• İstanbul 24 °C
  • Ankara 24 °C

Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan: Hegel’in Tarihte Akıl Eseri Bağlamında Din Felsefesi

Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan: Hegel’in Tarihte Akıl Eseri Bağlamında Din Felsefesi
Tarihte Akıl, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in çok önemli eserlerinden biridir. Tarihte Akıl denilince genelde aklın tarihsel süreci, serüveni olarak anlaşılmaktadır.

Eseri okuduğunuzda, çok açık bir şekilde, bunu bizim Modern Batı Düşüncesinde vahiy kurallarıyla birlikte incelediğinizde, “Tanrı kendini bildirmek istiyordu”, olarak anlaşılabilir. Özellikle 16.yy’dan sonra Modern Batı Düşüncesinde vahiy kavramının içeriği o klasik anlayıştan değişiyordu, dönüşüyordu. O sözlü önermesel vahiy anlayışı gidip bunun yerine, Tanrı’nın artık bu önermesel anlatımdan bizatihi kendisinin açımladığı, ortaya çıkardığı, ifşa ettiği bir teori ortaya çıkıyordu.

     Nitekim Batı’da bugün kullanılan ‘revelation’, yani vahiy kavramına karşı kullanılan bu kelime ‘açmak’, ‘açımlamak’, ‘ifşa etmek’ anlamına geliyordu. Bu da Tanrının kendini açımlamasıdır. Başka bir deyişle, artık tarihe bizatihi farklı bir formda müdahale etmesi söz konusudur. Bunu da Hıristiyan teolojisinde İsa olarak, İsa’da bedenleşmesi, o dönem de yani İsa’nın yaşadığı dönem de aynı zamanda tanrının tarihi olmuş oluyordu. Ve yine aynı zamanda bu, kurtuluş olmuş oluyordu. Bu durum, elbette bizim Hegel’in aslında Tarihte Akıl adlı eserinde çok içsel olarak anlattığı, Tanrı’nın kendini bildirmesinden, açımlamasından söz etmektedir. Kitaba baktığımızda aklın tarihsel serüveni gibi gözükmektedir. Bu logos ya da daha evrensel anlamda Aşkın ve Yüce Aklın tarihte kendini göstermesidir. Din Felsefesi üzerine dersler 1821-1831 yılları arasında yani 10 yılda verdiği konferanslardır. Aslında “Tarihte Akıl” da bir teolojiyi anlatırken eserin kaynağı, ana dili Almancadır. Bundan dolayı ihtiyatlı karşılıyorum. Özellikle filozofların, biraz daha teolojik tartışmaları ele aldığı eserleri maalesef ülkemize çevirirken bir dezavantaj yaşamaktayız. Evet, mütercim dili biliyor ama o filozofun felsefesine ve felsefi kavramlarına vakıf olmamaktadır. O felsefenin içeriğini oluşturan önermelere, kavramlara, teorilere vakıf olmadığı için sorun olmaktadır. Söz gelişi Hegel’in kendine özgü kavramları vardır.

            Bu anlamda “Din Felsefesi” çok çok özel bir alandır. Öyle ki ilk kez Hegel ile vücut bulan bir disiplindir. Bununla beraber, Spinoza’nın Teolojik Politik İnceleme (Tractatus Theologico-Politicus) adlı eseri de uygulamalı bir din felsefesidir. Bu eserin, aslında Hegel’i hazırladığını, Hegel’den 90 yıl önce belki de Hegel’e bir ilham kaynağı oluşturduğunu söylemek mümkündür. Ancak Hegel ömrünün son 10 yılını bir anlamda din felsefesini sistemleştirmeye adamıştır. Elbette, Hegel’in çok özel tarafları vardır. Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri’ni ilk kez, belki de hukuk felsefesini kavramsallaştırma anlamında bu felsefenin bir alt disiplini ve felsefesini tartışma alanı olarak ortaya koymaktadır. Yine Hegel’in sanat felsefesi ve güzel sanat felsefesi ile ilişkin olarak “Hegel’in Güzel Sanat Felsefesinden Din Felsefesine” adlı bir makalem de mevcuttur.

Hegel, felsefi alt konuları bir sistematiğe büründürür. Bunu bir kurama, teoriye, disipline dönüştürür. Hegel’i en fazla meşhur eden ya da Batı felsefesinde ağırlıklı olarak ses getiren -ki Hegel’in bir Alman olarak bu Din felsefesi disiplinini, konferanslar verdikten sonra en fazla etkisini oluşturduğu yer hemen kısa bir süre sonra Fransa’dır. Daha sonra İngiltere’dir. Bugün Din felsefesi, sadece felsefi bir disiplin değildir. Bugün çok güncel olarak tartıştığımız din-bilim ilişkileri, zihin felsefesi, yapay zekânın etik boyutları, teolojik tartışmalar çok canlı olarak özellikle bilim felsefesinde biyoloji, kimya, fizik, astronomi ile ilgilenen bilim insanlarının da çok yakın çalıştığı kişiler felsefe disiplini içerisinde en başta din felsefesi ile ilgilenmektedirler. Dolayısıyla Hegel’in din felsefesi bugün çok özgün bir değere sahiptir. Bugün, son yaşadığımız Covid-19 tartışmalarında bile bunlar gündeme gelmektedir. Bunun teolojik, etik boyutu tartışılırken bir din felsefesi perspektifinden değerlendirildiğini görmekteyiz. Daha önce bahsettiğimiz Michio Kaku’nun Zihnin Geleceği, Geleceğin Felsefesi eserleri de bu konulara örnektir. Örneğin, bu eserlerde bile Kaku, din-bilim ilişkisi tartışmalarına girmektedir. Elbette, kendisi bir fizikçidir fakat bir ekiple çalışarak din felsefecileriyle de görüş alışverişinde bulunmaktadır.

Bugün Hegel’in temellerini atmış olduğu Din Felsefesi, belki de güncel sorunların, insanların bugün tartıştığı tüm felsefi sorunların merkezde de yer alan konularına teolojik, etik yaklaşımlarda gündeme gelen disiplindir. Öyle ki Hegel, sadece bunlarla sınırlı değildir. Mantık Bilimine Giriş, Tinin Görüngübilimi gibi birçok eseri onun felsefeye çok özel katkılarıdır. Ama Hegel felsefesini düşünürken belki de en ağırlıklı durulması gereken onun din felsefesidir. Bu konu ile ilgili olarak bahsedecek olursak Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın Din Felsefesine Giriş diye bir kitabı vardır. Burada ilk din felsefesi, doktrinler boyutu ele alınırken Hegel’in din felsefesinden başlamaktadır. Ondan sonra, Ortega’nın, Henry Dumery’nin, Türkiye’den de Mustafa Şekip Tunç’un din felsefeleri ele alınmaktadır. Mustafa Şekip Tunç, ilk kez Darülfünun’da Din felsefesi dersleri okutur.

            Hegel, konferanslar şeklinde benzer çalışmalar yapmıştır. Hegel, gerçek felsefe yapmayı din felsefesi olarak görmüş ve din felsefesini, felsefenin en zirve tarafı olarak değerlendirmiştir. Bir anlamda felsefenin böyle yükselerek en zirve yaptığı yer din felsefesidir. Belki bunu biraz Aristoteles’in -ki Aristoteles canlıları, hayvanları, biyolojik olarak incelemiştir- yardımıyla yapmıştır. Aristoteles, daha sonra metafiziği, yani Prote Philosophia olarak adlandırdığı “İlk Felsefe”yi incelemiştir. Bunun da en üstünü Tanrı, Tanrı’yı bilme, Tanrı’yı konuşma anlamında Metafizik diye adlandırdığımız Aristoteles’in bu eserinde felsefenin en zirve kısmı Tanrı hakkında konuşmaktır. Bir anlamda Hegel de bunu gerçekleştirmiştir. En son felsefi tartışmaları din felsefesi bağlamında gerçekleştirmiştir. O yüzden Hegel’in din felsefesi, felsefenin tam merkezinde olan alandır. Gerçek felsefe yapma biçimidir. Bunu biraz Farabi’nin ilimler sınıflandırmasında görmekteyiz. Farabi, önce dil, mantık, daha sonra medeni ilimler demiştir. Medeni ilimlerin içinde ahlâk, siyaset, fıkıh, kelâm vardır. Kelâm alanında, İslâm düşüncesi bağlamında, Tanrı’nın varlığı, etiği, Aşkın olanı konuşmaktadır.

 Hegel’in din felsefesi tartışmalarını ortaya koymasının nedeni aslında gerçek felsefeyi ortaya çıkarma çabasıdır. Din felsefesi aslında felsefenin bir dalıdır. Gerçek bir felsefe yapma biçimidir. Dini önermelere eleştirel yaklaşmaktır. Dinin sorgulayıcısıdır. Aslında bir anlamda Hegel, din felsefesiyle bir din savunuculuğu yapmamaktadır. İngiltere’de, Amerika’da, Fransa’da halâ din felsefesi çok popüler, güncel bir alandır. Ancak ülkemizde, maalesef din felsefesi ilahiyatlarda okutulan bir derstir. Bunun yanı sıra, Felsefe bölümlerinde seçmeli olan fakat o da en iyi bilimsel olan yerlerde okutulmamaktadır. Din kelâmından dolayı din savunuculuğu vardır gibi düşünülmektedir. Aslında Hegel, din savunucusu değildir. Daha çok din felsefesiyle uğraşan bir filozoftur. Hegel, dinin aslında temelde felsefi olarak tartışılmasını, felsefeye konu edinilmesini, dine felsefi bir bakış ile yaklaşılabilmesinin imkân ve olanaklarını irdelemektedir. O gün Hegel’in elinde Hristiyanlık ile ilgili şeyler vardır. Ancak bu her inanç için yapılmıştır. Yani, her din her inançla ilgili felsefi tartışma, analizler yapabilir, önermeler üzerinden kavramlar, doktrinler üzerinden bu tartışmalar yapılabilir.

Elbette, hukuk felsefesi çok özgün bir alandır. Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın “Din Felsefesine Giriş” adlı kitabında Hegel kısmı okunabilir. Hegel, önce bir durum tespiti yaparak dinlerin bir diyalektik sürecinden bahseder. Önce üzerinde konuştuğumuz alanı çok iyi bilmeliyiz. Bilmeliyiz ki üzerinde felsefe yapabilmemiz mümkün olsun. Hegel’in birinci yaklaşımı budur. Hegel, uzun yıllar din felsefesi konferansları verdiği için bu uzun soluklu sürece, önce dinleri doğal dinler ve manevi dinler olarak ayırarak başlar. Doğal dinleri kendi içinde oluşan, cevher dinleri doğal dinden özgürlük dine geçiş diye daha sonra bunları ayırmaya devam eder. Cevher dinleri; ölçülülük dini, deruni tefekkür dini olarak anlatır.   Bunları anlatırken biraz insanlığın en erken döneminden itibaren insanlığın hangi inanç kümelerini yaptığını anlatmaya çalışır.  Genel felsefesinde olduğu gibi burada da diyalektik yapmaktadır.

            Hegel felsefesinde, Karl Marks’ı etkileyen onun diyalektiğidir. Onun felsefeye en büyük hediyesi Hegel diyalektiğidir. Başka bir deyişle tez, antitez, sentezdir. Zıtlıklarıyla birlikte onun geleceğini bulmak diyalektiğin ana mantığıdır. Çok erken dönemde insanın nelere inandığı tarihsel ve diyalektik gelişim sağlamıştır. Bunun yanı sıra manevi dinlerden bahsetmiştir. Hegel, sadece tanımlama yapma adıyla kullanır. İslam teolojisindeki ilk insan, Hz. Âdem, bundan bağımsız şeylerden bahseder. Ölçülülük dininde ise Çin dininden bahsetmektedir. İşte orada daha çok ahlâki erdemlere vurgu yapan Brahmanizm gibi felsefi tutumları inşa eder. Bunları manevi, bireysellik dinine getirir. Bunu da üç aşamaya ayırır. Yahudilik, güzellik dini, fayda ve akıl dini tanımlar. Ayrıca, 3. bir şıktan bahseder: Mutlak pozitif din Hristiyanlık. Aslında bunu Hegel, vahyedilmiş din olarak da söyler. Bunu bir tarihi diyalektik gelişimi olarak görür. Dinler gelişti ve aslında Kur’an’da, İslâm’da da var olan “Sizin dininizi bugün tamamladım” ayet-i kerimesinde de belirtildiği üzere İslâm’ın son din olduğu, diyalektik olarak hepsinin kendisine mündemiç olan bir din olduğu açıktır.

Bayraktar’ın şöyle bir yaklaşımı vardır: Hegel, dinlerin insanın en erken döneminden itibaren serüveninden bahseder. Tümü insanlara yer verir ama bu tarihi ve diyalektik gelişiminde ne yazık ki İslâm’a hiç yer yoktur. Peki neden? İşte burada bir bilinçli olarak yok sayma mı vardır? Acaba haberdar mı değildir? Yoksa Hegel, sahip olduğu fikirlerin kaynağında İslâm’ın açığa çıkmasından endişelendiği için mi İslâm’dan bahsetmemiştir?

 Hegel, İslâm diye bir dinin var olduğunu biliyordur. Bunun yanı sıra, Hafız’ın Divân’ından, Mevlânâ’dan da haberdardır. Ayrıca, Din felsefesinde doktrinler boyutu vardır.  Bu boyutta dine o duygu ve temsil kısmında Hegel, insanın neden inandığını, inanırken hangi duygu biçimlerine girdiğinden söz etmektedir. Hegel, mesela şöyle düşünür: İnanç en başta bir duygulanımdır. Yani sever, bağlanmak ister, saygı duyar. Gabriel Marcel’in söylediği gibi işin bir duygusal tarafı vardır. Hegel, felsefesinde yalnızca özelde Hıristiyan teolojisi zemininde ele alarak dine neden bağlandığından da bahsetmek istemiştir. Bu çok doğaldır. Çünkü bulunduğu kültür bunu gerektirmiştir. Ama bundan evvel bu bir diyalektiktir, artık o duyguda var olduğu varlığın Aşkın Yüce Varlık olduğunu, tefekkür edecek bir şuur, bir bilinç halinde oluşumunda olması gerekmektedir. Hegel, bunları yadırgamaz. Örneğin, inançlarını heykel, sfenks olarak ortaya koyan toplumları mesela Antik Yunan’ın o politeist anlayışlarındaki bu duyguları sfenksle somutlaştırmasını Hegel yadırgamamıştır. Bu ona göre bir bilinç düzeyi ile ilgilidir. İnsanlar, o gün inandığı şeyi somutlaştırmak istemiştir. Biliyoruz ki çocukluk evrelerinde soyut algılamak çok zordur. Daha somut temsilcilere başvurulur. Hegel, diyalektik girişi de böyle tanımlamıştır. Aslında din felsefesinde de değinmek istediği şey, dinin o duyguyu temsilde çıkıp o felsefi boyutta dinin artık bir ide, bir fikir, kavram olarak insan zihninde yer etmesidir. Artık temsil fikrini tartışmak, bunu felsefi olarak bir problem alanı, bir prensipler ya da tartışma alanı olarak felsefi zemine getirilmesinden söz etmiştir.

     Hegel, tarihsel ve diyalektik anlatımı yapmıştır fakat en nihayetinde de bunları yaparken artık insanın entelektüel, rasyonel olarak dine konu edinen şeyleri tamamen felsefi kavramlarla rasyonel olarak tartışması gerektiğini söylemiştir. Çünkü Hegel rasyonalist, realist bir filozoftur. “Akli olan gerçek, gerçek olan akıldır” sözü bunu gösterir. Artık insanların pratik olarak gerçekleştirdiği şeyleri felsefi olarak tartışmak istemektedir. Din felsefesini, dini duyguyu, temsilden felsefi boyuta taşımak olarak görmüştür. Bu anlaşıldığında, biz de bugün felsefedeki pek çok tartışmayı anlamış oluruz.  

Hegel’in en önemli anlayışlarından biri de Tanrı anlayışıdır. Hegel, Tanrı’yı anlatırken o günkü kendi bulunduğu toplumdaki, kültürdeki klasik Tanrı anlayışlarından bambaşka bir anlayış ortaya koymaktadır. Mehmet Bayrakdar Hoca, bu durumun Hegel’in İslâm anlayışından yararlanarak dile getirdiği bir yaklaşım olduğunu söylemektedir. Geist, mutlak olarak Hegel’in diyalektiğinde özünü oluşturan sübjektif-objektif tin ve mutlak tin, Hegel’deki en temel kavramlardır. Spinoza’daki cevher ne ise, Hegel için de mutlak aslında Tanrı’dır. Bir anlamda Spinoza da teolojinin ya da dinlerin dilindeki kavramı, felsefi dille ifade ederek onun üzerinden felsefeyi anlatmaya çalışmaktadır. Burada da mutlak ruhu yani duygu, şuur, sezgi şeklinde kavranılan, aktarılan tarihsel ve diyalektik gelişiminde söz konusu ettiği inançlardan Hegel bir anlamda daha aşkın tarafa çıktığını ima etmektedir. Artık buna da mutlak ruh demektedir. Hegel, yeni kavramlar da getirerek buna da mutlak din demektedir. Din felsefesinde Hegel, yeni bir din oluşturmak, yeni bir din önermek ya da bir savunuculuk yapmamaktadır. Fakat tüm bu tarihi ve diyalektik gelişimden hareketle, bizim üzerinde konuşacağımız bu din mutlak bir dindir, demiştir. Biraz Hristiyanlığın özüne uygun halini anlatmaya çalışmıştır. Spinoza da aslında Yahudiliği böyle tanımlamaya çalışmıştır. Burada Hegel ile Spinoza’nın çok benzeyen yönleri söz konusudur. Hegel, ciddi anlamda Spinoza’ya öykünmüş olmaktadır. Tractatus’ta aslında Yahudiliği eleştirirken bir şeyin otantikliğini ortaya koymaya çalışır. Yoksa Spinoza bir Tanrı ve din reddiyesi olarak yola çıkmamıştır. Öyle ki Etika adlı eserine bile Tanrı ile başlar. Onun, Tanrı ile bir sorunu yoktur. Bu durumu, Hegel’de de görüyoruz. Mutlak dinin Tanrısı mutlak ruh olmaktadır. Mutlak ruh, Geist tabi Hıristiyanlıkta olduğu gibi vahyedilmiş bir dinde aslında Aşkın Varlık kendini açımlayan varlıktır. Aslında diyalektikte de dikkat edilmesi gereken önemli bir husus olarak şunu belirtmeliyiz ki sübjektif-objektif tin birbirini etkilemektedir ve Geist’e, Mutlak ruha tekrar sürekli bir diyalektik mevcuttur. Hegel’in Tarihte Akıl eserinde, bu Mutlak ruhun, Geist’in Tanrı’nın kendini açımlaması sübjektif tin bireyler olarak kendini gösterir. Objektif ruh da aile, hukuk daha kurumsal yapı olarak kendini gösterir. Ama bunların hepsi Geist’in ve Mutlak ruhun açılımlarıdır. Dolayısıyla diyalektik, örtük şekilde bir din felsefesi ima etmektedir. Burada bir teoloji vardır. Hegel’in din felsefesini bilmediğimizde, felsefesini de gerçek anlamda bilemeyeceğiz. Ne Tarihte Akıl’ı anlayacağız, ne diyalektiği anlayacağız. Dolayısıyla bunların hepsinin bir bütün halinde görülmesi büyük bir önem taşımaktadır.

Bu haber toplam 229 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim