• İstanbul 27 °C
  • Ankara 26 °C

Prof. Dr. Mehmet Törenek : Firavun İmanı Romanında Âkif ve Çevresi

Prof. Dr. Mehmet Törenek : Firavun İmanı Romanında Âkif ve Çevresi
Tarık Buğra Millî Mücadeleyi Küçük Ağa ile başlatır. Romanın kahramanlarından biri olan İstanbullu Hoca, birçok değişim ve hesaplaşmadan sonra bir kuva-yı milliyeci olarak Ankara'ya gelir.

Ancak anlatacakları bununla bitmez. Buğra'nın. Savaşın bir de Ankara cephesi vardır, Onu takip eden Firavun İmanı'nda bu cepheye Meclis içinden çıkmayı dener. Çıkarcılar, kendi küçük akıllarıyla çıkış arayanlar, esen rüzgâra göre rol üslenenler ve ülkenin geleceği için düşünenler, sessiz, suskun ancak kararlı olanlar. Yazarın kendisi de romanın bu amaçla kurgulandığını, onun Küçük Ağa'daki oluşumun "beşinci perdesi olduğunu belirtir bir konuşmasında. Şöyle der: "Onda yiğitlikler, dürüstlükler, kahramanlıklar, temizlikler ve kalleşlikler, çıkarcılıklar ve dalavereler anlatılır."2

Firavun imanı Mehmet Akif'lerin, Hüseyia.Avni'lerin, Haşan Basri'lerin romanıdır. Tarık Buğra, bu büyük insanı,:; Millî Mücadele'de üstlendiği misyonuna uygun şekilde romanında kahraman olarak yaşatır. O eserin asıl kahramanı | değildir. Romanda Ali Yusuf öne çıkmakta, hayatı, macerasıyla onun karakteri romanı şekillendirmektedir.3 Hüseyin! Avni bir karşıt karakter olarak yer almakta ise de, Buğraf Meclis ekseninde bir Ankara romanı yazmayı denemektedir. Bunun için daha çok Ankara o günlerin havasıyla romana taşınmaya çalışılır. Hüseyin Avni, Mehmet Âkif, Hasan Basri üçlüsü ise, vatanseverliği, zafere olan inançları,., fedakârlıkları ve feragatleri ile vardırlar. Buğra, onların bu savaş esnasındaki fonksiyonlarını çok önemsediğinden eserine taşımıştır. Bunu bir yazısında, bu üçlüyü saydıktan sonra şöyle ifade eder:“rahmet dileklerimizle bize birer namus borcu olarak bırakan düzinelerle insan! Onlar olmasaydı Kurtuluş Savaşı olmayacaktı. Ve onları bilmem ek Kurtuluş Savaşı'na lâyık olamamaktır."4 der.

Bu isimler Akif'in çevresinde bulunmuş, onunla dost olmuş, Birinci Meclis'te birlikte hareket etmişlerdir. Haşan Basri Mecliste bulunduğu devrede bir m üddet Akif'le aynı mekânı, Taceddin Dergâhı'nı paylaşmış, hatta ondan Arap edebiyatı, bu edebiyatın büyük eseri Muallakât'ı okumuşlardır.5 Mahir iz onun için, merhum Akif'in "inanarak sevdiklerinden"di der.6 Akif'in onunla tanışması daha da eskidir. Düşman işgali altındaki İstanbul'da sıkıldığı günlerde, 1920 yılının Ocak ayı sonlarında Eşref Edip'le Balıkesir'e gittiğinde onları Balıkesir'de Haşan Basri Bey misafir eder.7 Bursa ve Balıkesir yöresinin mezalimi ve işgal haberleri üzerine yazdığı Bülbül şiirini de ona ithaf etmiştir. Bu ithaf, bize, onun Akif'le birlikte yöreden gelen haberleri paylaştıkları, o acıları derinden duyduklarını da düşündürmektedir.8 Hüseyin Avni Bey onu sevdiği gibi, merhum Âkif de onu sevmektedir. Mahir İz, onun celâdeti, haksızlık karşısında susmayışı, doğru bildiklerini dile getirişi nedeniyle, Akif'in onun için bir keresinde"işte adam onlar" ifadesini kullandığını nakledir.9 Mahalle Kahvesi şiirini ona ithaf ettiğine göre, Akif'in onunla tanışıklığı ve dostluğu bir hayli eski olmalıdır

Firavun İmanı bir romandır. Roman için aslolan kendi gerçekliğidir. Bu nedenle eserdeki ilişkiler, konuşmalar birebir gerçekle örtüşmez. Fakat romancı gerçek ilişkileri de göz ardı edemez. Bu nedenle Akif'in arkadaşlarıyla var olan ilişkileri eserin gerçekliğini daha bir güçlendirir. Sonra onları karakterleri, davranışları, özlemleri ile yaşatarak kişilerin dünyasını zenginleştirm iş olur. Böylece karşımıza yaşayan, arkadaşlarıyla birtakım sıkıntıları paylaşan, kararlı, azimli bir Âkif, bir Hüseyin Avni çıkar. Romanda bu üçlü eserin son kısmına kadar hep beraberdir. Önce bir Ankara atm osferi çizer Buğra. Ankara'da telaş vardır, ümitsizlik vardır, panik vardır. Ancak Akif'in "Hacı Bayram Medresesi'ndeki hücresinde (s.20) yaşanan hüzündür. Çünkü Yunan ilerlemekte, şehirler düşmekte, düşman Ankara kapılarına dayanmaktadır. Ankara'daki mebusların çoğunda var olan paniğin nedeni budur. Çünkü Ankara'nın bir adım ötesi yokluktur, sondur. Bunun için öne sürülen "vitrine akıllıca konmuş, güzelce allanıp pullanmış herhangi bir kurtuluş umuduna dört elle" sarılanlar çoğunluktadır.(s.21) Yaşanan "zor günler"i aşmak ancak "er oğlu er yüreklerin" işidir.(s.21) "Çifte su verilmiş yürekler"(s.22) işte o günlerde suskundurlar, az konuşur, hep düşünürler. Ancak hepsi de Akif'e, ne diyecek diye bakmaktadırlar. Buğra Akif'in dilinden hüznün nedenini şöyle verir:"Yunan durdurulamıyor. Para bulunamıyor. ilâç bulunamıyor. Ekmek bulunamıyor. Elbise, çamaşır, pabuç, mermi bulunamıyor. Bu cehennemin içinde de, Haşan Sabbah'larfink atıyor, insan ümidi kendinden kesmişse, o kadar ustaca yaldızlanıp sunulan ümitlere dört elle sarılmaz da ne yapar? Bu sarılış da vatanseverlik değil midir?"(s.22) Meclis onlar için büyük önem taşımaktadır. Onlar orada, cephedekiler de dahil,"Türk'ün yaşama iradesinin sorumluluğunu yüklenmişlerdir.(s.23)

Dolayısıyla ona, o günlerin ve gelecek günlerde ortaya çıkabileceklerin değerlendirm esini yaptırır. Bunlar romanın daha başlarında yapılır. Romanın sonraki sayfalarında anlatılacak döneklerin, vitrine konmuş kurtuluş reçetelerine kapılanların, sinsiliklerin, kaçıp ortadan kaybolanların, hep kendi çıkarını gözetenlerin aksine. Hâliyle eserde o, bir bilge, bir önder, bir yol göstericidir, içe işleyen sesi, tatlı gülümseyişi, pırıl pırıl gözleri ile etrafındakiler daima ona ne diyecek diye bakarlar. O, zafer günlerini sabırsızlıkla beklediğini, ama o günler yaklaştıkça sinsiliklerin artacağını, leş kargalarının, istifçilerin türeyeceğini şöyle ifade eder: "Nerede okuduğumu şimdi hatırlamıyorum; adamın birisi; bir devlet kurulurken, bir de batarken kolay zengin olunur, diyordu. Ne kadar da doğru. Ama bu gerçeği bulmak için insan ya büyük bir düşünce adamı, yahut da namussuzun namussuzu olmalı. Birinciler çok az, İkinciler ise çileden çıkartacak, çıldırtacak kadar çok. Onları OsmanlI'nın sallandığı günlerde görm üştüm. Ankara'da karşıma çıktılar. Yeni bir devlet kuruluyor diye sevinç çığlıkları ata ata gelmiş olmalıydılar."(s.25) Onun konuşmalarını saygıyla dinler arkadaşları. Onların bu dinleyişteki tavırlarını belirten Buğra, araya girerek şu değerlendirmeyi yapar: "Âkif kelimenin bütün gücüyle, bir medenî insandır. Memleketini, milletini lafla ve duygularla sınırlanmış olarak değil, dâvalarında gerekince bayraklaşacak ve savaş başlattıracak, gerekince de, bir sıra eri gibi savaşacak kadar sever. Bir bakardınız, elde mavzer, en tehlikeli bölgelere girmiş, üstelik, kurşunun yapam ayacağını inancı ile yapmıştır, inancını aşılayabilenlerdendir o; çünkü inancı katıksızlardandır. Bir de bakarsınız ki, Âkif, isyan ve tereddüt bölgelerinde, bir derviş gibi, bir hırka, bir âsa, gönülleri uyarıyor, inançları, imanı tazeliyor; cebel toplarının sindiremediği âsileri cephe gönüllüsü yapıyor. Asıl üstünlüğü de, alçak gönüllülüğünden gelmektedir; her biri bir destan konusu olabilecek çalışmalarının bir tekinden bile söz açtığı görülmemiştir."(s.26-27)

Hüseyin Avni'ye göre de, diğer arkadaşlarına göre de Mehmet Âkif büyük adamdır. Konuşmaları, susmaları, gün içindeki davranışları çevresindekilerde etkisini hemen gösterir. Bunun için onunla üç beş gün birlikte olmak yeterlidir.(s.27)'° Bu ilişkilerin beraberinde ülkenin genel durumu verilir yer yer. Sakarya'da savaş en zor şartlarda sürmektedir. Hatta tehlikeli gidiş, Meclis'in gizli bir oturumunda ele alınır. Konu hassastır. Bir önceki toplantıda ise Meclis'in Kayseri'ye taşınması görüşülmüştür. Her şey Sakarya'dan gelecek habere bağlıdır. Aynı günlerde Zile'de isyan çıkm ıştır ve Meclis'te bu da gündeme gelir. Ancak feci olan durum, Erkân-ı Harbiye'nin asiler üzerine gönderilecek bir manga askerin dahi bulunmadığını söylemesidir. Bu isyan Ankara'nın doğudan da kuşatılmaya çalışıldığını sezdirmektedir. Mandacılar da, Bolşevikler de Meclis'te boş durmamakta, suçlamalar yoğunlaşmakta, her şey birbirine karıştırılmaktadır. Bunlarla bir dönem atmosferi çizen Buğra, işte bu esnada çelik yüreklileri öne çıkarır. Hüseyin Avni, Meclis'in sevdiği biri olarak kürsüye çıkar ve bir durum değerlendirmesi yapar, sonunda da bölgeye bir heyet gönderilmesini teklif eder. Altı kişilik bir heyet oluşturulur ki üçü yine bu gönüldaştır.

Buğra romanın bu girişinden sonra Ali Yusuf karakterine ve onun hikâyesine geçer. Bu kişilikle başta konuşulanlar arasında birebir bağ vardır. Hâliyle Buğra önce ilginç hayat hikâyesi verdikten, bu karakterini bütün olumsuz sıfatlarla belirginleştirdikten sonra, Ankara'da karşılarına çıkarır, ardından da Zile'de... Onun işi ateşi körüklemek, her ortam ­ dan yararlanmasını bilmektir. Buğra Mehmet Akif'i, yanındaki Haşan Basri ve Hüseyin Avni ile birlikte bu kez Zile yolunda anlatmaya başlar. Âkif bu seyahatte da yine merkezî kişidir, "büyük insan"dır. Arkadaşları onu, sadece dünyadan kopup gitmiş zavallıları uyaran değil, kendilerini de uyaran olarak görürler.(s.65) Meclis, oradaki tartışmalar, onları sık sık karamsarlığa düşürm ektedir. Âkif ise, zafere kadar, kurtuluşa kadar herkesin ister istemez elbirliği içinde olacağını, bu zaferi herkesin istediğini söyler. Önemli olan ihtirasla ihaneti ayırabilmek, ihtirasların davalara kimi zam anlar ne türden büyük yardımı olduğunu görebilmektir.(s.66) Buğra Âkifleri ve Ali Yusuf'u Zile yakınında bir nahiyede karşılaştırır. Görünüşte herkes isyanı bastırmak için ordadır. Ancak Haşan Basri'nin anlattığı Kırmızı Başlıklı Kız hikâyesi, kendi durumlarına uymaktadır ve onu farklı yorumlarla sık sık hatırlarlar.Tarık Buğra, olaylar içinde yer yer kültürel zenginlik oluşturabilecek sözler, şiirler, hikâyeler anlattırır yahut hatırlatır kişilerine. Burada da durum aynıdır. Mesele kurdun oyununa düşmemektir. Plânlar buna göre yapılır. Baş oyuncu Ali Yusuf onlarla görüştükten sonra, önden giderek Zile'de onları karşılamak ister. Oyunu yenm ek için plânlı ve tedbirli olmak gerekmektedir. Mehmet Âkif, ikna gücü, hitabeti ile bu zor işi başarır. Misafir edildikleri bir evde, odada bulunanlara kendini tanıtarak, kendisinin Ankara ile birlikte olduğunu vurgulayarak ve Yunan'ın yenileceğine kesin imanını dile getirerek konuşmayı neticelendirir. Üç arkadaş bir oyun oynamakta, daha doğrusu karşılıklı taktiklerle kendilerine katılmış sahtekârları altetmeye çalışmaktadırlar. Üstelik yanlarında Ali Yusuf'la birlikte olan, her şeyi onunla paylaştığını adları gibi bildikleri Hüseyin Salim vardır.

Roman için kişilerden çok oyunlar, karşıt karakter özellikleri önem taşımaktadır. Bu nedenle Buğra, onları Ali Yusuf'la karşılaştırırken entrikayı da çok yönlü plânlamaktadır. Onlarda olan ikna gücü, kararlılık ve dürüstlüktür. Karşılarında ise her oyun mevcuttur. Ancak oyuna oyunla karşılık verilir. Zile'de Ali Yusuf'un oyunu, Haşan Basri'nin Sakarya zaferini duyuran telgrafıyla birden havayı değiştirir. Âkif bu haberle cemaate hitap eder, onların gönlünü Ankara'dan yana çevirmeyi başarır. Ali Yusuf çekilmesi mümkün olmayan bir teli postaneye bırakarak ortadan kaybolur. Onlar kaldıkları birkaç gün içinde Zile'de binbeş yüze yakın asinin kendilerine teslim olmasını sağlar ve Ankara üzerinden cepheye gönderirler. Başta vurguladığımız özellik gerçekleşmiş, Mehmet Âkif gönülleri kazanmayı başarmış, inandığı davadaki samim iyetini göstermiştir. Zile'den Ankara'ya dönerler. Ali Yusuf'u şimdi daha iyi tanım aktadırlar. O, Ankara'da yine ön saftadırlar. Buna zaman zaman tahammül gösteremeyen Hüseyin Avni'ye Âkif'in cevabı şu olur: "Bütün mesele mizaçları anlayabilmekte. Bunu yaptınız mı, umulm adık davranış kalmaz, üç aşağı, beş yukarı bütün neticeleri kestirebilirsiniz; ihanet ihanet olmaktan çıkar, aldanış diye bir şey kalmaz ve ancak seçilen işbirlikçilerinden söz edilebilir."(s.106) işte o işbirlikçiler, her ortamdan yararlanm anın, her şeyi kendi çıkarları için kullanmanın peşindedirler. Romancının eserde sık sık mizaçlara vurgu yapması da bu nedenledir. O özellikle her şeyin temeline bunu kor. Roman için de eseri ilginç kılan asıl yön bu değil midir? Buğra onları bir de İstiklâl marşının yazıldığı günler içerisinde anlatır. Önceki kısımlarda yine Ali Yusuf'u, Bolşeviklerle ilişkisi, hesapları ve yaptıkları ile uzun uzadıya anlatarak bu olumsuz insan portresini pekiştirir. Hep kendi için çalışan, kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen bu insanın ardından yeniden Taceddin dergâhına döner. Gelen zafer haberleridir onları ilgilendiren. Bir de bu zafer müjdesini ebedîleştirm ek. Bunun için İstiklâl Marşı'nın yazılışını taştan sembolle verir. Âkif geceler boyu uyuyamamakta, zihnine doğan mısraları gece karanlığında yatağın yanı başındaki duvara, yanındaki sedef saplı bıçakla kazımaya çalışmaktadır. Oda arkadaşı Haşan Basri bunu fark ettiğinde, nefesini tutarak bu sahneyi izlemeye koyulur: "Sedef saplı avcı bıçağı taşları, zamanı ve ölümleri yenmek için didinip duruyordu. Kıllı, erkek bileğinin adaleleri kabar kabardı, parmaklar artık kuvvetin değil, deli eden arzının gücünü biçimlendiriyordu. Âkif, öbür duvar dibindeki yatağında yarı doğrulmuş, gecelerden beri yaptığı gibi, taş duvara bir mısra daha kazıyordu.''(s.142)11

Onu gören Haşan Basri, nefesini tutarak bu sahneyi yatağından izler. Bu "İlâhî vecdin" büyüsünü bozmak istemez. Bir müddet sonra Âkif yorgun nefeslerle uykuya dalar ama o, bir daha uyuyamaz, yaşadıklarını, arkadaşlarının anlattıklarını hatırlar, zihni onlarla meşgul, sabahı eder.

Onlar "bir gelir insan cihâne" sözünü farklı anlayanlardır. Buğra bazen bir cüm leyle vermek istediğini sembolleştirir. Bu kısımda da anlatacaklarını, hatırlanan hikâyeleri, bu söz etrafında dönerek vermeyi seçer. Herkes bu söze kendi hayat anlayışı noktasında bir anlam yükler. Zevki de, ideali de, misyonu da bu söze verilen anlamla ilişkilendirm ek mümkündür. Buğra'nın Haşan Basri Beyi bir yerde Âkif için şöyle düşündürmesi, aynı anlam landırmayla ilgili değil midir? "Âkif'in itibarı sarayda da, Bâb-ı Âli'de de büyüktü. Âkif, ayrıca, başta Almanya olmak üzere doğu'da veya batı'da hangi memlekete gitse baş tacı edilir, bir şeref misafiri gibi ağırlanırdı. Ama Âkif, bütün bunları bir kerecik olsun aklının kıyısından bile geçirmedi ve çoluk çocuğunu, evini barkını bıraktı; cebinde yedi buçuk kuruşla Anadolu'nun em rine koştu; bu uğurda yokluğun da, zorluğun da her çeşidini hiçe saydı, daha ilk adımında hayatını gözden çıkarmıştı; çünkü bir defa yaşanacağına inanıyordu o. Bir daha tekrarlanm ayacak olan bu büyük ve kavranamayacak kadar dramatik oyunda erdemlerden başka neyin değeri olabilirdi, kazanç denebilecek şey, şeref ve haysiyet değil de ne idi? Erdemlerin en üstününe gelince, bu da, elbette, vatanseverlikti."(s.146)

Sakarya savaşı sonrası günlerde yeniden Ankara ön plâna çıkarılır. Çıkarcılar, fırsat kollayıcıları için zemin oluşmaya başlamıştır. Buğra bu olumsuz gelişmeleri Sadi isimli bir diğer milletvekilinin hikâyesiyle verm eyi dener. O da Ali Yusuf gibi her ortama girmiş, her yerde görünmüştür. Şimdi Ankara'dadır. O ve onun gibiler, "tevazu ve merhameti istismarda usta oldukları gibi, kuvvetliyi seçmede,"daha az kuvvetliyi daha kuvvetliye kötüleme"de de mahirdirler.(s.186) Artık birbirlerini ortadan kaldırmanın plânını yapmaktadırlar. Âkrfler, Hüseyin Avniler ise ortamı, onların mücadelelerini sade seyretmektedirler. Çünkü onlar bu meclise inanmış, güvenmişlerdir. Geçmişi yapanların, Allah'tan başka kimseden korkmamışların, bir medeniyetin mirasıyla yetişmişlerin varisleri gördüğü için, meclisi "güzel bul"makta", "adil ve asil bul"maktadır.(s.189) Bunun için yanlış kararları bile kutsallaştırmaktadır. Buğra bu noktada Âkif'i tam bir demokrat olarak işler. O, çoğunluğun yanılm

Cephede savaşın kazanılması için canla başla çalışan bu grup, Meclis'teki kavganın içinde yer almaya sıra gelince, susar, beklemeyi tercih eder. Bu konuda ilk ümidini kesen Âkif olur. O, zaferden değil ama sonrasından ümidini kesmiştir. Bu içe çekiliş, Haşan Basri'yi de, Hüseyin Avni'yi de etkiler. Onlar sanki zafere kadar mücadeleyi seçmişlerdir. Sonrası içinde olmak istemezler. Buğra bu noktada mücadeleci yönü nedeniyle Hüseyin Avni'yi öne çıkarır. Ali Yusuf, Meclis kürsüsünden onu muhatap alır, eleştirilerini ona yöneltir. Hüseyin Avni, zafer sonrasında bir zümre diktatörlüğünün hazırlanmakta olduğunu gördükçe, Paşa'nın bunlardan haberdar olduğunu düşünür, cephede savaş bittikten sonra onlarla uğraşacağını umar, bekler. Ancak gün geçtikçe bu ümid yerini ümitsizliğe bırakır. Artık o da, "İzmir'i bir görsem ya Rabbim..'' diye iç geçirir olumuştur. Bunu sezen Âkif, sonrası için ne düşündüğünü sorunca da, bir köşeye çekilmek istediğini söyler. Arkadaşının buna karşılığı, "Sen bunu yapam azsın, Avni"şeklinde olur. Buğra bu noktada, onların gerçek hayattaki sonlarını eserin kurgusu içine katarak biçimlendirmeyi seçer. Gözgöze geldiklerinde Âkif şöyle der: "Bunu ben istiyorum. Yapacağım da, İstanbul'a da değil, bir dağ başına, çöller ötesine gitmek v e ... Unutulmak., unutm ak için yanıp tutuşuyorum . Zaferden sonra yapacağım şey de bu işte. Ama bunu sen, ne kadar istesen de yapam azsın. Sen, Avni, mücadele için yaratılmışsın. Allah seni mücadele için göndermiş yeryüzüne."(s.193-194)

Bununla da yetinm ez. Onun geleceğini okurcasına, şöyle der: "Avni sen çok çekeceks in ... Lâkin bu ızdırapları Allah'ın bana da müyesser kılmasını ne kadar isterdim. Âsım'ın nesli d e d im ... Biz ona lâyık olmalıydık. Sen olacaksın kardeşim. Ben, bana gelince, ben kaçağın birisiyim. Yook, itiraz etm e ... Böyledir bu; kaçağım. Olsa olsa güreş adamıyım ben, kıran kırana güreş adamı. Sana karşı da tevazua katlanacak değilim ya? Kavgayı düşmanla yapmayı seviyorum. Karşımda düşman varken, binlerce şükür, içime korkunun, can kaygusunun gölgesi düşmedi. Vatanım, milletim, dinim için yaşadım, yaşamayı ancak bunlar için değerli buldum. Ama yanıbaşımda görünenler, bunların hileleri, bunların kahpelikleri ile mücadele? Yok.. Bana göre değil bu. biliyorum; bu da vatan için, bu da milletim ve dinim iç in ... Lâkin insanı bu kadar küçülmüş görmeye taham m ülüm yok, Avni. Ya ben yanılıyorsam diyor ve dağ başlarına, çöller ötesine kaçmak, unutm ak istiyoru m ... Unutulmak istiyorum. Tek teselli budur gibi geliyor bana. Sen. Sen öyle değilsin; sen yiğitsin, sen cemiyet erisin. Çok çekeceksin diye korkarım." Bununla yetinmez. İlave eder:"Çektikçe büyüyeceksin Avni."(s.194) Artık savaş bitmiş, politika öne geçmiştir. Politika ise bilginlerin, vatanseverlerin beceremediği bir iştir. Çünkü gadre uğrayanlar, memleket hayrını savunm ak isteyenler parmaklarını kime uzatacaklarını bilemez olurlar.(s.205) Hüseyin Avni, Âkif'in söylediklerini yaşayacaktır. Onun için son sayfalarda yalnız o vardır. Not defterine özlemlerini yazmış, yalnızlığını onunla paylaşmıştır. İhanetle suçlandığında, tutuklandığında, mahkemeye çıkarıldığında hep onlar kendisine delil olacak, önüne çıkarılan fırsatlara dönüp bakmayacaktır. Bu dürüstlük, samimiyet onu yücelttiği kadar, ötekilerini de rahatsız etmektedir. İşte suçlamalar da, hesaplaşmalar da bunun için olur. Sonuçta çekecekleri vardır ve çilesi onu intiharın eşiğine kadar getirir. Buğra son satırlarda onu bu açmazdan kurtarmayı ihmal etmez ve karşımıza, Âkif kadar üstün bir karakter, bir Hüseyin Avni portresi de çizerek eserini bitirir.

Kısacası Tarık Buğra, bir roman kurgusu içinde bu bildik kişileri, karakter özelliklerine uygun olarak yaşatmış, onları gizli hesapların, oyunların içine düşürmeyerek eserin tez tarafını güçlendirmeyi tercih etmiştir. Bununla birlikte bir yakın dönem tarihi de romanda ön plândadır. Buğra tarihî olayları, onların sosyal hayattaki yansımalarını önemseyen biridir. Birinci meclis ve Âkifler de bu amaçla romanlaştırılmıştır. Âkif'te ve çevresinde romancılar için daha birçok malzemenin var olduğunu bilelim ve bekleyelim.

 

"Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi" Vefatının 71. Yılında Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 32. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 3. kitabı. Mart 2008

 
 
Bu haber toplam 304 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim