Sadece Özbekistan’ın sokaklarında ve caddelerinde gezerken değil, otobüste de metafizik beslenmemiz devam ediyordu. Sabrı, meşakkatlere katlanmayı, kendi nefsimiz kadar diğer nefisleri düşünme faziletlerini yol ve yolculuktan daha iyi öğrenebileceğimiz bir mektep düşünülebilir miydi hiç?
Dışarının silueti değişip duruyor ama arka dörtlü hiç değişmiyordu. Arada arka sırayı, yanında bulunup yolları birlikte yürümekten büyük bahtiyarlık duyduğumuz kıymetli Mehmet Bulut hocamız teşrif ediyor, kendisine ait gündemleri otobüsteki hocalarımızla özel oturumlar eşliğinde arka koltuklarda istişare ediyordu. Biz hocamızdan çok güzel şeyler öğrenmiştik, istişarenin ve meşveretin değeri de bu güzelliklerden sadece birisiydi. Acullük, kızgınlık, öfke ve nefret her insanın malul olabileceği illetlerdendi. Yolculuk işte insanın bu illetlerle yüzleşme cesaretini gösterebileceği nadide imkanlardan birisiydi. Her yol tecrübesi insanın kendisiyle hasbi şekilde muhasebeye girişmesine olanak tanıyıcı eşsiz fırsatlar sunabilirdi. Hele yol güzergahında hep nasıl olunması gerektiğine ilişkin deniz fenerleri de bulunuyorsa, insan kaybolma kaygısına düşmeden muhasebe imkanını derinlemesine gerçekleştirebilme imkanlarına sahip olabilirdi. Bizim, Taşkent, Semerkand ve Buhara yolculuğumuz esasında bize bu fırsat sunulmuştu. Şimdi bizim yapmamız gereken şey, bu imkanları idrak edip, olabildiğince gereğini yerine getirmekti.
Otobüsümüz geç bir vakitte Buhara şehrinin sınırlarına girdi. Her bir şehir bambaşka bir tatla ve tütsüyle bizi karşılamaktaydı. Buhara’nın Semerkand’a nazire yapan güzelliği hepimizi efsunlamayı gece olsa da başarmıştı. Bu güzelliklerin kökeninde kutsallara ihtiram duygusu kadar tarihi tüm insanlığı kuşatabilecek çağrıların muhafazası olarak düşünen üstün bir bilinç vardı. Bir dönem Kabe’nin örtüsünün yenilenmesi vazifesinin Timuroğullarında olduğunu düşünecek olursak, bu vazifenin başlı başına üstün bir bilince işaret edebileceğini düşünebiliriz. Her bir mekana nakşedilen güzellik, değerini işte böylesi bir vazife bilincinden ve kutsallara olan ihtiramdan alsa gerek diye düşünüyoruz. Akşam şehirler bambaşka konuşuyorlar, onlara kulaklarla beraber gönülleri de açabilenlerle…
Buhara’da gece saat 23.00’a yaklaşırken biz, akşam yemeği sofrasına hep birlikte oturuyoruz. Yemek sofraları bereketin nişanesidir. Paylaşmak ve şükretmek sofralarda ete kemiğe bürünür. Özbek sofraları bir başka açıdan farklılıkları cemetme ve bunlara şükretme melekemize de hitap ediyordu. Yine gecenin içindeydik, kulaklarımızı ve gönüllerimizi Buhara şehrinin söyleyeceği sözler için hazırlamaya başlamıştık. Bu sefer sadece arka dörtlü değildi, şehirle gece konuşmak isteyenler. ‘Yaş’lar olarak tavsif edilmiştik. Kendisini bizden görmeyenler ise ‘yaşlı’lardı. Ancak Buhara bu sefer, yaşlıları da yaşlara bağlamıştı. Kapalı bir bedestenden geçip bir güzellik havzasına konabileceğimiz nasıl aklımıza gelirdi. Yürüdük, şehrin kapısını ayak seslerimiz çalmıştı. Sonra Buhara, Kalon meydanıyla kendisini bize açtı. Bu meydanda Minare-Kalon diye ihtişamı Cengiz Hana miğferini düşürten harikulade bir yapı mevcuttu. Karşısında duyulabilecek tek duygu kuşkusuz hayretti. Bu duygu bizim zihin katmanlarımıza hem merakı hem de haşmeti taşıyordu. Her birimiz ona bizimle poz vermesi için istekte bulunan hayranlar gibiydik. Farklı açılardan fotoğraflar çektirmenin telaşesine düşmüştük. Bizim pozlarımız değişiyor ama onun vakur duruşu değişmiyordu.
Ondan ilk gece ayrılamadık. Hakim bir tepe aramıştık. Ne ilginç ki Minare-Kalon’un güzelliğini temaşa edebileceğimiz en hakim tepe hatta tepecik olarak bulduğumuz yer Buhara çayı içebileceğimiz, gecenin koyusu kadar koyu bir kahve yudumlayabileceğimiz ancak bize en geç 02.30’a kadar ev sahipliği yapacak bir kahvehane idi. Yüksek bir yere konumlandırılmış kahvehanenin üst katına çıkmıştık. Şimdi bize takılan ve heyetin ruh bakımından en ‘yaş’larından olan Emin Köktaş hoca ile birlikte Minare-Kalon’un ihtişamını sadece izlemiyorduk, onun duvarına nakşolunan sesleri dinliyor, tatları tatmaya çalışıyorduk. Bir taraftan ise kendimize dair konuşmayı devam ettiriyorduk. Bize ne olmuştu da bu ihtişamı kaybetmiştik. Bize ne olmuştu da buralardaki güzelliklerin farkına varmadan hep güzeli, iyiyi, doğruyu batıda arar hale gelmiştik. Bize ne olmuştu da bakakaldığımız güzelliği tarihin bir döneminde dondurmuş ve dahası müzeleştirmiştik. Ne yapmalıydık, nasıl yapmalıydık da tarihin bize sunduğu hak ettiğimiz ihtişamı günümüze yeniden taşıyabilirdik? Düşündük, düşündük, düşündük… Boyumuzdan büyük şeyleri düşünüyorduk belki ama dert etmeliydik bunu… Sonra en azından bir giriş kapısında karar kıldık, dert sahibi olmalıydık, aramalıydık, çalışmalıydık, herkesten daha çok çalışmalıydık, sebat etmeliydik, birbirimizi sevmeliydik… Artık zaman dolmuştu ama biz hala ne çaya ne kahveye ne de temaşaya doyabilmiştik. Ayrılmamız gerekiyordu, yeniden gelebilirdik, sabahın ilk ışıklarını bir davetiye kabul edebilirdik. Etmeliydik.
Odamıza geçerken yolda bir şeyi düşünüyordum. Minare-Kalon’da beni etkileyen bir şey vardı. Adımlarım meselem üzerine düşünmeme güç vermeye başlamıştı. Her şey bir tarafa minarede tarifsiz bir hüzün dikkatimi çekmişti. Onu gerçek varlığına kavuşturan yapıyı Moğollar mahvetmişlerdi. Sağında solunda ona destek veren Kalon Camiyi Moğollar saygısızca yıkmışlardı. Sıra kendisine gelmişti. Cengiz hanla baş başa kalmışlardı. İhtişamdan ve ihtiramdan bir şey anlamayana had bildirmek ancak boyun eğdirmekten geçerdi. Minare-Kalon da bunu yapmıştı. Minarenin devasa yüksekliğine bakmak isteyen Cengiz han, boynunu havaya kaldırdığı anda miğferi yere düşmüşer. Miğferini yerden almak için eğilen Cengiz han, o güne kadar hiçbir şeyin ve kimsenin önünde boynunu eğmediğini ancak bu haşmetli yapı karşısında boynunu eğmiş olduğunu söyleyip ona dokunmadan oraları terk etme yolunu seçer. Kazanan Minare-Kalon olur ama tüm akrabalarını bir savaşta kaybetmiş olan birisi gibi hüznünü o günden bugünlere taşır.
Cengiz hana boyun eğdiren yapının arkasında kuşkusuz bir ruh saklıydı. O ruh işini en iyi şekilde yapmanın gereğini kulaklarımıza taşıyordu. Hikaye bu ya, 1127 yılında Karahanlılar zamanında yapılan Kalon Cami’yi Arslan Bey o devrin en büyük mimarlarından Bako adlı birisine yaptırmak ister. Mimar teklifi kabul eder ama çalışmada kalite ile sabrı ve teenniyi birleştirerek işe koyulur. Dünyaya dair güzelliği hemen, şimdi burada görmek gibi bir hastalığa duçar olmuş insan, işi aceleye getirerek nitelikten ödün verdiğini çoğu zaman unutur. Arslan beyin, tüm insanları etkileyebilecek mimari yapıları bir an önce görebilmek için aceleci olabileceğini düşünen Bako, onun gözüne görünmeden bu ihtişamlı yapıyı uzun günler çalışıp bitirmeyi başarır. Mimar Bako’nun baştan sona Arslan beyden kaçma sebebi, yapacağı işin kalitesinden ve ihtişamından ödün vermemektir. İşini önemsemek, yapılan işi en iyi yapmak gün gelir Cengiz hana boynunu da eğdirir, bunu da görmüştük…
Sabah olmuştu. Güneşten kopup gelen ışıklar davetiyemizi getiriyordu bizlere. Buhara sabahları bir başka güzeldi. Mekanın her bir zerresi bizi kendisine çağırıyordu. Ancak Buhara’nın manevi kalesi Şâh-ı Nakşibend hz.lerini ziyaret etmeliydik. Bize vukûf-i kalbî ve vukûf-i zamanî olmamızın ehemmiyetini kavratan, manevi mayayla gönülleri mayalayan, Türkistan’ı İslam hamuruyla karan, Maveraünnehir’de İslam şelalesini çağlatan bir büyük şahsiyetin manevi huzuruna gitmeli ve ona dualar etmeliydik. Nitekim huzuruna çıkmış, Fatihalarımızı Yasinlerimizi hediye etmiştik. Orada türbedar bir amcamızla karşılaşmıştık. Muhabbet alışverişi yapıyorduk. Pahabiçilemez değerlerin bilabedel mübadele usulü taşınması ne hoştu. Gönül ‘Yar’da oldukça alan da kardaydı, veren de kardaydı. Gönlümüz gönlüne, dudaklarımız eline değdi. Hayr duasını almıştık. Şâh-ı Nakşibend hzlerinin huzurundan mahzun bir elveda ve edeb ile ayrılmıştık.
Şah-ı Nakşibend hzlerinin türbesi şehrin dışındaydı. Yeniden şehre dönmeli, onun ekşimeyen mayasının maharetini taşlardan da olsa öğrenebilmeliydik. Şehre yeniden girmiştik. Semerkand’dan sonra bir başka Registan meydanı da Buhara’da karşımıza çıkmıştı. Registan meydanına hakim bir konumda şehrin kalesi kurulmuştu. Kalenin adı Ark idi. Kale başlı başına açık hava müzesine döndürülmüş görünüyordu. İçinde canımızı sıkan bir durum da yaşamıştık. Kalenin camisi, kitap müzesi haline getirilmiş ancak mihrap olduğu gibi ortada durmaktaydı. Oraya gelen turistler, sadece kitap müzesi haline getirilen camiyi, bir cami adabına yakışır şekilde gezmiyor dahası mihrabın en ucuna giderek fotoğraf makinasının flaşının üzerlerine düşmesini bekliyorlardı. İlgililere buranın cami olduğunu, camiye giriş adabının burada gözetilmesi gerektiğini, en azından mihraba saygı duyulmasını ve oranın belli bir mesafede korunmak suretiyle caminin manevi huzurunu tahrip edici tavır ve tutumlara izin verilmemesi gerektiğini söylemiştik. Umarız bu tembihimiz işe yarar. Kalenin içinde caminin hemen yanında Cuma selamlığı da mevcuttu. Tahtın en hakim noktaya konumlandırıldığı bu alanın arkasında büyük beyaz bir duvar dikkatimizi çekmişti. Bu duvar, sultana saygısızlık yapmamak için arka arka çıkanların, sırtlarını vurarak çıkış kapısına geldiklerini onlara haber etmek için bir işaret olarak yapılmış.
Buhara, büyük tarihlerin, devletlerin ev sahipliğini yapmış bir şehir. Kalesini baştan sona gezdikten sonra Kalon meydanına gitme zamanımızın geldiğini söylüyoruz mihmandarımıza. Ancak ondan önce iki yere daha ziyaret etmemiz gerektiğini söylüyor bize. Buhara, ilk İslam devletlerinden Samanoğullarının en etkili isimlerinden birisi olan İsmail Samani Han’ın türbesine de ev sahipliği yapmaktaydı. Bu türbenin yapımının 958 tarihinde olduğu ve türbenin bize kadar ulaşan en eski ikinci türbe olduğu bilinmekteydi. Moğollar burayı toprak altında kaldığı için görememişler ve dolayısıyla buraya zarar verememişler. Minare-Kalon’u kurtaran işin namusu, türbeyi kurtaran ise toprak olmuş. Kurtarmak isteyen Yüce Mevla, Hz. Peygamber’i ve Hz. Ebu Bekir’i örümcek ağı ve güvercin yuvasıyla muhafaza etmemiş miydi? Yeter ki istesindi…
Buhara’da tarihe ve tarihi yapılara saygıya ilişkin bir genelleme yapmaya hazırlanırken hevesim kursağımda kalmıştı. Samanoğullarının Hanı İsmail Han’ın türbesinin hemen başında gürültülü bir eğlence merkezi kurulmuştu. Eğlence merkezlerine karşı değildik. Ancak bu eğlence merkezinin yeri, manevi havayı mahvediyordu, şehrin mahremiyetine de zarar veriyordu. Dünya eğlence sektörü, kutsal mekanlara saygısızlığını, onların yanı başında bitmenin dışında bizzat bu unsurların taklitlerini eğlence sektörünün basit bir çarklısı haline getirerek gösteriyordu gerçi.
Buhara’da su önemli bir sorun olmuş tarihte. Orada Hz. Eyüp (as)a kadar götürülen bir su kuyusu hikayesi dinlemiştik. Bu su kuyusu beni Urfamızdaki Hz. Eyüp Sabır Makamı ve Kuyusuna götürmüştü. Anlatılan hikaye o kadar benzerdi ki. Anlaşılmıştı büyük insanlar her yere yakışmaktaydı. Hz. Eyüp, hem Urfa’ya hem de Buhara’ya çok yakışmaktaydı. Hem Urfa ve Buhara yan yana ne güzel durmaktaydı. Bir de medreselerin avlularındaki su havuzları da hem içmek için hem seyretmek için hem de gözlem yapmak için kullanılmaktaydı. Bununla aslında mimaride bir şey daha dikkatimizi çekmişti, işlevselliğin ve estetiğin anlamlı ve telif edici raksı...
Yolumuz sonunda, gece huzurundan zor ayrıldığımız Minare-Kalon’a yeniden düşmüştü. Bu sefer onu gündüz vakti seyreyleyecektik. Onun hemen sağında Mir Arab medresesi, solunda ise Moğol istilasından sonra neredeyse tamamıyla yıkılan Kalon Camii bulunmaktaydı. Gerek medrese gerek camii, bizim medeniyet havzamızın ve hafızamızın özeti mahiyetindeydi. İç varoluşun şartları olan iyi niyet ve iman ile dış varoluşun şartları olan salih amel ile ibadet, minareyi, camiyi ve medreseyi birbirine bağlayan avluya girer girmez insan benliğini etkisi altına almaya başlıyordu. Medrese, neredeyse beş yüz yıldır sadece Buhara ve Özbekistan’a değil, İslam coğrafyasına din alimleri yetiştirme vazifesini deruhte ediyordu. Kur’an-ı Kerim’deki 114 sureye karşılık gelecek şekilde 114 oda mevcuttu medresede. İşlemekte olan medresede 150 öğrenci eğitim görmekteydi. Yüksek ilahiyat eğitiminin verildiği medreseden devrimizin Maturidileri, Ali Şir Nevaîleri, Molla Camileri Buharileri, Tirmizileri elbette çıkacaktır. İlim bir iklim işidir. Gerekli iklim oluşmadığı sürece alimlerin çıkması zor olacaktır. Ne var ki, Buhara şehri, gerek tarihi gerek tevarüs ettiği ilmi gelenekleri, sahip olduğu alimler ve yeniden elde ettiği heyecanla bu iklimi ziyadesiyle oluşturabilecek bir şehir hüviyetini sunmaktaydı.
Minare-Kalon’un solunda yer alan ve Şeybaniler devrinde yeniden inşa edilen Kalon cami harika iç avluya sahipti. Tam ortasında dut ağacı bulunmakta, ağaç, tüm cömertliğiyle insanlara yemişlerinden takdim etmekteydi. Caminin tam önünde mini bir türbe dikkat çekmekteydi. Cengiz han buraları istila edip, taş üstünde taş koymazken, hafızların başlarını da bedenlerin üzerinde bırakmamıştı. Ne kadar alim, arif, hafız varsa hepsini şehit etmişti. Şeybaniler bu vahşeti bildiklerinden orada Özbek Han ne kadar şehit cesedi buldularsa hepsini ezdirmemek için bir türbede bir araya getirmiş ve oranın da adını ‘Hafızlar Türbesi’ koymuştu. Saygı ve vefa her insana yakışan ne değerli hasletlerdir.
Vakit bizleri eve doğru yolcu etmek için kullandığı akrep ve yelkovana hızla eşlik ederken, biz doymamış ve suya kanamamış insanlar gibi Buhara’nın daha derinlerine inme temrinleri yapıyorduk. Evde bizleri bekleyenlere hediyeler almalı, valizlerimizi yola hazırlamalıydık ama tarihe, mekana ve Buhara’nın esrarına doyamıyorduk. Ne hazindir ki Buhara’da sabah gezisinde arka dörtlü üçe inmişti. Fakir, Kaplanhan ve Korkut, Kalon meydanının dışına çıkarak dışarıya da bir sarfınazar etmeye karar vermiştik. Geniş meydan hemen dışarıda kendisini dar sokaklara bırakmıştı. Bir kapının önünde iki kişinin bize baktığını fark ettik, nereden geldiğimizi sormuşlardı. Türkiye’den geldiğimizi söyledik. İçlerinden yaşça büyük olanın göz kapakları daha açılmış ve göz duvarındaki prize basılmış olmalı ki göz bebeklerindeki ışık yanmıştı. Kendisi bizi evine davet ediyordu. Bir yere uğramamız gerektiğini söyleyip, geleceğimizi beyan etmiştik. Döndük dolaştık aynı evin önünden geçiyorduk ki kapıyı es geçmeyelim diye açık bırakmış olduğunu gördük. Şimdi oradan habersiz geçilebilir miydi? Selam verdik, karşıladı bizi ve içeri buyur etti. Hem geniş hem kullanışlı ama yormayan tek katlı müstakil bir evi vardı. Misafir bekliyordu, sofrayı donatmıştı, bizi de sofraya davet etti ancak vaktimiz yoktu kabul edemedik. Çay içmeden bırakmadı bizi, tabi o sırada hayranı olduğu İbrahim Tatlıses’ten dem vurmaya, başlamıştı. Kendisi üniversitede musiki üstadı olduğunu söyledi, çeşitli sazlar çıkararak çalmaya başladı. Kulaklarımız ve gönlümüz mest olmaya başlamıştı. Buhara ancak böyle bir resitalden sonra terk edilebilirdi. Buhara’ya ait müziklerle başladı neden sonra İbrahim Tatlıses’in parçalarına döndü, biz de ona eşlik ettik. Zamanı durdurmayı başarmıştık, bir an için kendimize ait sadece musikiden kurulu bir mekana taşınmıştık. Özbekistan ve Türkiye’nin kardeşliğini müzikte keşfeden fatihlerdik artık. Ne yazık ki her güzel rüya gibi bu da bitti. Uyanmıştık rüyamızdan. Üstat, hayatında dinlediği tek sanatçının İbrahim Tatlıses olduğunu ve ona dua ettiğini söyledi bize. Türkiye’ye de dua ettiğini ekledi. Bizler onun gözünden öz kardaştık, tırnak ve et gibiydik, ayrılamazdık. Gönüller ayrılmazdı ancak bedenlerimizi evinden ayırma zamanımız gelmişti. Samimiyetle kucaklaştık ve ayrıldık.
Şimdi sıra ekibimizi bulma zamanıydı. Tarihin coğrafyayla en mükemmel evliliğinin gerçekleştiği diyarlardaydık. Tarihimize olan farkındalığımız artmıştı. Seyahatin şifa olacağını biliyorduk. Bu seyahat hem gönlümüze hem dimağımıza hem bedenimize gerçekten şifa olmuştu. Biliyorduk ve bulduk. Ekibimizi de bulmuştuk. Saatimiz, dönme vakti olduğunu haber ediyordu. Otobüsün tekerleri havaalanına doğru dönmeye başlamıştı. Yeni ufkumuz anavatandı. Yoldaydık ve yolcuyduk. Türkiyemize büyük bir hasret biriktirmiş şekilde mesrur bir halde dönüyorduk. Arkamızda yeniden gelmek üzere bizden olan bir tarih, bir mekan, bir miras yekunu bırakarak ana vatanın yolunu tutmuştuk… Mutluyduk…
Muhammed Enes Kala































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.