• İstanbul 14 °C
  • Ankara 12 °C

Prof. Dr. Mustafa Kara: Âkif'in Hayran Olduğu Şahsiyetler

Prof. Dr. Mustafa Kara: Âkif'in Hayran Olduğu Şahsiyetler
Ülkemizde büyük bir kitle fikir ve davranışları sebebiyle Mehmet Âkif’e hayrandır. Şimdilik konumuz bu değildir. Bu yazıda cevabını arayacağımız soru şudur:' Âkif kime hayrandı?' Âkif kimlerin hangi davranışlarına hayrandı?'

Bazen mısralardan bazen satırlardan bazen de satır aralarından çıkardığımız neticelerden, hayranlıkla sevdiği, tanıdığı, dinlediği şahsiyetlerden sadece on kişiyi kısaca tanıtmayı hedefliyoruz.

Önce hayrân olduğu üç derviş tanıtılabilir:

MESNEVÎHÂN-I ŞEHÎR: HÜSAMEDDÎN EFENDİ

Bir tarikata mensup olmadığını bildiğimiz Akif'in hayran olduğu insanların bir kısmı, derviştir. 1770-1863 yılları arasında yaşayan, Nakşî-Mevlevî tarikatlarını en üst seviyede temsîl eden Hüsâmeddin Efendi bunlardan biridir.Tasavvufî terbiyesini Bursa'da Mehmed Emin Kerkûkî'nin yanında tamamlayan Hüsâmeddin Efendi, İstanbul'da yıllarca mürşid olarak hizmet vermiş, Mesnevi okutmuş; insan yetiştirmiştir. Varlıklı bir âileye mensûb olmasına rağmen evlenmeden bütün imkân ve kâbiliyetlerini topluma aktarmanın yollarını arayan, Mesnevi derslerinde belli bir kültür seviyesinin üzerine çıkmış insanları cezbeden Hüsâmeddin Efendi'nin en önemli özelliklerinden biri, yöneticilerle ilişki kurmaktan "kurb-ı sultan âteş-i sûzândır"fehvâsınca korkması ve kaçmasıdır. Üst kademe yöneticilerin değil, bizzat pâdişâhın sarayı teşrif tekliflerini de geri çevirmiştir. Hizmet verdiği Hacı Evhaduddin Tekkesini Sultan Abdülmecid'in tamir ettirmesi esnasında Hünkâr mahfilinin yapıldığını görür görmez o mekânı terk eden Mesnevîhân-ı şehir Hüsâmeddin Efendi, hizmetlerine Eyüp Hâtuniye Dergâhı'nda devâm etmiş, vefâtında aynı yerde sırlanmıştır. Mehmet Akif Ersoy, onun saraya davet edildiği hâlde gitmemesi, Dolmabahçe yakınlarından geçerken vâki olan davete de icâbet etmemesi tavrını çok sevmiş olacak ki, bu olayı müstakil bir şiirle kaleme almış ve bize aktarm ıştır(l). Hüsâmeddin Efendi'nin bu mîzac ve tavrını bilmeden aşağıdaki şiirden pek bir şey anlaşılmaz. 'Sebeb-i vürûdu'yla birlikte okuyalım:

HÜSÂM EFENDİ HOCA

Nasılsa ismini duymuş ki bendegânından Hüsâm Efendi'yi aldırmak istemiş Sultân irâdeler geledursun, o i'tizâr ederek, Saray civârına yaklaşmamış, değil gitmek Bu izz ü nâz üzerinden epey zaman geçmiş; Günün birinde, Beşiktaş taraflarında bir iş, Sürüklemiş o havâlîye Mesnevîhânı Duyunca vak'ayı Abdülmecid'in erkânı, 'Çağırtalım m ı?'dem işler;'evet'dem iş, Hünkâr; Takım takım yola çıkmış hemen silâhşorlar Hüsâm Efendi henüz Dolmabahçe'lerde iken, Gelip yetişmiş adamlar, üçer beşer geriden -Efendimiz bizi gönderdi çok selâm ediyor; Görüşmek istiyorum, kendi istemez mi? diyor Uzun değil ki saray, işte dört adımlık yer; Hemen dönün, gidelim, hiç düşünmeyin bu sefer! Dönün, ricâ ederiz -Dinleyin, sabırlı olun: Ben elli beş senedir teptiğim yegâne yolun, Henüz sonundan uzakken, tükendi gitti ömür; Tutup da bir geri döndüm mü, yandığım gündür! Hilvan 4 Şubat 1341 (1925)

SAİD PAŞA İMAMI: RİFÂÎ HAŞAN EFENDİ

Safahatta bu başlıkla yer alan şiir için Âkif şöyle bir dipnot düşmüş: "Ahlâkı da sesi gibi İlâhî olan bu adamı, çocukluğumda bir kere dinlemiştim. Said Paşa'nın kim olduğunu bilmiyorum." Konuyu biraz açabiliriz. Abdülmecid devrinin devlet adamlarından biri olan Said Paşa'nın imamı, Haşan Efendi, Manisa'lıdır. Rifâiyye Tarîkatı'nın Ma'rîfiyye koluna mensûb olup ManisalI Ali Vehbî Efendi'den feyz ve icâzet almıştır. 1307/1889 tarihinde İstanbul’da vefat etmiş, ÜsküdarSandıkçılar mezarlığına defnedilmiştir. Mezar taşında şu kelimeler var: Meczûb-ı İlâhi, bende-i imâm Rifâî, Said Paşa imamı Haşan Efendi Ruhuna Fatiha i 9 Şevval, i 307 Cumartesi. Sesinin güzelliği ile İstanbul'un en meşhur mevlidhanlarından biri olan Said Paşa imamı'nın Akif'i mesteden ahlâkı nasıldı? Âkif, bir ahlâk âbidesi olduğu için, özel şiirlerle anıp yücelttiği şahsiyetlerin de İlâhî ahlâk ile ahlâklanan kimseler olması gerekiyordu. İşte bu soruya cevap olabilecek iki olay. Ve işte Akif'in çocukluk arkadaşı İbnul-Emîn Mahmud Kemal'in ifâdeleri: Sultan Abdulaziz Hân, Cumâ namazını Dolmabahçe Câmii'nde kılmak ister. Hutbeyi, padişah imamı, Hafız Haşan Efendi okuyacaktır. Sarık ve cübbesiyle hutbeye hazırlandığı bir zamanda câminin baş imamı, Şevketlu Efendimiz Hicaz makâmında okunmasını irâde buyuruyorlar. Uyarısını yapar. Bu teklîfe, "irâde ile hutbe okunmaz, ne zuhûr ederse o okunur" diye tepki göstererek kıyafetini çıkarır ve câmiyi terk eder. Orman ve Madenler Meclisi Reisi Şeref Efendi, bir gece Haşan Efendi'yi Mevlîd okumak üzere Cağaloğlu'ndaki konağına davet eder. Said Paşa İmamı, âdeti olduğu üzere, örgü torbasıyla -nerede olursa olsun, çorap örerdi- konağa gelir. Hizmetçiler onun dilenci olduğunu zannederek "Hoca ne istiyorsun?" demeleri üzerine, hiçbir şey söylemeden geri döner Langa'da ki Mûsevîlerin devam ettiği bir gazinoya girer, mahâretini gösterir. Yirmibeş lira verirler. Ertesi gün durumu, Şeref Efendi'ye anlatır. (2) Üçüncü olay ise,"Said Paşa imamı"başlığını taşıyan şiirde anlatılm aktadır: VâlideSultan'ın arzusu üzerine sarayda mevlid okunacaktır. Vakit gelip çatmıştır. Haşan Efendi yoktur. Hazır bulunanlar, ileri-geri konuşmaya başlar, lehinde aleyhinde laflar edilir. Meğer Haşan Efendi, yaşlı, fakir ve kırk gün önce kızını kaybeden içi yanık bir hatunun, yolunu keserek yavrusuna mevlid okuması için yalvarıp yakarması ile karşı karşıya kalmıştır.

işte 1931 tarihli şiirin son mısraları:

Nerde kaldın, Hoca? der, Valide Sultan o zaman, Sen de kalleşlik edersen, bize eyvahlar ola! - Henüz akşamdı ki, gelsem diye, düştüm de yola, yürüdüm haylice Derken hele sen kısmete bak! Öteden karşıma bir yaşlıca hâtûn çıkarak, Azıcık dursana oğlum! dedi. Durdum nâçâr, Göğsün îmânlıya benzer, sana bir hizmet var, Ama reddetme ki, zâten beni mahvetmiş ölüm; Bir perîşân anayım dağ gibi evlad gömdüm! Kızımın cânı için bari bu kırkıncı gece, Şöyle bir mevlid okutsam diyorum, kendimce. Nasıl etsem? Okuyan çok ya, benim yufka elim Hocasın, elbet okursun; hadi oğlum, gidelim. Ne olur bir yorulursan, hadi bekletme, günah! Sen benim yavrumu şâd et ki, rızâen lillâh, iki dünyada azîz eylesin Allah da seni. Hâtunun sözleri dîvâneye döndürdü beni; Ne saray kaldı hayâlimde, ne sultân, ne filân; Çile dolsun, yürü öyleyse, dedim, oldu olan! Size yüzlerce adam mevlid okur benden iyi, Ama bîçâre kızın, bağrı yanık anneciği, Yoklasın merdini, nâ-merdini insan diyerek, Eli yüzlerce heyûlâya değip boş dönecek! Fukarânın seneler, belki siler göz yaşını; Hangi taş pekse, hemen vurmaya baksın başını, Elin evlâdına yanmaz parasız bir kimse! Çaresizdim sizi bekletmede, beklettimse. -Hoca! Der Vâlide Sultân, beni ağlatma, yeter! Yeniden mevlid okursun bize, davâ da biter. Hilvan, 15 Haziran, 1347 (1931)

HUKUK ADAMI VE ŞAİR: HERSEKLİ ÂRİF HİKMET

Tanzimât Fermânı'nın ilân edildiği yıl, Bosna / Mostar'da doğan Hersekli Arif Hikmet, XIX. Yüzyılın en dikkate değer şahsiyetlerinden biridir, ilk tahsilini doğduğu bölgede yapan, daha sonra Bursa'ya giden Ârif Hikmet, özellikle hukuk konusunda kendisini yetiştirdi. 1854 yılında İstanbul'a ulaşan kısa bir memurluk hayâtından sonra istifâ eden Cevdet Paşa'nın teşvîkiyle yeniden göreve dönen Ârif Hikmet, Bursa, Manastır, Kastamonu, Adana, Cezâyir-i bahr-i sefîd gibi bir çok Osmanlı vilâyetinde Adliye teşkilâtının en üst noktalarında hizmet verdi. Son görevi ise,Tem yîz mahkemesi üyeliği oldu (3).

Selânikli Osman Nuri'nin şahâdeti şöyle: Suâl etme Hüdâ'nın hikmetinden

Cevap al aynı davaya muvâfık Reîs-i mahkeme Ârif olunca, Eder her hükmü, kanuna tevâfuk

Resmî görevlerinin dışında şiir ve hikmetle yakından ilgilenen, ilmî-irfanî konularda sözüsohbeti dinlenen şâirimizin bu yönüne, eserlerinin adı da işâret etmektedir:

7 -Levâyihu'l-Hikem 2-Levâmiu'l-Efkâr 3- Sevânihu'l-beyân 4- Misbâhu'l-izâh 5- Âsâr-ı Hikmet (İÜ, Ktp. İbnülemîn, Nu, 2570, 3018)

Çukurçeşme'deki evinde haftada bir toplanan 'Encümen-i Edebî' halkasından Namık Kemâl, Ziyâ Paşa, Osman Şems, Manastırlı Nâilî başta olmak üzere devrin büyükleri bir araya gelir, sohbet ederlerdi. Olm uşuz biz aşk ile âzâde-i havf u recâ Sanma kim Hikmet gam-ı endîşe-i ferdâdeyiz.

Hersekli Ârif Hikmet'in şahsiyet ve karakterine aşık olanlardan biri de, Mehmet Âkif idi. Âkif'in hayran olduğu bu insanı ibnulemin Mahmud Kemal'in cümleleriyle biraz daha yakından tanıyalım: 'Nesri selis ve metin idi. Nazmen ve neşren istediği ve istenildiği gibi yazmağa muktedir idi. Edebiyatımızı en iyi bilenlerin ileri gelenlerinden idi. Edebiyata dair mülâhazâtı, ders-i edeb addolunurdu. Pek muntazam ve bazan pek mühim ve ciddi söz söylerdi. En ciddi mebâhisten en tuhaf şeylere kadar, arzu edildiği yolda fıkralar, menkabeler tertîb ve tasnîf edebilirdi. Laubaliliğinden, açık saçık laf savurmasından şikâyet edenler vardı. Câhiller ile ihtilattan pek ziyâde sıkılır ve sakınırdı. İrfândan mahrum olanları insandan saymazdı. Laubali meşreb ve deryadil olduğu halde, ehemmiyetli bir söze, bir hâle bazan ehemmiyet verir, muhatabını haşlardı. Rütbeye, mansıba asla kulak aşmazdı. Hâlini beğenmediği âdemler en âli tabakalarda bulunsalar da, yüz verm ez, riâyet etmezdi. O, kimseden ürkmezdi. Herkes ondan ürkerdi. Sevdiğini cidden severdi, sevmediğini sever gibi, görünmezdi. Ta'ban hür olduğu için bir ferde baş eğmezdi. Laîmin levminden, zalimin tasallutundan ihtiraz etmezdi. Herkesin -dilsizler gibi- birbirine işâretle anlattıkları korkunç maddeleri o, alenen söylemekten sakınm azdı/M üslüm anlık, Hak yolunda kahram anlıktır'derdi (4). 20 Mayıs, 1903 de vefât etti. Mehmet Âkif, Ârif Hikmet'in vefâtını duyar duymaz, yollara düşer. Dostu Bursalı Halil Edib ve NeyzenTevfik'i alarak, üstâdın Şehzâdebaşı'ndaki evine gider. Ârif Hikm etin vefâtı üzerine 123 beyitlik bir mersiye kaleme alan Âkif'in şiirinin sonundaki tarih ve imzâsı şöyledir:

"14 Kânûnisânî 1319 Hâk-i pây-i ashâb-ı kemâl."

Âkif, bu mersiye vesilesiyle pek çok konuya parmak basar. Ârif Hikmet'in şahsiyeti ile ilgili bilgi sunarken, âlim ve âriflere revâ görülen ilgisizlik ve vefasızlıktan şikâyet eder: Öyle bir fâzıl-ı nihrir idi Ârif Hikmet Ki onun mislini nâdir görecektir ümmet Hâs idi kendine pek şanlı olan vadisi Ümmetin oydu hakikatte hele Sa'dî'si.

Merhûmun evine doğru yol alırken büyük bir kalabalıkla karşılaşacağını uman Mehmet Âkif, sükût-ı hayâle uğrar: Bir de vardıkta ne görsek koca bir cemm-i gaflr Beş on âdemle, beş on zâkir u derviş-i ecir Bir bulut kaplayarak beynimi işte o zaman, Etdi dîdemdeki âvâre dumûum feyezân

Mersiyenin ilerleyen mısralarında Ârif Hikmet'in irfânî yönüne Ekberî neşvesine işâret ediliyor: Gâh ihyâ ederek Hazret-i Muhyiddîn'i Hep Futûhât gelirdi o zaman telkini.

Son mısrâlar şöyle: Ârif bize sen Bârika-i Hikmet-i Hak'tın Dar geldi cihân şa'şaa-i feyzine baktım Yükseldin ufuktan bizi zulmette bıraktın Mâdâm ki bir gün gelecek ayrılacaktın Evvel niçin kalbimizi nârına yaktın!(5)

ABBAS HALİM PAŞA: VALİ V E V ELİN İM ET

Tahsilini İsviçre'de tamamlayan ve II. Meşrûtiyet'ten sonra Bursa valiliği yapan Abbas Halim Paşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunu, Sadrazam Said Halim Paşa'nın kardeşidir. Kendisinin misafiri olarak 1914 yılında ilk defa Mısır'a giden Mehmet Âkif bu gezinin hatırası olarak kaleme aldığı'el-Uksur'da'isimli şiirini ona ithaf etmiştir: Gülümsüyor kıyılardan beş altı hatve kadar içerde, ipli sırıklarla işleyen kuyular Gülümsüyor suyu kırbayla aktaran feilah Gülümsüyor bunu ömründe görmeyen seyyâh Gülümsüyor çalılıklarla örtülen dereler

Gülümsüyor sayısız tarlalarla meşcereler Gülümsüyor karılar, başlarında topraktan Güğüm kılıklı birer kap dönerken ırmaktan Gülümsüyor derelerde balık tutan çıplak Çoluk çocuk suyu kepçeyle aktarıp dararalı

1915'te Nafıa nâzırlığına getirilen Paşa, İstanbul'un işgalinden sonra bazı fikir ve siyaset adamlarıyla birlikte Malta'ya sürüldü (6). Daha sonraki yıllarını yazın İstanbul'da kışın Mısır'da geçiren Abbas Halim Paşa Âkif'in de Mısır'daki ev sahibidir. Safahat'ta kendisine üç şiir ithaf edilen tek kişi odur. 1929 tarihli 'bir arıza' başlıklı şiirde onun Mısır'da bir nevi sürgün hayatı yaşamasına sebep olan 'devletlu' lere çatmaktadır: Ey Heybeli iklimine kıştan çekilenler Ey Afrika temm uzunu efsane bilenler Ey yağ gibi üç çifte kayıklarla kayanlar Ey Maltepe'den Pendik'i bir hamle sayanlar Ey çamların altında serilmiş uzananlar Ey her nefes aldıkça ömürler kazananlar

'Birinci Arîza'gibi 'Ey bad-ı saba'diye başlayan ikinci Arîza 1932 tarihini taşıyor. O Âkif için şöyle demiştir'Âkif her zaman ve her yerde bir Abbas Halim bulabilir, ben ise bir Âkif bulamam onun için onunla dost olmam en büyük şansımdır' Abbas Halim Paşa'nın 1934'te vefat edişi Âkif'in yaşadığı en büyük ıstıraplardan birine sebep olmuştur: Hepsi göçmüş hani yoldaşlarının hiçbiri yok Sen mi kaldın yalnız kafileden böyie uzak Postu sermekse meramın yola serdirmezler Hadi gölgenle beraber silinip gitm ene bak

AHMET NAİM EFENDİ: SECDE EDEN ADAM

lim, irfan ve ahlakına hayran olduğu Ahmed Naim Efendi için Âkif şöyle demişti: 'Ashaptan sonra en çok onu seviyorum. 'Akif'ten bir yıl önce doğan iki yıl önce vefat eden Babanzâde 1915-1933 yılları arasında Darulfünûn edebiyat fakültesinde Felsefe, Mantık, Rûhiyat ve Ahlâk dersleri okuttu. Üniversite reformuyla birlikte Ferit Kam gibi dışarıda kaldı. Medrese ilimlerine hakim olan Ahmed Naim Efendi'nin, Fatih türbedarı diye tanınan Ahmed Amiş Efendi'nin(öl. 1920) damadı ve müridi olması onun tasavvufî ilimlerle içli-dışlı olduğunu da göstermektedir. Âkif-Fikret tartışmasında dostunun yanında yer almış ve'Tevfik Fikret'e Dair1 isimli eseri kaleme almıştır. (İst. 1336) 1926'da Âkif Kur'an-ı Kerim mealine başladığında Babanzâde'de Tecrid-i Sarîh tercümesine başlamıştı. (7) Safahat'ın yedinci ve son basamağı Gölgeler olduğu gibi, Gölgelerin de zirvesi olarak ele alınabilecek olan Secde şiiri bu noktada bizi ilgilendiriyor. Safahat'ta yer alan bazı şiirleri ithaf ettiği dostlarının arasında Ahmet Naim'in adı yok. Niçin? Bunun sebebini dostu Mithat Cemal Kuntay açıklıyor:" Çünkü Naim o kadar çok yüksek yerde oturuyordu ki onun eşiğine uzatacağı şiiri Âkif bir türlü yazamıyordu. Nihayet ihtiyarlığında Mısır'da yazdı:Secde. Bunu Fuat Şemsi'ye gönderdi. Naim Secde’yi o kadar beğeniyor ki Âkif'in yazısıyla olanı alıkoyuyor, suretini çıkarıp Fuat Şemsi'ye veriyor. Ama Âkif her zamanki bedbinliği ile meseleyi yorumluyor: Naim'in geç kalan cevabı 'Manzumeyi beğenmedi' demekti ve şiirini Ahmet Naim'e ithaf etmekten çekinerek kitabı bastırıyor. Bugün, Âkif, Edirnekapı mezarlığında Naim'in yanında yatıyor. Orasını kendi vasiyet etmedi ancak Naim'i okadar çok seviyordu ki bu sevgi vak'a kuvvetinde bir vasiyetti ve Fuat Şemsi onu Naim'in yanına koydurdu. Beraber inandıkları Allah'ın huzuruna beraber çıkıyorlar." 1925 tarihli, ondokuz beyitlik şiirin son beyitlerini okurken 13 Ağustos 1934'te öğle namazını kılarken secdede vefat eden Ahmet Naim Efendi'yi tekrar hatırlayalım, rahmetle analım:

Bu vahderzâra dün baktım. Ne meyhaneydi cûşâcûş! Bugün rindânı gördüm: Başka bir permaneden bîhûş. Bütün dünya serilmiş sunduğum vahdet şarâbından; Benim mest olmayan meczûbum. Allah'ım benim meydan! Bırak, hâsir kalan seyrinde mi'racım devâm etsin; Rükû'um yerde titrerken, huşû'um arşı titretsin! ilahi! Serseri bir damlanım, yetmez mi hüsrânım? Bırak, taşsın da coştursun şu vahdetzârı îm ânım . Bırak hilkatte hiç ses yok, bırak, meczubunun feryâd ... Bırak, tehlîlim artık dalgalansın herçi-bâdâbâd! Kıyılmaz lâkin, Allah'ım, bu gaşyolmuş yatan vecd e... Bırak,' hilkatle olsun varlığım yek-pâre bir secde!

FERİD KAM: VAHDET İ VÜCÛD'UN YAZARI

Akif'ten dokuz yaş büyük olan Ferid Kam da onun gönülden sevdiği derinden saygı duyduğu fikir ve felsefe dünyasının derin sularında kulaç atan şahsiyetlerden biridir. OsmanlInın son döneminde yetişen, Doğu'yu Batı'yı yakından tanıyan bu iki dost arasındaki mahabbeti açığa çıkaran metinlere de sahibiz. Âkif Safahat'ın III. kitabı olan Hakkın Sesleri'ni 1913'te yayınladığında kırk yaşındaydı. Ferid Kam bu nesir üzerine Akif'e takdir ve tebriklerini bildirmek ve teşvik etmek için bir mektup yazdı. Âkif bu mektubu Safahat'ın IV. Kitabının başına şu cüm lelerle koymayı uygun buldu: "Bize'Dinî-Felsefî Musahabeler gibi muazzam bir eser yazan yâr-ı canan, üstad-ı hakimim Hazret-i Ferid'in kıym etdar bir hatıra-ı iltifatıdır." "Enis-i ruhum Akif'e' diye başlayan mektup dil, şiir ve diğer sanatlar konusunda çok önemli tesbitlerde bulunduktan sonra şöyle sona eriyor:" Hemen feyyaz kalemine istediği cevelanı ver, ciddi eserlere teşne olanları feyz-i kaleminle reyyan etISafahat'ın bu kısmını teşkil eden manzumelerin menbaı, Furkan-ı Hakim olduğundan hepsinin ilham-ı mahz eseri olduğunu söylemek zaittir. Hemen söyle, hemen yaz. Tevfik-ı Huda refikin olsun azizim." 30 Mayıs 1329 (1913)

Âkif 1925'te Mısır'da iken kaleme aldığı Gece isimli şiirini 'Üstad-ı hakimim Ferid Beyefendi'ye' başlığıyla ona ithaf etmiştir.

Kainattaki esrarengiz oluşumu ve İlahî tecellileri konu alan şiir şöyle başlıyor:

Bütün kandillerin tehlile dalm ışlar...Şaşırdım ben Nasıl ma'bed ki sun'un sermedi bir secde gökkubben

Gece'nin Sebilurreşad'da yayınlanan mısralarında daha sonra Şerif içli tarafından bestelenecek olan şu ifadeler de var.

Ezelden âşınanım ben ezelden hem zebânımsın Beraber ahde bağlandık ne olsan yârı cânımsın Ne olsan zerrenim kalbimde hâla çarpar esrarın Gel ey canân gel ey cân kalmasın ferdaya didarın

Son beyitler ise Safahat'ın diğer altı kitabında görülmeyen derin bir vecd ve istiğrakı terennüm etmektedir:

Ömürler geçti, sen yoksun gel ey bir tanecik Ma'bud, Gel ey birtanecik gâ'ib, gel ey tânecik mevcûd! Ya sıyrılsın şu vahdetgâhı vahşetzâr eden hicrân,

Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itmi'nân Hayır, îmanla, itmînânla dinmez ruhumun ye'si: Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tam takır hepsi Senin Mecnûnunum, bir sensin ancak taptığım Leyla; Ezelden sunduğun Şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ! Gel ey sâkı-i bâkî gel, Elest'in yadı şadolsun Yarım peymane sun bir cur'a sun tek aynı meyden olsun O lâhutî şarabın vahyi her zerremden inlerken Bütün aheng-i hilkat bir zaman dinsin eninimden Gel ey dünyaların mevlâsı ey leylây-ı vicdanım Senin yad olduğun sinende olsun, varsa payanım.

Âkif gibi bir tarikata intisab etmemekle beraber 'Vahdet-i Vucud' gibi bir kitabı yazacak kadar bu kültüre hakim ve bu kültürün içindeydi. Söz konusu kitabı şu ifadeler ve dörtlükle tamamlamıştır: Şimdiye kadar Vahdet-i Vucud hakkında söylediğimiz dağınık sözler meselenin nazarî-aklîyönüyle ilgili toplu bir fikir vermiştir zannederim. Bahsin 'kâl'e ait olan yönü bundan ibarettir. Hâl'e ait yönü ise erbabına müracaat edilerek halledilebilir.

Hakikatin özünü lafızlarda arama Kayıt ve nisbetten geç bunlarla da arama Cehalet illetine şifa bulmak istersen Kanun'da, Necat'ta, işarat'ta arama!8)

HÜSEYİN AVNİ: MUHALEFETİN SANCAKDARI

Safahat'm birinci kitabında yer alan 'Mahalle Kahvesi' başlıklı şiir 'Kardeşim Hüseyin Avni'ye'şeklinde bir ithaf cümlesi taşıyor. Hüseyin Avni 1887'de Erzurum'da doğmuş 1948 yılında İstanbul'da vefat etmiş bir hukuk adamıdır. Âkif ile Hüseyin Avni arasında oluşan aşk ve mahabbet istiklâl harbi yıllarında ve birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi sıralarında oluşmuştur. Bu mecliste millî konularda yaptığı ateşli konuşmalar, şecaat ve cesaret dolu tavırlarla dikkati çeken Hüseyin Avni m uhalif kanadın da başını çekmiştir. Hüseyin Avni, Âkif için 'Bir tek arkadaşım vardı:Mehmet Âkif' derken, Akif'te onun için:'Hüseyin Avni in san ...B iz şeytan-ı ahres m ahluklarız'dem iştir. 1923'ten sonra istiklâl Mahkemeleri dahil pek çok sıkıntıya göğüs geren Hüseyin Avni Ulaş doğru bildiği yoldan sapmamış, doğru bildiklerini söylemekten hiçbir zaman ve zeminde kaçmamıştır.

Her ikisinin de hayranı olan ve Hüseyin Avni'yi çok daha yakından tanıyan Nurettin Topçu Millet Mistikleri isimli eserinde onları ve o yılları şöyle anlatıyor:'Muzdariplere ve açık alınla hak isteyenlere bütün kapılar kapatılmıştı. Muzdariplerin ayaklar altında ezilen vicdanların sesini duyurmaya imkân yoktu. Gençlik kendi kulaklarını da sağır eden bir şiddetle nefsinin seslerine ve gurura korkunç bir şekilde kapılmış alkışlıyor, alkışlıyordu, Tahakküme aşık kuvvete hayran olan bütün bir cemaatin vicdanı Hüseyin Avni'nin büyük dostu şair Mehmet Âkif'in şu beytinde en mükemmel ifadesini bulmuş görünüyordu: Bir muhalif hava yok dinlediğin aynı sada Zât-ı sâminize millet de hükümette feda

Bu yetmedi, arkasında bir de riya salgını baş gösterdi. Güya hakperest olan birçokları perdenin önünde alkışladıkları puta perde arkasında hakaret ediyorlardı...' 'Bir gün kendisinin şahitliğine müracaat eden bir mahkemede o devrin tenkitlerini yapan Ali İhsan Paşa'nın itham edilen bir kitabı hakkında ona:'AIİ İhsan Paşa neden bu kitabı yazdı' diye sorulduğu zaman, o sakin bir Sokrat tavrıyla reise döndü:A!i İhsan Paşa bu kitabı niçin yazdı diye sormayın, sen neden yazm adın'diye so ru n.' 'imanın ifadesi bile imkânsız, vicdanlar tıkanmış bu tüyler ürpertici manzara önünde Hüseyin Avni tek arkadaşım dediği Mürşidinin ilhamlarına sığınıyor: Yürekler merhametsiz, duygular süfli emeller hâr Nazarlardan taşan mâna ibadullahı istihkâr

'Anadolu birliğini maddî cephede yapan Muratlar, Yıldırımlar, Fatihler ve Yavuzlardan sonra oraya giren talihsiz asırların arkasından bu ülkenin ruh birliğini yapmaya çalıştı. Büyük önder Akif'le beraber ve onun gibi sanki: Saldırsa da kırk ehl-i salip ordusu kol kol Dörtyüz bu kadar milyon esir olmaz emin ol

dedirten müjdeyi Allah'tan alm ıştı.' istiklâl savaşı sırasında omuz omuza beraber çalıştığı iman ve fazilet kahramanı millet davasının diğer velisi, istiklâlimizin müjdecisi büyük dost Mehmet Akif'e Azmin, emelin heykel-i zîruhu iken dün Bilmem ki bugün ye'se nasıl oldu da düştün Dedirtmemeye karar verdi, Meclis dışında mücadelesine devam etti. '(9)

HÜSEYİN KÂZIM KADRİ: ŞEYH MUHSİN-İ FÂNÎ

ikinci meşrutiyet döneminin renkli şahsiyetlerinden biri olan Hüseyin Kâzım Kadri 1870 de İstanbul'da doğmuş, 1934te dinlenmek üzere gittiği Tarsus'ta vefat etmiş naşı İstanbul'a nakledilmiştir.

Tevfik Fikret ve Hüseyin Daniş'leTanin Gazetesini çıkarmış, Selânik, Halep ve İstanbul'da valilik, Manisa, Aydın Mebusluğu, Ticaret ve Ziraat ile Evkat Nazırlığı yapmıştır. Dinî fikrî konulara olan hakimiyeti, düşüncelerinden taviz verm emesi, mensup olduğu partinin görüşleriyle ters düşse dahi düşünce ve yorumlarını çok net bir şekilde ifade etmesi onun temel özelliklerindendir. BüyükTürk Lügat'ının yazarı için Eşref Edip'i dinliyoruz: "Hüseyin Kâzım üstadın çok sevdiği dostlarından biri idi. Meşhur Şeyh Muhsin-i Fanî. Üstad Beylerbeyinde oturduğu zaman zamanlarının çoğunu Hüseyin Kazım'la birlikte geçirirdi. Ateşli bir zekâ. Her duyduğunu gördüğünü zapteden geniş bir hafıza. Deniz gibi derin bir b ilg i.' Merhaba kör kadı' diyecek derecede müfrid bir doğruluk. En ufak bir haksızlığa katlanamayan bir hakçılık, heyecanlı bir m izaç... Düşkünlere mümkün olan yardımı yapmaktan zevk alan, dostlan için daima iyilik düşünen bir fıtrat. Sonra şen, şatır, şakacı, hoşsohbet, zarif, nükteci, güzel ve tatlı sözler, işitilmemiş fıkralar, yakası açılmamış hikayeler. İlim ve irfanı yüksek Arapça, Acemce, İngilizce, Fransızca bilir, Şark irfanını felsefesini tetkik etmiş, Garb'ın fikir hareketlerini, hayat telakkilerini de kavramış, açık ve hür fikirli. Hele lisan hususunda büyük kudret ve ihtisas sahibi, ansiklopedi gibi malumat dolu bir ilim a d am ı... Hüseyin Kâzım'ın öyle bir anlatış tarzı vardı ki fıkraları hikâyeleri canlandırırdı. Fena ve ahlâksız kimseleri anlatırken bütün gazap ve şiddetiyle'el-insanu dom uzun'deyişi vardı ki ömürdü."(10)

KÖSE İMAM: ALİ ŞEVKİ EFENDİ

Safahat'ın 1911'de yayınlanan birinci kitabında yer alan Köse imam başlıklı şiir Ali Şevki Efendi'ye ithaf edilmiştir. 1919'da yayınlanan Asım'daki Köse İmam da bu zattır. Yani Bosnalı Ali Şevkî Efendi'dir. Gerçekten köse olan, hiç evlenm eyen, bütün imkânlarını kitap almak için harcayan Ali Şevki Efendi, Âkif'in babası Tahir Efendi'nin talebelerindendir. Bu iki kişi arasında öyle bir dostluk oluştu ki Ali Şevki Efendi sağlık sebebiyle evini Çarşamba'dan Topkapı dışına taşıyınca Âkif de ona yakın olmak için bu bölgeden bir ev kiralamıştı. Ali Şevki Efendi ciltlenm eyen hiçbir kitabı raflarına koymaz emanet kitap isteyenlere duvardaki levhayı gösterirdi: Dest-i gadr-i müsteîrândan ziyanım bî-hisâb Tevbe ettim âriyet hiç kimseye verm em kitab

Köse imam'ın en büyük özelliği tok sözlü oluşu, bütün kusurlarını hiç eğip bükmeden kişilerin yüzüne karşı söylemesiydi. Kendisiyle tanışan ve bu tavrı hoşuna gitmeyen Midhat Cemal şöyle diyor:"— Ancak Âkif, Hoca'nın asıl bu tarafını seviyor beğenilm em ek ihtiyacını- tertip yanlış değildir- evet beğenilmemek ihtiyacını bu Hoca'nın evinde teskin ediyordu. Ve Âkif'in gözünde hoca mert adamdı. Çünkü şiirlerini bazen Âkif'in yüzüne karşı beğenmiyordu. Yalnız aynı şiirleri arkasından methediyordu. Ben de Âkif'e takılıyor:Şevkî Hoca tabiî ki merd adam, çünkü yüzüne karşı tenkidi Fakat arkadan medih! Diyordum. O zaman Âkif kendisiyle alay ediyor:Yaaa... Arkamdan beğeniyor demek. Öyle ise hakikaten Hoca erkek adam m ış..."(11)

Köse imam şiirinde karısını döven onu boşamak isteyen perişan bir koca vesilesiyle aile ahlâkı ile ilgili konuları enine boyuna tartışan Âkif, II. Abdulhamid'ie ilgili o meşhur beytini de bu vesileyle söyler: Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek Otuz üç yıl bizi korkuttu 'şeriat'diyerek. Şiir şu beyitlerle tamamlanıyor: Sözü bir parça uzattımsa da oğlum affet Hasbihal etmek için başka adam yok k i... Evet Kimse söyletmiyor artık bizi bak sen derde 'Mürteci'damgası var şimdi bütün ellerde Sade hürriyeti ilan ile bir sev çıkmaz Fikr-i hürriyeti hazmettiriniz halka biraz

ŞERİF MUHYİDDİN TARGAN: DÂHİ MÛSIKÎŞİNÂS

Âkif'in hayran olduğu insanları üç grupta toplamak mümkündür: Kendisinden önce vefat edenler, Muasırları, yaştaşları, Kendisinden küçük olanlar.

işte Akif'ten yirmi yaş küçük olan bir dâhî: Mekke şerifi Ali Haydar Paşa'nın oğlu olan Şerif Muhyiddin 1892de İstanbul'da doğmuş 1967de aynı yerde vefat etmiştir. Akif'i aile ile tanıştıran zat Muhyiddin ve kardeşi Abdülmecid'e özel dersler veren İsmail Hakkı izmirli'dir. Çamlıca'daki köşkte Muhyiddin'in udunu dinleyen Âkif ona hayran olmuş bu hayranlık vefatına kadar devam etmiştir. Safahat'ın yedinci kitabı 'gölgeleri 'Şarkın tek dâhi-i sanatı Şerif Muhyiddin Beyefendiye Hatıra-ı Tazım' başlığıyla ona ithaf ettiği gibi 1924'de gittiği Amerika'da kendisine büyük ilgi gösteren Reisicumhur Roosevelt'in oğluna da medhiye dizmiştir. Sanatkâr isimli uzun şiirden başka 1930 tarihli 'Şarkın Yegâne Dahisine' başlığını taşıyan manzumenin bazı beyitleri şöyledir:

Yanık bağrında yıllardır kanar mızrabının yadı Gel ey bîçâre Şarkin, Şarka küsmüş gitmiş evladı Zaman ıssız, mekan ıssız, görülmez kimse meydanda Gel ey dahî-i gaib sanatın pek bi-kes arkanda

Gel ey davudi sanat Suri Mahşer'den nevâ göster Uyansın gel ki mızrabınla Şark'ın dalgın ebadı Gel ey Peygamber'in fevkalbeşer fıtratta evladı Bugün bîçare sanat bekliyor bir senden imdadı Gel ey Peygamber'in fevkalbeşer fıtratta evladı Uyansın gel ki, mızrabınla şarkın dalgın ebâdı (12)

Âkif'in sevdiği, takdir ettiği, mektuplaştığı, şiir ithaf ettiği şahıslar şüphesiz bunlardan ibaret değildir. Bu dostlar silsilesine hemen on kişi daha ilave etmek gerekirse şu isimler sıralanabilir: Mithat Cemal Kuntay, Haşan Basri Çantay, Süleyman Nazif, Fuat Şemsî, Ali Ekrem Bolayır, Neyzen Tevfik Kolaylı, Eşref Edib Fergan, Mahir iz, Mehmet İhsan Efendi, Halil Edib.

KAYNAKÇA: 1-Hüsamettin Efendi'nin hayatını Sâdi Şeyhi Mesnevîhân Elif Efendi şu risalesinde anlatmıştır: Tenşîtü'l Muhibbîn bi Menâkıb-ı Hâce Hüsâmeddin- İst. 1342 Ayrıca bk. Hür Mahmut Yücer, "Eyüp Hatuniye Dergâhı" Tasavvuf sayı 10. Mehmet Emin Kerkükî ve Bursa Eminiyye Dergâhı hakkında Yadigâr-ı Şemsî'de bilgi vardır. 2-İbnülemîn Mahmud Kemal, Hoş Sadâ, İstanbul 1958, s. 307. Çocukluğu Manisa'da geçen Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Vehbi Efendi ile ilgili hatıraları için bk. Anamın Kitabı İst. 1999, s. 128. Ayrıca bk. Necdet Okumuş, Manisa Rifaî Dergâhı Entekeliler, Manisa 2003. Rifâiyenin Mârifiye kolu üzerine Yaşar Caferov doktora tezi hazırlamaktadır. 3-Hayatı ve eserleri için bk. Metin Kayahan Özgül, Hersekli Arif Hikmet, Ankara 1987. Ayrıca bk. DİA, c. XVII. 1898'de Resimli Gazete de yayınlanan Sa'dî isimli şiirini de 'Şâir-i Hakim Arif Hikmet Beyefendi Hazretlerine' başlığıyla ona ithaf etmiştir. 4-İbnülemîn Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri İst. 1984 11/640. İbnülemîn, Arif Hikmet'in Divan'ını da neşretmiştir. İst. 1334 5-Safahat İst. 2001, s. 550-558. 6-Bursa dergâhlarını anlatan Yâdigâr-ı Şemsî'nin basım masraflarını karşılayan ve gelirini Dârülâceze'ye bağışlayan Bursa valisinin Abbas Halim Paşa olduğunu söz konusu eserin Mukaddime'sinden öğrenmekteyiz. Bk. Bursa Dergâhları, s. 32. 7-Babanzâde Ahmet Naîm Efendi için bk. İsmail Kara, Bir Felsefe Dili Kurmak İst. 2001 8-Ferid Kam'ın Vahdet-i Vücud isimli eserinin sadeleşmiş şekli şu eserdedir: İbn Arabi'de Varlık Düşüncesi, Hz. M. Kara, İst. 2005. 9-Nurettin Topçu, Millet Mistikleri İst. 1999 s. 19,45,49,58. 10-Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları isimli eseriyle Meşrutiyetten Cumhuriyete Hatıralarım adlı eseri İsmail Kara tarafından neşredilmiştir. 11 -Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Âkif Ersoy Hayatı Seciyesi ve Sanatı, İstanbul 1939. 12-Targan için bk. Yılmaz öztuna, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi, c. II, s. 344

"Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi" Vefatının 71. Yılında Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 32. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 3. kitabı. Mart 2008

Bu haber toplam 223 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim