Yusuf Kaplan: Âkif ve Nesi-i Âsim: Varlık ve Resm-i Hakikat

Yusuf Kaplan: Âkif ve Nesi-i Âsim: Varlık ve Resm-i Hakikat
Mehmet Âkif'in vefatının 70. yılı da tıpkı onun hayatta maruz kaldığı sükûta maruz kaldı.

Hem hayatı boyunca, hem de 70. vefat yılında Âkif gibi birinin ademe mahkûm edilmesi, aslında, yalnızca toplumumuzun en sarsılmaz, en muhkem ve en hakîkî ruh mimarlarından birinin değil, aynı zamanda toplumun kendisinin ve ruhunun da ademe mahkûm olduğunun ya da edildiğinin patetik bir göstergesidir. Hiç bir ülkenin kendi "millî şair''ine böyle bir muamele yapması aslâ tahayyül bile edilemez. Bunun tek bir örneği yoktur, olamaz da. 

Ama biz, 70. vefat yılında Akif'i hakkıyla hatırlayamadık. Bize yaşadığımız o zorlu yokoluş mevsiminde varoluş irademizi canlı ve diri tutmanın imkân ve yollarını hatırlatan bir büyük şairi, bir kurucu şairi hatırlayamamak, hakkıyla anamamak, aslında, bizim kendimizi hakkıyla hatırlayabilecek bir hâl ve mecalde olmadığımızı hatırlatıyor bize yalnızca. Mecramızı yitirdiğimizi hatırlatıyor bize. Hatırlatmak ne kelime! ihtar ediyor gerçekte. Ama bu ihtarı duyamayacak ve göremeyecek kadar entellektüel, kültürel, ahlâkî hatıralarımıza yabancılaşmış durumdayız; kör ve sağırız artık. Bir toplumun kendini hatırlayamaması kadar feci bir şey olamaz. Bir toplumun kendisine ne olduğunu, başına neler geldiğini, mecrasını nasıl yitirdiğini, mecrasını yitirmesinin bu toplumun nasıl fatal / ölümcül ve fatalistik / dönüşü yokmuş gibi görülen bir maceraya sürüklediğini hatırlatan bir dava ve iddia adamını hatırlayamaması, aslında bu toplumun yaşamadığını, tarihte tatile çıktığını, tarihe girip, yeniden tarihî bir yürüyüş ve yolculuk başlatabilecek bir özne olamadığını, nesne olduğunu, daha da kötüsü, özne olamadığı için, özne olamadığını da farkedemediğini / hatırlayamadığını gösteriyor. 

Hatıra, hatırlama, ihtar ve muhtariyet kavramları aynı anlam kümesine ait kavramlar. Bu kavramlar, bizi doğrudan varlık / vücut ve varoluş / mevcudiyet kök-paradigmasına götüren bir anlam haritası sunarlar. Hatırlama kabiliyetini yitiren bir insan ve dolayısıyla toplum, hafıza kaybıyla malûl demektir. Hafıza kaybı, insanı,"canlı cenaze" hâline getirir; bitkisel hayata mahkûm eder. Hafıza kaybından muzdarip olanların anlama, "görme", idrak etme ve yorumlama kabiliyetleri felç olur; zaman mefhumları ise yok olur. Zaman mefhumu olmayan bir insan ve toplum, fiilen yok demektir; tarihte tatile çıkmış demektir; tarihi yapan / özne değil; tarihi yapanlar tarafından oraya buraya sürüklenen / nesne demektir.

Akif'in hayatı, bizim toplum olarak zamanımızı şaşırdığımız zamanlara şahadet etmiş bir hayattır. Âkif, bizim nasıl tarihte tatile çıktığımızı, kendimizi nasıl unuttuğumuzu, hafızamızı nasıl yitirdiğimizi, hatıralarımızı nasıl fütursuzca yok sayma ilkelliğine soyunduğumuzu büyük bir hüzünle, büyük bir ethos sahibi bir kişi olmasına rağmen büyük bir pathos'la bizzat, bilfiil yaşayan bir öncü kişi olarak, içine sürüklendiğimiz patolojiyi adım adım, yüreği parçalanarak takip eden dondurucu, yok edici, korkunç fırtınaların estiği ve içinde büyük fırtınalar estiren bir hayata maruz kalmıştır. Ahmet Cevdet Paşa'nın çöküş asrında bile "insanlığın son adası" olarak gördüğü, görebildiği, tarihin tanık olduğu en sofistike, en samîmî, en İnsanî, en âdil, en müşfik ve en vicdanlı, en hak ve hakikatperest medeniyetlerinden birinin ve sonuncusunun gözlerinin önünde içerden ve dışardan yok edilişine bilfiil tanık olmuş bir şair, bir düşünür, bir dava adamı, büyük bir ahlâk, fazilet ve şahsiyet sahibi öncü bir kişidir. Hakikat medeniyetinin son misalinin ve timsalinin çökertilişini pathos'un bütün tezahürleriyle yaşamasına rağmen, yeni bir medeniyet rüyası görebilmiş, en azından bunun ütopyasını yazabilmiş, rüyasını yaşıyorcasına hafızasına, hayatına, ruhuna nakşedebilmiş muhkem bir irade ve iddia adamıdır Âkif. Akif'in ütopyası,"nesl-i ÂsınY'dır. Âsım'ın nesli üzerinde ütopyasını kurguladığı şiirde görünürde bir Âsim figürü vardır. Muhayyel bir figürdür Âsim figürü. Akif'in şiirinde iki "Âsım"figürü daha var: Birincisi, Köse imam; İkincisi de Hocazâde"karakter"i verilen Akif’in bizzat kendisidir.

Akif'in "nesl-i Âsim" ütopyası, bu üç Âsim figürü üzerinden geçmişi, "hâl"i ve istikbal'i temsil eden bir senfonik şiirdir adeta. Âkif, "Âsım'ın Nesli"ni sadece Âsim figürüyle resmeder ve temsil eder. Ama "nesl-i Âsim", üç zaman dilimini de kuşatan bir senfonik ve ütopik şiirdir. Akif'in ütopyasını, şiirdeki Âsim figürü anlatmaz. Sözcüğün iki anlamıyla da "hâl"i yaşayan, anlamaya çalışan, tasvir ve tarif eden, hâl'den yola çıkarak istikbal'e işaret eden Hocazâde figürü, yani Akif'in bizzat kendisi anlatır. "Nesl-i Âsım''ın merkezî karakteri, şiirdeki Âsim figürü değil, Hocazâde figürüdür; yani bugünü, çözülüşü, çöküşü pathos'un bütün hâlleriyle, tezahürleriyle ve gelecekte alabileceği muhtemel sûret'i tasvir, tarif ve temsil eden Akif'tir. Başka türlü söylemek gerekirse... Köse imam, mazinin nesl-i Âsım'ıdır. Şiirdeki Âsim figürü, nesl-i Âsım'ın geleceğidir. Hocazâde figürü ise, birinci anlam düzeyinde, nesli Âsım'ın hâl'idir; ama ikinci ve daha genel anlam düzeyinde ise, nesl-i Âsım'ın üç hâlini ve üç zamanını da kucaklayan, bir tür geçmişten geleceğe doğru uzanan ama şimdi'de şekillenen, şimdi'de oluşan, olgunlaşan, pişen ve hem geçmişe, hem şimdi'ye, hem de geleceğe bakan gerçek Âsim figürüdür. Akif'in ütopyasını kendisi üzerinden soyutlayarak kurduğu bütün zamanların nesl-i Âsım'ıdır Hocazâde tiplemesi.

Bu anlamda, Hocazâde'yle soyutlanarak yeniden üretilen hakîkî Âsim figürü, hem varlığın hakikati, hem de aynı zamanda hakikatin varlığıdır. Hakikat medeniyetinin varlığı, vardığı nokta ve varacağı ufuktur. Âkif, nesl-i Âsım'ın özelliklerini, hedeflerini, karşılaştığı temel sorunları, sorduğu sualleri, hakikatin temel / aslî meselelerini ve sorulan sualler ve mesele edinilen hakikatlerin mesuliyetlerini Hocazâde figürü üzerinden resmeder. Köse imam figürü, hakikat medeniyetinin geçmiş resmi; Âsim figürü hakikat medeniyetinin gelecek resmi; Hocazâde figürü ise hakikat medeniyetinin görünür düzlemde şimdiki resmi; ama belli bir soyutlama sürecinden geçirilerek şiir okunduğunda ise hem geçmiş resmini, hem şimdi'nin resmini, hem de geleceğin resmini resmeden ressam'ın kendisidir. Başka bir deyişle, hem Köse İmam figürü, hem de Âsim figürü Hocazâde'nin resmettiği yeniden-sunulan (represente edilen) muhayyel resimlerdir Akif'in nesl-i Âsim ütopyasında. Hocazâde ise, bu ütopyanın yazarı, inşacısı, kurucusu ve doğrudan sunucusu (prezente eden kişisi) konumundadır. Dolayısıyla nesl-i Âsim ütopyasının "yazarı / aktarıcısı / ressamı / kurucusu" Hocazâde, dolayısıyla Âkif, nesl-i Âsım'ın gerçek Âsım'ıdır. Dolayısıyla, Islâm medeniyetinin hakikat tasavvurunun tahakkuk ettirici kişisi, Hocazâde, yani Akif'in kendisidir.

Sonuçta, Hocazâde, dolayısıyla Âkif, nesl-i Âsım'ı böylesi bir soyutlama işleminden geçirerek ölümsüzleştirmiştir. Hakikat medeniyetine yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini yeniden ve her daim yenileyerek, yepyeni bir ruh üfleyerek kazandıracak figür, plasitisite edilerek"nesl-i Âsım"metaforuna dönüştürülen işte bu figürdür. Bu metaforik figür, her hâl ve şartta hakikat medeniyetinin varlığını ve hakikatini hatırlayacak, hatırlatacak ve muhtariyetini (özgünlüğünü ve özgürlüğünü) kazanma ve muhafaza ederek gelecek kuşaklara aktarma savaşı vermekten bir ân bile geri durmayacaktır. Pathos hâllerinin, ethos'u yutmasına aslâ izin vermeyecek ve göz yummayacaktır. Ethos'unu yitirdiği zaman, varlık nedenini ve varoluş serüvenini de yitireceğini her daim hatırlayacak ve hatırlatacaktır. Çünkü Âkif'in kendi kişisel tarihinde de çok iyi resmedildiği gibi ethos'unu yitiren bir toplum, berbat retoriklerin üreteceği pathos hâllerine yakalanmaktan ve yokolmaktan kurtulamaz. O yüzden hakikat medeniyetinin varlık ve hakikatini belirleyen ethos'a her ne sûretle olursa olsun sahip çıkıldığı zaman, pathos hâlleri hakikati yutacak hâl ve mecali kendinde bulamaz, bulamayacaktır. 

Sonuç olarak, hakikat medeniyetinin yaratıcı ruhunun ve kurucu iradesinin muhakkik temsilcisi ve metaforik temsili nesl-i Âsim ütopyasının mimarı, Âkif unutulamaz. Âkif'i unutmak, kendimizi unutmakla eşdeğerdir. Kendini unutan bir toplum, tarihe veda etmiş demektir. Oysa hakikat medeniyetinin varlığının ve hakikatinin en samîmi, en kutlu ve en kanatlandırıcı mücadele ve mücahedesini vermiş bu toplumun, insanlığa hakikat medeniyetinin peygamberi soluğunu yeniden üfleyeceği günler şu ân ufukta görünmüyor olabilir; ama medeniyetimizin Doğu'dan Moğol istilası, Batı'dan da Haçlı saldırıları nedeniyle yaşadığı birinci büyük krizi nasıl bu toplum, geliştirdiği Selçuklu ve Osmanlı tecrübeleriyle püskürtmüşse, yarın da, bu tarihsel derinliği ve engin varoluş / direniş tecrübesini hayata ve harekete geçirerek medeniyetimizin yaşadığı ikinci büyük krizi de yine bu toplum aşmanın yollarını keşfedecektir. Bunun yolu, "nesl-i ÂsınY'ların resm-i hakikati her zaman hatırlamalarını ve hatırlatmalarını mümkün kılacak gönül, zihin ve eylem eri öncü kuşaklar hazırlamaktan geçiyor. Bu nedenle, Âkif'in nesl-i Âsim ütopyasının, gelip geçici bir ütopya değil, bütün zamanlara ruh üfleyen bir ütopya olduğunu idrak etmek ve her daim yeniden ve yeni şekillerde hatırlamak ve hatırlatmak yeterlidir.

"Mehmet Âkif, Türkiye'de Modernleşme ve Gençlik" 70 yıl sonra Mehmet Akif bilgi şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 30. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 1. kitabı. Mart 2007

 
Bu haber toplam 81 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim