Giriş: Karakoç Poetikasında Çocuğun Ontolojik Yeri
Türk şiirinde çocuk imgesi çoğu zaman bireysel hatıralar, oyun, masumiyet ve geçmiş özlemi üzerinden değerlendirilmiştir. Ancak Sezai Karakoç şiirinde çocuk, yalnızca biyolojik bir yaş evresini temsil eden bir unsur değil; yetişkinlik ve daha ileri yaş düzeylerinin de üzerinde, imgesel bir düşünür, bir düşünce insanı biçimindedir adeta. Sezai Karakoç’un poetikasında çocuk; insanın yaratılış hakikatine en yakın bulunduğu varlık hâli, eşyayla sahici bağ kurabilen asli bilinç alanı ve modern hayatın aşındırıcı etkilerine karşı korunmuş son kale gibidir. Bu yönüyle çocuk, Karakoç şiirinde hem metafizik bir özne hem de medeniyet tasavvurunun merkezinde duran kurucu bir imge olarak karşımıza çıkar.
Çocuğa yüklenmiş anlam, masumiyetin ve afiyetin ifadesi olarak bütün yaş aralıklarını kapsar ve çocuk, aslında hiç büyümeyen bir insan olarak görünüm kazanır. Karakoç’un hemen bütün şiirlerinde insanın aslında “çocuk insan” olarak yer edindiğini söyleyebiliriz. Safiyeti, bakış açısının saflığı ve arılığı, düşünürken dahi bir çocuk iyiliği içinde oluş biçimleri, şiirinin ne denli kirlenmemiş bir insan tipolojisine gönderme yaptığıyla da ilintilidir. Örneğin “Masal” şiirinde Batı’ya kurban verilmiş bütün iyi niyetlerin ve safiyetin yok oluşu ile bu yok oluşa karşı bir diriliş öngörüsü de bütünüyle çocuk safiyetinden ileri gelmektedir, diyebiliriz.
Karakoç’un şiir dünyası hem kendini kolay ele verir türden hem de gizemli, imgesel, imaj yüklü; arketipleri ve destansı özellikleri çıplak gözle görülebilecek kadar da sarihtir. Eleştirel gözle incelendiğinde Karakoç şiirinde çocuğun sürekli olarak masumiyet ve safiyet temelli “Diriliş” düşüncesiyle birlikte ele alınabileceği görülür.
Şair için diriliş kavramı yalnızca tarihsel yahut toplumsal bir yeniden ayağa kalkış, bir silkinme, bir kıyam ve kendine geliş süreci değil; bütün bunlarla birlikte insanın kendi hakikatine dönüş serüvenini, tözün ortaya çıkışını ve cevherin zuhur edişini de ifade eder. Bu bakımdan ivme yönünü bu hat üzerinden okumak gerekir. Bu dönüşün en sarih, en sağlam imkânı ise kavramsal olarak en başta çocukta saklıdır. Çünkü çocuk, safiyetini koruması bakımından modernliğin kıskacında bazı hâllerde hayatın baş döndürücü hızından, sürekli tüketim çılgınlığından ve çıkar merkezli şeylerin şerrinden beridir. Çocuğun dünyasında hayret hâlâ canlıdır; ete kemiğe bürünmüş hâliyle dipdiridir.
Karakoç, çocuğa yalnızca bir eşyaya bakar gibi değil, anlam üzerinden bakar; onu imgesel bir üretimle değerli hâle dönüştürür. Bu sebeple Karakoç şiirindeki çocuk imgesi, geçmişe dönük ve nostaljik çırpınışlarla didinen, romantik bir özlemin figürü değildir. Aksine çocuk; masumiyetiyle, safi insan unsurlarıyla ve idealize edilmiş hasbilikle geleceği kuracak manevi cevherdir.
Çocuğun Korunağı ve Ses Bayrağı: Bir Şiir
Karakoç’un şiirlerinde çocuk figürü çoğunlukla anneyle birlikte düşünülür. Anne, yalnızca biyolojik yakınlık kuran kişi değildir; çocuğun dünyayı anlamlandırmasını sağlayan ilk anlam iklimidir de. Anneyle çocuğun bağı, bir medeniyet tasavvurunun ses verişini salık verir adeta.
“Anneler ve Çocuklar” şiirindeki:
“Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne”
(Anneler ve Çocuklar, Gün Doğmadan, Körfez, Diriliş Yayınları, Haziran 2000, Birinci Baskı, s. 91)
dizeleri, anne-çocuk ilişkisinin yalnızca fiziksel bir bağdan ibaret olmadığını gösterir. Burada anne, çocuğun dünyayı güven içinde algıladığı ilk evreni temsil eder. Çocuğun bir inşa süreci oluşu ve geçmişinin anne oluşu, medeniyet izleği gibi bir çağrışımı işaret etmektedir. Çocuk ise annenin geleceğe dair umudunu taşır. Diriliş tasavvurunu medeniyetin biçimlenmesi olarak da değerlendirmek mümkündür. Böylece anneyle çocuk arasındaki bu güçlü bağ varoluşsal bir bütünlüğe dönüşür.
Karakoç’un şiirlerinde geleneksel ev, mekân ve yuva imgesi de bu bütünlüğün önemli parçalarından biridir. Geleneksel ev ve çocukla ilintili mekân unsuru, yalnızca içinde yaşanan bir yapı değildir. Masalların anlatıldığı, duaların yükseldiği, büyüklerin sözünün yankı bulduğu, çocuğun tabiatla ilişki kurabildiği canlı bir kültür alanıdır. Şairin şiirlerinde ev, koruyan, kuşatan ve insanı anlam dünyasının içinde tutan bir yapı olarak öne çıkar. Çocuk burada yalnızca büyütülmez; bir medeniyet tasavvurunun içine yerleştirilir. Çocuğun anneyle, annenin de çocukla yoğrulması dikkat çekicidir.
Hafıza, İman ve Medeniyet Aktarımı: “Çocukluğumuz”
“Çocukluğumuz” şiiri, Karakoç’un çocuk imgesini yalnızca bireysel hatıra düzeyinde kurmadığını; çocukluğu iman, aile, gelenek ve medeniyet aktarımıyla birlikte düşündüğünü gösteren temel metinlerden biridir. Şiirin açılışındaki:
“Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde”
dizeleri, çocuğun dünyaya yalnızca biyolojik bir varlık olarak gelmediğini; ilk kelimeyle birlikte bir anlam evrenine dâhil olduğunu gösterir. Burada anne, çocuğa sadece konuşmayı öğreten kişi değildir; ona varlığı okumayı, eşyaya iman merkezli bakmayı öğreten ilk rehberdir.
Şiirde gül imgesi de aynı aktarımın devamı olarak belirir:
“Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi”
(Anneler ve Çocuklar, Gün Doğmadan, Körfez, Diriliş Yayınları, Haziran 2000, Birinci Baskı, s. 97-98)
Gül, Karakoç’un şiirinde sıradan bir tabiat unsuru olmaktan çıkar; metafizik bir işarete dönüşür. Çocuk, gülü yalnızca rengiyle, kokusuyla, biçimiyle tanımaz; onu ilahi iyiliğin yeryüzündeki remzi olarak kavrar. Böylece çocukluk, eşyanın ardındaki anlamı sezebilen bir bakış biçimi hâline gelir.
Şiirde baba figürü ise çocuğun tarih ve kahramanlık hafızasıyla bağını kurar. Destan, mesel, masal gibi arketip/ilk örnek unsurlar, bir bakıma baba imgesi üzerinden işlenmiştir.
“Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kırata”
(Anneler ve Çocuklar, Gün Doğmadan, Körfez, Diriliş Yayınları, Haziran 2000, Birinci Baskı, s. 91)
Bu dizeler, aile ortamında aktarılan sözlü kültürün çocuğun zihninde nasıl canlı bir medeniyet sahnesine dönüştüğünü gösterir. Anne çocuğun iman ve merhamet dünyasını kurarken, baba tarihsel hafızayı, kahramanlık duygusunu ve aidiyet bilincini taşır.
“Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık”
(Anneler ve Çocuklar, Gün Doğmadan, Körfez, Diriliş Yayınları, Haziran 2000, Birinci Baskı, s. 91)
dizesinde ise çocuğun model kişiliği ve ümmet bilinci, bir şah dize hâlinde kendisini gösterir. Bunun, bir medeniyet inşası teklifinde bulunan büyük şair ve münevver bir kişiliğin şiirinde yer alması boşuna değildir.
Şiirin sonundaki:
“Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi”
(Anneler ve Çocuklar, Gün Doğmadan, Körfez, Diriliş Yayınları, Haziran 2000, Birinci Baskı, s. 91)
dizesi ise çocukluğun kaybını bireysel bir hüzünden öte, medeniyet ikliminin çözülüşü olarak ele alır. Böyle bir medeniyetin, yani çocuk medeniyetinin masumiyet ve biricik iyilikle bezenmişliğinin bundan beri kılınmasının öğüdü olarak finale taşınmış gibidir.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.