• İstanbul 22 °C
  • Ankara 16 °C

Prof. Dr. Musa Bilgiz: Çağdaş Bir Kur'an Mütefekkiri: Mehmet Âkif

Prof. Dr. Musa Bilgiz: Çağdaş Bir Kur'an Mütefekkiri: Mehmet Âkif
Mehmet Akif, toplumumuzda daha ziyade millî şair kimliğiyle ön plana çıkmış bir şahsiyettir.

Halbuki o, iyi araştırıldığında şairliği yanında, bir aksiyon ve tefekkür adamı olarak da görülecektir. Akif'i sadece bir nazım ustası veya bir şair olarak görmek, onu eksik tanımaktır.

Akif'in şairliği, Kur'an’ın dünya görüşünden ve hayat anlayışından kaynaklanmaktadır. O, İslâm Dünyası'nın ve Anadolu Müslümanlarının özellikle din ve hayat konusundaki problemlerini teşhis ve tespit ederek, tedavi yollarını gösteren ve onların dertleriyle dertlenen bir "İslâm mütefekkiridir"'. Mütefekkir Akif'in kafasını sürekli meşgul eden iki büyük mevzu olmuştur. Bunlardan biri millet, diğeri ise İslâmiyet'tir. Bu iki konuyu düşünmesinin hedefi, milleti kurtuluşa ve huzura ulaştırmak, Müslümanları da gerileme ve çöküşten kurtarmaktır2. Bununla ilgili olarak O'nun bütün çaba, dert ve gayesi; ölmüş yüreklere ve zihinlere gayret ruhu, onurluluk duygusu ve büyük işler başarabilme inancını yerleştirmek, İçtimaî hastalıkları teşhis etmek ve bu hastalıkların tedavi yollarını göstermektir.

Âkif, İçtimaî hastalıkları teşhisle kalmamış, bunların ilacı olarak da Kur'an'ın öngördüğü toplum ve insan anlayışını savunmuştur. O, İslâm âleminin hastalığının, Kur'an'ın özünü, ruhunu anlamamak olduğunu belirtmiştir. Şahsiyeti ve bilgisi yeterli seviyede olmasına rağmen, kendisini hiçbir zaman âlim olarak görme yoluna gitmemiştir4. Aslında Âkif, karakterini Kur'an'ın ilkeleriyle şekillendirmiş, kelimenin tam anlamıyla bir "Kur'an alimi, Kur’an mütefekkiridir". Sağlam bir karaktere ve imana sahip olduğu için onun hakkında, "Asırların yetiştirdiği bir insan-ı kâmil"5 ve "Yirminciasrın ahlâk abidesi "gibi ifadeler kullanılmıştır.

Bu ahlakî niteliklerinden dolayı Mehmet Âkif'e ,"Menfaatinizi, ailenizi, sırrınızı ve mukaddesatınızı teslim edebilirdiniz"7. Bu haliyle o, Hz. Peygamberin, "Mü'min, Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kişidir"8 diye ifade ettiği insan tipine tam mutabıktır. Onu dost ve düşmanlarının tümü, kelimenin tam anlamıyla gerçek bir mü'min, Kur'an ahlâkıyla donanmış, herkes hakkında hayır düşünen, namuslu, mütevazi, vefalı, kendini düşündüğü kadar başkalarını da düşünen, vatanperver, zalime ve zulme karşı reaksiyoner ve öfkeli, cömert, nazik, kibar, sportmen, alim ve mütedeyyin bir zat olarak tavsif ederler9. Hayatı zaruret içinde geçmesine rağmen, hiçbir zaman servete, şöhrete, makama ve insanlara boyun eğmemiştir. Onun kitabında kula kul olmak yoktur. Kulluğu yalnız Allah'a mahsustur. Makam, servet ve şöhret gibi şeylerden hiçbiri onu inançlarından ayıramamış, hepsini elinin tersiyle itmiştir. Hiçbir zaman tembelliği, cahilliği, korkaklığı, gericiliği, taassubu, zevk ve eğlenceye düşkünlüğü sevmemiştir10. Onun eserleri, fikirleri ve şahsiyeti arasında pek az insana nasip olan bir benzerlik ve uyum vardır. O, hayatı boyunca belli prensiplerin adamı olarak yaşamış bir karakter adamıdır. Eserlerinde ortaya koyduğu prensiplere son derece bağlı kalmıştır. Müslümanlığını yaşama ve ifade etme konusunda da korku ve endişesi olmamıştır. O, hem dine karşı olanlara, hem de dine mensup olup da onu anlamayanlara aynı rahatlıkla karşı koymasını bilm iştir". Onun davranışlarının tüm ünde bir bütünlük ve ahenk vardır; histeri haline gelen kininde de; evlatlık, babalık ve kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da "bütünlük" söz konusudur. O, “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud, 11/112) ayetinin ifade ettiği bir istikamet ve hayat tarzını seçmiştir. Dostunu, sevmek kelimesinin noksansız anlamıyla seviyordu; öldüğünde, düştüğünde, dünya aleyhine döndüğünde, gıyabında hatta düşmanlarının yanın da bile.

1. Âkif'e Göre Hayat ve Din

Âkif'e göre, hayat denince önce akla "din"gelir. Dini ve dinin değerlerini hesaba katmayan yani "din"siz bir hayatın onun nazarında hiç bir anlamı yoktur.’3 O, hem kendini hem de milletinin idealini dinde, dinin değerlerinde bulm uştur14. Ona göre “din''in insana telkin ettiği her duygu ve düşünce kutsaldır. Onlara saygı duyulmalı ve gereği yapılm alıdır15. O, hayatı; "Bir kaç çıplağın kefen giymek için dünyaya koşa koşa gelmeleridir"'6 şeklinde tarif eder. "Onun idealinde hayat şerefle, şeref imanla, iman ahlâk ile, ahlâk İslâm ile, İslâm çalışmak, ilerlemek ve fenle mümkündür.

Mithat Cemal Kuntay, Âkif'e “hayatı dinle ayar etmek doğru mu? Her hadiseye dinî bir kulp takarak vakaları onunla kımıldatmaya çalışmak doğru mu? Hadiseler bin âmilin ucundan darmadağınık çıkarlar, bizim çizdiğimiz cetvelden akmıyor diye bu tufana öfkelenmek doğru mu? Bir feyezanı (coşma, taşma) din denen tek mihverin üstünde döndürmek doğru mu?" diye sorar. Âkif, bu sorulara şu ilginç ve etkileyici tespitiyle cevap verir: "O hâlde, hayatın hadiseleri dediğimiz tufanı, dinsizlik denen tek mihverin üstünde döndürmeğe kalkışmak mı doğru?" Kuntay,"Dinin bir ceza kanunu olması sevimsizdir; korkunç din güzel değildir. Dini, münhasıran bir emirler ve nehiyler kitabı haline koyarsak o zaman din bir gökyüzü vakası olmaktan çıkmaz mı?" diye sorar. Âkif'in bu soruya karşılık cevabı şu şekilde olur: “Saadet, faziletin mükafaatı değildir; faziletin bizzat kendisidir'1. Dolayısıyla “felâket, cürmün cezası değildir, cürmün bizzat kendisidir". O, bu sözleriyle cezanın sevimsizliğini değil, bizzat suçun sevimsizliğini vurgulamak ister. Kuntay, “Ahlâksızlığın dinle, Allah'la bir alâkası olmamalıdır, ahlâk bir vicdan işidir" der. Âkif, ahlâkın veya ahlâki değerlerin sadece bir vicdan18 işi olmadığına yönelik olarak şu cevabı verir:

"Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır. Fazilet hissi insanlarda Allah körkusundandır”

Kur'an, insanın doğuştan iyi ve kötüyü ayırt etme duygusuna sahip olduğunu (Şems, 91/7-8), fıtrata ilişkin yapının da insan üzerinde etkili olduğunu, insanın eğitim, çevre ve sosyal ilişkilerle karakter yapısının şekillenmeğe başladığını bildirir (Isra, 17/81). Âkif, Kur'an'ın bildirdiği bu fıtri değerlerin tüm ünü hiç şüphesiz kabul eder. O, Kur'an'ın da belirttiği gibi, insanın gerçek karakter yapısının aile ve arkadaş ortamı, eğitim, şahsi tecrübeler, din, ahlâk ve kültür gibi sonradan elde ettiği kazanımlarıyla oluştuğunu ama bütün bunların ötesinde özellikle “Allah bilinci, Allah sevgisi ve Allah korkusu"nun kişiyi faziletli kıldığını belirtmek ister20. Bu mısradan sonra cevabına şunları da ekler: "Demek ki Allah'sız ahlâk yok! Demek ki ahlâklı olmak için Allah'tan korkmak lâzım mutlaka, insanın kendisinden Allah kadar korkması için Allah kadar büyük olması lâzım. Bu kadar büyük insan var mı?"2’. O, bu sözleriyle fert ve toplumların mutlaka İlahî kuralları dikkate almasını ve hayatlarını bu ilkelerle birleştirmeleri gerektiğini bildirir. Âkif, dinin dünya ve hayat için son derece lüzumlu olduğuna inanır. Din ile hayatın bir birinden bağımsız ve ayrı olarak değerlendirilmesine şiddetle karşı çıkarak, bunun kabul edilemez bir anlayış olduğunu şu mısralarıyla dile getirir: "Zavallı milleti vahdet cüda eden "ikilik" Sırıtmıyor mu o pis dişleriyle karşında Nasıl tükürmesin insan şu hale baksın da? Yıkılmamış, ne kadar yıkmak istesek, imân; Ayırmak istemişiz sonra din'i dünyadan. O, din ile hayatı, birbirinden ayrılması mümkün olmayan ruh ve beden, vücut ve beynin birlikteliği gibi telakki ederek şöyle der: Olaydı koskoca millette bir beyinli kafa; "Vücudu bir yana atmak, dimağı bir tarafa, Akıllı kârı değil" derde böyle yapmazdı. Ne oldu sor bakalım? Milletin öz evladı''

2. Mehmet Âkif ve Kur'an

Mehmet Âkif, Arapçayı, Fatih dersiâmı olan babası Mehmet Tahir Efendi'den ve Rüştiye mektebindeki hocalarından öğrenmiştir. Rüştiye tahsilinde en çok lisan derslerine tem ayülünün olduğunu ve dört lisanda (Türkçe, Arapça, Farsça, Fransızca) birinci olduğunu söyler23. Âkif, dört yaşında Kur'an'ı öğrenmeye gönderilir, yirmi yaşına kadar sürekli Kur'an'la haşir neşir olur. Flatta kendisine; “Sen mektebi âliyi bitirdikten sonra nasıl hafız oldun, bu hâfızlık yaşı değildir?" denildiğinde, o; "Kur'an'ı okuya okuya gayet pişkin bir hale getirdiğim için zaten hıfz ile aramda bir mesafe yoktu. Az bir m üddet içinde Kur'an'ı ezberleyiverdim" der. “Yirmi yaşlarında hâfız olan bu genç, ömrü boyunca Kur'an düşüncesinde yaşamış, bütün sıkıntılı anlarında Kur'an'a sığınmış, Kur'an'a gönül veren insanları kendine dost seçmiş ve bu hâlde de Rabbine kavuşmuştur"24. Âkif, Kur'an'dan hareketle toplumu ıslah etme ve İslâm'ı değerlendirme konusunda Mısır'lı alimlerden Muhammed Abduh25 ile aynı fikirleri paylaşır. O, tüm İslâm coğrafyasındaki zillet, meskenet, tembellik, cehâlet, azimsizlik, kadercilik gibi hususları gördükçe, duydukça, bunları imânına, onuruna ve vakarına yedirememiştir. Ona göre toplumun bu hale gelmesi, Kur'an ruhundan uzaklaşmasıyla ilgilidir. Müslümanlar, Onu mezarlık, muska ve fal kitabı edinmişlerdir. Oysa Kur'an, bu işleri gerçekleştirmek için değil, yaşayanları uyarmak ve onlara hayat verm ek için gönderilmiştir.

Âkif, Kur'an dinlemeyi çok sever. İstanbul'da dinlemediği hâfız nerdeyse yoktur. Her gün bir miktar Kur'an okumayı itiyad edinmiştir. Kur'an okumak ve dinlem ek onun için en büyük zevktir. Özellikle son yılları hep Kur'an tercümesiyle geçtiği için, artık Kur'an onun kalbini ve bütün varlığını kaplamıştır. Mısır'daki on yıllık hayatını Kur'an Meâli üzerinde çalışarak geçirmiştir. Önceleri günde birkaç cüz Kur'an okurken, sonraları güçsüzlüğü nedeniyle birkaç sayfaya kadar inmiştir. Hiç okuyamayacak duruma gelince Hafız Necati, her gün başucunda Kur'an okum uştur27. Kur'an'ın her âyeti, her kelimesi, hatta her harfiyle günlerce uğraştığı için bütün zevki Kur'an olmuş, Kur'an âyetleri üzerinde yıllarca çalışarak onu anlamaya çalışmıştır. Altı ayda Kur'an'ı ezberleyen Akif'in hayatının en yüksek yerinde "Kur'an" durur. O, bazı günler coşar,"inzar" ayetlerini kılıç gibi bir sesle okur, istediği anda her âyeti kafasında bulur. Her sabah soğuk suyla duşunu aldıktan sonra bir cüz Kur'an okur ve daha sonra da Kur'an kavramlarına geçer28. "Âkif, Kur'an'ı hatmetmek için değil, mânasını anlamak, imanlı, amel-i salihli, hak ve hakikati bilen ve onu uygulamak için sebat gösteren "Müslüman" olmak için okumuş, incelemiştir... Kur'an, Yüce Allah'ın her şeyi ihata eden ilminden geldiği için bütün devirlerin mürşididir. O, Kur'an'a bu ruh haleti içinde baktığı, okuduğu için onun varlığını altüst etmiştir"29. Yüce Rabbimiz, onlarca ayette Kur'an'ın tefekkür ve tedebbür edilmesini yani üzerinde gereği gibi düşünülmesini ısrarla istemektedir. Kaldı ki Kur'an'ın tefekkür ve tedebbürü salt bir düşünce değil, onun anlaşılması ve yaşanmasıdır.30 Geçmişte ve günümüzdeki birçok Müslüman için Kur'an, mezarlıklarda, hastaların başında, mübarek gün ve gecelerde sevap kazanmak amacıyla okunan, okutulan bir kitap konumunda görülmektedir. Kur'an-ı Kerimler gösterişli ve pahalı Kur'an kılıfları içinde evlerin en üst köşelerinde ve eve gelenlerin rahatça görebilecekleri yerlere asılmaktadır. Kazancı artırsın ve bereketlendirsin diye ticarethanelere ayet ve dualar asılmakta, bazı surelerin yazıldığı küçük enamlar nazarlık olarak kullanılmaktadır. Oysa Kur'an'ın insanlar için şifa ve rahmet oluşu, onun fert ve toplumdaki şirk, küfür, nifak, zulüm, adaletsizlik, merhametsizlik gibi Allah ve kul haklarıyla ilgili olumsuz inanç, düşünce, davranış ve sosyal hastalıkları ortadan kaldırmaya yönelik kurallarının uygulanması demektir31. Günümüzde Kur'an, dünyanın en çok okunan fakat en az anlaşılan ve yaşanan kitabı konumuna düşürülmüştür. Oysa Kur'an tilaveti veya mukabeleleri, onu anlamak ve yaşama çabasını hedeflemelidir. Âkif, Türk topraklarında yüzyıllar sonra ilk kez kınayıcıların kınamalarından korkmadan Kur'an'ın hastalara ve ölülere okunmak için nâzil olmadığını cesaretle söyleyen bir düşünürdür. Bunun için olsa gerek ki, klasik telakkiyi çürütüp bir kenara atmasıyla kim ilerince'm odernist'olm akla suçlanmıştır. Halbuki o, Kur'an'ın tefekkür ve tezekkür edilmesini, hayatı anlamlandıran ve şekillendiren bir kitap olarak görülmesi olarak değerlendirir ve öyle inanır. O, bunları dikkate almaksızın Kur'an'ın yalnızca teberrüken ve sevap amaçlı olarak okuma biçiminin ıslah edilmesi gerektiğini söyler. Âkif'e göre, Kur'an'ın gönderiliş gayelerinden biri ve belki de en önemlisi, onun körü körüne taklid anlayışını yok ederek, düşünen ve anlayan insanlar yetiştirmeye yönelik emir ve tavsiyeleridir32. İşte Mehmet Akif'in Kur'an okuyuşu ve onun Kur'an'la olan münasebeti ile dönemindeki ve günümüzdeki çoğu Müslümanın Kur'an'a yaklaşımları bu nedenlerle birbirinden oldukça farklıdır.

Âkif, Kur'an'ın mezarlıklarda okunmak veya ölülerin toprağına üfleyip geçmek için gönderilen bir kitap olmadığına dair şunları söyler:

ibret olmaz bize, her gün okuruz ezber de! Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde? Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur'an'ın: Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma'nânın: Ya açar Nazm-ı Celil'in bakarız yaprağına; Yahud üfler geçeriz bir ölünün toprağına; inmemiştir hele Kur'an, bunu hakkiyle bilin; Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için"

Yani Akif'in Kur'an'a yaklaşımı, Kur'an'ın bizzat emir ve tavsiye ettiği türdendir.34 Akif'in ilhamının tümü, ona Kur'an'dan gelmiş; onun belağati onu büyülemiştir. O ilahi hitaplar, ona başka ufuklar açmıştır. Bu yüzden matbuatta neşrettiği ilk şiirlerden biri, "Kur'an'a H/fop"tır36. Bu şiirinde, Kur'an'ın İlâhî kaynaklı oluşundan, dünyanın ondan feyizlendiğinden, mucize oluşundan, ayetlerinin binlerce harikalarla dolu olduğundan... bahseder. Şiirinin biryerinde de onun anlamının idrake sığmayacak kadar büyükolduğunu ve niteliğini kabul etmeyenlerin aciz kaldıklarını ve kalacaklarını dile getirir:

"Ya Rab bu nasıl kitab-ı âli? idrake sığışmıyor meali. Ulviyyetin eyleyenler inkâr, Bir mislini eylesinler izhar

Mehmet Âkif, bir siyaset Müslümanı olmaktan daha çok bir Kur'an ve ilim Müslümanıdır. Cem iyetimiz ve İslâm alemi için düşündüğü bütün ıslahatı, bu iki tem ele dayanm aktadır38. Nitekim, merhum Topçu, "Akif'i, Kur'an'ın hizmetkârı, dinin emrinde bir nizam kurucusu, bir İslâmî disiplinci, bir Müslüman mürşit ve muallim gibi görüyoruz"19 demektedir. Âkif, Mısır'da hastalanıp Türkiye'ye dönünce, on yıl em ek verdiği Kur'an Meâli'ni, dostu Yozgatlı Müderris İhsan Efendi'ye bırakmış, şayet Mısır'a dönmezse yakm asını istemiştir. Bunun nedeni, Ezan'ın Türkçe okutulm asından sonra namazlarda da Türkçe Kur'an okunması anlayışının gündeme gelmesidir. İhsan Efendi, Meâl'i yakmış, sonra pişman olmuştur. Âkif, on yılını Meâl'e verdiği için yazmak istediği bir çok eseri yazamamıştır. Önceden Diyanet İşleri Başkanlığı'na gönderdiği tercümeleri, tashih edeceğini belirterek geri almış ve Meâl için aldığı avansı da geri vermiştir. Tercümeyi isteyenlerden hiç kimseye vermemiştir. Hükümet, İhsan Efendi'den tercümeyi istemiş, fakat o yok ettiğini söylemiştir40. Meâl konusunda bir diğer görüş ise, muvaffak olamayacağı endişesiyle bu işten vazgeçtiğidir41. O günün şartlarını, kaynaklardaki bilgileri ve Akif'in kendi beyanını göz önüne aldığımızda, bu görüşün tutarlı olmadığı kanaatindeyiz. Kendisine meâl meselesini soran dostlarına; "Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem "okutmaya" kalkacaklar. Ben o vakit Allah'ımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam" demiştir. Hastalandığında kendisini ziyarete gelen şahsiyetler ve araya konan tanıdıklar, "Çankaya'nın arzusudur" diyerek meâli elinden almaya kalkmışlar, ama o vermemiştir. Hatta Hakkı Tarık Us, Âkif'e meâle karşılık on bin lira (altın) teklif etmiş, ama o bu çok yüksek miktardaki paraya rağmen kabul etmemiştir42. Âkif, Safahatta verdiği ayet meâllerini, Kur'an tercümesiyle uğraşmadan önce yapmıştır. Tefsir makalelerinde, vaaz ve hutbelerinde ele aldığı ayet meallerini topladığımızda yaklaşık olarak yüz elli civarında bir sayı karşımıza çıkmaktadır43. Onun vukufiyetini göstermesi açısından, ayetlere verdiği meâllerden birkaç tanesini yazmakta fayda mülahaza ediyoruz:

“Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın! denildiği zaman, biz ıslahtan başka bir şey yapmıyoruz derler. Çözünü aç, iyi bil ki: Onlar yok mu, işte asıl müfsid onlardır: Lâkin farkında değiller" (Bakara, 2/10- i 1). "Allah'ın asâr-ı rahmetine bir baksana! Toprağı öldükten sonra nasıl diriltiyor? işte Allah, bütün ölüleri muhakkak diriltecek, hem O, her şeye kâdirdir" (Rum, 30/50). "Ey iman eden kimseler, sebat gösteriniz, hem düşmanlarınızdan fazla bir sebat gösteriniz; daima da muharebeye hazır bulununuz; bununla beraber, Allah'tan her zaman korkunuz ki felah bulasınız." (Al-i İmran, 3/200). “Hem göklerde hem yeryüzünde ne kadar ibretler vardır ki, yanı başından başlarını öte tarafa çevirirler de öyle geçerler" (Yusuf, 12/105).

3. Akif'in Şiir ve Düz Yazılarında Kur'an Yorumu

Mehmet Âkif, Celâleyn Tefsiri'ni sürekli koltuğunun altında taşımıştır. Kaç kez hatmettiği sorulduğunda "onsekiz kez hatmettim; ondokuzuncu hatme devam ediyorum" demiştir, işte Akif'in Müslümanların gönlünde taht kurmasının sebebi budur. O, şiir ve yazılarıyla halkın imanına, fikrine ve ızdıraplarına tercüman olmuştur.

Halim Sabit, Sebilürreşâd Dergisi'nin tefsir kısmının Âkif tarafından yazılmasını uygun görür. Âkif, tevazu göstererek; "Bu benim işim değil, bu ağır yükü bana yüklemeyiniz, onun kavaid ve usûlü var ki benim bu konuda derinliğine bilgim yok" der. Halim Sabit, hemen cevap verir, "Daha iyi ya! Biz de öyle istiyoruz. Kavaid ve nakliyattan ziyade, doğrudan doğruya Kur'an'dan anladığınızı, duyduğunuzu yazınız; âyetlerin size ilhamları bizce en mükemmel tefsirdir" der. Daha sona Âkif, bu teklifi kabul eder. Zirâ o, Kur'an'ın özünü, ruhunu, onun verm ek istediği mesajı güzelce anlayan ve iyi bir şekilde ifade kudretine sahip olan bir şahsiyettir. Tefsir makalelerinde, Kur'an'ın belagâtini, ulviyetini öyle açık, öyle sâde bir lisanla gösterir ki, herkes hayrette kalır. Âkif, Sebilürreşâd Dergisi'nde doksan bir ayeti tefsir etmiştir. Bunlardan onsekiz tanesi daha sonra manzum olarak kaleme alınmış ve Safahat'ın üç, beş ve yedinci kitaplarında yayınlanm ıştır45. Mehmet Âkif, tefsir ilmi için temel bir takım esaslar belirlemiştir: O, tefsir ilmini, İslâmî ilimlerin esasını teşkil eden birinci ilim olarak görür; kütüphanelerde yüzlerce önemli tefsirlerin bulunduğunu, bunların yalnız nakilci bir anlayışla aktarılmasının yeni bir fayda getirmemekle beraber, dileyenlerin okuyup istifade edebileceklerine inanır. Ancak, geçmişte yazılmış tefsir tarzlarından birine riayet etmeği de gerekli görür46. Tefsir yazıları için birtakım kurallar belirtir ve bunlara uymayı gaye edinir. Bu kurallar şunlardır: 1- İlim, fen, tarih, İçtimaî hayat ve yaşantımıza temas eden bazı ayetler ele alınarak, dirayet ve rivayet usûlüyle değerlendirilmeli ve çeşitli dillerde yazılan tefsirlerden önemli görülen ve İçtimaî problemlerimize ışık tutabilecek yerler tercüme edilmelidir. Sarf ve nahiv konularına girilmeden pratik sonuçlar üzerinde durulmalı, âyetin ilk bakışta anlaşılan manaları ile işaret yoluyla değindiği mânalar ele alınmalı, zaman ve zeminin icablarına göre İslâm toplumunun durumu ortaya konulmalı ve bu konularda fikir ve mütalaalar yürütülmeli. 2- Tefsir tarzları, bu konuda yazılan eserler, tefsir ilimleri ve tarihi, müfessirlerin hayatları ve tefsir yöntemleri incelenerek bunlardan istifade edilmeli. 3- Zamanımızda tefsir eğitimi oldukça zayıflamıştır. Kur'an-ı Kerim'i bilmek ve anlamak ehemmiyetsiz bir iş gibi görülmektedir. Sanki Kur'an anlaşılmış, haşa daha bilinecek bir yeri kalmamış gibi bir batıl anlayış türemiştir. Bir mantık kitabı ile yıllarca uğraşıldığı halde öğrencilerin en kısa tefsirlerden biri olan Celâleyn Tefsiri kadar bir tefsir bilgisinden mahrum oluşları şüphesiz büyük bir kusurdur47. Kur'an ayetlerini şiirlerine başlık yapan Âkif, şiirlerini o âyetin tefsiri tarzında kaleme alır, ifadesinde kullandığı unsurlar, verdiği misaller yaşanan hayattan alındığı için okuyucuya ayetin sanki şimdi nâzil olduğunu hissettirmeğe çalışır. Buradaki asıl gayesi Kur'an'ın hidâyetini kitleye mal etmektir. "Âkif, Kur'an ayetlerini, sosyolojik tefsir ekolü içinde yorumlayan bir şair, bir düşünür veya bir din adamıdır. Çağının problemlerini iyi bilen ve onlara Kur'an'dan çözümler sunan bir müfessirdir... Ayetleri şiir diliyle yorumlaması ise, tefsirde bir yeniliktir... Âkif, şiirlerinin konusunu ayetlerden seçmesi ve çağdaş sosyolojik yorumlar getirmesi nedeniyle de bir müfessirdir. Bu yönüyle Onu, sosyolojik tefsir ekolünün önemli bir temsilcisi sayabiliriz".

Âkif, ilim, teknik, tarih ve toplum hayatına temas eden âyetler üzerinde ağırlıklı olarak durmakta ve daha ziyade pratik sonuçları hedef almaktadır. Ayetlerden hareketle genel İslâmî meseleler hakkında değerlendirmeler yapmış, iyileştirme çareleri aramıştır. Bu tefsir tarzına "İçtimaî tefsir" denilmiştir. Muhammed Abduh ile başlayan bu tarz tefsir, Âkif ile ülkemizde yer bulm uştur Bu temel hedef doğrultusunda Kur'an kültürünü topluma mal etmek ve tefsir ilmini ihya için, mektep ve medreselerde bunun okutulmasına teşvik etmiştir49. Âkif, tefsir makalelerinde, vaazlarında ve hutbelerinde genellikle cemiyetimizi teşkil eden dört zümreye mesajlar verm eye çalışır. Bu dört zümre: 1- Her şeyin kaderden geldiğine inanan halk tabakası, 2- Hayata küskün olanlar, 3- Münevver gençlik denilen zevk ve sefa içindeki nesil, 4- Sefahat içinde yaşayan zenginlerdir50. Akif'in, Sebilürreşad'da yayınlanan tefsir makaleleri, günüm üz harfleriyle birkaç eserde neşredilmiştir51. O, makalelerinde Müslümanların İçtim aî hastalıklarına ve bunların çözüm yollarına değinir. Müslümanların sürekli çalışmasına, gayret ve mücahede içerisinde bulunmalarına ağırlıklı olarak yer verir. Ümitsizliğe, tembelliğe, miskinliğe, oturmaya ve üzerine düşeni yapmadan işin çözüme ulaşmasını beklemeye şiddetle karşı çıkar. Ümitsizliğin, mahvolmakla eş anlamlı olduğunu, mücahedenin ise ayakta kalmaya vesile olduğunu ve bu yüzden sürekli azim içinde bulunmamız gerektiğini belirtir. Âkif, faziletin, İslâm Dini'nin esaslarında bulunduğuna ve bu esasların köklü bir maziye sahip olduğuna bütün içtenliğiyle inanır. Halkı çalışmaya teşvik ederken, onların miskinlik, tem bellik ve üzerine düşen işi yapmadan oturup beklemelerine sürekli karşı çıkar52. Akif'in tefsir yazıları, hem manzum, hem de mensur şeklindedir53. Bu çalışmamızda, onun tefsir yazılarından, vaazlarından ve Safahat'ta yer alan şiirlerinden Kur'an tefsiriyle ilgili görüşlerini yansıtmaya çalışacağız. Akif'in, manzum ve mensur tefsir yazılarında ele aldığı belli başlı konular şunlardır: Çalışmak, ilmin yüceliği ve cehaletin kötülüğü, münafıkları tanım a, yanlış kader ve tevekkül anlayışı, ümitsizlik, milliyetçilik, umum î azap nedenleri, m uamelelerde dürüstlük, amel-i salih, taklid, tarihten ibret almak, afaki ve enfusî ayetler, dinde itidal, sabır, düşmanlara karşı kuvvet hazırlamak ve teceddüd. Bu konulardaki görüşlerini genel hatlarıyla belirteceğiz.

a-İlmin Yüceliği, Cehalet ve Taklidin Kötülüğü

Âkif, İslâm toplumunun içine düştüğü hüsranın esas sebebi olarak, Müslümanların son üç asırdaki İlmî birikimden mahrum kalmalarını ve dinî değerleri yanlış anlamaları olarak görür. O, Kur'an'ın da belirttiği gibi, cahille alimin eşit olamayacaklarını54; cehaletin ölüm ve karanlık, ilmin hayat ve nur olduğunu55 şiir diliyle ifade eder56. Ona göre en büyük ve gerçek düşman cehalettir; ilk başta onunla savaşıp onu yenm ek gereklidir57. İlimde mutlaka ihtisaslaşmamız gerektiğini, ilmin bütün halka yayılmasını ve temel eğitime önem verilmesini belirtir58. Cehalet yüzünden dine hurafeler hatta mevzu hadisler soktuğumuzu, bununla da kalmayıp sevap umduğumuzu bildirmektedir.

Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni: Hurâfeler bürümüş en temiz menâbi'ini. Değil hakaikı şer'in, bugün, bedîhiyyât Bilâ-münâkaşa, ikrâr olunmuyor... Heyhât! Kitâb'ı, Sünnet'i, icmâ'ı kaldırıp artık; Havâssı maskara yaptık, avâmı aldattık. Yıkıp, şerîati, bambaşka bir binâ kurduk; Nebi'ye atfile binlerce herze uydurduk! O hâli buldu ki cür'et: "Yecûzu fi't-tergîb..."59 Karâr-ı erzeli fetvâ kesildi!.. Hem ne garîb, Hadîsi vaz' ediyorken sevâb uman bile var! Sevâbı var mı imiş, bir zaman gelir, anlar! Cihânı titretiyorken nidâ-yı “Men kezebe..." işitmiyor mu, nedir, bir bakın şu bî-edebe: Lisân-ı pâk-i Nebî'den yalanlar uyduruyor; Sıkılmadan da "sevâb işledim" deyip duruyor! Düşünmedin mi girerken şerîatin kanına? Cinâyetin kalacak zanneder misin yanına? Sevâb ümîd ediyor ha! Deyin ki nâmerde: "Sevâbı sen göreceksin huzûr-i mahşerde

Ona göre, din ilimlerinde ihtisas ehli insanların bulunması farz-ı kifaye'dir. Bu alimlerden yeterli miktarda mevcut olursa, farz-ı kifaye de kalkar. Beşerî, içtimai ve fennî yani dünyevi alanlardaki bütün ilim dallarında yeterli alim im iz olmadığından dolayı bu ilimleri öğrenmek ise farz-ı ayn'dır. Alimlerimiz, dinî bir gereklilik olan bu emre maalesef kulak asmamışlardır. Bu durum maskaralıktan başka bir şey değildir61. Âkif, İslâm dünyasını gezip görmüş ve gittiği her yerde düşünmekten korkan, nakilcilik ve taklitçilik anlayışını kutsayan, akletmeyi yani anlama ve düşünmeyi afaroz eden bir zihniyetle karşılaşmıştır. Bu yüzden o, âlimlerin taklitçi olmasını eleştirerek, ilmin yalnız teorik fikirler üretmek olmadığını, pratik yönünün de bulunduğunu belirtir. O, dinin pra tik yönünün, toplum meselelerine çözüm getirmek şeklinde tezahür etmesi gerektiğini ifade eder. O, Kur'an'ın körü körüne taklitçiliği kaldırmak için gönderildiğini, ancak Müslümanların bir türlü bu taklit saplantısından kurtulmak istemediklerini, şayet böyle bir şey yaparlarsa atalarına saygısızlık edecekleri düşüncesinde olduklarını bildirir62. Âkif'e göre, dinin taklid ile ayakta kalabileceğine dair yanlış inancımız sonucu, bid'ât ve hurafelerle, muamelat ve anlayışlarımızı değiştirmiş ve dinin sahih olan şeklini bozmuşuz. Bu yüzden bugün kötü bir âdeti çıkarıp atmak, âdeta dinin en büyük temellerinden birini yıkmaktan daha fazla galeyana sebep olmaktadır. Bu yanlış taklid anlayışı, dinimizi de dünyamızı da tahrib etmiştir. Zaten din ve dünya ayrılığı Müslümanlıkta düşünülemeyen bir husustur. İslâm milleti, bu anlayış ve inancı koruduğu zamanlarda hem dinini ve hem de dünyasını imar etmiş; bu inancı kaybedince her şeyini kaybetmiştir. Dini taklid, dünyası taklid, adetleri taklid, kıyafetleri taklid, selâmları taklid, hülasa her şeyleri taklid olan bir milletin fertleri de insan taklidi demektir. Bu insan taklidleri ise İçtim aî bir topluluk oluşturamaz ve bağımsız yaşayamazlar63. Üstad Âkif, yapılacak ilk işin cehaletten kurtulup ilim sahibi olmak gerektiğine inanır. Kur'an-ı Kerim'in bu konudaki "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9) mealindeki ayetinden hareketle, bilenin bilmeyenden farklı olduğunu, bilmeyenin hayvana benzetildiği sonucunu çıkarıyor.

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Olmaz ya! Tabiî... Biri insan, biri hayvan!'64

Çünkü insanla hayvan arasındaki başlıca fark, ilimdir. Öyle ise bilmeyenlerin, bu hayvanlıktan kurtulması icab eder. Aksi halde bilenler kendilerine hükm edecek, onlara her bakımdan egemen olacak, onları kendi menfaatleri uğrunda çalıştıracaktır. Onlar da başkalarının kendileri için belirlediği zillet ve meskenet dolu hayattan kurtulamazlar.

b-Ümitsizliğe Düşmek

insanlar hayatta çeşitli sıkıntı ve musibetlere uğrayabilirler. Şayet ümitsizliğe düşerlerse bu onların mahvolmaları demektir. Eğer bunlarla mücâhede eder, o felâketi yenm ek için uğraşırlarsa sonunda muvaffak olurlar. Himmetin büyük, azmin sağlam olması gereklidir ki sonuçta kolaylığa, ferahlığa çıkılabilsin. Cenab-ı Hakk'ın yardımından ümit kesmek, ye'se düşmek haramdır65. Müslümanlığın ruhu, çalışmaya, mücâhedeye ve azme sarılmaktır. Âkif, bu konuyla ilgili olarak şu âyetleri örnek vermektedir: “Elbette güçlükle beraber şüphesiz kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Boş kaldın mı hemen başka işe koyul ve yalnız Rabbine yönel" (inşirah, 94/5-8). "Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz..." (Ankebut, 29/69). "... Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin..."(Zümer, 39/53). "... Rabbi'nin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?" (Hicr, 15/56). "...Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz..." (Yusuf, 12/87). Âkif, Kur'an'ın böylesi emirleri bulunduğu hâlde, bizim o ruhtan uzaklaşmamıza esef eder. O, Kur'an'da da ifade edildiği gibi, bir işi bitirince diğerine atılmamızı ve bu uğurda yorulmam ız gerektiğini belirtir. Zira bu yorgunluk bizzat hayattır66. Âkif, toplumiarın hezimetini hazırlayan sebeplerden en önemlilerinin şunlar olduğunu belirtir: 1-Atalet, yani tembellik, 2-Hissizlik, umursamazlık, vurdum duym azlık, 3- Ümitsizlik, 4- içimizdeki beyinsizlerin yolsuzlukları, 5- Cehalet, 6-Tefrika67. Ona göre hak ve hakikati savunanlar hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemelidirler. Müslümanları za'fa, tefrikaya düşüren iki İçtimaî hastalık vardır: 1) Azimsizlik, 2)Terbiyesizlik. Yüce bir maksat uğrunda bütün gayretinin boşa gittiğini gören bir kişi bile ye'se düşmemelidir. Özellikle Müslümanların ümitsiz olmaya hiç hakları yoktur. Çünkü onlar hiç çalışmadılar. Bizim ye'simiz, atalet içinde paslanıp gitmeye hak kazanmaktır68. Âkif'e göre, yeryüzünün büyük bir çoğunluğunu teşkil eden Müslümanlarda maalesef hiçbir hayat eseri görülmemektedir. Bu çaresizler, aleme şaşkın şaşkın bakıp, "Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim" tavrını sergilemektedirler. Müslümanların çoğu Islâm'ın gerçek anlayışından gafildirler. Dünya ve âhiret mutluluğunu temin eden bir dinî, cehaletlerine kurban ettiler. Âkif, bu felaketlerde hepimizin hissesi olduğuna inanır. Ona göre başkalarını sorumlu tutmakla kendimizi sorumluluktan kurtaramayız. Yapacağımız iş, ağzımızı değil, gözümüzü açarak, kusurlarımızı görmek ve onları telafi etmektir. Ancak bu hâlde Allah'a ve kullarına karşı vazifelerimizi yerine getirmiş oluruz69. İslâm âlemini ağlanacak hale getiren sebep, Müslümanların ümitsizliğinden başka bir sebep değildir. Ümitsizlik, imandaki za'fı gösterir. Münevverlerden bazıları halkı ataletle, cehaletle, miskinlikle, çığırından çıkmış tevekkülle suçlarken; kendilerinin ye'se düştüklerini hiç akıllarına bile getirmiyorlar. Oysa ümitsizlik, ataletten de, zilletten de, cehâletten de daha kötüdür. Cenab-ı Hak, Kur'an'ı muhafaza edeceğini beyan ediyor (Hicr, 15/9). Kur'an'ı muhafaza, İslâmî, İslâm î muhafaza ise, Müslümanları muhafaza demektir. Müslümanların yokluğunu düşündüğümüzde, Kur'an'ın yeryüzünde yaşamasını tasavvur edebilir miyiz...? Öyleyse gözümüzü açıp, şu ümitsizlikten kendimizi kurtarmak için geceli gündüzlü uğraşmalıyız70. Hz. Ömer (r.a) :“Zındıkın celâdet (kahramanlık), mü'minisıddîkın ise betaet (bitkinlik) göstermesinden Allah'a sığınırım" dermiş. Evet zındıklar alabildiğine gayretli, sıddıklar ise alabildiğine lakayd davranm aktadırlar71. Bir vecizede de ifade edildiği g ib i"Salihlerin tembelliği, fasıkların hakimiyetini hazırlar".

c- Milliyetçilik

"Milliyet en kısa ifadesiyle tarih ve toprak şuurudur72". M illiyetçilik ise, millet hayatını oluşturan bütün değerlerin, temellerin, millete hayat katan bütün kaynakların, vatanın, tarihin, dilin ve dinin her hangi bir yeniliğe feda ve terk edilmemesidir. Binaenaleyh, Mehmet Akif'in milliyetçiliğini, tarih ve toprak şuurundan ayırmak mümkün değildir. O, tarih, mazi, mefahir ve ecdad duygusunu bütünüyle ruh yapısına gömmüştür. O, dinle ilgisi olmayan bir milliyetçilik anlayışına şiddetle karşıdır73. O'nun milliyetçiliğini dindarlığın dan, dindarlığını da milliyetçiliğinden ayırmak mümkün değildir. Âkif'de din ve millet mükemmel bir senteze ulaşmıştır. O samimi ve şuurlu bir Müslüman olmakla birlikte, en başta vicdanın bekçisi olan dinin ve onun yanı sıra tarihin, vatanın, ahlâkın, örflerin, mefahirin hiçbirisini feda etmeyen tam bir milliyetçi ve muhafazakârdır74. "Âkif, millet anlayışında ırk gibi kaba, m addî bir unsura yer vermemekte, millet kuran m anevî unsurlardan dine büyük önem vermektedir... O, "ahlâkçı milliyetçi"d 75. Âkif, ırkçılığa şiddetle karşı çıkmış ve hayatı boyunca onunla mücadele etmiştir. Safahat'ın altıncı kitabı olan Asım'da, "ahlakçı milliyetçi" bir gencin nasıl olması gerektiğini görmekteyiz. Âkif, sadece bir ideal adamı değil; gerçeğin, samimiyetin adamıdır. O, Asım'da Müslüman gencinin nasıl olması gerektiğini tasvir ederken, kendisi bundan bigane kalmamıştır. Tasvir ettiği "ahlâkçı milliyetçi gençlik" gibi yaşamıştır. Onun bu vatan ve millet sevgisini, "ahlâkçı milliyetçi" düşünce ve tavırlarını, Kurtuluş Savaşı hitabelerinde ve vaazlarında da görmekteyiz. Âkif, ırkçılığa dayanan anlayışın, ülke ve milleti ne hâle getirdiğini manzum ve mensur yazılarının birçoğunda dile getirir. Kur'an'a göre, insanların köklere, kabilelere ayrılmasının sebebi; neseblerin birbirine karışmaması içindir. Yoksa atalarla öğünmek için değildir. "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız O'na karşı derin bir sorumluluk bilincini taşıyanınızdır"(Hucurat, 49/13). insan, peygamber soyundan dahi olsa, asalet davasıyla ortaya çıkmamalıdır. Şah-ı Nakşibend'e: "5/Vs/Ve-/ nesebiniz nereye varırl" demişler. O, "5/7- silei nesebiyle kimse bir yere varamaz" cevabını verm iştir76. İslâm; kavmiyet, cinsiyet gibi, insanları birbirinden uzaklaştıran, nefret ettiren hususları ortadan kaldırıp, Müslümanları tek bir millet yapmış iken, bazılarımızın kalkıp aynı ülkede yaşayan Müslümanları kavmiyet hissiyle parçalamaya hakları yoktur. İslâm'da ırkçılık, kavmiyetçilik olmadığı hâlde Müslümanlar, kavmiyetçiliğe sarılırsa din kardeşliği ortadan kalkar ve İslâm Toplumu'nun birliği parçalanır77. İslâm, ırk, renk, dil, bölge ve iklim itibariyle farklı unsurları aynı din altında toplar. OsmanlIlar ve diğer İslâm ülkeleri, hep ırkçılık tefrikası yüzünden yok oldu. Oysa biz, hâlâ milleti parçalayacak siyasetler peşindeyiz. Biz bu halimizle dünyada zelil, ahirette de Allah'ın huzuruna çıkam ayacak mahcubiyete düşmüş oluruz78. Bizler yabancıların aramıza atmak istediği nifak, fesad, kavmiyet ve ırk davalarını gayretle büyütme azmi içindeyiz. Oysa hayra ve ümmetin menfaatine karşı çok kayıtsız ve cimri davranıyoruz. Kendi zararına bu derece cömert davrananlara akıl erdirmek çok zor79. Eğer Müslüman toplumları birbirine düşman göstermek siyasetinden vazgeçmez; tem bellik ve meskinliğin haram olduğunu anlamazsak, dinin cehâletle payidar olmayacağına kalbimizle inanmazsak, bütün gücüm üzle düşmandan daha kuvvetli olmaya çalışmazsak, garbın fennini alamazsak, milletlerin oyuncağı, Müslümanların yüzkarası o lu ru z... Bizler muazzam bir milletiz ki o millet, milleti Islâm'dır80. Kavmiyetçilik veya ırkçılık davasında bulunmak Müslümanlığa veda etmektir.

d-Çalışmak ve Amel-i Salih

Âkif'e göre bütün İnsanî vasıflar iki noktada toplanm aktadır: Ahlâk ve Çalışma. Islâm dinî, izzet, azamet ve saadet dinidir; zillet, meskenet ve sefalet dinî değildir82. Ona göre çalışmamak, intihar etmektir. Kendi işimizi meleklere havale etmek, aklen ve dinen doğru değildir. Çünkü insana ancak kendi çalışmasının yararı vardır. Cenab-ı Hak'kın bile hiçbir an boş durmadığı bir kâinatta boş durmak, maskaralıktan başka bir şey değildir. O, çalışmayı mutlak kurtuluş için zorunlu bir görev olarak telakki eder. Âkif, Kur'an'ın da belirttiği gibi, evrendeki bütün varlıkların belirli bir çalışma/faaliyet içinde olduklarını83, bunu gerçekleştirmeyenlerin kurtuluşu beklemelerinin mümkün olmadığına şu beyitleriyle dikkat çeker.

intihar etmek değilse yolda durmak, gitmemek, Asumandan refret84 indirsin demektir bir melek “Leyse lil insani illâ ma seâ" derken Huda;85 Anlamam meskenetten86 sen ne beklersin daha87.

Âkif, amel-i salih'i, zevki selimin kabul ettiği hayırlı işlerdir diye tarif eder. Bu am eller; ruhu tezkiye, kalbi tasfiye, Allah yolunda infak, kimsesizlere, muhtaçlara ve yetim lere yardım, adaletle hükmetmek, mazlumları zulümlerden kurtarmak, em ânet, iffet, insaf, muhabbet ve şefkat gibi yüce hasletlerin tümüdür. Bir başka ifadeyle ister bedene, ister ruha ait olsun, iman etme şartına dayalı olan hayırlı davranışların tümü salih ameldendir. Ve insan bu vasıflarla ancak insandır88. Âkif, fert ve toplumların onur ve şerefleriyle ayakta kalabilmeleri için mutlaka çağın gerektirdiği şekilde çalışma ve faaliyette bulunmalarının zorunlu olduğuna inanır. Aksi takdirde sadece vatan kaybedilmez, insanın din, namus, şeref ve haysiyetinin tümü gider

"Bekâyı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir; Çalış çalış ki bekâ sa'y olursa hak edilir89

e- Nifak ve Münafıklar

Âkif, İçtimaî hastalıklardan en bariz olanının, Müslümanların dost ve düşmanını tanım amaları ve "feraset"ten yoksun olmaları olarak belirtir. O, menfaatini "ilâh" edinen (Furkan, 25/43; Casiye, 45/23), riyakâr ve dalkavuklara karşı inananların sürekli bir basiret ve uyanıklık halinde olmalarını canı gönülden arzulayarak şöyle der:

"Sanma, hey kukla kıyafetli adam, hey sersem! Herifin ağzı"samed", midesi yüzlerce sânem"90

Samed, Cenab-ı Hakk'ın isimlerinden birisidir; sânem ise put demektir. Âkif, bu ve devamındaki mısralarda ikiyüzlü, yalnız menfaatini düşünen, kişilik ve karakteri bozuk münafıkları tavsif etmektedir. Mısrada da ifade edildiği gibi münafıklar, Allah, Kitap, peygamber ve diğer kutsal değerleri dilleriyle söylerler; fakat onların gönüllerinde yüzlerce sânem ve nifak hastalığı vardır91. Münâfıklar, bu değerleri, ahmakları aldatmak için söylenen hezeyanlar olarak telakki ederler92. Âkif, münafıkların bu tutum unu şöyle dile getirir:

"Hezeyan, sorsanız, Allah; hezeyan Peygamber; Din vatan, aile, millet gibi yüksek hisler, Ahmak aldatmak için söylenilir şeylermiş... Bu hurâfâtı hakikat diye kim dinlermiş?"93

Münafıkları konu edinen "Onlara: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler. Kesin olarak biliniz ki, onlar ancak kötülük yayan bozgunculardır. Lâkin, anlamazlar" (Bakara, 2/11-12) ayetlerini yazdıktan sonra onlarla ilgili olarak manzum tefsir mısralarına yer verir:

Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ya ey câni, bürün; Hem bütün dünyayı ifsad eyle, hem muslih görün. Şarka bakmaz, Garb’t bilmez, görgüden yok vâyesi Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!...94

Âkif, hayatı boyunca ikiyüzlü, riyakâr ve dalkavuklardan nefret etmiş ve onlarla ilişkisini kesmiştir. Fakat ömrünün sonlarına doğru "İkiyüzlüleri artık sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeğe başladım" demek zorunda kalm ıştır95. Denilir ki "Âkif, iki adamı sevmezdi; fazla terbiyeli ve fazla terbiyesiz olanı. Aşırı nezaket, ona, insanların gizlenmeye muhtaç bazı taraflarını örten bir şey gibi görünüyordu. Onun gözünde fazla nazik olan adam, gizli adamdır1'96. Akif'in nazarında insanlar iki kısımdır: Ya iyi, ya da kötü. İyi olup da kötü tarafı olanlar, kötü olup da iyi yönü bulunabilecekler yoktur... O, evvela insanların kötü huylarına, sonra kendilerine düşman oluyordu97.

f-Yanlış Tevekkül ve Kader Anlayışı

Âkif, Müslümanları yanlış tevekkül anlayışı konusunda uyararak onların tevekkül olarak telakki ettikleri inancın, aslında Kur'an'ın ve İslâm'ın ruhuna aykırı olan miskinlik ve tem ­ bellik anlayışı olduğunu şu dizeleriyle dile getirir:

Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi... Ne yaptı "biz m ütevekkilleriz"diyen kümeyi? Dağıttı, kamçıya kuvvet,"gidin, ekin"diyerek. Demek:Tevekkül eden, önce mutlaka ekecek; Dem ek:Tevekküle pek sığmıyormuş, anladın a, Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına. Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni: Hurafeler bürümüş en tem iz menâbi'ini. Değil hakaikı şer'in, bugün, bedîhiyyât Bilâ-münâkaşa, ikrâr olunmuyor... Heyhât!98

Âkif, dinin hükümlerinin Müslümanlar tarafından doğru anlaşılmadığını, bundan daha kötüsü, anlaşılma çabası içine girmemiş ve böyle bir dertlerinin de olmamasından dolayı oldukça müteessirdir.

O iman kuvvet ihzarıyla em retm işti... Lâkin, biz "Tevekkelna"deyip yattık da kaldık böyle en aciz. O îman, farz-ı kat'îdir diyor tahsîli irfânın... Ne câhil kavmiyiz biz Müslümanlar, şimdi, dünyânın! O îman hüsn-i hulkun en büyük hâmîsi olmuşken... Nemiz vardır fezâilden, nemiz eksik rezâilden?99

Âkif'e göre, hangi maksat için olursa olsun çalışanlar, gayret gösterenler, özellikle Allah için çabalayanlar, hidâyet ve saadet yoluna ulaşacaklardır. Cenab-ı Hak, feyz ve kerem sahibidir. Fakat Onun feyzini elde edebilecek istidadı hazırlamak gerekir, işte tevekkül budur. Yoksa miskince temennilerin tevekkülle hiçbir alakası yoktur. Tevekkül, bütün gayret ve mücâhedeyi gösterdikten sonra, bu gayretin zayi olmayacağına sarsılmaz bir ümit beslem ektir100. Hayatı mücâhede ile geçirenlerin kavuşmayacağı nimet, mânâsız bir tevekkül ile tembel tembel yaşayanların da mahkûm olmayacağı zillet ve meskenet yoktur. Bu, Allah'ın ebedî kanunudur ve değişme kabul etmez. Allah, değişme kabul etmeyen bu kanunlarını, hiçbir mü'minin hatta bütün Müslümanların keyfi ve hatırı için değiştirmez. Olaylar, bizim bir türlü anlamak istemediğimiz hakikatleri sürekli ihtar ettiği halde biz, gözlerimizi bir türlü açmıyoruz. Meskenetler, ataletler ve gayretsizlikler içinde sürüklenip gidiyoruz. Islâm; mücâhede, şan, şeref, azam et dinî iken; İslâm'a müntesib olduğunu iddia eden zavallı Müslümanlar, dünyanın her tarafında âtıl, bâtıl, miskin, zelil, hakir, mahkûm ve canlı yığınlardan başka bir manzara arz etmiyorlar101.

Âkif, Müslümanların içinde bulundukları durumun kesinlikle kaderleri olmadığını, istek lerine ve gayretlerine göre bugünkü durumu hak ettiklerini belirtir102. Dinin ve Allah'ın emri, sürekli çalışmak iken bizler yapmamız gerekeni yapmayıp "bütün işleri Rabbim görsün" anlayışıyla hareket etmişiz. Akif'in çok veciz ve etkili ifadesiyle:

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden, Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken! Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini; Birer birer oku tekmil edince defterini; Bütün o işleri Rabbim görür:Vazifesidir... Yükün hafifled i... Sen şimdi doğru kahveye gir! Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak... Hudâ vekil-i umurun değil mi? Keyfine bak! Onun hazine-i in'âmı kendi veznendir! Havale et ne kadar masrafın olursa... Verir! Silahı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O; Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O! Çekip kumandası altında ordu ordu melek, Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek! Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin: "Yetiş!"de kendisi gelsin, ya Hızır'ı göndersin! Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak; Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak. Demek ki: Her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın O; Çoluk çocuk O'na âid: Lalan, bacın, dadın O; Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdir-i veznen O; Alış seninse de, mes'ûl olan verişten O; Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O; Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O; Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O; Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı O. Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu! Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu! Hudayı kendine kul yaptı kendi oldu Huda; Utanmadan da tevekkül diyor bu cür'ete... Ha?

g-Tebliğ ve İrşad

Âkif, toplumbilim e oldukça değer veren bir şairdir. Sofobof'ındaki şiirlerinin hemen hepsi bu bakış açısıyla kaleme alınmıştır. Ona göre doğuda, batıda, güneyde ve kuzeydeki Müslümanların tümü zillet, sefalet ve esaret içinde yaşamaktadır. Sefalet içindeki bir milletin elinde kalan dinin ihya edilmesi de mümkün değildir. Bu durumu anlamayan vaizler de kürsülere yanaştırılmamalıdır. Çünkü toplumu aydınlatma konumunda bulunan vaizlerin, milletin mazisini ve hâlini bilerek onları istikbale hazırlamaları gerekir104.0 , alimlerin, İçtimaî hastalıkları tesbit ederek bunlara her zaman ve mekânda çare aramalarının ihmale gelmeyecek bir iş olduğunu belirtir ve özellikle de hac ibadetinin yapıldığı mekanlarda, hacıların konuştukları dillerde hutbeler ve konferanslarla bilgilendirilm elerini ister.

Âkif, vaizliğin zor ve mesuiiyetli bir iş olduğuna inanır: O bu inancında da haklıdır. Çünkü halkı irşad etmeye çalışanların, "Rabbinirı yoluna hikmet, mev'ize-i basene ile davet et. Mücadele ettiğinde de en güzel şekilde mücâdele et..." (Nahl, 16/125) âyetinde de ifade edildiği gibi, hikmet ve güzel öğütlerle tebliğ yapmaları gerekmektedir. Davetçi, hikmete sahip olmakla kalmayacak, bu hikmetin hatipliğini güzel yapacak, örneklerle, delillerle muhatabı dikkate alarak aşırıya kaçmadan itidal içinde hareket edecektir. Bu konuda Hz. Peygamberi örnek alacak, insanlara şefkat ve yum uşaklıkla muamele edecektir, insanları ikna etmek için kullanılan delilin hâkim ve halim bir ağızdan çıkması gereklidir. Bu yolda muhatabın delillerini devirecek kudrette olmayanlar ve gerekli mesaiyi harcamayanlar, irşada kalkarak insanları saptırmamalıdır. Doğru dürüst eğitim görmemiş, üç beş mevzu hadis ile birkaç masal ve fıkradan veya hurafeden başka sermayeleri olmayan "ümmîvaizlerin" kürsülerde konuşmalarından beri bu milletin, dinî umacı şeklinde, dinin sahibini de yeniçeri ağası fıtratında tahayyül etmeye başladıklarını, böylece İslâm'ın tertemiz simâsının da hayallerimizden silinip gittiğini ifade eder. Ona göre cemaat, din namına söylenenlerin tümünü dikkate alır. Hatta bazılarının hiçbir bilgisi bile yoktur. Yani vaizin yanlış söylediklerini bile doğru olarak bellemeye çalışırlar. Oysa vaizlik, yalnız hakkı tanımak değildir; hangi konularda Hak'tan sapılır, nasıl sapılır bunları da bilmektir, insanlara "dalâlettesin" demekle iş bitmiyor. Hidayete nasıl ulaşılacağını, insanların ellerinden ne şekilde tutulacağını da bilmek gerekir.

h-Umumî Azap Nedenleri

Allah'ın em irlerine isyan eden zalimler, salih kişiler tarafından engellenmediği zaman umumî bir azabın gelmesi m üm kündür107. Çünkü İslâm'ın yüklediği sorumluluk, sadece şahsımızla sınırlı kalmamakta; bilakis toplumsal bir mahiyet arzetmektedir. Nitekim Kur'an, "Öyle bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz, (hepinize) erişir. .."(En fal,8/25) buyurmaktadır. Âkif, bu umumî azabı ifade eden âyetle ilgili olarak şunları söyler:

Saçak tutulmadan evvel basılmamışsa eğer, Yanında yaş da yanar, çaresiz, yanan kurunun... Diyor Kitab-ı İlahî:"O, fitneden, korunun, Ki sâde sizdeki erbabı zulmü istilâ Eder de suçsuz olan kurtulur değil asla...

i-Muamelelerde Dürüstlük

Âkif için Müslüman demek, imanı bütün; işi gücü salah, şiârı hak, mesleği sebat olan insandır ve bu insanın yeryüzünde karşılaşmayacağı bir şey varsa o da hüsrandır109. Ona göre bu dört sıfatı birleştiren kişi ancak hakiki insan olabilir110. Âkif'e göre, Müslümanlık sadece bir-iki farzı yapmaktan ibaret değildir. İslâm'ın em ir ve yasakları bir bütün olarak algılanmalı ve bunların gereği yapılmalıdır. Ancak bu şekilde davranmakla tam Müslüman olabiliriz111. Dinin tek ve bir bütün olduğuna inananlar, israiloğulları gibi "Yoksa sîzler Kitabullah'ırı bir kısmına karşı mü'min de bir kısmına karşı kâfir misiniz?’ (Bakara, 2/85) kınamasına hedef olmamalıdırlar. Bazıları, "Onlar diriltileceklerini hiç tahmin etmiyorlar mı?" (Mutaffifin, 83/4) âyetindeki "zan"nı yakîn manasına alıyorlar. Halbuki yakînen inananların, dürüst olmamaları tasavvur olunamaz. Ayetteki zan, yakîn manasında değil de ihtimal manasındadır. Zira günün birinde Allah'ın huzuruna çıkılacağını zan, tahmin veya bir ihtimal olarak hatıra getirmek bile birtakım rezaletleri işlemeye mânidir, mâni olm alıdır112. Binaenaleyh Müslümanlar, dinlerinin gereklerini yerine getirmezlerse, sefihler, onların zayıflığını, fakirliğini, azlığını alaya alarak dinlerinin hak olmadığına hüküm verir ve onlarla alay ederler. Âkif, İlâhî bir dinin, servetlerin ve kuvvetlerin bağrından fışkırması gerektiğini söylerler.

j-Tarihten İbret Almak

slâm'ın emirlerinin İlâhî olduğuna, şüphesiz doğru olduklarına inanm akyetm iyor, onlara sarılmak ve onların gösterdiği yoldan sapmamak gerekiyor. İsyan, tuğyan, cehâlet, atalet, sefahet ve nifak milletleri mutlaka izmihlale sürükler. Bu davranışlar, ister imansızlık yüzünden olsun, isterse inanıldığı halde amele karşı isteksiz davranmaktan olsun, aynı feci sonucu hazırlar. Bizler olayları masal dinler gibi dinlem eyelim. Gezdiğimiz memleketlerin sadece havasıyla suyu hakkında bilgi toplamakla kalırsak, geçmişten ibret almamış, istikbale hazırlanmamış oluruz114. Zamanımızdaki Müslümanlar, dünyayı dolaşsalar bile öğrenecekleri bir şey yok. Asr-ı Saadet'teki müşrikler gibi kalb gözleri kapalı, işittiklerinden de alabilecekleri bir şey yok.

Çünkü can kulakları sağır. Hakikat bu! isterse her adım başı levhalar bulunsun, isterse her zerreden binlerce ses yükselsin, bütün bunlar Müslümanların nazarları için seçilmez bir karaltıdan, kafaları için anlaşılmaz bir sesten başka bir anlam ifade etmiyor'.

k-Afakî ve Enfusî Ayetlerden İbret Almak

Bizler Müslümanlar olarak Cenab-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, ezelî ve ebedî oluşunu yakinî bir iman ile tanım ak için; yerleri, gökleri, afakî ve enfusî ayetleri temaşa etmeliyiz. Onlardaki azameti, ihtişamı gözlerimizle görmeliyiz. Bizler Allah'ın ayetlerine kayıtsız ve sersem bir bakışla baktığımız için O'nun Kitab'ının işaret ettiği gerçeklere de aynı basiretsizlikle yaklaştık. İslâm alemi, asırlardır göklerin ve yerin dilinden bir şey anlamıyor. Halbuki her zerrede bile bir nizam mevcuttur. Kainat kitabını okuyamadığımız gibi, gece gündüz hatimler indirerek okuduğumuz Kur'an'ı da anlamayacak bir hale geldik... Afakî âyetlere karşı bu kadar duyarsız davrandığımızı gören yabancılar, haksız yere cehaletim izi dinimize, kitabımıza mal ediyorlar. Oysa "din" ne söylüyor, biz ne anlıyoruz. Kendimize acımıyorsak bile bari lekelediğimiz şu masum dine acıyalım "6. Âkif, Safahat'ın birçok yerinde ilim ve teknikten uzak yaşamamızın mümkün olmadığını ve asrın bilimlerinin mutlaka gençlere öğretilmesi gerektiğini belirtir:

Alınız ilmini Garb'ın, alınız san'atini; Veriniz hem de mesâînize son sür'atini. Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız; Çünkü milliyyeti yok san'atın, ilmin; yalnız, iyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin: Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için, Kendi "mâhiyyet-i rûhiyye"niz olsun kılavuz. Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.117 Evet, ulûmunu asrın şebâba öğretelim; Mukaddesâta, fakat, çoksa ihtirâm edelim .118

Âkif, varlık âlemiyle yani günüm üz ifadesiyle modern bilimler ve fen bilimleri konusuyla ilgilenmenin, imanın yakîn yani şüphesizlik/bizatihi tecrübe etme seviyesine çıkması için gerekli olduğunu söyler. Çünkü fen bilimleri, gözlem ve deneye dayandığı için Yüce Allah'ın varlığını, birliğini, kuvvet ve kudretini diğer sosyal bilimlerden daha etkili olarak gözler önüne sererler. Bunun sonucunda da yakîne ulaşmış bir iman oluşur. Akif'in konuyla ilgili ifadeleri:

Hülâsa, âlem-i imkânı devredin; o zaman Şühûda bağlı bir îmanla hükmeder vicdan:119

Mehmet Âkif, evrendeki her varlığın, Yüce Allah tarafından bizler için bir delil, belge, hidayet nedeni ve ibret vesilesi olmak üzere yaratıldığını, bu varlıklarda ihata edilem eyecek oranda hikmet ve sırların bulunduğunu söyler. O, toplumların bekasının da ancak bu ilahi belgeleri dikkate almak ve gereğini yerine getirmekle mümkün olabileceğini söyler. Fakat Islâm alemi, kâinattaki bu bilgi, belge, ibret ve hikmet vasıtalarından yararlanm amış, gerekliliğine bile inanmamış. Âkif, bu konuyu şu dizeleriyle dile getirir:

Boştur, hele ibret diye a'mâkı tecessüs,

               Âyât-ı İlâhi dolu âfâk ile enfüs. Bunlarda tecellî eden esrâra bakanlar, Ümmetler için rûh-i bekâ nerdedir, anlar. Bilmem neye bel bağlıyarak hayr umuyorduk Bizler ki o âyâta bütün göz yumuyorduk? Dünyâda nasihat mi olur Şark'a m üessir? Binlerce musibet,'yine hâib, yine hâsir!120

I-Dinde İtidal

Cahilane taassubun müthiş düşmanı olan Âkif, eskiye kayıtsız, şartsız bağlı olmadığı gibi, yeniye de körü körüne taraftar olmamıştır. Onun düsturu, “Eski, eski olduğu için atılmaz, fena olursa atılır. Yeni yeni olduğu için alınmaz, iyi olursa alınır" düşüncesi olm uştur’21. Âkif, İslâm Dini'nin her türlü aşırılıklardan uzak olduğunu, bütün hüküm ve em irlerinde itidalden başka bir esası gözetmediğine inanır122. Ona göre, seyyar bir tuhafiye vitrini görüntüsüne girerek süslenmek ne kadar gülünç ise, zühd namına paçavralara gömülmek de İslâm'ı ve Müslümanları rezil edici bir harekettir. Hz. Ömer (r.a.); Medine'yi dolaşırken, sırtına kirli bir paçavra çekerek, zelil bir halde boynunu yana bükmüş, kötülükleri görm emek için gözlerini kapayıp duran birini görünce:"Böy/e miskin tavırlarla dinimizi öldürme, hey Allah'ın kahrına uğrayası" diyerek öfkeyle kırbacı adamın omuzuna indirir. Demek ki israf etmemek kaydıyla yiyip içmenin mahzuru yoktur12

m-Sabır

Âkif'e göre sabır, her türlü şiddete göğüs germek; hiçbir düşman ve tehlike karşısında metaneti elden bırakmamaktır. Yoksa miskin miskin oturarak, zillete katlanıp durm ak değildir124. Sabır, hak yolda taham mülü zor olan şiddetli hususlara karşı katlanmak, nefsin hoşlanmadıklarını sineye çekmektir. Tahammülsüzlük, bütün musibetlerin başı, belki en büyüğüdür. Zira tahammül etmeyen, hiçbir şeyi elde edem ez125.

Sabır, Allah yolunda, hak yolunda, din uğrunda, millet uğrunda rahatını, uykusunu, malını ve canını feda etmektir. Yoksa miskin miskin oturarak "kader böyle imiş" dem ek değildir. Bilakis faydalı ilimleri ve diğer hayırlı hizmetleri elde etmek için her türlü sıkıntıya katlanmaktır126

n-Düşmanlara Karşı Kuvvet Hazırlamak

Müslümanlar, Kur'an'ın emirlerini gereğince dinlem iş olsalardı, bugün mazilerini hasretle anmazlar; dinin ve iffetin şerefini, düşmanların ayakları altında çiğnetmezlerdi. Çünkü Cenab-ı Hak; "Ey iman edenler! Sebat gösteriniz, hem düşmanlarınızdan daha fazla sebat gösteriniz; daima harbe hazır bulununuz..." (Al-i imran, 3/200) emrini verirken bir başka ayette de; "Düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayınız" (Enfal, 8/60) buyurmaktadır. Biz bu kesin ve zorunlu em irlere kulak verm ediğim izden, İslâm âlemi bu hâllere düşerek her taraf savaş sahneleriyle doldu.

Sonunda: "Kuvvetimiz, şüphesiz, ilerlemeli; Fakat düşünmeli herşeyde önceden temeli. Teammüm etmesi lâzım ma'ârifin mutlak.' Okur yazarsa ahâli, ne var yapılm ıyacak?128

Âkif, Müslümanların bıkmadan, usanmadan ve gece gündüz hiç boş durmadan çağın ilimlerini elde etmek için çalışmalarının ilahi bir kanun ve zorunluluk olduğunu haykırır. Batı'nın artık yeryüzündeki fetihlerini tamamlayıp gökyüzüne el attığını haykırır:

Bu cihetten, hani, hiç yılmasın, oğlum, gözünüz; Sâde Garb'ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz. O çocuklarla beraber, gece gündüz, didinin; Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin. Fen diyârında sızan nâ-mütenâhî pınarı, Hem için, hem getirin yurda o nâfi'suları. Yarının ilmi nedir, halbuki? Gâyet müdhiş: "Maddenin kudret-i zerriyyesi" uğraştığı iş. O yaman kudrete hâkim olabilsem diyerek Sarf edip durmada birçok kafa binlerce emek. Onu bir buldu mu, artık bu zemin: Başka zemin. Çünkü bir damla kömürden edecekler te'min, Öyle milyonla değil, nâ-mütenâhî kudret!.. “

               Âkif, İslâm ülkelerinin durumlarının çağın çok gerisinde olduğunu ve halkın da bilginlerin de maalesef bu geriliğin bilincinde olmadıklarını büyük bir teessüfle bizzat yerinde müşahede etmiştir:

"Ne gördün, Şark'ı çok gezdin?" diyorlar: Gördüğüm; Yer yer, Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler; Yıkılm ış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar; Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar; Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar; Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar; Tegallübler, esâretler;tehakküm ler, mezelletler; Riyâlar; türlü iğrenç ibtilâlar, türlü illetler; Örümcek bağlamış, tütm ez ocaklar; yanmış ormanlar; Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar; Cemâ'atsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz baçlar; "Gazâ''nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar; Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar; Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!.. Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum 130

o-Teceddüd

Son zamanlarda İslâm'ı ortadan kaldırmak ya da ötesini berisini kırparak "din"de bir teceddüd meydana getirmek isteyenler türedi. Biz bunlardan "din kaldırılmalı" diyenlerin dünyadan; "teceddüd husule getirmeli"fikrine sahip olanların da dinden alabildiğine gafil olduklarına şahit olduk. Halk, “atalarımızdan böyle gördük" anlayışını aşamazken, aydınlardan bazıları da atalarımızdan bize intikal eden iyi şeyleri de atmanın ve değiştirmenin sevdasındalar. Oysa yeni iyi ise alınır, eski kötü ise atılır; yoksa eskiliğinden dolayı değil131. Âkif, Müslümanların ilme, sanata, tekniğe, tefekkür ve araştırmaya önem vererek hayat dinî olan İslâm'ın bugünkü halinden kurtarılmasının ancak beşeriyetin yürüyüşünü ve çağın geldiği noktayı takip ederek mümkün olabileceğini belirtir:

Yedi yüz yıllık eserlerle hâlâ, ihtiyacatını kabil mi telafi? Asla. Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı

Âkif'e göre, geçmişte ilmin rehberliğiyle hareket eden üstadlarımız, kıtalara hükmettiler. Bugün ise her yerde hurafe, pislik ve tem bellik yuvalanıyor. Bunun sebebi, son asırlarda gelen İslâm bilginlerinin, yaşadıkları çağın idrakiyle değil; eski çağların idrakiyle yaşamış ve düşünmüş olm alarıdır133. Müslümanlar, şan ve şereflerini, ancak insanlıkla birlikte yürüyerek muhafaza edebilirler; aksi takdirde İslâm'ın ruhu gider, bugünkü gibi ancak şekli kalır134. Münevverler, Garb'ı körü körüne taklit etmemelidirler. Bilginlerimiz, Garb'ın, fikir, eğitim, sanat ve tekniğini alarak onlardan faydalanmalı; ancak bunu yaparken o değerleri, milletin ruhuyla, millî ve m anevî değerleriyle bütünleştirerek yapmalıdır.

Sonuç

Akif'in Safahat'ı, ağırlıklı olarak"m anzum tefsir"örnekleriyle doludur. Âkif, Kur'an'la nefes alıp vermiş, tüm düşünce ve yaşayışını Kur'an'la şekillendirmiş bir iman ve fikir adam ıdır136. O, şiir sanatını, Kur'an gerçeklerini müdafaa ve duyuru vasıtası olarak kullanan bir şair olarak karşımıza çıkm aktadır137. Kur'an, Akif'in fikir ve şahsiyetinin oluşmasında en temel etken olmuştur. İslâm toplum unun, her meslek erbabından olmak üzere Âkif gibi, İslâm ahlâkıyla yaşayan, samimî, mert ve korkusuz aydınlara ihtiyacı vardır. Ama böyle bir ahlâkla yetişmiş fikir adamlarına ve din alimlerine, her şeyden daha fazla m uhtaçtır138. O, yazılarının tümünde, cemiyetimizi, problemlerimizi ve çözüm yollarını Kur'an ışığında değerlendirmiştir. Bunun için özellikle İçtimaî hayatla ilgili ayetlere ağırlık vermiştir. Gösteriş ve yapaylıktan uzak bir şekilde, toplumu Kur'an'la muhatap etmeye gayret sarfetmiştir. O, Kur'an'ın, Kur'an ve hadisle tefsirinden istifade etmiştir. Tefsir yazılarında israiliyyata, fıkhî ve tasavvufî izahlara, kıraat ve yüksek seviyedeki belağat konularına yer vermemiştir. Kavramları, Kur'an'ın ruhunu ve bütünlüğünü göz önünde bulundurarak anlamlandırmıştır. Müfessirlerin görüşlerinden uygun olanını almış, uygun olmayanı tenkid etmiştir. Âkif, her konuda olduğu gibi, tefsir konusunda da taassup ve körü körüne taklit ile geleneğin takip edilmesine karşıdır. O, çağın, insanlığın ve M üslümanların ihtiyaçlarını dikkate alarak, Kur'an'ın, yeniden yorumlanması gerektiği inancındadır.

 

"Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi" Vefatının 71. Yılında Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 32. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 3. kitabı. Mart 2008

 
Bu haber toplam 261 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim