• İstanbul 11 °C
  • Ankara 15 °C

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Âkif'in İnsana Bakış

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Âkif'in İnsana Bakış
Alexis Carrel'irı dediği gibi "insan bu meçhul" mü? Hiç mi bilgimiz yok onun hakkında? insanın mahiyeti nedir?

Yaratılmış mı yoksa tabiattan mı türemiş? Nasıl bir varlıktır? Maddenin ve tabiatın evrimleşerek, gelişerek tekamül etmiş şekli midir? Dolayısıyla hayvanın bir basamak üstü, hayvanın biraz daha zekisi olan bir varlık mıdır? İnsanın tabiatla , Tanrı ile ilişkisi nedir?, Nasıldır? insanın gücü, kudreti nedir, bunun bir sınırı var mıdır? Yoksa o bazılarının dediği gibi Tanrı mıdır?Tanrı olabilir mi? Onun iradesi, hürriyeti ve mesuliyeti var mıdır? Varsa bunlar sınırlı mıdır? Yoksa sonsuz mudur? Ahlâk neden insan için vardır? : Aile ve cemiyet, devlet neden insan içindir, insan bunları neden kurmuş ve bunlar içindeki rolleri, tesirleri nelerdir? " İhsan neden çalışmak ihtiyacındadır?

İnsanın esas tabiatı nedir? Bu tabiatla nasıl insan olunur? İnsan olmanın esasları ve şartları nelerdir?insan nasıl şahsiyet kazanır? Varlığını nasıl ortaya koyar?Tabiata karşı hakimiyet ve üstünlük kurabilir mi? Bunda aklın yeri ve rolü nedir? O, tabiata hakim olmak mı ister, yoksa tabiata ve kâinata uymak ve iştirak etmek mi ister?

İnsan hakkında bunlar ve benzeri pek çok soru var. Burulara tarih boyunca bilim adamları, filozoflar, mutasavvıflar, mütefekkirler değişik açılardan ve değişik tarzda cevaplar aramışlar ve çok faklı çözümler getirmişlerdir? Mehmet Âkif de kendine göre bu sorulara cevap aramış ve insanı tanıtmaya çalışmıştır.

Batı düşünce tarihine bir göz atarsak, görürüz ki, insan m uhtelif şekillerde yorumlanmış ve anlaşılmıştır. Mesela eski Yunan'da insan, umumiyet itibariyle akıl, akıllı varlık veya "akıllı hayvan" olarak anlaşılmıştır. Bir diğer insan anlayışı da tabiatçı ve maddeci insan anlayışıdır ki esası, üstün varlığı aşağı olan varlığa indirgemek, bireşik/mürekkep olanı basite irca ederek izah etmektir. Bütün evrimci, Darvvinci, materyalist ve marksist anlayışlar bu çerçeveye dahil edilebilir. Bu çerçevede insanı üretim makinesi veya seks makinesi yahut kudret heykeli gibi gören anlayışlar da zikredilebilir. Bir de eski bir papaz olan Alman filozofu Max Scheler'in ve daha başkalarının hümanizm adına insanı tanrı ilan etmelerini de unutm amak lâzımdır. Aslında insan, sanayi devriminden sonra, hayatı yönlendiren kör ekonomik kuvvetlerin objesi haline getirilmiş, putperestliğin biçimi ve muhtevası değiştirilmiş olup, Eric From'un dediği gibi, insan, "kendi ellerinin em eğine tapmakta, kendisini bir nesneye dönüştürmekte. (Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum, İstanbul, 1984, s. 72) kendi yaptığı makinenin esiri olup robot durumuna düşmektedir.

Mehmet Akif'in insan anlayışına gelince:

Mehmet Akif'in yukarıdaki insan anlayışlarıyla bir ilgisi yok. Kendisi, insana çok büyük değer verir, o, belki de yeni Türk edebiyatında insan hakkında “insan" başlıklı müstakil bir şiir yazan tek şairdir. Ayrıca "Tevhid yahud Feryat" başlıklı şiirinde insanın ruhsal ve zihnî yapısını ele almış, iman ve inkâr durumunu ve bundan doğan meseleleri anlatm ıştır. "Geçinme Belası"adlı şiirinde ağır hayat şartları içinde kıvranan insanın mücadelesini anlatmış, "Durmayalım" başlıklı şiirinde neden ve nasıl çalışması lâzım geldiğini ortaya koymuş, ona ümit, cesaret ve heyecan aşılamıştır Ayrıca insanı çocukluğu, gençliği, yaşlılığı, hastalığı için d e, meyhanede, mahalle kahvesinde, mezarlıkta, hastahanede, bayram yerinde, harp meydanlarında çarşıda, pazarda, er meydanlarında, mevlütte, köy düğünlerinde hasılı hayatın her ânında ve her köşesinde kendi kamerasıyla takip etmiş, müşahede altında tutm uş, tabir caizse bazen da "zum yapmış", teferruttaki bazı şeyleri mercek altına alarak tahlilini, tenkidini yapmış ve her şeyi ona göre değerlendirmiştir. Bunlara ilaveten Safahatîn m uhtelif yerlerinde meseleye değişik şartlarda kısa kısa da olsa eğilmeyi ihmal etmemiştir.

Onun anlattığı insan, m uhtelif tiplerde tasvir edilir. Bu insan tiplerini, müsbet ve menfî tipler olarak sınıflandırm ak mümkündür. Müsbet/olumlu olmayan tipler umumiyetle, tembel, ye's içinde , riyakâr, iki yüzlü, menfaatçı, zalim, cahil, fırsatçı, seviyesiz, milletten kopmuş, onun bütün değerlerine, ailesine, dinine, geleneklerine, tarihine düşman olmuş, yabancılaşmış, Batı hayranı, mantıksız, muhakemesiz, aklını iyi kullanamayan tiplerdir. Müsbet tipler ise bunların zıddı olan tiplerdir.

Peki bu kadar üzerinde durduğu insan nasıl bir varlık?

İnsan ve Allah ilişkisi:

Mehmet Âkif m erhum, evvela insanı özel olarak yaratılmış bir varlık olarak görür. Bunun için Allah'a inanır ve bağlanır. Peki o, Allah'a neden inanır ve bağlanır? Çünkü insan, insanın varlığı, tab iata, evrime ve kendisine dayanarak açıklanam az. Aşağı varlıklar, üstün olanı izah edemez veya onları izaha ve anlamaya yetmez. İnsandan ve kâinattan üstün bir yaratıcı yoksa İnsanî varlık izahsız kalır, insanın varlığı, şuuru, m anevî dünyası ve imanı daima olgular yığını olan evreni aşar. Âlem ve insan bu üstün yaratıcının tecelli sahasıdır. Onda ve âlemde esma'ül-hüsna değişik şekillerde her an tecelli etmektedir.

Düşüncemizden, inancımızdan ve hayatımızdan Allah'ı çıkarırsak insanın sevgisi, şuuru, hür oluşu, mesuliyeti mânâsız kalır? Çünkü insanın aklı, iradesi ve manevî dünyası tabiatın kör kuvvetine indirgenmiş olur. Tabiatın bu yüce değerleri yaratma kudreti yoktur. Bu kör kuvvet şuuru, imanı ve bilgiyi doğuramaz. insan Allah'a karşı mesul olursa, kendisine ve başka insanlara karşı da mesul olur. Buradan da değerler dünyasını oluşturur, ahlakî ve toplumsal kanunları çıkarır, insanın kudreti bilgisi kadar imanından da gelir. Bir şeye inanmayan insan hiçbir şey yapam az. Bilim adamı da başladığı araştırmanın sonuç veremeyeceğine inanırsa bir şey elde edemez, insanın kendisi, başkaları ve tabiat üzerindeki etkisi ve hakimiyeti bu imandan gelir. Çünkü onun kudreti de imanından gelir. Tabiatta ve hayvanlarda ne şuur var, ne akıl var, ne iman var, ne dil ve ne bilim var, ne eğitim var, ne kavramlar dünyası var, ne de medeniyet var. Ama bunların hepsi insanda var ve bunlar insana kör ve şuursuz tabiattan ve hayvandan gelmiş olamaz. Hilmi Ziya Ülken hocamın dediği gibi "onun kuvveti, 'hayır' demesinde değil, 'evet' demesindedir. "Yani inkâr etmesinde değil ikrar ve tasdik etmesindedir, işte Mehmet Âkif Bey'in Allah'a inanması ve bağlanması, insanı, insanlığı, toplumu ve insaniyeti tem ellendirebilm ek, izah edebilmek, anlayabilmek ve anlatabilm ek hedefine müteveccihtir.

İnsan ruhuyla mı insan?

Mehmet Âkif Bey'in anladığı mânâda insan, natüralist, maddeci, evrimci, yaratılış karşıtı insan anlayışlarının aksine, bedeniyle değil, ruhuyla insandır.

Sokrat, bir ayakkabıcıya insanın ruhuyla mı yoksa bedeniyle mi insan olduğunu sorar? O da bedeniyle insan olduğunu söyler. Bunun üzerine Sokrat adama öyle sorular sorar ki hakikate, onu yaklaştırır, sonunda da, yanlış hatırlamıyorsam, kunduranın kundura ustasını temsil edip etmeyeceğini sorar. Kunduracı da ustanın kunduradan farklı olduğunu ve kundura ustasını temsil edemiyeceğini söyler. Bundan sonra Sokrat'ın kunduracıya insanın ruhuyla insan olduğunu itiraf ettirmesi zor değildir.. Mehmet Âkif Bey, bu konuda ne diyor, bakalım:

insan ki onun ruh ile insanlığı kaim Daim oluyor cisminin âmâline hâdim Gelseydi eğer ruhunu i'iâya da nevbet Anlardı nedir, belki, hayatındaki gayet (Geçinme Belası adlı şiir, s. 35J

Demek ki insanın insanlığı ruhuyla kaim olup daima bedeninin em ellerine hizmet etmektedir. Eğer bir gün ruhunu yüceltm eye sıra gelirse, o zaman, hayatının gayesini anlama fırsatı bulacaktır. Bu gaye de insanın ruhunu meleklerden de üstün olan eski mevkiine çıkarmaktır. Mehmet Âkif, bu noktada, insanın mutlak bilgiye ve hayata ulaşmasının imkânsız olduğunu ifade etmeyi de ihmal etmez.

Onun, insanı yaratılmış hem de özel olarak yaratılmış bir varlık olarak gördüğünü yukarıda belirtmiştik. İnsan onun nazarında “hilkatin birnüsha-i kübrası"(yaratılışın en büyük nüshası), “kudret-i ilahiye edebiyatının en güzei beyti", "bütün şevki istikbale yönelmiş" bir varlık, "terakki meyli yaratılışından kökleşmiş bir ruh", "küçücük cirmine rağmen İlâhi sanatın bir gayesi"d i r. “Bu itibarla sonu bulunmaz ve nihayeti gelmez""bir sırr-ı İlahî", "İlahî tekliflerin tecelligâhı", b ir" başka cevher"dir. Bu kadar da değil.

İnsanın mahiyeti (neliği):

Alman filozofu Hegel, HristiyanlıktakiTanrı-Ruh'ül-Kuds ve İsa üçlüsünden dolayı insanın mahiyetinin Tanrı ile aynı olduğunu ileri sürer. Mehmet Âkif ise böyle fikirlere itibar etmez, o, insanın mahiyeti itibariyle "m eleklerden de ulvî" olduğu kanaatini taşır:

“Senin mâhiyetin hatta meleklerden de ulvîdir, Avâlim sende pinhandır, cihanlar sen de matvidir (İnsan adlı şiir, s. 72)

Demek ki insan, meleklerin kendisine saygıya durduğu bir varlık olarak hem onlardan çok yüce, hem de âlemler onda gizlenmiş, cihanlar da onda dürülmüş ve bükülmüştür, yani bütün evrendeki varlıkları bünyesinde nüve halinde ihtiva eden , çok karmaşık ve İlahî hitaba ve mesuliyet teklifine mahzar olmuş çok üstün bir varlıktır

Bu sebeple Mehmet Âkif, "meleklerden büyük hem çok büyük tebcile mahzar"olan bu çok yüksek vasıflı varlığın hemen tecelli etmesini ister; ama insan şiirinin sonunda bir endişesini ve korkusunu da belirtmekten kendini alamaz. O da kadri, kıymeti meleklerden yüce iken hayvanların seviyesine düşmek tehlikesi. Bundan dolayı Mehmet Âkif, insanı, fiillerinin, hareketlerinin ve eylemlerinin ne olması lâzım geldiği hususunda düşünmeye davet eder. Eğer fiillerini aklının değil de arzularının em rine verir de nefsanî arzularını kontrol altına alamazsa, hayvanlarla müsavi olacaktır. Bu ise onun fıtratına, tabiatına ve yaratılış gayesine aykırıdır. Çünkü meleklerden daha üstün bir seviyede iken o seviyeyi koruyamamak çok büyük bir düşüş olacaktır. Bunun için tabiatını, yaratılıştaki ham maddelerini, kabiliyetlerini geliştirmesi, işlemesi ve insanîleştirmesi icab eder.

Bunun yolu nedir?

insanın meleklerden üstün olan seviyesini korumasının ilk şartı Yaratıcıyı tanım ak ve ona iman etmektir. Mehmet Âkif Bey, "Tevhîd yahud Feryâd"adlı şiirinde hem uluhiyet, hem de iman, küfür, ilhad, kötülük gibi meseleleri ele alır. Aslında bu şiir İlahî nizamın yeryüzündeki ve toplumdaki aksi yani yansıması gibidir. Ona göre , "O , her ân yeni bir yaratmadadır"(Rahman: 729) mealindeki ayetten ve benzer ayetlerden aldığı ilhamla

Allah'ın hiç ihtiyacı olmadığı halde her daim yaratmakta olduğunu, sürekli çalıştığını, evrenin de daim î bir hareketlilik ve faaliyet halinde bulunduğunu söyleyerek fevkalade dinamik bir Allah anlayışı ortaya koyar:

Masiva bir şey midir, boş durmuyor Hâlik bile Bak tecelli eyliyor bin şe'n-i gûnâgûn //e(Durmayalım adlı şiir, s. 31)

Evrende hiçbir zerre bile olsa hiçbir varlık, bu hareket zenginliğine ve faaliyet çeşitliliğine bîgâne değil, Çünkü Allah'ın yaratma , tekvin sıfatı her an tecellî ediyor ve aktif bir şekilde onlara da tesir ediyor. Daha doğrusu bütün varlıklar da Kainatın bu ahengine uyuyorlar:

Şöyle gözden geçse bir hilkat temaşâ-hânesi, Çıkmıyor bir zerre fa'aliyyetin Mgdnes/YDurmayalım adlı şiir, s. 31)

İşte böyle hareketli bir evrenin bir parçası olan ve böyle her daim yeni yaratmalarla karşılaşan insanın bir"nüsha-i kübra" olabilmesi için önce mutlaka iman etmesi gerekir. Bu bakımda imana Mehmet Âkif ayrı bir önem ve değer verir:

imandır o cevher ki ilahi ne büyüktür! İmansız olan paslı yürek sinede yüktür. (Tevhîd yahud Feryad, s. 21)

Mehmet Âkif merhum imanı tasvir ederken daima "güven", "ümit", "azim","sa'y", "mücadele", "harp", "ilim", "bilgi", "cesaret", "atılmak", "kervana yetişmek", "ziya" gibi bir çok kavram kullanır. Bu onun ne kadar iyimser olduğunu , bedbinliğin insana ne büyük zararlar vereceğini bildiğini gösterir. Bundan dolayı olayların şerre değil "hayra da yorum lanm asını ister. Dolayısıyla onun düşünce sisteminin merkezinde ilim, iman hareket, değişim, yenileşme ve iyimserlik var. ileride göreceğimiz gibi ilhadı ve küfrü de "ümitsizlik", "karanlık", "boşluk", "anlamsızlık", "atalet", "tembellik", "cesaretlizlik", "korkaklık"gibi muhtelif kavramlarla ifade eder

Mehmet Âkif, Kur'an'a dayanarak ve dinam ik Allah anlayışından yola çıkarak imanlı ama imanının gereği olarak dinam ik bir insan ve dinam ik insanlardan kurulu dinamik bir toplum modeli geliştirmeye çalışır. Bunun için de İslâm'ın doğuş ve yükseliş yıllarındaki bizzat İslâm'ın kendisinden yükselen dinamizmi örnek gösterir. Hz. Ömer önce "dehşetli zıp ırken " nasıl olmuş da insan takatim aşan bir adaletin temsilcisi olmuş, Hz. Ali'deki bu derin irfan nereden gelmiş? Bunların hepsi İslâm'ın medenileştirici muhtevasından ve dünya görüşünden gelmektedir. Dolayısıyla hakiki insan o kaynaklara dayanarak ve onları içselleştirerek"/nsan-ı kdm/V"olabilir. Ama bunun için nihilizmden ateizmden, inkardan/ küfürden kurtulması yahut bunların deryasına düşmemesi icab eder.

Tevhidin m ânâsı ve ilke si:

"Tevhîd"in mânâsı birlik dem ektir; buna mukabil tevhîd'in ilkesi, insanın nitelikleri ve kabiliyetleri itibariyle sınırlanmadığı, tek tek niteliklerinin onun bütün varlığını ve kabiliyetlerini temsil edemiyeceği anlamını taşır. İşte bu ilkenin ışığında insan, yerde ve gökteki kainatın çalışma disiplinine ve âhengine uyarak hayatta pek çok şey yapabiliyor. Böylece alemde varlıklar arasında birlik meydana geldiği gibi, bu birliğin topluma da yansıması toplumsal birliğin meydana gelmesine imkan vermekte, insanın sımırlandırılmayan kabiliyetlerinin işletilmesi ile bu birlik topluma ve tabiata taşınmaktadır.

nsanın toplumdaki ve dünyadaki yaptıkları ve başarıları, saymakla bitmez. Mehmet Âkif merhum meseleye bu açıdan bakarak "insan" şiirinde insanın tabiatta imzasını attığı başarılarını sayıp döker. Yalnız o başarıların neler olduğuna geçmeden evvel bir hususa işaret etmek yerinde olacaktır:

İki tip insan:

Mehmet Âkif Bey, insanı bir madalyonun iki yüzü gibi görür: Bir yüzünde fert, beşer m ar. Bu fert, insanileşmemiş, manevileşm emiş varlık. Aciz, geri, cahil, çaresiz, m enfaatçı, küçük, yiyici, zavallı, cahilliği nisbetinde küstah, haddini bilmez, dalkavuk, riyakâr, iki yüzlü, ümitsiz, manevî değerleri yeterince kazanamamış kimselerdir

Madalyonun diğer yüzünde ise insan var. Bu insan, kudretli, imanlı, hür iradeli, azimli, azminden şaşmaz, zekî, aklını iyi ve hayırda kullanan, araştırmacı, m anevî dünyası zengin, ruhsal yapısı ahenkli ve huzurlu, dürüst, tenkitçi, soruşturan, kendini sorgulayabilen, tutuğunu koparan , sonuna kadar hayat mücadelesi verm ekten çekinmeyen , ideali için önüne gelen her engeli aşabilen, hareketli, dinamik, çalışkan, üretken, sabırlı, daima iyimser, olayları hep iyiye yorar, daima kendi olm ak ve kalmak isteyen yüksek şahsiyet sahibi, imanını ve müsbet ilimleri kendine destek edinmiş "yaşama/c hırs-ı cibillîsine meclub" bir varlıktır. Zaten bu nitelikler ve hasletler onun tabiatında mündemi (gizli) tir.

Fertten insan nasıl çıkar?

Fertten, ferdin yontulmamış kaba tabiatından böyle yüksek nitelikli bir insan nasıl çıkar?

Bir defa hayat harbini kazanmak için daimî çalışmak gerekir: Bu harb içinde kazanmaktadır çalışmış olan; Çalışmayıp oturandır, gebertilen, boğulan (Vaiz kürsüde, s. 262)

"İnsan hayatı mücahede/çalışma mahsulüdür, "o olmadıkça ne fertler, ne aileler, ne cemiyetler, ne cemaatlar, ne de milletler olur!

Eğer çalışmazsa insan olamaz, insan olamayınca bilimden, bilgiden , ilmin kudretinden mahrum kalır. Bu takdirde çok acı bir netice ile karşılaşır: Bilim ve teknoloji kudretine sahip olanların mahkumu, kölesi olmak, yani hürriyetin ve istiklalini kaybetm ek.:

Garbın/Batının emriyle yatıp kalkmaya artık mahkum Çünkü, hâkim yaşatan şevket-i fenden!bilimin kudretinden? m ahrum (Asım, s. 441)

"Ben insanım'."demek yetmez, zaten dese bile bunun alametleri ortaya çıkmayınca kimse inanmaz. Öyleyse insan olmanın esası nedir? Hürriyet ve hak sahibi olmak ve bu hürriyet ile hakların masun (dokunulmaz) olması gerekir:

Desen bir kere:"İnsamm!" kanan ki m? Hem niçin kansın1 Hayır, hürriyetin, hakkın masun oldukça insansın.

Mehmet Âkif Beye göre hürriyete ve bir takım haklara sahip olmak yetmez. Onları hak etmek ve koruyabilme lâzım. Korumak için de ne yapm alı?Âkif merhuma kulak verelim:

Bu hürriyet, bu hak bizden bugün âheng-isa'y ister (çalışma ahengi, düzeni ister,) Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter. (s. 454)

Bir başka yerde adam olmanın şartı olarak da hürriyeti, hür olmayı gerekli görür:

Adam mısın: Ebediyen cihanda hürsün, gez; Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez Adam değil misin oğlumıgönüllüsün semere Küfür savurma boyun kestiğin semercilere( Asım, s. 403)

Demek ki insanın hak ve hürriyeti hak etmesi ve koruyabilmesi için çalışarak ona liyakatini isbat etmesi gerekmektedir. Çünkü hür olan kimse, aynı zamanda adamdır ve cihanda kimseye boyun eğmeden, minnet etmeden gezip yaşayabilir. Ancak bunun için çok hem de pek çok çalışması, alnının ve bütün vücudunun ter içinde kalması, terlerinin kurumaması gerekir.

Hürriyeti ilan yeter mi?

Hatta hürriyeti ilân etmek de yetmez, hürriyeti hazmetmek gerekir, bu sebeple önce onun şuuruna ermek ve o şuuru taşımak gerekir. Bunun için de hürriyetin fikir olarak halka hazmettirilmesi icab eder, (tıpkı demokrasiyi ilân edip de ilan edenlerin bile onu benimseyemeyişi gibi):

Sade hürriyeti i'lan ile bir şey çıkmaz, Fikr-i hürriyeti hazmettiriniz halka biraz. (Köse İmam başlıklı şiir, s. 130)

Peki insan, sadece hak ve hürriyetini kazanmak için mi çalışacak? Bu çalışmanın başka gayesi ve hedefi olmayacak mı? Var elbette. Nedir o? "Necat"yani kurtuluş. Bu konu da da Âkif Beyi dinleyelim:

Ey yolda kalan yolcusu yelda-yı hayatın! (uzun hayat yolcusu) Göklerde değil, yerde değil, sen'de necatın: Ölmüş dediğin ruhu alevlendiriver de, Bir parça açılsın şu muhitindeki perde, (s. 465)

Şu halde hedef insanın maddî ve manevî esaretlerden kurtulması ve kendisi olm asıdır. Peki bu necat nerde? Üstadın cevabı gayet açık:SEN'de yani insanın kendisinde. Onu insan ne yerde, ne gökte, ne de başkalarında(mesela Mehdi beklemek gibi) aramalı, sadece ve sadece KENDİ'nde aramalı ve bulmalıdır, işte mesele millî devlet ve cemiyet çapında "Millî ruh"a, Âkif merhumun tabiriyle "kendi mahiyet-i ruhiyemiz"e gelip dayanm aktadır. Bunun için Âkif merhum meselenin yöntem ini de ortaya koymaktadır:

"Ölmüş denilen ruhu alevlendirmek”

Mehmet Âkif merhum, "necat'în kazanılmasındaki güzergâhı da çizer: Yavuz Sultan Selîm merhumun tarihte hiçbir hükümdarın geçmeye teşebbüs dahî edemediği Sina çölünü geçerek Mısır'ı fethetm esi, kendisinin de birinci cihan harbinde Kuşcubaşı Eşref ile katettiği gibi, çöllerden insanın geçmesini zarûrî görür, çöller geçilmeden necat ümidi olmadığını haykırır.

Ser menzihi merama varır durmayıp giden Yoktur necat ümidi bu çöller geçilmeden (Durmayalım adlı şiir, s. 28)

Şairimiz bununla da iktifa etmez ve insanlık kervanının taşkın nehrinin âhengine uym adan hedefe varm ak da gayri mümkün olduğunu beyan ed er.: Nehr-i feyzafeyz-i insaniyetin âhengine Uym adan, kâbil değildir düşmemek bir engine (s. 28)

Bu hususta insan, öyle azim li, kararlı ve iradeli olacak ki evrende ışık (Ziya ) kalmasa onu yaratacak, evreni karanlıklardan kurtaracaktır:

Şairimiz elleri böğründe yatan şaşkın insanı şöyle bağırır:

Alemde ziya kalmasa halk etmelisin halk Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk\(s. 209)

Her hâl ü kârda çok ileri yol almış medeniyet kervanına yetişmek, mesafeyi kapatmak lâzımdır. Yoksa ıssız çöllerde kaybolup gitm ek de var. Bunun için insan aynı zamanda, hep geleceğe yönelip kurtulma ümidi içerisinde mücadele etmelidir. Çünkü gelecek (âti), korkusuz olup kutsal bir haktır:

Durma, mazi bir m ugeylanzârfdehşet verici dikenli biryol)-/ dehşetnâktır. Git ki, âti korkusuzdur, hem ne kudsi haktır!, (s. 30)

Şu halde insanın çalışmasının yanında, insan olabilmesi için sonunda evrenin âhengine iştirak etmesi ve kâinata katkıda bulunması için felâketlere sabretmesi icab eder: Asıl, felâketlere sabreyleyenler insandır...(s. 58)

Mehmet Âkif merhum Asr suresinden ilham alarak yazdığı mealde insanın hangi sıfatlarla insan olduğu ve insanlığın ne olduğu hususunu açıkça beyan eder:

Başta iman-ı hakîkî, sonra salah, sonra hak, sonra sebat, insanlık da işte bunlardan ibarettir. Bunlar birleşti mi insan için artık hüsran yoktur, (s. 419)

Şimdi bakalım bu üstün nitelikli insan tabiatta , toplumda ve hayatta neler yapmış, neler yapacak?

İnsanın dünyadaki başarıları ve azmi:

Mehmet Âkif Bey, "İnsan" adlı şiirinde insanın mahiyetini açıkladıktan sonra onun akıl, iman ve ilim kudretine dayanan azmi ve üstün iradesi sayesinde ulaştığı başarılarını bir bir sayar:

-Tabiat senin esirindir, varlıklar sihirli ellerindedir, senin koyduğun kanunların m ahkumudur, bütün dünya. -Çevik ve atik irfanın bulutlardan yıldırım lar avlar; tenkitçi/araştırıcı idrakin yerin altından madenler çıkarır. -Denizler yatağın, dalgalar nazlı beşiğindir; senin kanatların gökleri ölçmektedir. -Hava, hükmünü bir anda dünyanın her tarafına götürmek için akıp giden bir vasıtadır. -Maniler, engeller, sıkıntılar, zorluklar senin çabalarına dayanamaz, sen azim ve teşebbüs savaşı meydanına atıldıkça sana hücum edenler karşında tutunamazlar. - Karanlıklarda gezsen bile, hikmetli düşüncen, öyle bir kandil olur ki, onun her parlayışı ebedî bir ziyadır. -Susuz çöllerde kalsan, kılavuzun gayretinin ilhamıdır ki her adımında gölgelik ve sulak vahalar gösterir. -Zindanlar, sürgünler/menfalar, makteller/kıtal yerleri, senin ilerlemene mâni olamaz. Demir eller yolunu kesmek kapatmak istese dahî dinlemezsin, aşar gidersin. -Göklerden inen takdirin teyidi olduğundan zulüm ve istibdad burçlarını senin sakin ve huzurlu bir tedbirin hemen yıkıverir. -Aramaktan, bulmaktan usanmazsın, yükselmekten yücelmeye atıldıkça "şimdi de başka geleceğe atılsam "dersin. -Hilkatin bütün sırlarından hâberdar olmak istersin, hiçten ibaret olan bu gayb âleminden kurtulmak istersin.

-Mebde, mead ve hal(başlangıç, son ve hâl) in üç muamma olarak karşında dururken onları halletmek şevkiyle koşar durursun, hakikattan bir parça olsun duymazsan oturmazsın. - Karanlıklara dalmaktan çekinmezsin, bütün yaratıkların sırları sana ayan olsa yine vazgeçmezsin. -İşte o zaman Sani'in (Yaratıcının) mahiyetine sıra gelir, O en heybetli mahiyet senin sabır ve huzurunu tutuşturup yakar. - Bundan dolayı senin için bir lahza durup dinlenmek yok, daimî bir akışa tabisin, zira ne hâle râzısın, ne de istikballe kanaat edersin. - Öyleyse böyle sonsuz bir ilerleme sahası karşında durup dururken, nasıl olur da "Ben pek mahdut/sınırlı bir cirmim" dersin, (insan adlı şiir)

Bu insan tasvirlerinden de anlaşılacağı gibi, şairim iz, insana dünya ile sınırlı olmayan sonsuz bir çalışma sahası ve bitmez tükenmez, hedefler göstermekte, başarılarına bitmez tükenmez başarılar katmasını istemektedir.

Kant, Boutroux ve M. Âkif:

Burada insan şiirindeki bir beytin üzerinde özellikle durm ak icab etmektedir: Esirindir tabiat dest-i teshirindedir eşya, Senin ahkamının münkadıdır, mahkumudur, dünya Bu beyitte şairimiz, tabiatın insanın esiri, varlıkların onun sihirli ellerinde olduğunu söyledikten sonra çok mühim bir iddia ileri sürer: Dünya insanın koyduğu hükümlerin yani kanunlarının mahkumudur, onlara uymakla mükelleftir. Alman filozofu Kant, "Ben Kopernik vâri bir inkılâb ya p tım ." diyordu. Yaptığı inkılâb ne idi? Kant'a gelinceye kadar, Batıdaki filozoflar, bilim adamları, tabiatın, kendi kanunlarını insan zihnine dikte ettirdiğini söyleyip durdular, işte Kant 18. asırda bu anlayışı tersine çevirdi:Tabiat kendi kanunlarını insan zihnine dikte ettirmez, ama insan aklı ve zihni, tabittaki olgular selinin akışına göre kendi formüle ettiği kanunları, tabiata dikte ettirir. Bu tıpkı Kopernik'in dünya merkezli âlem görüşünü yıkarak güneş merkezli bir âlem anlayışı getirmesi gibiydi. Kant'ın bu fikrinden ilham alan Emile Boutroux, 1874de ortaya koyduğu zorunsuzluk/ olumsuzluk doktrininde sekiz varlık tabakası kabul ederek her tabakada ayrı kanunla­ rın geçerli olduğunu ileri sürüyordu. En üstte düşünen varlık tabakasında yani insanın bulunduğu tabakada hiçbir tabiat kanunu geçerli değildir. Öteki tabakalardaki tabiat kanunlarının yerine insanın kendi koyduğu ve şartlara formülünü değiştirerek yeniden ifade ettiği kanunlar geçerlidir. Ziya Gökalp, bunu topluma uygulayarak bu varlık tabakalarını bir apartmanın katlarına benzetir. Her katta oturanlar, evinde kendi kurallarını ve yaşama şeklini kendisi tayin eder ve uygular. Dolayısıyla insanın koyduğu kanunlara dünya uymak ve onları uygulamak zorundadır.

Mehmet Âkif Bey, bu beyitte Kant'ın zihin kanunlarını dikte ettirir, fikrini tam tamına, hatta daha da kuvvetli şekilde ifade etmiştir. Kendisi, Kant'ı veya Boutroux'yu okudu mu, bilmiyoruz. Okumuş da olabilir, zira o zaman Boutroux bizde moda idi. Onun doktrini bizde de çok kimseyi tesiri altına almıştı. Nitekim Said Halîm Paşa, şehid edilmeden kısa bir süre önce yayımladığı makalede şeriatı tarif ederken tabiat kanunlarını da işin içine katıyordu. Demek ki büyük şair ve büyük mütefekkir Mehmet Âkif Bey, insanı yüceltirken çok mühim bir fikir ortaya atarak insanı yaptığı ve yapacağı şeylerin azametini de göstermeyi başarmıştır.

insan , kendi içine kapandığı vakit, tabiatta ve toplum içinde eridiği zaman hür olamaz, çünkü hürriyetini kaybeder. Bu takdirde ise robot, hacıyatmaz veya "makine insan" olmaktan kurtulamaz. "Garbın em riyle yatıp kalkmaya mahkum" olur ve sırtına vurulan "semer"e de razı olmak zorunda kalır. Bu sebeple , emeğine tapm amak şartıyla çalışması lâzım. Zira putperestlikte, insan kendi egosuna, kendi üstün niteliklerinin birine veya bir kısmının izdüşümüne tapar hale gelir. Bu vartalara düşmemek için Üstün Yaratıcıyı ve O'nun insanı "Ahsen-i takvîm" (En güzel şekilde) yarattığının şuurunu taşıması lâzım, yoksa "esfel-i sâfilîn"e (aşağıların aşağısına) atılma tehlikesi içine girer.

Çalışma ve kanunu nedir?

nsan çalışarak evrenin âhengine uyduğu , tabiattaki bir takım perdeleri de kaldırdığı zaman daha hürdür. Çünkü çalışma yeniliktir, ilerlemedir, değişimdir, hayata, insanlara ve topluma katkıdır, dünyayı değiştiren, tabiatı insanileştiren faaliyettir. Çalışma beşerî azmin yılmaz iradesinin özüdür. Çalışma her daim maddeyi mânâlaştıran, ona anlam katan , onu yorumlayarak kültürü yaratan, tabiata nüfûz eden ruhtur, faaliyettir. Çalışma yabancılaşmayı tedavî eder, daha huzurlu yaşamak için dünyayı değiştirir. İnsan böylelikle monoton dünyaya yeni bir mânâ kattığı ve yeni hamle getirdiği için muntazam işleyen alem nizamına kendisini uydurmuş olur. Ama insan, tabiatı sömürmek için değil, onunla dost olmak ve içindeki ve dışındaki tabiatı aşmak, onların bağlarından kurtulmak için hayata, topluma, insanlığa ve tabiata yönelmelidir.

Âkif Bey, bundan dolayı, insanın “cılız kollarının dünya ile harb ettiğini" söyler ve ibret al erbab-ı ikdamın bakıp âsârına: Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken ısrarına (Durmayalım başlıklı şiir, s. 29)

diyerek değişimin hızını ve büyüklüğünü de ifadeye çalışır. O insan olma davasında olan herkesin çalışması gerektiğini söylerken "afa/ef"(çalışmama, tembellik)i d e ‘‘yaratılışın kanunlarına isyan"olarak niteler:

Atâlet fıtratın ahkamına mâdâm ki isyandır; Çalışsın, durmasın her kim ki dâvasında insandır. (Hasbihâl başlıklı şiir, s. 146

Çalışmanın gayesi:

Evet insan çalışmalı, fakat boş yere , maksatsız ve gayesiz değil, mutlak bir gayeye bağlanarak çalışmalı. Bu gaye ne olabilir? Evvela "taharri-i h a kika f (hakikati araştırma hırsı), bilginin, ilmin ve irfanın "ser-haddine"yani son hududuna ulaşmak . Sonra da "insanlığın mânâsı" nın tecelli etmesi ve vicdan da "en son ze vki" ne ermek. Bu da insanlığa ve kainata iştiraktir. Fakat burada en büyük ve en yüce emel, BEKA'dır. Yani ebedî olmaktır. Mehmet Âkif üstadımız, bu sebeple, insanı kendine getiren şu İlâhî sadâyı, çalışmanın kanununu gibi bildirir.

Bekâyı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir; Çalış çalış ki beka sa'y olursa hak edilir. (Vaiz Kürsüde şiiri, s. 255)

Çalışma sahası insanın em rine verilmiş olan bütün kainat. Fakat Allah'ın "sarây-i vahdeti" ne girmek yasaklı bölge, insan cihanın ortasına atılmalı, fezayı dolaşmalı, âsumana çıkmalı, yer yüzüne in m e li, Allah'ın kâinattaki hikmetli delillerinin gaybî bir lisanı olan, varlığı inleten âhengin tek mânâsını duymalı ve “âheng-i sermediyye") ye yani ebedî âhenge uym alı. İşte tabiata, insanlığa ve kainata iştirak dediğimiz şey budur. Allah insanlara şöyle seslenir:

Çekil de feyz-i mübinimle tâ ezelde sana Musahhar eylediğim bir cihanın ortasına A tıl... Fezayı dolaş, Asü mâ ne çık, yere in; Lisan-ı gaybım olan beyyinât-ı hikmetimin, Vücudu inleten âheng-i yek mealini duy! Düşünme, haydi şu âheng-i sermediyete uy\ (Vaiz kürsüde şiiri, s. 259)

Yalnız burada bir hatırlatma yapmakta fayda var: Mehmet Âkif merhum, insanın bu dünyadaki bir ebedîlik için çalışmasını düşünmez. Çünkü bu alem de, insan da fânîdir. İsmi cihan durdukça anılsın, ama esas ebedîlik,"âhiretyurdunda"dır.

İnsan emeğine ve paraya boyun eğmeli mi?

Yukarıda insanın emeğine dayanarak kafasında yarattığı putlara taptığından bahsedildi. Aslında insanın emeğinin mahsulü olan paraya servete, şöhrete ve şehvete tapması tarihin ilk devirlerinden beri vardır. Nitekim Kur'an, Firavun gibi, Haman ve Karun gibi nefsine ve servetine tapan putperestlerden bahseder. Hatta Karun'un hâzinelerinin sadece anahtarlarını bir bölük insanın taşıdığını bildirir. Böylelerinin akibetlerinin ne kadar feci olacağını sık sık haber verir. Ama son asırlarda kapitalist sömürgeci zihniyet insanları, daha çok servete tapmaya yöneltti. Çünkü manevî dünyaları gittikçe körelmiştir işte mütefekkirimiz Mehmet Âkif Bey, insanın hürriyetini koruyabilmesi için paranın ve servetin önünde de eğilmemesi lâzım geldiğini söyler. Kendisi üstün ahlâkın ve meziyetlerin mücessem(canlı, cisimleşmiş) örneği olduğu için kendi tutum unu cihana şöyle ilan eder:

Doğduğumdan beridir aşıkım istiklale, Bana hiç taşımalık etmiş değil altın lâle

Demek ki mütefekkirimiz nazarında "altın lâle" ye yani paraya düşkün olmak, boynuna köpekler gibi bir tasma taktırmaktır, insan bu zaaflardan kurtulmalıdır. Bu takdirde insanın ahlâkı karşımıza çıkar. Ahlâk, insanlar için vardır. Tanrı'nın ahlâkı olmaz. Diğer canlıların da ahlâkı yoktur. Çünkü onlar m ükellef değildir, dolayısıyla mesul de değildir. Emaneti yüklenen sadece insandır. Mesul ve mükellef olunca hür olması da zarûrî olarak kendini gösterir. Sorumluluk gelince ahlâk, hukuk, adalet, ceza, mükâfât kavramlar birer mânâ kazanır, yerini bulur.

Gelelim insanın inkar ve ilhad (ateistlik) cephesine:

insanın binbir türlü hâli var. insanın “eşref saof/"olduğu gibi "eşek saati"de var. Bunun gibi insanın ruhsal durumunun değişkenliği gibi zihnî durumu da çokdeğişken ve akışkandır. Hele okuyan, düşünen ve araştıran insan her zaman şüphe içinde olabilir. Bu şüphe derinleşerek sahibini inkâra ve ilhada(ateizme) veya nihilizme götürebilir. Bu bakımdan Mehmet Âkif merhumun insanın iman cephesine ait başlıca görüşlerini belirtmişken onun bir ateistin ve nihilistin psikolojilerini bir şiirin dar muhtevası içinde tahlil edişine bir göz atalım:. Şair mütefekkirimiz, "Tevhîd yahud Feryâd" şiirinde insanın Allah ve kâinat karşısındaki durumunu oldukça derinliğine tahlil eder. Şiirin bu kısmının ayrıca tahlil edilmesi daha doğru olur. Şairimiz evvela insanın ve aklının mutlak bilgiye ulaşmaktaki aczini ortaya koyduğu gibi, Allah'ın çok soyut kavramlarla anlatılan varlığını kavramaktaki aczini de ifade etmeden geçemez:

Bâki'yi beşer her ne kadar etse de tenzih, Fâniyyeti icabı eder kendine teşbih!

Çünkü ona göre insan fikri, mutlaka nasıl yol bulsun k i, ruhun varlığını düşünürken cisimleri, bedenleri tasavvur etmekten kurtulamaz.

Itlaka nasıl yol bulabilsin ki tefekkür? Eşbahı görür, eyler iken ruhu tasavvur

Ateistler umumiyetle kötülük problemine takılarak alemde kötülükleri Tanrı neden önlemiyor?Yoksa önleyemiyor mu? derken O'nun inkârına vârıp dayanırlar. Yahut bazıiarı da kendine göre tapılacak putlar icad ederler. Mehmet Âkif merhum da kötülük problemini ele alır. Hayattaki bir takım olumsuzlukları dile getirir. Allah'a seslenerek canileri, katilleri meydana sürenin, bunlara cüret verenin, takvayı ve fücuru yaratanın, zâlimde meydan okuma meylini ilham edenin, mazlumun zalimden nefret etmesinin, cahilin neden hayat âdâbını öğrenmediğinin esas sebebinin "bir failin icbarı"olduğunun yani hepsinin Allah'tan geldiğini anlatır. Sonra yine aynı mealde başka menfi olaylarla ilgili şu soruyu sorar: -Bir zulüm kılıcı dünyayı yakıp yıkmaya ve insanları kesip biçmeye senin em rinle mi kalkışıyor? Sonra şunları sıralar: -Zâlimlere kahrın o kadar cesaret verdi ki nerdeyse ümitsizlik içinde vicdan "âdil-i mutlak yok" dedirtecek. -Yerdeki binlerce feryad göklere yükselirken gökler o inltileri sadece tekrar ediyor. -Yeryüzünde binlerce mazlumun yuvası yanarken bir yandan da milyonlarca gencin zekâ şulesi sönmekte. -Felâkete uğramış bir ana, evladını kara toprağa gömmüş, çaresiz, eli böğründe inliyor. - Öte yandan bir sürü talihsiz, bir ekmek parçası için ırzını zâyi ediyor. -Binlerce yetim boynu bükük dururken yuvası bozulmuş aileler, başlarını sokacak bir yer arıyor. -Bu olumsuzlukların hepsinin sebebi bir zorlama ise insan, irade hürriyetini inkâr eden bir cebriyeci olur. Mehmet Âkif merhum cebrî değilim ...O lsam ne suçum var?

diyerek, cebrî olanların da günahkâr olmayacaklarını zımnen ifade eder ve onları terbiye etmiş olur. Sonra da Allah'a şöyle hitab eder:

Sendense eğer çektiğimiz bunca devahî (belalar) Kimden kime feryad edelim söyle İlâhî!

Buraya alabildiğimiz ve alamadığımız yeryüzündeki pek çok olumsuz, üzücü hadisleri bir bir zikreden şairimiz, bu kadar olumsuzlukların insanı ilhada (ateizme) götürebileceğini hesaba kattığı için beşerde kiminin kalbinde yıldız gibi parlayan bir ümid bulunduğunu, bu bakımdan imanın büyük bir cevher olduğunu belirtir. Mü'min imanıyla birkaç günlük dünyanın üstünde Allah'ın ne parlak alemleri olduğunu bilir. İmanlı kimse hayatta ne kadar cefa çekse, eza görse, sıkıntı yaşasa da imanının gücüyle bunlara tahammül eder, teselli bulur, böylece onları göğüsler.

Ya mülhidin durumu?

Şairimiz burada çok mühim bir soru sorar: Peki bir mülhidi (ateisti, dinsizi) kim teselli edecek? Kimse teselli edemez. Çünkü onun düşünce ufuklarına gelecekteki mükâfât âlemi(ahiret hayatının sonsuz nimetleri) sığmaz. Mülhidin inanışında şu semalar ve zeminler baştanbaşa "boşluk"tan ibarettir. Bu boşlukta ise onun feryadını akan gözyaşlarını dinleyecek bir kerem kulağı yoktur. Kendisi tesadüfen bu aleme düşmüş, etrafına da binlerce felâket üşüşmüş. Hayatı o felâketlerle boğuşarak tükenecek ve hüsran içince ölüp gidecektir. Âkif Bey, mülhid insanlara acır: Onların varlıktan nasibi, inliyerek ölmektir. İşte bu güruh, beşerin "en âvâre garibi" olan kimselerdir. Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, şairimiz, Allah'ın varlığını inkâr etmek (ateizm, ilhad) ile hayatı ve dünyayı "boş" kabul etmeyi (nihilizm) i bir ve aynı saymaktadır. Bu "boş" kelimesi, Kur'an'daki "abes" kelimesinin karşılığı olarak kullanılmış olabilir. Âkif Bey, mülhidlere kızmaz, onları "tekfir" etmez, onlara "canınız cehennem e" demez; onlara acır ve onlara karşı duyduğu merhametin tecellisini ister, onların kurtuluşunu Allah'tan niyaz eder.

Mü'minlere imdada yetiş merhametinle Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle

Çünkü onlar, karanlıklara daldıkları için yollarını kaybetmiş, kılavuz olacak bir hidayet rehberi bulamadıkları için bunalmış şaşkınlardır. Burada dikkat edilecek husus, Âkif merhumun mülhidlere lanet okum am ası, aksine onlara rahmet ve hidayet dilemesidir. Bu da Mehmet Âkif'in ne kadar ince kalbli ve insan sever (hümanist) olduğunu gösterir.

Neden mülhidlere bu kadar merhamet diliyor? Çünkü Âkif merhumun nazarında onları bu dalâlet gecesine (şebistane) süren bizzat Allah'tır. Öyleyse onların karşısına bir hidayet şafağı doğması yine Allah'tan olacaktır. Çünkü mülhidin inkârcı kalbi de tevhide inanmış kimsenin mü'min kalbi de Allah'ın elindedir:

Mülhid de Sen'in kalb-i muvahhid de Şenindir. ; İlhad iletevhîd nedir? Menşei hep bir.

Bu ikinci mısra, çok önemli ve cesur bir ifade sayılabilir. Çünkü ilhad ile tevhidin kaynağının bir olması demek, bunların barışıp kaynaşabilme imkânına sahip olması demektir. Bundan dolayı şairimiz daha sonraki beyitte daha da ileri giderek, insan düşüncesinde bu iki zıt anlayış arasındaki farklılığın sebeplerinin ne olduğunu sorar, fakat ona bu İlâhî bir sır olarak kalır. Demek ki mütefekkirimiz, cemiyetteki birtakım sorunların ta köküne kadar derinliğine inmekte buna çare aramaktadır. Acaba mütefekkirimizin gayesi gerçekten bunları kaynaştırmak mı? Belki. Ama Allah'ın merhametini tecellisine bağlı olarak. Mehmet Âkif merhum, tarihin eski devirlerinden beri gelen kötülük problemini böylece çözmeye çalışır, iman olmadan insanın "nüsha-i kübra" olması, kemal dercesine yükselmesi mümkün olmadığına bakarak bunu, şairimiz, inanan kimseyle inkâr edeni karşılaştırarak imanlıya ait fikrin doğruluğuna delil gösterir. Âkif merhum, kötülük problemini ortaya koyarken, imanın önemini belirtirken, inançsızlığın insanı nasıl ümitsizlik ve boşluk içinde yüzdürdüğünü vurgulamıştır. Şu hâlde Mehmet Âkif'in insan anlayışı, onun insanı, hayatın her yerinde ve her ânında dimdik ayakta durup mücadelesini kazanmaya götüren, onun iki cihanda mutlu ve bahtiyar olmasını temin eden bir anlayıştır. Bu bakımdan onun insanı "Allah'a dayanan, sa'ye sarılan ve hikmete râm olan" bir insandır. Âkif Bey, insan için başka yol bilmediğini bildirir, bu insan, imanından dolayı daima iyimser ve kötümserliğe her zaman karşıdır. Bu da insandaki sönmeyen ümidin ifadesidir.

Şiirler, Ömer Rıza Doğrul tarafından yayına hazırlanan Safahat'm 1950 baskısından alınmıştır

"Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi" Vefatının 71. Yılında Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 32. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 3. kitabı. Mart 2008

Bu haber toplam 70 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim