• İstanbul 19 °C
  • Ankara 22 °C

Prof. Dr. Suat Cebeci: Mehmet Âkif'in Din Anlayış ve Sunuş Tarzı

Prof. Dr. Suat Cebeci: Mehmet Âkif'in Din Anlayış ve Sunuş Tarzı
İstiklâl şairimiz Mehmet Âkif Ersoy'un bir aydın ve bir şair olarak iki önemli derdi vardı: Bunlardan biri vatanın selameti, diğeri de İslâm'ın selametidir.

Onun bütün şiirleri iki hususla ilgili duygu ve düşüncelerinin, umut verinin, yakarış ve yakınmalarının terennümüdür. Bu iki husustaki hassasiyetleri onun hem millî hem de dinî bir olmasını sağlamıştır, işte Âkif'in millî olduğu kadar da yönünün güçlü olması, uzun yıllardır dinî konuşmalarda sürekli atıfta bulunulan, şiirleri cami kürsüleri ve minberlerine dillerden düşmeyen bir şair olması, dikkatimizi onun dinî anlayış ve anlatış tarzına sevk etmektedir.

Âkif dinî anlayış ve anlatış tarzı toplumda öylesine bir yankı bulmuştur ki hâlen hemen her dinî konuşma onun şiirleri ile süslenirken anlatımında zorluk çekilen konularda onun şiirleri imdada yetişmektedir. En önemli husus da son yüz yılda hassas dinî konulardaki en doğru anlayışı yansıtan, zihinlerde en çok yer etmiş olan sözler Âkif'e ait olmasıdır. Din, ahlâk ve erdem konuşan herkes ondan bir şeyler bulmakta, o hâlâ zihnimizi ve ufkumuzu aydınlatmaya devam etmektedir. Bu yüzden böyle bir bilgi şöleninde dinî konulardaki anlayış ve anlatış tarzının konu edilmesini Âkif fazlasıyla hak etmektedir.

Mehmet Âkif Ersoy'un dinî anlayışındaki enginliği ve şiirlerine yansıyan dinî söylemindeki özgünlüğü anlayabilmek için öncelikle onun yaşadığı döneme gidip o dönemdeki Müslümanların genel İslâmî anlayış ve davranışlarına bakmak gerekir. Bilindiği gibi 12-13. Asırlardan itibaren İslâm dünyasında bilgi ve düşünce üretimi durmuş, İslâm'ın ilk 5-6 asrında sağlanmış olan büyük birikim adeta mirasyedi anlayışı ile tüketilmeye başlanmıştır. Bu birikimle inşa edilmiş olan İslâm medeniyetinin Selçuklular dönemi ile Osmanlıların ilk asırlarındaki görkemli tezahürü yeniçağın başlarından itibaren sönmeye başlamış ve nihayet 20. Yüzyılın başlarına gelindiğinde tamamen ziyasını ve hayatiyetini kaybetmişti. İslâm medeniyetine lokomotif olmuş medreseler kendi içine kapanmış, kapandıkça dünya gerçeklerinden uzaklaşmış ve nihayet onlar da ilim ve irfan adına hayatiyetini kaybetme noktasına gelmişti. Mehmet Âkif'in yetiştiği dönem tam da bu zamana rastlamaktadır. Âkif'in yetiştiği dönem, dinî anlayışın pörsüdüğü, dinî inancın hurafelerle karıştığı, tevekkül'ün tembelliğe, dinî duyarlığın aymazlığa dönüştüğü, dinî davranışın bilinç dışı saplantılarla oluşan kalıplara sıkıştığı dramatik bir dönemdir.

Âkif'in o günlerdeki Müslümanların islâmla ilgili durumunu tasvir ettiği dizelerinden birkaçı şöyledir:

Yıkıp da dinî bambaşka bir bina kurduk Nebiyye atf ile binlerce herze uydurduk Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile Adam aldatmaksa maksat aldanan yok nafile Kaç hakiki Müslüman gördümse hepsi makberdedir Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir

Bu sıralarda durumun vaham etini fark edip bir şeyler yapabilmenin çaresiz çırpınışı içinde bulunan insanlar da yok değildi, işte bunlardan biri de Mehmet Âkif Ersoy'un babası Fatih Dersiam ı Tahir Efendi idi.Tahir Efendi medreselerin durumunu iyi bildiği için eşinin ısrarlarına rağmen oğlu Âkif'i medreseye göndermemiş "medreseden alacaklarını ben ona öğretirim "diyerek oğlunun yönünü mektebe çevirmiştir. Tahir Efendi kendi çabasıyla bir taraftan Âkif'i dinî ilimlerle donatmaya çalışırken diğer taraftan onun müspet ilimlerle yüzleşmesini sağlamak istiyordu. Tahir Efendinin bu gayretlerine Âkif'in Baytariye mektebindeki hocası Miralay İbrahim Bey'in doğu-batı sentezi yönündeki rehberliği de katılınca Mehmet Âkif Ersoy o kasvetli ortamda bir kardelen çiçeği gibi parıltılı bir şahsiyet ve iyi bir donanımla yetişmiş oldu. O artık olaylara daha doğru açılardan bakabiliyor, özellikle dinî konulardaki yanlışları ve doğruları berrak bir şekilde görebiliyordu. Âkif Allah'ın kendisine bahşettiği şiir kabiliyetini, ulvî gayeler uğrunda kullanma azmi ile üstün bir sanatkârlık düzeyine çıkarınca bugün de gelecekte de dimağları besleyen ve her zaman saygıyla anılmayı hak eden bir büyük üstat olarak temayüz etmiş oldu.

Âkif, dinin temel kaynaklarından ve doğru olarak öğrenilmesini, müspet ilimlerle dinî ilimlerin mezcedilmesini, Müslümanın davranışlarında dünya-ahiret dengesinin kurulmasını, insanı tembelliğe, atalete sürükleyen kaderci anlayıştan ve meskenete mazeret sadedindeki tevekkül anlayışından uzak durulmasını savunuyordu.

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya Zavallı dinî çevirdin onunla maskaraya "Kadermiş"öyle mi? Haşa bu söz değil doğru Belanı istedin Allah da verdi doğrusu bu

Ona göre Müslüman mert olmalı, yiğit olmalı, çalışkan olmalıdır. Müslüman ahlâklı, erdemli, akıllı ve bilgili olmalıdır. Müslüman sarsılmaz bir imana, yılmaz bir kararlılığa, azim ve iradeye sahip olmalıdır. Tembelliğin, uyuşukluğun, aymazlığın, korkaklığın, umutsuzluğun, bilgisizliğin, beceriksizliğin İslâm dininde yeri yoktur. Akif'e göre bu hasletlere sahip olanların imânı da İslâmî da makbul değildir.

Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle imanı olan kimse gebermez bu ölümle

insanların zamanla geliştirmiş oldukları adet ve geleneklerle, günlük hayata dair inanç ve kabullerle, hatta ibadet adına geliştirdikleri bir takım yaşantı ve davranışlarla İslâm'dan uzaklaştıklarını, böylece bambaşka bir İslâm ortaya çıktığını düşünür. İslâm toplumunun düşünce üretme kabiliyetini kaybedip tutuculuğa sarıldığı bu sıralarda Âkif doğunun dirilişini İslâm üzerinde yeniden düşünmekte ve mevcut İslâmî anlayışı değiştirip yenilemekte görüyordu. Âkif, en yakın fikir arkadaşı olduğu Babanzade Ahmet Naim ve İslâmcı olarak bilinen devrin diğer ilim ve fikir erbabı ile birlikte adeta İslâm'ın yeniden diriltilmesi, bir bakıma Müslümanların Müslümanlaştırılması fikrini toplumda yerleştirmeye çalışıyordu. Bunun için de Âkif, İslâm'ın temel kaynakları olan Kur'an ve Sünnete dönülerek bugünün bilgileri ile bu kaynakların yeniden anlaşılması, bu kaynaklara dayanmayan söz ve söylemlere artık itibar edilm emesi gerektiğine inanıyordu. Dinî konulardaki yaygın kanaatleri didikleyen ve o gün için yeni sayılacak düşünceleri hiç çekinmeden dile getiren Âkif, Doğrudan doğruya Kur'andan alıp ilhamı Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı diyerek zamanın bilgilerine sahip olan insanların idraki ile Kur'anın yeniden anlaşılması gerektiğini ifade etmiştir. Çünkü Kur'an yalnız bir dönemin idrakine hitap eden bir kitap değildir; kıyamete kadar her devirde yeni bilgilerle onun engin mânası idrak edilecektir. Böylece Kur'an merkezli İslâmî söylem her devirde geçerliliğini koruyacak şekilde sürekli canlı tutulacaktır. Bu yüzden Âkif, alışılmışın dışında bir dinî söylem geliştiren Mısırlı Muhammed Abduh ile "Şarkın yetiştirdiği fıtratların en yükseklerinden biri" dediği Cemalettin Efgani'yi çok severdi. Âkif, mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim'i bir hayat düsturu olarak görür, O'nun sadece ibadet hazzının tatmin aracı, sevap kazandırıcı kutsal bir aksesuar olarak telakki edilm esinden, kader kısmet tayininde kullanılmasından fevkalade rahatsızlık duyar.

Ya açıp bakarız nazmı celil'in yaprağına Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına inmemiştir hele Kur'an bunu hakkıyla bilin Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için

mısralarıyla bu rahatsızlığını dile getiren Âkif, buna benzer etkili ifadelerle insanları dinî konularda uyarmaya, toplumdaki dinî duygu ve heyecanı geliştirm eye çalışır. Mehmet Âkif Ersoy'un İslâmî anlayış ve yaşantıya hayatiyet kazandırmaya yönelik, temel kaynaklara dayanan akılcı ve yeniklikçi din anlayışını kısaca belirttikten sonra bu yöndeki dinî söylemine dikkatimizi çevirdiğimizde karşımızda çok güçlü bir ses, zihinlerde iz bırakan son derece etkili bir ifade gücü bulmaktayız. Mehmet Âkif, kâh bir öğretmen, kâh bir vaiz, kah öğüt veren bir baba yahut hakka çağıran, ikaz eden bir dost rolünde duruma ve konuya göre farklı üslup, farklı ifade tarzı kullanmıştır.

Bazen usulünce nasihat eder, yol gösterir: Allah'a dayan sa'ye sarıl hikmete ram ol Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol Bekayı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir Çalış çalış ki beka sa'y olmakla elde edilir Bazen acımasızca eleştirir, ikaz eder: Çalış dedikçe Şeriat çalışmadın durdun Onun hesabına birçok hurafe uydurdun Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya Zavallı dinî çevirdin onunla maskaraya *** "Allah'a dayandım "diye sen çıkma yataktan Mâna-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan *** Ey dipdiri meyyit iki el bir baş içindir Davransana eller de senin baş da şenindir 56 MehmetÂkif -Erso y Bazen de bilge bir eda ile zihinlere yönelir: Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdan'ın Ne irfanın kalır te'siri kat'iyyen ne vicdanın

Bir de bakarsınız Âkif teşbihlerle ve istiarelerle yahut günlük dili basit ve sade bir şekilde ustaca kullanarak babacan bir eda ile çocuklara, gençlere öğüt ve nasihatlerde bulunur. Bu hususta şu iki örnek oldukça dikkat çekicidir:

Ne odunmuş babanız olmadı bir baltaya sap! Ona siz benzemeyin, sonra ateştir yolunuz. Meşe halinde yaşanmaz o zam anlar geçti; Gelen incelmiş adam devri, hemen yontulunuz. Ama dikkatli olun. Bir kafanız yontulacak; Sakın aldan mayın: İncelmeye gelmez kolunuz! *** ihtiyar Amcanı dinler misin oğlum nevruz Ne büyük söyle ne çok söyle yiğit işte gerek Lafı bol karnı geniş soyları taklit etme Özü sağlam, sözü sağlam adam ol ırkına çek

Bu örnekler dışında "Köse İmam" da olduğu gibi hikâyelerle, tem silî anlatımlarla dinî konulara dair öğüt ve ikazlarını somut olaylar ve yaşantılar içinde sunar. "Mahalle kahvesi", "Meyhane"gibi tasvirlerde de yine yanlışlıkları tablolaştırarak onların vaham etine dikkat çeker. Hülasa şekilde ve hangi tonda olursa olsun Âkif dinî ve ahlakî öğretide sözü öylesine ustalıklı kullanır, "sehl-i mümteni" sanatını aruz kalıbında öylesine gergef gibi işler ve söze öylesine güzel bir sanatsal ahenk ve estetik lezzet verir ki şiirleri adeta zihinlere nakşolur. Onun şiirlerini okuyan İslâm'ın hazzını, şevkini ve heyecanını duyar, ister öfkeli, sitemkâr, iğneleyici tonda olsun ister yum uşak öğüt verici ve yol gösterici formda olsun dinî söylem onun dilinde en tesirli güce ulaşıyor. Bu yüzden de din konusunda konuşma yapanlar Âkif'in şiirlerini kullanma ihtiyacı hisseder ve sıkça ona müracaat ederler. Mehmet Âkif Ersoy'un ilk bakışta dinî bakımdan yanlış gibi görünen ifadelerine de kısaca temas edelim. Edebi zevk ve sanat tutkusu ile söylenmiş olan bu ifadeler yanlış olmak bir yana daha yakından bakılınca aslında Âkif'in itikadî hassasiyetinin, Allah'a olan inanç ve güveninin göstergesi mahiyetindedir.

Çanakkale destanında vatan ve din uğruna canlarını vermiş şehitlerimizi taziz ederken söylediği "Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi" ifadesinde bir yanlışlık bulunm am akla birlikte dikkatsiz davranılarak yapılan vurgulama hatası ile "Bedrin aslanları, ancak bu kadar şanlı idi" şeklinde okununca yanlış bir anlam ortaya çıkabilmektedir. Bu tıpkı "Oku da adam ol baban gibi, eşek olma" ifadesini "Oku da adam ol, baban gibi eşek olma" şeklinde okumak gibidir. Akif'in dinî yönden yanlış anlaşılmaya müsaitmiş gibi duran bir ifadesi de birinci dünya savaşına takaddüm eden yıllarda milletimizin içine düştüğü sıkıntılardan yakınırken söylediği "Ağzım kurusun yok musun ey adl-i İlâhi" mısraıdır. Bu söz, muhteşem Osmanlı Devleti'nin yıkılma noktasına gelip bütün İslâm âleminin maruz kaldığı sıkıntı ve bunalımları kabullenem emenin verdiği ıstırapla söylenmiş, sonsuz kudret sahibi Yüce Allah'a serzenişli biraz da naz içerikli yakarışın ifadesidir. Akif bu ifadesiyle en zor şartlarda insanı isyana sürükleyen ruh halini isyan ve inkâra düşmeden nasıl gösterileceğini ortaya koymuştur. Yine Akif'in “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı." ifadesinin nasıl anlaşılması gerektiği hususunda bazı sorunlar yaşanmıştır. Bu ifadeyi reformculuk olarak anlayanlar, buna Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh gibi zamanın yenilikçi düşüncelere sahip bilginlerine karşı Akif'in derin bir saygı ve muhabbet duymasını da ekleyerek onu reformculukla suçlamışlardır. Halbuki Akif'in bütün dinî söylemlerinde ortaya koymak istediği şey, İslâmî umdelerde kural ve kaidelerde bir reforma gidilmesi değil, toplumdaki İslâmî anlayışın düzeltilmesi ve İslâmî söylemin her asırda geçerliğini koruyacak bir canlılıkta olmasıdır. Buradaki "Asrın idrakine Kur'anı söyletme" ifadesini dinde reform talebi olarak değil de yukarıda da değinildiği üzere her devirdeki sahip olunan bilgi birikimi ile Kur'anı idrak etme arzusu olarak anlamak gerekir. Çünkü asırlar öncesine ait bilgilerle Kur'andan anlaşılanlar bugüne cevap verm ede yetersiz kalmaktadır. Akif'i doğru anlamak onun şiirleri dikkatle okumak gerekir. Mehmet Akif Ersoy'un bir şair olarak söyledikleri din, ahlâk ve erdem adına gönülleri dolduracak, duyguları kabartacak, insana derunî zevkler tattıracak hazza, ahenge ve anlama sahiptir. Yeter ki okunabilsin. Akif'in de dileği böyle: Oku şayet sana bir hisli yürek lâzımsa Oku zirâ onu yazdım iki söz yazdımsa

"Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi" Vefatının 71. Yılında Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 32. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 3. kitabı. Mart 2008

 
Bu haber toplam 225 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim