onun da ruhunu sızlatan bir ironi oluşturmaktadır. En iyisi, lâfı daha uzatmadan Âkif'e dönelim, o söyleneceği en güzel şekliyle söylemiş:

Ya taassupları? Hiç sorma, nasıl maskaraca?

O, uzun hırkasının yenleri yerlerde, hoca,

Hem bakarsın eşi yok dîne taaddisinde,

Hem ne söylersen olur dîni hemen rencide!

Milletin hayrı için her ne düşünsen: bid'at;

Şer'i tağyir ile terzil ise: - hâşâ - sünnet!

Ne Hudâ'dan sıkılır, ne de Peygamberden

Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden

Çekecek memleketin hali ne olmaz?

Düşünün! Sayısız medrese var gerçi Buhârâ'da bugün...

Okunandan ne haber? On para etmez fenler,

Ne bu dünyada soran var, ne de ukbâda geçer!

Sofusun farzedelim, şimdi de boy boy teşbih...

Dalkavuklar bütün insan kesilir, -lâ-teşbih!

Fes, külâh, kalpak, sarık vermiş bakarsın el ele;

Mi'delerden fışkırır tâ Arş'a, aç bir velvele!"

Taylaşan, cübbe, kavuk, hırka, hep erbâb-ı riyâ,

Dış yüzünden Ömer'in devri muhitin güya.

Kimi sâim, kimi kâim, o tavanlar, yerler,

 "Kulhüvallahü ahad"zemzemesinden inler.

Sen bu coşkunluğa istersen inan, hepsi yalan,

"Hüve"nin mercii artık ne"ahad''dır ne filân.

Herifin ağzı "samed," midesi yüzlerce "sanem!" —

Pek şifalı şey şu hıyar: — Günaha girme.Tefâsirde öyle yazmışlar...

Dayım demişti ki: "Gördüm, hıyar Hadîs'te de var!"

Onun, Osmanlının son dönemine ve yöneticilerine ilişkin tesbit ve değerlendirmeleri de bizdeki tutucu kesimlerin yaklaşımınadan çok farklıdır. Hattâ, Âkif'in eleştirel tavrı bir sınır tanımaz, tâ ilk devirlere kadar bile uzanır:

Nerde meyhaneci, aç gözlü, dokuz yüzlü, şerir

Varsa, Mabeyn-i Hümâyûn'da ya bâlâ, ya vezîr.

Sığmıyor en büyük endazeye işler artık;

Saltanat namına, din namına bin maskaralık!..

Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,

Otuz üç yıl bizi korkuttu "şeriat" diyerek.

Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdad...

Medine halkını üryan bırak Mısır'da dolaş!..

"Gazâ! gazâ!" diye git soy cihanı, gel paylaş!..

Sözlerimi, Akif'le ilgili şöyle bir tesbitle bitirmek istiyorum. Onun, yaşadığı cemiyetle, kültürümüzle, insanımızla ilgili olarak yaptığı gözlemler, teşhis ve öneriler şüphesiz tartışılabilir. Ama bir nokta var ki, sanırım o hususta hepimiz müştereğiz: Ülkesinin, insanın ve insanımızın çileleriyle bütünleşen duyarlılıkları, heyecanları ile o yüce ruh karşısında duyduğumuz hûşû...

"Söz Akif'le bitsin"diyor, onun toplumunun dertleriyle cebelleşip çırpınırken yorulan gönlünün, dış dünyadan ancak kendi iç dünyasına kaçarak huzur bulmaya çalışmasını ifade eden şu veciz kıt'asıyla konuşmama son veriyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Mülhid de Senin, kalb-i muvahhid de

Şenindir; Ilhad ile tevhid nedir?

Menşei hep bir! Öyleyse nedir bu tefâvüt ara yerde?

Esbâb-ı tehâlüf nedir efkâr-ı beşerde?..

"Mehmet Âkif, Türkiye'de Modernleşme ve Gençlik" 70 yıl sonra Mehmet Akif bilgi şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 30. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 1. kitabı. Mart 2007.

 
Bu haber toplam 199 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim