• İstanbul 19 °C
  • Ankara 16 °C

Yusuf Kaplan: Âkif'in Varoluş İradesi ve Hakikat Mücadelesi: Şiarı, Şuuru ve Şiiri

Yusuf Kaplan: Âkif'in Varoluş İradesi ve Hakikat Mücadelesi: Şiarı, Şuuru ve Şiiri
Akif, Türkiye'nin şahsında İslâm medeniyetinin varlığını sürdürüş iradesinin ve hayat-memat mücadelesinin anıtlaşmış timsalidir.

O yüzden, Akif, kendisini aşmış, müslüman varoluşunun mekke, medine, medeniyet, ya da vücut, vicdan, vecd veya şiar, şuur ve şiir süreçlerini temsil eden bir anıt-varlığa dönüşmüştür; ama temsil ettiği göstergelerle, dinamiklerle yaşayan, canlı, bize her dâim yeni şeyler söyleyebilen bir gösterge-anıt varlık'a.

Akif'e bakarak, medeniyetimizin bütün teşekkül süreçlerini; medeniyetimizin teşekkül süreçlerine veya bu süreçlerden herhangi birine bakarak da hem Akif'i, hem çağımızı, hem günümüzü, hem geçmişimizi ve bütün çağları, hem de insanlığın gelecek çağlarını okuyabilmek mümkündür. Zira medeniyetimizin mekke, medine, medeniyet süreçleri arasında, bu süreçleri kopmaz ve birbirini üretecek şekilde birbirine bağlayan muhkem rabıtalar, şaşmaz koridorlar vardır. Bugünkü seküler algı kapılarının kapalı olduğu ve bizi de kendisine ve kendi üstümüze kapattığı bariyerleri aşabilecek çapta koridorlar.

Bu metinde, birbirinin mütemmim cüzü olan bu koridorları belirleyerek, tasvir ve tarif ederek, Akif'i ve Akif'in diktiği anıtı, Akif gibi figürlerin ölümsüzleştirdiği bu anıtı varkılan, anlamlı kılan şiardan şuuru, şuurdan şiiri üreten ya da şiirde şuuru, şuurda şiarı vücut bulduran, varkılan, sunan derûnî kozmolojik şuuru, bu şuurun nasıl oluştuğunu ve bize bugün esaslı, ihata edici ve cihanşümul bir medeniyet fikri ve tasavvuru geliştirme sürecimizde neler verebileceğini, daha da önemlisi, vereceği şeyleri nasıl verebileceğini Akif ve"anıt"ı üzerinden göstermeye çalışacağım.

Yazıya geçmeden önce, burada bu makalenin vaatleriyle ve kapsama alanıyla ilgili olarak bir noktanın altını çizmem gerekiyor: Bu makale, yalnızca Akif'in varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesi sorunu üzerinde yoğunlaşmayacak. Daha ziyade, Akif'in varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesini anlama çabası üzerinden nasıl yeni bir medeniyet tasavvuru geliştirilebileceğini ve esaslı bir medeniyet tasavvuru fikri geliştirilmeden Akif'in varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesinin anlaşılmasının bir hayli zor olacağı tezinden hareketle başka yerlerde geliştirdiğim ve burada özetleyerek aktaracağım medeniyet tasavvuru fikrinin Akif'e (ve dolayısıyla Bediüzzaman, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Erol Güngör, Sezai Karakoç gibi diğer öncü figürlere) nasıl tatbik edilebileceğini göstermeyi ve böylesi bir teşebbüsü mümkün kılabilecek teorik bir çerçeve sunmayı amaçlıyor.

Bakışaçısı ve Metodoloji Sorunu

Akif, sadece şiiriyle değil, aynı zamanda fikriyatı ve tatbikatı, şahsiyeti ve sanat hayatıyla da varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesini aynı azim ve kararlılıkla, sözkonusu derûnî şuurun verdiği ruh ve ilhamla hayat-memat mücadelesi verdiğimiz bir zaman diliminde bile sürdürmekten geri durmamış bir anıt-figürdür. Dolayısıyla Akif'i, sadece sanatı, sadece hayatı, sadece mücadelesi veya sadece düşüncesi açısından değerlendirmek, Akif'i de, Akif'in şahsında özlü bir şekilde tebeddün ve tecessüm eden medeniyetimizin varoluş iradesi ve mücadelesini de tam olarak, bütün veçheleriyle ve boyutlarıyla anlayabilmemizi zorlaştırır. Türkiye'nin yaşadığı ama entelijansiyamızın fark edemediği en yakıcı ve sonuç itibariyle en yıkıcı sorun, özelde bizim yaşadığımız tecrübeyi, geneide dünyada yaşananları anlayabilme ve anlamlandırabilme sorunudur. Fenomenleri, olup-bitenleri anlayabilmek, bir perspektife, bir bakış açısına, bir metodolojiye sahip olabilmekle mümkündür. Açıklama gücü ve imkânları kuşatıcı ve kucaklayıcı bir metodolojiye sahip olmadan ne şimdi'yi, ne geçmiş'i anlayabiliriz, ne de geleceği tahmin edebilir ve şümullü, cihanşümul bir gelecek tasavvuru inşa edebiliriz.

Bakışımızı da, bakış açılarımızı da yitirdiğimizin farkında veya idrakinde bile değiliz. Kendi sorunlarımıza başkalarının perspektifleriyle bakmaktan başka bir şey yapamıyoruz; onu da çok iyi becerebildiğimizi nereye kadar söyleyebiliriz, bugün geldiğimiz noktaya bakarak buna karar vermek hiç de zor olmasa gerektir. Bakışîn yitmesi, açı'nın kaybolması, bakış açılarının kırılmaya uğraması, bizi, kendimize ve dünyanın meselelerine başkalarının perspektifleriyle bakmaktan başka bir yere götür­müyor: Yabancı bakış açıları ise, bizi hiçbir zaman kendimize götürmediği için, kaçınılmaz olarak kendimize de getirmiyor: İfadenin iki anlamıyla da: Ne yaşadığımızı söyleyebilecek bir hayatiyet emaresi gösterebiliyoruz; ne de şimdi yaşadığımız ya da yaşadığımızı sandığımız ama gerçekte oraya buraya doğru tam bir anaforun ortasında sürüklendiğimiz hayat, önceki hayatımızla muhkem bir ruh ve öz birliği, kopmaz bir norm bütünlüğü ve form kardeşliği kurabiliyor.

Oysa bakış'ın da, açı'nın da, bakış açılarının da yitmesi, meselelerimize başkalarının gözleriyle ve gözlükleriyle bakar hâle gelmemiz, bizim olup bitenleri görme ve anlama kabiliyetlerimizi yitirdiğimizi, dolayısıyla kendi zamanımızı yaşamadığımızı, başkalarının ürettiği bir zamanı yaşadığımızı, yani ödünç hayatlarla vaziyeti idare ettiğimizi, yani, tarihi yapan değil, tarihte tatil yapan derekesine sürüklenerek tarihi yapanlar tarafından oraya buraya sürüklendiğimizi, bu durumun bizi özne konumundan nesne konumuna düşürdüğünü de göremiyoruz, bu yakıcı gerçeği göremediğimizi de göremiyoruz. Neden? Çünkü bir meselemiz yok; meselemiz olmadığı için mesuliyetimiz de yok, mesuliyetimiz olmadığı için de, soracak esaslı suallerimiz de yok. Tersi de doğru: Sualimiz olmadığı, asıl sualin ne olduğunu ve dolayısıyla sual sormasını bilmediğimiz için, bir mesuliyet duygusu ve şuuru taşımıyoruz; mesuliyet duygusu taşımayışımız, bir meselemizin olmamasından kaynaklanıyor ya da bir meselemiz olmadığı içindir. Dolayısıyla, özelde kendi yaşadıklarımızı, genelde dünyanın yaşadığı sorunları anlayabilmemizi ve anlamlandırabilmemizi mümkün kılacak bir bakışımız, bir bakış açımız, dolayısıyla bir metodolojimiz yok.

Medeniyet Fikrinin Yitirilmesi ve Çağ Körleşmesi

Yok; çünkü "biz" yokuz. Medeniyetimiz bütün boyutlarıyla varlığını sürdüremediği için yokuz. Çünkü, birincisi, medeniyetimizin varlığını sürdürmesini mümkün kılacak ve aynı ânda hem bir medeniyetin yaratıcı ruhu oluşturan hem de yaratıcı ruh tarafından oluşturulan vasat da, bu vasata hayat verecek, bu vasatı varkılacak aslî dinamikler de, etikamız ya da daha doğru bir deyişle mekkemiz de, ethos'umuz da, normlarımız da, dil'imiz de, kısacası yaratıcı ruhumuz da; İkincisi de, bu vasata hayatiyet kazandıracak, bu vasatı değişen şartlarda sürgit yeniden üretecek medinemiz de, usûlümüz, estetikamız, formlarımız, üstdilimiz de, kısacası bir medeniyetin kurucu iradesini oluşturan kurucu irademiz de yok olduğu için yokuz, medeniyetimiz yok. (Birazdan medeniyetlerin iki temel eksenini oluşturan bu yaratıcı ruh ve kurucu irade eksenlerine dair bir izahatta bulunacağım).

Peki, bize öncelikli olarak bir bakış açısı kazandıracak, ardından da bu bakış açısıyla, hem kendi yaşadıklarımızı, hem dünyanın yaşadığı sorunları anlayabilmemizi ve anlamlandırabilmemizi, spesifik olarak da dilimizi de, üstdilimizi de yeniden kurmamıza imkân tanıyacak metodolojiyi nasıl geliştirebiliriz?

Çağımızın en büyük tarihçilerinden Fernand Braudel, bu konuda bir parça da olsa bize yardımcı olacağını söylüyor gibi. Şöyle diyor Braudel: "Bugünü anlayabilmek için tarihi seferber etmek zorundayız."

Bugün Türkiye'de tarihi seferber edebilecek kalibrede, çapta insan var mıdır, bunu söyleyebilmek çok zor. Ama ben Braudel'in önerisinin biraz daha ötesine giderek, şunu söyleyebileceğimizi düşünüyorum: Bugünü, bugün yaşadığımız sorunları bütün boyutlarıyla ve bihakkın anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için, sadece tarihi seferber etmek, yine bizi bugüne getirip bırakmakla sonuçlanabilir. Onun için tarihin ötesine gidebilecek bir idrak düzlemine çıkabilmek zorundayız. Çünkü sadece tarihe bakarak, bugünü değil, tarihi de anlayamayız. Tarihe bakarak tarihi anlamaya çalıştığımız zaman, tarihi mutlaklaştırmış oluruz ve tarih, mutlak bir şey olmadığı için, tarihi mutlaklaştırmak, bize tarihin kapılarını açmaz. Böylelikle, aslında tarihe bugünkü algılama biçimlerimizi giydirmiş oluruz; dolayısıyla böyle yapmakla, hem tarihi, algılama biçimlerimizle kapatmış oluruz; hem de tarihe kapanmış oluruz; kapandığımız tarih de aslında bugünkü tarihtir, bugünün algılama ve kavrama biçimleridir yalnızca.

Oysa yapmamız gereken şey, tarihin bize kendisini ifşa edebilmesini sağlayabilmek, tarihle günümüze ayna tutabilmek olmalıdır: Bugün'le tarihe ayna tutmak değil. Zira bugünle tarihe ayna tutmak, aynaya yansıyan bugünümüzü bir kez daha tarihe yansıtmak gibi bir açmazın, bir fâsit dâirenin eşiğine bırakacaktır bizi. Aslolan tarihin bugünümüze ayna tutmasını sağlayabilmektir. Bizim tarihe konuşmamız ve tarihi bugünkü algılama biçimlerimiz doğrultusunda konuşturarak biçimbozumuna uğratmamız ve dolayısıyla tarihi, tarihte vukû bulan şeyi yok etmek yerine, tarihin bize konuşmasını, tarihin kendisini bize ifşa etmesini imkân dâhiline girdirebilmektir. Tarihin bize konuşmasını mümkün kılacak koridorları açık tutabildiğimiz zaman, tarih de, biz de müşterek / diyalojik bir konuşma içine girebiliriz, tarihi de, kendimizi de özneleştirme imkânına kavuşabiliriz. Ama öncelikli sorun, tarihe bugünkü algılama biçimlerimizi giydirerek tarihî derinliği yok etmek ve tarihi nesneleştirmek yerine, tarihin -Kant'ın deyişiyle, "kendinde-şey" olarakbize konuşmasını sağlayabilme sorunudur.

Burada cevabı verilmesi gereken iki soru var. Birinci soru şu: Peki, tarihin bize konuşmasını nasıl sağlayacağız öyleyse? Anlama çabamızı tarihin ötesine taşırarak. Anlama çabamızı tarihin ötesine taşıyabildiğimiz zaman, tarihle diyalojik bir konuşma içine girebilir, tarihi mutlaklaştırma açmazından kurtulabilir, monolojik/ bugünkü algılama, konuşma veya söylem biçimlerimizi tarihe giydirme açmazından kurtarabilir, böylelikle hem tarihi, hem de kendimizi özneleştirerek özgürleştirebilme imkânına kavuşabiliriz.

İkinci soru ise şu: Peki, tarihle, diyalojik bir konuşma içine nasıl gireceğiz? işte en temel, en esaslı soru bu burada.

Bu sorunun bence tek cevabı var: Esaslı, kuşatıcı, kucaklayıcı bir medeniyet tasavvuru geliştirerek. Bu medeniyet tasavvurunu nasıl geliştirebileceğimiz ve bu medeniyet tasavvurunu spesifik olarak Akif'in varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesine, yani şiirine, hayatına ve fikriyatına nasıl tatbik edebileceğimiz meselesine birazdan döneceğim. Ancak burada söyleyeceklerimizin bir anlam ifade edebilmesi için, önce, bizi, bütün insanlığı, Bu sorunun bence tek cevabı var: Esaslı, kuşatıcı, kucaklayıcı bir medeniyet tasavvuru geliştirerek. Bu medeniyet tasavvurunu nasıl geliştirebileceğimiz ve bu medeniyet tasavvurunu spesifik olarak Akif'in varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesine, yani şiirine, hayatına ve fikriyatına nasıl tatbik edebileceğimiz meselesine birazdan döneceğim. Ancak burada söyleyeceklerimizin bir anlam ifade edebilmesi için, önce, bizi, bütün insanlığı,

Küresel Medeniyet Buhranı: Varlığa ve Hakikate Saldırı

çinde yaşadığımız çağ, varlığa ve hakîkate, Heidegger'in deyişiyle, "varoluşsal bir saldırı"nın sözkonusu olduğu bir çağdır. Küre ölçeğinde insanın varlıkla ve hakikatle, Tanrı'yla ve kâinâtla ilişkisi sakatlanmış, hatta tarumar edilmiştir. Bu fenomenin adı, tastamam küresel bir medeniyet buhranıdır. Küre ölçeğinde büyük bir medeniyet buhranı yaşandığı için, bütün bir insanlık olarak medeniyet fikri'ni yitirdik. Medeniyet fikri'ni yitirdiğimiz için, münhasıran müslüman toplumlar olarak yaşadığımız sarsıcı buhranın medeniyet buhranı olduğunu fark ve idrak edemiyoruz.

Medeniyet fikrini yitirmemizin nedeni, tarihin ve zamanın durmuş olmasıdır. Başka bir deyişle, seküler-kapitalist Batı sivilizasyonunun ontolojik, epistemolojikvefenomenolojik olarak mevcut bütün medeniyetleri yok etmiş olmasıdır. Toynbee'nin deyişiyle, üç asır gibi kısa bir zaman dilimi içinde Batı sivilizasyonunun, "yeryüzündeki 26 medeniyetten 16'sını fiilen yok etmesi, 9'unu ise fosilleştirmesi"dir. Yani, insanlık tarihinde ilk kez, bütün insanlığın, tek bir uygarlığın zamanını yaşamaya mahkûm ve mahpus edilmesidir: İnsanlık tarihinde ilk kez, bir uygarlığın ürettiği zeitgeist / zamanın ruhu, bütün insanlığın, hem şuur, hem de şuuraltı haritalarını belirleyebilecek, şekillendirebilecek bir konum işgal ediyor.

Batı sivilizasyonunun dışındaki medeniyetler kendi zamanlarını yaşamıyorlar; daha doğrusu aynı anda hem kendi zamanlarını, hem de başka medeniyetlerin ya da hâkim medeniyetin zamanını yaşabilme irade ve kudretlerini yitirmiş dürümdalar. Yani bugün Asya'nın, Afrika'nın, kadîm Amerika'nın medeniyetleri, ya yok edilmiş, ya da antropolojik, ölü kültürlere dönüştürülerek fosilleştirilmiştir; o yüzden durdurulmuştur; insanlığın ve tarihin serüvenine kendilerince, kendi paradigmaları doğrultusunda katkılarda bulunma imkânları iptal edilmiştir.Tarihin ve zamanın durmasının, durdurulmasının birinci boyutu bu.

ikinci boyutu, birincisinden daha önemli. Yukarıda da değindiğim gibi, seküler Batı sivilizasyonunun hem şuur, hem de şuuraltı haritalarımızı şekillendirecek bir yer işgal etmesi, metafizik bir yırtılmanın yaşanmasına yol açmıştır: Varlık ve hakîkat, sadece fizik gerçeklik derekesine indirgenmiş, insan önce tanrılaştırılmış, sonra geldiğimiz noktada araçların tahakkümüne mahkûm edilerek yok edilmiş; varlık, gerçeklik ve âlem, tek boyutlu bir düzleme indirgenerek, metafizik bir şiddet üretilmiştir.

Toparlayacak olursak... Seküler, monolojik, tek boyutlu Batı sivilizasyonunun bütün küre ölçeğinde, hayatımızın görünür görünmez boyutlarında, enlemesine ve boylamasına hâkim olması, bütün insanlığın, hem insanlık tarihinde daha önceki dönemlerde görülmemiş ölçekte ve çapta köklü ve sarsıcı bir medeniyet buhranı yaşamasına yol açmış, hem de medeniyet fikrinin yol olmasıyla, dolayısıyla dünyada olup biten her şeyi, insanın başına gelenleri sadece dar, monolojik ve sınırlı seküler algılama ve anlama biçimlerinin zuhûr etmesiyle sonuçlanmıştır. Burada Michel de Certeau'nun seküler sosyal bilimleri, "patolojik bilimler" olarak tanımladığını hatırlatmakla yetineyim.

Yani, tam bir çağ körleşmesi sorunu ile karşı karşıyayız. Post-structuralist'ler, bir yandan bütün bir tarihi (makro-tarihi) eksene alarak yapılacak okumaların, tarihe bir öz atfetmek anlamına geleceği haklı tespitini yapmışlar; ama öte yandan da mikro-tarihler, mikrogerçeklikler üzerinde yoğunlaşılmasını önererek, bu kez kendileri tarihin kırıntılarını (daha çok da bugünü) mutlaklaştırma, bir öz olarak algılama ve konumlandırma açmazına sürüklenmekten kurtulamamışlardır. Oysa bu durum, insanlık tarihini ve hakîkati bir bütün olarak görebilme imkânlarını da ortadan kaldıran ve sonuçta ontolojik güvensizlik duygusu (anlam ve yön yitimi) yaşayan ama bu derûnî sorunu örtmek, ertelemek için epistemolojik güvenlik alanlarını genişleterek (yani modern süreçte tabiatın, bilimin ve teknolojinin kontrol edilerek, postmodern süreçte ise bu kez insanın iç dünyasının, zihninin, bilinçaltının kontrol ve kolonize edilmesi sağlanarak insanları dünyanın sorunlarına duyarsızlaştıran, narkoz etkisi üreten medya ve kültür endüstrisi vasıtasıyla) küresel sistemin haksız hegemonyasının sürmesini mümkün kılmaya ve hatta pekiştirmeye katkıda bulunmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Özetleyecek olursam, yeryüzünde tek bir uygarlığın hükümfermâ olması, Foucault'nun deyişiyle,"modernlik hapishanesine kapatılmadan önce kendi medeniyetlerinin zamanlarını yaşayan Batı-dışındaki bütün toplumların zamanlarını ve pergellerini şaşırmalarına, medeniyet fikirlerini ve dünyalarını yitirmelerine, dolayısıyla tam bir çağ körleşmesi sorunu ile malul olmalarına yol açmıştır.

Modernlik, insanlığı kendi hapishanesine kapatmıştı; postmodernlik ise, ontolojik güvensizlik sorununun üstünü kalın bir şalla örten epistemolojik güvenlik alanlarının genişletilmesinin vasıtaları olan ve kaçınılmaz olarak ayartıcı, estetize edici, baştan çıkarıcı, duyarlıklarımızı yok edici, pornografik yöntemlerle insanlığı postmodernizmin atomlaştırıcı, her şeyi izâffleştirici, Tanrı'yla şeytanı eşitleyici estetik bir yok oluş labirentinin eşiğine fırlatıyor. Kısacası, modernlik, insanlığa bir sonbahar armağan etmişti. Postmodernlik, pastırma yazı takdim ediyor bize. "Yersek" diyeceğim ama, yiyoruz ne yazık ki.

insanlık bir ruh üşümesi yaşıyor. Bir ilkbahar ve yaz mevsimine ihtiyaç hissediyor şiddetle.

işte bize, yeniden ilkbahar ve yazı getirecek fikir (asıl) ve yöntem (usul), medeniyet fikri ve bu fikri hayata geçirmemizi mümkün kılacak medeniyet tasavvurudur. Bütün bunların Akif'le, onun aynı ânda hem hayatında, hem de sanatında müşahede ettiğimiz varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesiyle ne alakası var acaba, diye sormayacağınızı umarım. Meselenin tam orta yerindeyiz. Zira Akif'i konuşmak demek, Türkiye'yi, Islâm medeniyetini, insanlığı konuşmak demektir, insanlığın geleceğini konuşmak demektir, insanlık, pastırma yazıyla huzur ve sükûn dolu bir dünyanın eşiğine ulaşabilir mi?

O hâlde, seküler-kapitalist Batı sivilizasyonunun yaşadığı ve bütün dünyaya dayattığı ontolojik güvensizlik duygusu sorununun zorunlu olarak ürettiği araçsal akıl'la (görünür görünmez araçları, yani hem teknolojiyi, hem de insanın bilinçaltı dünyasını kontrol etme güdüsünü amaç hâline getirmekle) epistemolojik güvenlik alanlarını genişleterek bu hayatî sorunun üstünü örtemeye çalışması olarak tarif ettiğim ayartıcı ve baştan çıkarıcı pastırma yazı olgusunun insanlığı içine sürüklendiği kaos ve katastrof hâlinden, estetize yöntemlerle gerçekleştirilen varoluş ve hakîkat bunalımından çıkarabilecek bir medeniyet tasavvuru fikrinin geliştirilmesi gerekiyor. Bu metnin vaatleri de tam bu noktada devreye giriyor: Sekülerliğin algılama biçimleri tarafından şekillendirilen ve zihnimizi körleştiren mevcut algılama biçimlerimizi terk etmediğimiz sürece, Akif'i de, Akif'in muazzam bir irade ile gösterdiği varoluş mücadelesini de, dolayısıyla Akif ve diğer öncü / kurucu figürlerin bir şekilde geliştirdikleri medeniyet tasavvuru fikrini de ve nihayet, bizim nasıl yeni bir medeniyet tasavvuru geliştirebileceğimiz meselesini de anlamakta zorlanırız. O yüzden, bizi, neo-pagan ve neo-seküler algılama biçimlerine kapatarak zihnimizi körleştiren çağ körleşmesi sorununu görebilmemiz ve aşabilmemiz için önce medeniyet ve sivilizasyon arasındaki köklü farklılıkları görmemiz, sonra da bir medeniyetler tipolojisi geliştirmemiz gerekiyor. Ancak bundan sonra Akif'in varoluş iradesini ve hakîkat mücadelesini bihakkın anlayabilmemizin mümkün olabileceğini düşünüyorum.

Medeniyet: Kozmolojik Şuur; Kültür: Kaos Hâli

O hâlde, medeniyet ne? Ve nasıl bir medeniyet tasavvurundan sözediyoruz, sözedebiliriz?

Medeniyet, kısaca, kozmolojik tasavvurdur. Kozmolojik tasavvura sahip olmak, bir medeniyeti varkılabilmek, yaşatabilmek, yeni şartlarda yeniden-üretebilmek için yeterli değildir. Bunun için, kozmolojik bir şuura sahip olmak gerekir. Burada şuur, kilit kavramdır. Şuur, varlığın ve hakikatin varlığını sürdürmesine imkân tanıyan bir varoluş, bir hayatiyet düzlemine geçmesini sağlar insanın. Şuur, şiir'le taçlanacaktır. Şiir, ancak şuur varsa varolabilir ve varkılabilir insanı; ancak o zaman hayatı anlamlı ve yaşanabilir kılabilir. Akif'in varoluş iradesini ve hakîkat mücadelesini özetleyecek tek anahtar kavram, derûnî kozmolojik şuur kavramıdır. Peki, Batı bir medeniyet olarak nitelendirilebilir mi? Hayır. Çünkü Batı, medeniyet değil, kültürdür. Kültür'ün ürettiği şeye, kültürden alınan mahsule veya hâsılata sivilizasyon denmiştir.

Batı sivilizasyonu medeniyet olamaz, medeniyet olarak adlandırılamaz; sadece kültür olarak adlandırılabilir. Medeniyet, kozmos yani âlem fikri'ne dayanır: Kozmos fikrinin üç motoriği vardır: Birincisi, Tanrıdır. İkincisi, kâinât'tır; üçüncüsü de, insandır. İşte bu kozmolojik tasavvurun merkezine Tanrı'nın yerleştirilmesi, kozmolojik şuurun oluşmasını sağlar. Merkezinde Tanrı'nın olduğu bu kozmolojik tasavvur motoriği işletildiği zaman elde edilecek hâsılat şiir olacaktır.

Kozmos fikri, üç ilkeye dayanır: Bütünlük ilkesi, denge ilkesi ve düzen ilkesi.

Batı sivilizasyonunun dayandığı kültür fikrinde de üç motorik sözkonusudur. Ancak bu motoriğin hiyerarşik yapısı tepe taklak edilmiştir. Merkez'e Tanrı'nın yerine insan yerleştirilmiştir. Dolayısıyla karşımıza çıkan şey, ontolojik, epistemolojik ve fenomenolojik kaos'tur. Yani kültür fikri, kaos fikrine dayanır ve kaos fikrinin ürettiği ve kaos fikrini üreten üç ilke sözkonsudur burada: Birincisi, atomlaşma / parçalılık ilkesi. İkincisi, Dengesizlik ilkesi. Üçüncüsü de, Düzensizlik ilkesi'dir. Özetle, seküler Batı sivilizasyonu bütünlük, denge ve düzen fikrini yok ettiği, parçaladığı, parça'yı bütün konumuna yükselttiği için, medeniyet olarak adlandırılamaz; o yüzden de bugün geldiğimiz noktada medeniyet fikrini yok etmiştir; medeniyet fikrini yok ettiği için de, bütün diğer medeniyetleri yok etmekte bir sakınca görmemiştir. Burada kısaca Akif'te şuur hâline gelen, Akif'in sanatını da, hayatını da şekillendiren şuurun kaynağının ne olduğuna dair bir fikir verdim. Bu fikri, birazdan biraz daha açacağım. O zaman Akif'i de, kendimizi de, medeniyetimizi de, insanlığın serüvenini de daha berrak ve önyargısız bir zihinle idrak edebilme imkânına kavuşmuş olacağız. Bunun için önce medeniyetlerin temel eksenlerini belirlememiz, ardından da kısaca bir medeniyet tipolojileri taslağı sunmamız gerekiyor.

Medeniyetlerin İki Temel Ekseni: Yaratıcı Ruh ve Kurucu İrade

Genelde medeniyet gibi büyük makro oluşumların, özelde ise medeniyetlerin geliştirilmesinde kilit rol oynayan kültür, sanat, düşünce atılımlarının ve açılımlarının geliştirilebilmesi, iki temel eksenin hayata ve harekete geçirilmesiyle imkân dâhiline girebilir: Birinci eksen, dikey eksen; ikinci eksense, yatay eksendir. Dikey eksen, bir medeniyetin ya da bir sanat ve düşünce hareketinin yaratıcı ruh'unu oluşturur. Bunu, bir medeniyetin ya da bir hareketin kısaca ruhu olarak tanımlayabiliriz. Yatay eksense, bir medeniyetin ya da bir medeniyet havzasına ait bir toplumun, topluluğun ya da kişinin kurucu iradesini oluşturur. Bunu da, bir medeniyetin veya münferit ya da müşterek bir atılımın "beden"i olarak tanımlayabiliriz. Dikey eksen, teorik kaynaktır. Yatay eksense pratik dayanak

Büyük ve özgün atılımların gerçekleştirilebilmesi için, iki eksenin de aynı anda, birincisi, aktif ve işliyor olması; İkincisi de, birbirini itmek yerine çekmesi, kışkırtması, beslemesi, besliyor olması kaçınılmazdır. Dikey ekseni sakatlanan, işlemeyen ya da yok olan bir hareket, bir toplum, bir medeniyet; yaratıcı bir ruhtan yoksun olacağı için, dünyaya, insanlığa özgün şeyler, özgün diller, imajinatif varoluş ve ifade biçimleri armağan etme imkânını yitirir. Donuklaşır. Kalıplaşır.

İçine ve dünyaya kapanır. Çift yönlü temassızlık yaşar. Sığlaşır. Yüzeyselleşir. Zevklerini ve beğenilerini yitirir. Zevksizleşir. Niteliksizleşir. Tıpkı bizim iki asırdır yaşadığımız ve geldiğimiz nokta itibariyle yaptığımız gibi arabeskle eurobesk arasında ya da arabesk ve eurobesk'in biraz daha rafineleştirilmiş biçimleri arasında salınır durur.

Anlayamadığı, algılayamadığı, ancak arabesk veya eurobesk algılama biçimleriyle algıladığı geçmişi ya büsbütün yok sayar. Böylelikle hafızasını sıfırlamaya çalışır; kendisini sanki dünyaya yeni gelmiş bir çocuğun konumuna yerleştirir: Hiçbir şeyi tam olarak anlayamaz. Hiçbir şeyi tam olarak tanımlayamaz. Yalnızca içgüdüleriyle, duygularıyla, arzularıyla hareket eder. Olgunlaşmamıştır: Entelektüel, analitik ve eleştirel melekeleri henüz gelişmemiştir çünkü. Büyük "sentezci" Kant'tan esinle söylemem gerekirse, "aklını kullanmaya cesaret edemez"; yalnızca kendisi, kendi küçük dünyası, saplantıları ve handikapları vardır. Küçük bir anafor hâli, hâl-i pür melâlidir artık: Oradan oraya savrulur durur yalnızca.

Bir yerde duramaz. Oysa olup bitenleri anlayabilmek, hele de anlamlandırabilmek ve yorumlayabilmek, bir yerde durmakla, pergelin sabit ayağını aslî dinamiklere ya da yaratıcı ruha muhkem bir şekilde basmakla başlar. O yüzden İngilizce'de, Almanca'da veya Arapça'da "anlamak" (under/standing; verstehen ve vâkıf olmak, vukûfiyet kesbetmek) fiilleri, "durmak"fiillerinden türetilmiştir. Bir yerde duramadığınız, sürekli savrulduğunuz zaman, olup bitenleri göremez, anlayamaz, künhüne vâkıf olamazsınız. Sadece bakarsınız ve bakakalırsınız. Nereye gideceğinizi, nasıl gideceğinizi, niçin oraya veya buraya gitmeniz gerektiğini bilemezsiniz. Savrulur durursunuz sadece. Akif'in şiirindeki, natüralizme kadar varan derin realizmi, eşyanın, fenomenlerin, sosyal durumların bütün çıplaklığıyla künhüne vâkıf olma çabası ve şuuruyla geliştirdiği ve şiarlarının, yaratıcı ruhunun, yani vahyin ışığında gördüğü metafizik gerçekçilik, işte bu savrulmayı teşhis etmek, içinde yaşanılan, toplumumuz ve medeniyetimiz açısından tam bir hayat-memat meselesine dönüşen bu çıldırtıcı, yakıcı, önce içini, sonra da dışını, kendi dışındaki medeniyet bedenini yangın yerine dönüştürdüğünü müşahede ettiği bu somut gerçekliği bütün sertliği, acımasızlığı ile tespit etmek ve oradan yola çıkarak ve derûnî, sarsılmaz şuurla yaşadığı, doldurduğu çilesini iliklerine kadar yaşayarak, duyarak, hissederek büyük şiire, has şiire, hakîkî şiire, hakîkatin şuurunun şiirine ulaşmasını sağlamıştır Mehmet Akif'in.

O yüzden çağımızı ve ruhunu en iyi anlayan ve anlatan büyük düşünür Heidegger, "bir yeri sükûna erdirebilmek için, o yere iskân etmek ve o yeri mesken tutmak gerekir" demişti. Şimdi biz, yaratıcı bir ruha sahip çağdaş Sinanlarımız olmadığı için, sözgelişi, İstanbul'a iskân edemiyoruz ve mesken tutamıyoruz İstanbul'u. İstanbul, iskân edilecek ve mesken tutulacak özelliklere, ne yazık ki, pek fazla sahip değil artık. Dünyanın en büyük haraphânesi. Dünyanın en büyük varoşhânesi. Tam yarım asır önce, İstanbul'a belli (ve belli ki yanlış) bir plan dahilinde çeki düzen vermesi, şehri silbaştan yeniden kurması için davet edilen çağımızın en yaratıcı mimarların dan Le Corbusier'nin bu daveti reddederken önerdiği şey çok sarsıcıydı: "Siz bu güzelim şehre dokunmayın yeter! Yeteri kadar dokunmuşsunuz zaten! Şehrin dokusunu ve ruhunu yok etmişsiniz!"

Biz, Le Corbusier'nin önerisini aslâ dikkate almadık ve İstanbul'a bir dokunduk pîr dokunduk. Şimdi bir dokunup, bin âh işitiyor olmamız o yüzden hiç de şaşırtıcı değil. Ya da geçmişle övünmeye kalkışır yalnızca. Oysa geçmişle övünmek de, nesneleşmektir. Aslolan geçmişi çağdaşlaştırabilmektir. Yani geçmişi tarihe girdirerek, bugüne getirerek, geçmişle diyalojik bir konuşma içine girerek şimdi'ye yeni, taze, kanatlandırın bir ruh üfleyebilmek; bugün için yeni bir dil ve varoluş biçimi ya da biçimleri üretebilecek şekilde geçmişin özünü ve ruhunu kavrayıp yenileyebilmektir. Özetle, dikey ekseni olmayan, işlemeyen bir edebiyat, bir medeniyet ruhunu yitirir; varolamaz, yepyeni şartlarda, imajinatif şekillerde varolma ruhu üretemez, yatay ekseni olmayan, işlemeyen bir edebiyat veya medeniyetse, körleşir, topallar; yürüyemez; varolma iradesi gelişti re m ez.

Medeniyet Tipolojileri: Üç Farklı Medeniyet Türü

Üç tür medeniyetin varlığından sözedebiliriz. Birincisi, pagan uygarlıklar. İkincisi, kadîm medeniyetler. Üçüncüsü, vahiy medeniyetleri.

Pagan uygarlıklara antik Yunan'da kıvamını bulan, Kilise Hıristiyanlığı'yla birlikte kısmen bastırılan, modernlikle birlikte yeniden zuhûr eden seküler Batı uygarlığı tecrübeleri dâhildir. Pagan uygarlıklar, antroposantriktir: İnsanı, her şeyin merkezine yerleştirirler ve tanrılaştırırlar. Kilise Hıristiyanlığı ise, özü itibariyle esasen farklı bir şey yapamamış, bu kez, Tanrı'yı insaniaştırmıştı. (Aradaki fark, zannedildiği gibi, nitelik farkı değil, nicelik farkıdır). Pagan uygarlık/lar, gerçekliği, fizik gerçekliğe, sadece bu dünyaya indirger. Kozmolojiyi kozmografyaya dönüştürür. Tek boyutludur. Monolojiktir. Önce asimilasyon, ardından da eliminasyon stratejileriyle Tabiatı, Tanrı'yı ve İnsanı, dolayısıyla kendisi dışındaki bütün medeniyetleri kontrol ve kolonize eden bir şiddet, şiddete dayalı ilişki biçimleri geliştirir. İnsanı ve bu dünyayı mutlaklaştırdığı için, dışa dönüktür: İnsanın iç dünyasını imha eder. Çatışmacı ve yok edicidir. Kadîm medeniyetlere, günümüzde, Konfüçyanizm, Budizm, Hinduizm, Şintoizm,Taoizm gibi Doğu hikmet gelenekleri dâhildir. Kadîm medeniyet/ler kozmosu, dolayısıyla insanın iç dünyasını mutlaklaştırır: içe dönüktür: Dış dünyayı ihmal eder. Hiçlik, esastır. Yok olucudur. Paganların saldırılarına direnebilecek imkânlardan yoksundur.

Vahiy medeniyetlerinin tek temsilcisi, tarih boyunca İslâm medeniyeti ve farklı zaman dilimlerindeki ve havzalardaki yorumlarıdır. Vahiy medeniyeti, teosantriktir. Hem fizik, hem metafizik gerçekliği aynı anda ihata eder. Vahiy medeniyeti, "li-tearefû" emr-i İlâhîsi gereğince varlığı ve bütün varlıkları, farklılıklarıyla, nasılsalar öylece kabul eder; fıtrata veya yaratılışa, inanca veya inançsızlığa esas itibariyle müdahale etmez; o yüzden hem varedici, hem de varkılıcıdır. Varlığa, hakîkate, hayata, insana yapılan her tür saldırıyı, kâinâtın dengesini, bütünlüğünü ve düzenini bozacağı düşüncesiyle püskürtebilecek maddî ve manevî direnç noktalarına ve şuura sahiptir. O yüzden mevcut bütün medeniyetlerle temasa geçmiş, hem beşerî düşüncenin, hem "mistik" düşüncenin varolmasını, kendilerini yeniden üretebilmelerini mümkün kılacak başka hiçbir medeniyetin geliştiremediği vasatlar oluşturabilmiştir. Buradan Akif'in, dolayısıyla İslâm medeniyetinin, dolayısıyla insanlığın varoluş iradesinin ve mücadelesinin şuurunu oluşturan, şiirini yazmasına imkân tanıyan medeniyet tasavvurunun mahiyetine ve nasıl yeniden hayatiyet kazandırabileceğine, spesifik olarak da bunun Akif'te ne tür karşılıkları olduğuna ya da nasıl tezahür ettiğine geçmeden önce, medeniyetlerin varlık ve hakîkat tasavvurlarını şekillendiren ya da ifade eden üç eksen soruya, ardından şiir-dil ilişkilerine biraz yakından bakmamız gerekiyor.

Üç Eksen Soru: Ne, Nasıl ve Niçin

insanın varlığını anlamlı kılabileceği, varlığına anlam katabileceği üç eksen soru vardır: Ne, nasıl ve niçin soruları. Ne sorusu vücuda, mevcuda ve mevcudiyete, yani varlığa, varlığın kaynağı olan hakîkate, hakikatin kaynağı olan "asıl"a, aslî dinamiklere, Frenkçesiyle norm'a ilişkin bir sorudur. Ne sorusu, varlığın ve hakikatin mahiyetiyle, hayatıyla, hayat bulmasıyla irtibatlıdır. Nasıl sorusu, varlığın / vücûdun varoluşuyla, varlığa gelişiyle, mevcut oluşuyla, mevcûdiyet kazanışıyla ve mevcûdiyetini sürdürüşüyle irtibatlı bir sorudur. Nasıl sorusu, usûl'le, form'la ilgilidir, varlığın ve hakikatin hayatiyet kazanmasının, hayat olmasının yollarını gösterir bize. Ne sorusu, nitelikle; nasıl sorusu nicelikle ilgilidir; Ne sorusu, dil'le, etika'yla ilgilenir; nasıl sorusu ise, üst-dille, estetika'yla.

Buradaki yakıcı sorun şudur: Ne sorusu bize vasatı resmetmekte; nasıl sorusu ise vasıtayı keşfetmekte kılavuzluk eder. Aslolan mahiyet'tir; ama mâhiyetin hem ne olduğunun, hem de nasıl olduğunun ve oluştuğunun, dolayısıyla hangi şartlar altında varolabildiğinin ya da yok olduğunun anlaşılabilmesi, anlamlandırılabilmesi ve anlam kazanabilmesi sürecinde, bir usûl sorusu olduğu için, nasıl sorusu ve usûl meselesi, asılîn asliyetinin ve husûsiyetlerinin vuzûha kavuşturulabilmesi çabasında asılîn kendisinden daha önemlidir.

Bu iki soru kipinin bizatihi kendilerinin varlıklarını anlamlı kılan üçüncü aslî bir soru kipi daha var: Niçin sorusu. Niçin sorusu olmadan ve sorulmadan, neve nasıl soruları bir anlam ifade etmez ve işlevsizleşir. Ne sorusunun dil'le, nasıl sorusunun üstdilîe ilgili olduğunu söylemiştik. Niçin sorusu ise, hâl'le ilgilidir. Ne sorusu, vücûdu (mekke sürecinde hayat bulan İlâhî şuuru) mevcût kılar; niçin sorusu (medîne sürecinde hayat olan peygamberî şuurun inşa ettiği) vicdanı tesis eder; nasıl sorusu ise, (medeniyet sürecinde temin edilen) vecd hâlini inşa eder. Ne sorusu, hiyerarşik açından en temel ve en esaslı sorudur. Ancak nasıl sorusu, temel'in temellerinin gün ışığına çıkarılması açısından ne sorusundan daha önemlidir. Nasıl sorusu olmadan ve sorulmadan, ne sorusuyla üretilen cevapların bir anlam ifade edebilmesi ve hayatiyet kazanabilmesi imkânsızdır. Niçin sorusu, ne ve nasıl sorularını aynı anda ihata ve ilzam eder.Ne sorusu, esas itibariyle bütünle; nasıl sorusu sadece parça'yla; niçin sorusu ise hem bütünle, hem de parçayla ilgilidir. Özetle, ne sorusu "din'le; nasıl sorusu "medine"yle; niçin sorusu da "medeniyet'le ilgili eksen sorulardır. Ne sorusu, esas itibariyle kadîm medeniyet geleneklerinin (günümüzde kadîm medeniyetlerin uzantısı olan Konfüçyan, Hindu, Tao, Şinto, Budist hikmet geleneklerinin) eksen sorusudur. Nasıl sorusu, pagan uygarlıkların (günümüzde neo-paganizm biçimleri kazanan seküler Batı uygarlığının) eksen sorusudur. Niçin sorusu ise, vahiy medeniyetlerinin (günümüzde İslâm'ın) eksen sorusudur.

Niçin ve nasıl sorularını sormayan, sadece ne sorusunu eksene alan bir medeniyet tecrübesi, statikleşmekten ve opaque'leşmekten, taşralı olmaya ve içine kapanarak yok olmaya mahkûm, sınırlı" bir "medeniyet" tecrübesi olmaktan kurtulamaz. Örneğin, kadîm medeniyet geleneklerinin, -Konfüçyan, Hint, Budist, Taocu örneklerinde- antropolojik kültürlere dönüşmesinin nedenleri burada gizlidir. Sadece nasıl sorusuyla yetinmeye çalışan medeniyet tecrübeleri ise azmanlaşmaktan ve saldırganlaşmaktan başka bir şey üretemezler. Pagan uygarlık tecrübelerinin, sadece gücü, güç üreten araçları fetişleştirerek"araçsal akıl"a dayalı, azmanlaşmış bir insan tipi ve kaotik bir dünya resmi sunmasının nedenleri burada gizlidir. Niçin sorusunu eksene alan medeniyetler ise, ne sorusunu dinamize ederler, salt nicelik sorusu olan nasıl sorusuna nitelik kazandırarak ne ve nasıl sorusunun insan, kâinât ve Tanrı açısından taşıdığı anlamları ifşa etme imkânları sunarlar. Gerçek anlamda bütün varlığı, hakîkati, Tanrı'yı, Kâinât'ı ihata edebilecek evrensel, dinamik ve hem içe, hem dışa dönük hakîkî ve tahkîkî medeniyet tecrübesini, niçin sorusunu eksene alan -vahye dayalı bir- medeniyet fikri ve tecrübesi üretebilir ancak. Ne sorusu insanın ufkunun açılmasıyla, nasıl sorusu insanın ufkunun genişletilmesiyle ilgili sorulardır. Ancak niçin sorusu sorulduğu zaman insanın ufku gerçekten açılabilir, insanın ufku gerçekten genişleyebilir ve insan yapıp-ettiklerinin ne anlam ifade ettiğini bilerek, kavrayarak, tahayyül ve tasavvur ederek bir vücut / din, bir vicdan / medine ve bir vecd hâli / medeniyet ancak o zaman gerçekten üretebilir.

Örnekleyerek gidelim: Türk şiiri nedir, sorusu Türk şiirinin mahiyetiyle, varlık, hakîkat ve dolayısıyla değerler tasavvuruyla ve dünyasıyla ilgili bir cevap üretir bize. Türk şiiri nasıl'dır, sorusu; Türk şiirinin dilini (yani eşyanın mahiyetini, varlığın ve hakikatin, dolayısıyla değer ve anlam haritasının Türk şiirinde veya Türk şiiriyle birlikte nasıl bir görünüm arzettiğini, nasıl teşekkül ettiğini, en önemlisi de nasıl üretildiğini ve yenidenüretilebildiğini ya da yeniden-üretilemediğini) gösterir bize. Niçin sorusu ise, Türk şiirinin ne'liğine ve nasıl'lığına ilişkin, dolayısıyla "dil"in özü ve teşekkül süreci hakkında esaslı sorular sormamıza imkân tanır. Türkiye'de bu sorular, bihakkın sorulmamış, sorulamamıştır henüz. Sadece Türk şiiri bağlamında değil, aynı zamanda, Türk müziği, Türk resmi, Türk hikâyesi, Türk romanı, Türk sineması, Tük düşüncesi, Türk siyaseti, Türk hayatı bağlamında da bu sorular bir bütün olarak sorulamamıştır, ne yazık ki.

Bunun nedeni, bu soruların bir bütün olarak ne kadar anlamlı olduğunun fark edilememesi; bu soruların ihata ettiği alanların ne anlam ifade ettiği meselesinin, Türk entelijansiyasının meselesi hâline gelememesidir. Bu soruların fark edilmemesi ve mesele edinilememesinin nedeni, medeniyet fikrinin, tarihsel-ben'in, ben-şuurunun yitirilmiş olmasıdır. Medeniyet fikrinin ve dolayısıyla ruhunun yitirilmesi, "niteliksiz insan" kırıntılarından oluşan sahte-entelijenasiyanın dayanaksız ve dolayısıyla dayanıksız konuşan ve yaşayan, dolayısıyla tarihin farkına varamayan, tarihin nasıl yapıldığını kavrayamayan ve sonuçta da tarih yapabilecek bir ufka ve muhayyileye sahip olamayan tarih-dışı, anakronik, tarihte tatil yapma sarhoşluğundan ve kolaycılığından kurtulamayan bir literati'nin, sadece okumuş yazmışlar, dolayısıyla birilerinin sözcüleri ve gözcüleri olmaya can atan bir entelijansiya esnafının türemesine yol açmıştır. Bu makro meselelerden sonra sözü şiire ve dil'e getirebiliriz yavaş yavaş.

Şiir: Söz'ün Öz'ü, Öz'ün Sözü

Şiir, bir sanat türü olması hasebiyle, öncelikli olarak, nasıl sorusunun çekim alanına giren bir eyleme ve söyleme biçimidir. Ama şiiri, salt nasıl sorusunun çekim alanıyla sınırlı bir eyleme ve söyleme biçimi olarak görmek, daha baştan şiiri nasıl sorusunun, dolayısıyla salt nasıl sorusu ekseninde varolmaya çalışan modernliğin hapishanesine tıkamak demektir. Bütün sanat türlerinde olduğu gibi, şiirde de Türkiye'de biçim / nasıl üzerinde yoğunlaşılmıştır. Üstelik de öz'ü yoksayarak, hiçe sayarak, yıkarak, yok etmeye çalışarak dil kurma iddiasıyla salt biçim üzerinde yoğunlaşıldığı söylenebilmiştir. Oysa biçimi öz'den ayırmak, ayrı düşünmek, biçimi de, öz'ü de kavrayamamak demektir. Zira her form, bir norm'un hem ifadesi, hem de ifade edicisidir. Hiçbir form, boşlukta ortaya çıkmaz. Her form, bir muhît'in, bir medeniyet vasat'ının ürünüdür ve o muhît'in / vasat'ın hayat ve hayatiyet kazandırılmasına aracılık eden bir vasıta'dır. Aslolan öz’dür, asıl'dır, norm'dur,"dil"dir, etika'dır, şiardır; ama öz'e, asıl'a, norm'a, dil'e, etika'ya, şiar'a hayat ve hayatiyet kazandıran şey biçim'dir, usûl'dür, form'dur, üst-dil'dir, estetika'dır, şuur'dur. Biraz önce de değindiğim gibi, şiir, söz'ün özü, özün sözü'dür. Özün sözü, sözün de özü yoksa, o zaman sözkonusu öz'ün de, söz'ün de; dile gelebileceği, dile getirebileceği, dili harekete geçirebileceği, dile hayat, hayata da dil ve dolayısıyla hayatiyet kazandırabileceği bir şiirinin olmadığına hükmedebiliriz. Modern Türk şiiri olarak da adlandırılması gereken Birinci Yeni, özellikle de İkinci Yeni, bizim ürettiğimiz medeniyet fikrinin, idealinin, ruhunun ve tecrübesinin söz'ünün öz'ü değildir; öz'ünün sözü'nü de yok etmiştir. Bunun en temel nedeni, dilin İslâmî muhtevasının sekülerleştirilmesi sonrasında zuhûr eden semantik intihar'dır.

Semantik İntihar: Ontolojik Kopuş ve Epistemolojik Kırılma

Türkiye'nin en yakıcı ama şaşırtıcı ölçüde en az farkedilen ve kavranabilen meselesi, "dil" meselesidir: Türkiye'nin "dil"i, sekülerleştirilerek İslâmî köklerinden, ruhundan koparılmış ve yok edilmiştir. Oysa bir toplumun varolabilmesi, varlığını kendi olarak sürdürebilmesi, (siyaset, düşünce ve sanat da dâhil) hayatın her alanında çığır açıcı, ufuk açıcı esaslı ve sarsıcı atılımlar ve açılımlar yapabilmesi ve dolayısıyla dünyaya özgün şeyler verebilmesi, sunabilmesi, armağan edebilmesi, o toplumun "dil"ini bütün yaratıcılığıyla ve dinamizmiy/e sürdürebiliyor olmasıyla mümkündür. Burada "dil" kelimesini; dil'i, dil meselesini bütün boyutlarıyla ihata edebilecek bir mânâ haritasının varlığına dikkat çekmek için özellikle paranteze aldım. Türkiye'de, bugüne kadar düz, sathî, dayanaksız, ruhsuz, temelsiz, hatta gülünç bir dil algısı hükümfermâ olagelmiştir. Dil, bir medeniyet meselesidir. O yüzden, dil'den sözederken, dil'in en az üç düzlemini ya da üç farklı dil'i aynı anda ifade etmeyi amaçlıyorum.

Dil'in Üç Hâl Kanunu: Medeniyet Vasat'ı,"Vasıta"sı ve Yeniden-İnşa Süreci

Birinci dil, bir medeniyetin dünya tasavvurunu, Tanrı, kâinât ve insan tahayyülünü ele veren, ifade eden dil'dir. Bu dil, bize bir medeniyetin vasat'ını, muhît'ini, etikasını, asaletini, ruhunu, normlarını, aslî dinamiklerini sunar. Bu dil, aslî dil'dir. Mikro düzlemde bir sanat, düşünce, siyaset hareketinin, makro düzlemde ise bir medeniyetin yaratıcı ruhunu ya da dikey eksenini oluşturur. Bu aslî dil, mahiyet sorusu olan "ne?" sorusuna cevap verir. Bu aslî dilin ilkeleri, adı üstünde değişmezdir: Kendilerini yeni durumlara, bu durumları kendi semantik müdahaleleriyle dönüştürerek uyarlarlar bu ilkeler. İkinci dil, bir medeniyetin genelde siyaset, iktisat, fikir; özelde ise sanat dinamiklerinin ve haritalarının hem ifadesi, hem de ifade edicisi olan dildir. Bu ikinci dil, bir medeniyetin vasıtalarını, estetikasını, şahsiyetini, bedenini, formlarını, usul'lerini sunar, gösterir bize. Bu dil, üstdildir. Üstdil, aslî dil üstüne düşünmek, aslî dile hayat ve hayatiyet kazandıracak şekilde aslî dil üzerinde kafa yormak ve aslî dil'i, dolayısıyla medeniyeti, değişen yeni şartlarda ve durumlarda sürekli olarak yeniden-üretebilecek bir hayatiyet ve varoluş, "serüven" ve yaratıcılık ruhuyla donatmak demektir. Bu ikinci dil, özelde bir sanat hareketinin, genelde bir medeniyetin kurucu iradesini veya yatay eksenini oluşturur; şartlara, zamana, mekâna bağlı olarak varolur. Bu iki dil, her bakımdan yaşayan, iddialarını da, ideallerini de, ruhunu da, yaratıcı dinamiklerini ve mânâ haritalarını da yitirmemiş medeniyetlerde zorunlu olarak varolan, biri olmadan öteki de varolmayan, varolması imkânsız iki esaslı boyuttur. Biri bizim medeniyetimizin, diğeri de Batı sivilizasyonunun dilleriyle ifade ederek tartışmayı sürdürmem gerekirse... Bu iki dil de birincisi, aslî / norm'a ilişkin, İkincisi nisbî / form'a ilişkin boyutlarıdır yaşayan, kendisini her dâim yenileyebilen bir medeniyetin.

Usûl veya form ise, nisbîdir, arızîdir, değişkendir. Bütün sanat türleri birer formdur. Bütün sanat türleri, medeniyetin aslî dinamiklerini ve dil'ini yeniden-yorumlayarak, yenidenşekillendirerek (yani re-forme ederek) yeniden-üretebilmelerini formları yoluyla gerçekleştirebilirler. Ama formları / usûlleri veren kaynak, yaratıcı ruhu oluşturan normlar / asıklardır. Eğer bir medeniyet, normlarını / asıklarını, aslî dinamiklerini, yani yaratıcı ruhu'nu yitirmişse, başka medeniyetlerden veya dünyalardan aldığı formları da, kendisine ait olduğunu sandığı ama ne anlam ifade ettiğini, neye tekabül ettiğini idrak edemediği kendi formlarını da re-forme edemez; aksine ikisini de deforme eder. Ortaya taklitler ve karikatür çıkar: Pastiş'ler ve parodiler her tarafta kol gezer, cirit atar. İşte ikinci Yeni şiirinin de, Yeni Türk Edebiyatının da, Türk sinemasının da, Türk müziğinin de,Türk düşüncesinin de temel sorunu budur. Buradan yenilik çıkmaz. Buradan olsa olsa, sadece bön ve berbat taklitler / kopyeler, dolayısıyla karikatürler çıkar. Siz, dil kurduğunuzu zannedersiniz; ama dilin mahiyetini, boyutlarını, ruhunu kavrayamadığınız için, mevcut dilinizi de yok edersiniz de, bunu ancak iş işten geçtikten sonra fark edersiniz; o da farkedebilecek bir şuura ve bu şuurun ürünü ve üreticisi olan şiarlara, dolayısıyla kendi şiirinize, kendi şiirinizin ruhuna sahip ve vâkıfsanız, Tanpınar'ın ifadeleriyle söylemem gerekirse, onunla bütünleşmişseniz, onu (bütün hücrelerinizle) özümleyebilmişseniz mümkün olabilir ancak.

İşte üçüncü dil, tam bu noktada devreye giren ve sözkonusu olan bir dildir. İlk iki dil, her bakımdan ve her alanda yaşayan ve kendisini, dinamiklerini, özetle yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini yeniden-üreten "medeniyetler için geçerlidir. Günümüzde, bu anlamda varolan tek tecrübe Batı sivilizasyonu tecrübesidir. Batı tecrübesinin dışındaki medeniyetlerin hiç biri, aslî dillerini de (yaratıcı ruhlarını / normlarını da), arızî dillerini de (kurucu iradelerini / formlarını da) üretebilecek düzlemde yaşamıyorlar, varlıklarını sürdüremiyorlar. Yani münhasıran çağımızın ürünü olan bir üçüncü dil'in varlığından, varkılınması gerektiğinden sözediyorum. Ya da şöyle söyleyeyim: Medeniyet buhranı yaşayan bütün toplumların icat etmeleri, vücut buldurmaları, hayata ve harekete geçirmeleri gereken bir dilden.

Üçüncü bir alan'dan. Bu üçüncü alan, birinci ve ikinci dillerin ayniyet kazandırabileceği bir alan'dır: Bir fikrin (mekke sürecinde inşa edilen birinci dil), ifade edilmesini, tebeddün etmesini sağlayan form'un (medîne sürecinde inşa edilen ikinci dil), seslerle dile geldiği medeniyet sürecini hayata geçiren alandır bu. Başka bir düzlemde ifade etmek gerekirse, birinci dil, norm'un (Kur'ân'ın) dilidir; ikinci dil form'un (yani Kur'ân'ın kendisinde tebeddün ettiği "vasıta"nın, yani Hz. Peygamberin) dil'idir; üçüncü dil ise norm ve form etkileşiminden üretilecek, bizim üreteceğimiz dil'dir. ibn Arabi'nin terimlerini kullanarak ifade etmek gerekirse; birinci dil, tevhidi düzlem'e; ikinci dil, tenzihi düzlem'e, üçüncü dil ise, teşbihi düzlem'e atıfla inşa edilebilir ve işletilebilir. Birinci dil, medeniyetlerin yaratıcı ruhlarını inşa eder; ikinci ve üçüncü diller ise medeniyetlerin kurucu iradelerini teşekkül ettirir, harekete geçirir ve birinci dil ekseninde hayata ve hakîkate hayatiyet kazandırır.

Ethos'unu Yitiren "Özne"Siz Bir Şiir: İkinci Yeni ve "Pathos"u

Bu üçüncü dil, aslî dinamiklerden yola çıkılarak geliştirilen / tebeddün edilen yenideninşa edilmesi gereken bir dildir. Eğer kendi aslî dinamiklerimizi (birinci dil'i), yani yaratıcı ruhu kavrayamazsak, ikinci dili (yani bizim dün geliştirdiğimiz sanat formlarını da, başka kültürlerden ödünç alacağımız formları da) kavrayamayız: Bizim gibi medeniyet krizi yaşayan, kendi medeniyet dinamiklerimizi ve ruhumuzu inkârın bir sonucu olarak gerçekleştirilen semantik intiharın sözkonusu olduğu bir vasat'ta, yaratıcı ruhumuzu (aslî dinamiklerimizi) yitirdiğimiz için, başka kültürleri sadece form (hem satıh, kabuk, hem de salt biçim anlamında form) olarak görmemiz ve o form'un bir norm'un (birinci dil'in) ürünü olarak geliştirildiği yakıcı gerçeğini gözardı ederek dil kurmaya, biçim denemeleri yapmaya çalışmamız, kesinlikle sonuç vermeyecek; kalıcı, yaratıcı, dil kurucu atılım ve açılımlara imkân tanımayacaktır. işte spesifik olarak ikinci Yeni şiirinin temel açmazı burada gizlidir. ikinci Yeni şiiri, kendi ethos'unu yitirmiş, o yüzden "özne" olamamış, kendisi konuşan / üreten değil, Frenklerin ürettiklerini aktardığuçin nesne olarak kalakalmış, bu nedenle de, salt biçim devşirmeleriyle, her şeyi devirmiş, yok etmiş ve bütün bunların sonucunda da ortaya sadece pathos çıkmıştır: Kaçınılmaz olarak da patetik, dengesiz, sarsak, savruk, bön, kibirli (çocuksu bir böbürlenme yaşayan), kendinden başka hiçbir şeyi göremeyen ve kendisini putlaştıran traji-komik boyutlar kazanan bir pathos hâline dönüşmüştür bu: İşte ethos'unu kaybeden bu bu pathos hâlinin ürünü olarak girişilen temelsiz, köksüz, epistemolojik ve ontolojik"sapma"yla, dil'i tarumar eden,"dil'in yaratıcı ruhunu, kaynaklarını, hayat damarlarını kurutan, bitiren bir semantik intiharla sonuçlanan bu biçim oyunları, Türk şiirini ruhundan, müzikalitesinden, ses âhenginden, derûnî dünyasından, insanı kanatlandırıcı, yüce âlemlere ve hakikatlere taşıyıcı duyuş, deyiş ve söyleyiş zenginliğinden uzaklaştırarak tam bir çıkmaz sokağın, şizofrenik bir çukur'un, karanlık bir bunaltının ve metamorfoz hâlinin, yani Foucault'nun deyişiyle, "modernliğin hapishanesi"nin eşiğine getirip bırakmıştır.

İkinci Yeni Şiiri konusunda yaptığımız bu analiz, medeniyet tasavvuru fikrinden yoksun bir şiirin, sanatın ve düşüncenin, nasıl hem dünyanın en güçlü şiir geleneğinin dilini bile yok edebileceğini ve semantik bir intiharın eşiğine getireceğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Türk şiirinde, romanında, müziğinde, sinemasında ve düşüncesinde dünyaya yeniden yeni ve özgün diller armağan edebilmemizin tek yolu, edebiyatı, sanatı ve düşünceyi öncelikli olarak bir medeniyet meselesi ve medeniyet dili inşası çabası olarak görebilmekten geçiyor. Yaşadığımız medeniyet buhranının hem ürünü, hem de daha derinlemesine pekiştiricisi rolü oynayan ve Batı'dan -bütün diğer modernleşme sürecindeki edebiyat ve sanat geleneklerimizde olduğu gibi- yalnızca biçim aşırma kaygısından öteye geçememesi, şiir dilinin bir medeniyet tasavvurunun ve vasatının ürünü olarak geliştirilebileceğini kavrayamaması, İkinci Yeni Şiiri'nin bugün Türk şiirini getirdiği semantik intiharın ve estetik olarak da bitmenin eşiğine getirip bırakmasıyla sonuçlanmıştır.

kinci Yeni Şiiri'nin neredeyse tartışılamaz bir tabu olarak putlaştırıldığı bir zaman diliminde edebî ve entelektüel iktidar tarafından dışlanan medeniyet dinamiklerimiz ekseninde edebiyat, sanat ve düşünce inşası çabalarının, bugün sabırla, içten içe kozasını örerek hiç de küçümsenemeyecek bir mesafe katetmesi, yine aynı süreçte mevta muamelesi yapılan Akif'in ve temsil ettiği fikrî ve estetik duyarlığın bugün her zamankinden daha fazla hatırlanmaya başlanması Akif'in varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesinin ne kadar köklü ve zamanı geldiğinde nasıl köklerinden yeniden doğacağını, yemişlerini vereceğini gösteren önemli bir işaret olarak görülmelidir. Akif'in sanat ve hayat serüveninde varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesinin medeniyet tasavvuru ve kozmolojik şuur ekseninde yeniden okunduğunda aslında geleceğin Türkiye'sinin edebiyat, sanat, düşünce ve hayatının medeniyet iddialarımızı kuşandığımızda bizi yeniden tarih yapan özne konumuna yükseltebileceğinin de bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bunun için önce esaslı bir medeniyet tasavvurunun inşa sürecinin güzergâhları olan önce şiar, şuur ve şiir ilişkilerini kısaca gözden geçirmemiz ve son olarak da buraya kadar geliştirdiğimiz medeniyet tipolojilerini, medeniyet eksenlerini, "dil'in üç hâl kanunu"nu, hasılı medeniyet tasavvuru fikrini Akif'in varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesine uyarlamaya geçmemiz gerekiyor.

Din, Medine, Medeniyet: Şiar, Şuur, Şiir

Medeniyet, oluş, varoluş ve varkılış süreçlerine tekabül eden üç aslî şuur hâline hayatiyet kazandıran ve diğer iki şuur hâlini de ihata eden bir üçüncü derûnî şuur hâlidir. Birinci şuur hâli, "mekke" sürecinde teşekkül eden, insanı varlık ve hakîkat tasavvuruyla donatan İlâhî Şuur hâlidir: Burada din / idea, vücud ve hayat bulur. İkinci şuur hâli, "medîne" sürecinde teşekkül eden, "kurucu figür" veya figürler vasıtasıyla müşterek bir vicdanın üretildiği, din'in / iddia'nm hayat olduğu, hayatın kendisi olduğu Peygamberî Şuur hâlidir. Üçüncü şuur hâli ise, medeniyet sürecinde oluşan, insanın, Peygamberî Şuur vasıtasıyla İlâhî şuurla buluşmasından sonraki süreçte teşekkül eden ve vecd hâlinin / insanlık ideali'nin üretildiği Beşerî Şuur hâlidir. Başka türlü söylemek gerekirse... Söz'ün öz'ü, yani şiar, İlâhî şuur'la donanarak Mekke sürecinde münferit şahsiyette hayat bulur; medîne sürecinde İlâhî şuuru insandan topluma yayan peygamberî şuur'la sarsılmaz bir müşterek şahsiyete dönüşür ve hayat olur, hayatın kendisi olur; öz'ün sözü ise peygamberî şuur vasıtasıyla İlâhî şuurla donanan, kopmaz bir irtibata geçen beşerî şuura dönüştüğü ve kürevî bir şuur, kürevî bir şahsiyet ve vecd hâli ürettiği medeniyet sürecinde, şiirle hayatiyet kazanır ve her dâim hayatiyetini idame ettirebilir ancak. Bu üç şuurun eşzamanlı bir şekilde varolamadığı bir yerde, dil kurabilecek, dünyaya esaslı ve özgün varoluş, duyuş, düşünüş, bakış, söyleyiş ve yaşayış biçimleri sunabilecek yaratıcı ruhu ve kurucu iradesi olan bir medeniyetin, bir fikriyatın, bir edebiyatın, bir şiirin varlığından sözedilemez

Bir yerde, bir ülkede, esaslı bir şiirin varolabilmesi, varkılınabilmesi, varlığını devam ettirebilmesi ve ettiriyor olabilmesi için, üç şuuru da hayata ve harekete geçirebilecek; hem bu üç şuuru ifade edebilecek, hem de bu üç şuurun ifadesi olabilecek esaslı bir şiirin "üretilebiliyor"olması şarttır. Şiiri olmayan bir milletin de; şuuru hayata ve harekete geçiremeyen bir şiirin de şuuru yok demektir. Özetle, varoluş şuuru olmayan bir milletin şiirinin de, şuurunun da varolduğundan sözetmek abesle iştigâl etmek demektir. Kitap, Mizan, Hadid; İslâm, iman, İhsan; vücut / varlık, vicdan, vecd; ilim, irfan, hikmet; dil, üstdil, hâl; âlim, ârif, hakîm; İlâhî şuur, Peygamberî şuur, beşerî şuur; münferit şahsiyet, ictimâî şahsiyet, kürevî ya da cihanşümûl şahsiyet süreçlerine denk gelen mekke, medîne, medeniyet süreçleri geçişkendir; mutlak anlamda tarihsel, zamanla mekanla kayıtlı, dolayısıyla kategorik ayırımlar değildir; biri olmadan öteki de olmayan, varolamayan süreçlerdir; bu süreçlerden birinden diğerine geçiş her zaman mümkündür, hatta kaçınılmazdır. Bu süreçlerden birincisi, yaratıcı ruhun kaynağını yani vasatı, yani vasatı oluşturan asılî, aslî dinamikleri sunar; İkincisi ve üçüncüsü ise, kurucu iradenin kaynağını oluşturan vasıtaları, formları, usûlü sunar. Özetle Kur'ân asildir; Hz. Peygamber usûldür. Yani Kur'ân, dil'in, aslî dinamiklerin, normların, etikanın, yaratıcı ruhun kaynağıdır. Hz. Peygamber ise üstdilin, usûlün, formun, estetikanın, kısacası medeniyetin, kurucu iradenin kaynağıdır. Dolayısıyla meselemiz bir estetika meselesidir, bir dil meselesidir, bir medeniyet meselesidir.

Akif'ten "Anıt"a,"Anıt"tan Medeniyetimize Açılan Koridor

işte Akif'in sanatı da, hayatı da, geliştirdiği sanat üslûbu da, hayat üslûbu da, niçin sorusunda özetlenen ve medîne sürecinde teşekkül eden, sarsılmaz şuurun ürünüdür. İslâm'ın verdiği şiarın dolayımsız olarak kazandırdığı iman şuuru, Akif'in sanatla hayatı bütünleştiren, şiirinden şuuruna, şuurundan şiarına kolaylıkla gidebilmemizi mümkün kılan derûnî şuuru, Akif'i münferit şahsiyet katından İçtimaî ve kürevî ya da cihanşümûl şahsiyet katına yükseltmiştir.

Akif'in İlâhî şuurla yoğrulan peygamberî şuurla muhkem, sarsılmaz bir şekilde donanmış olmasıdır ki, Akif'te en zorlu zamanlarda bile, medeniyetimizin hayat memat dönemeci yaşadığı birzaman diliminde bile, sarsılmaz bir vecd hâlinin, bircoşku hâlinin oluşmasına yol açmış, bu da sanatında da, hayatında da gördüğümüz beşerî şuuru bütün derinliğiyle, enlemesine ve boylamasına duymasına, yaşamasına, iliklerine kadar hissetmesine imkân tanımıştır.

Akif'in sanatındaki realizmin kaynağı, ilk bakışta, çağının sanatındaki realizm olabilir. Ama Akif, çağının sanatındaki realizmi, mekke-medine süreçlerinin kendisinde muhkem bir şuur hâline dönüşmesi, yani mekke-medine süreçlerinde kurulan dil'le, yaratıcı ruhla, aslî dinamiklerle derûnî, dolayımsız bir ilişki kurması nedeniyle, çağının realizmini, bu form'u, kendi normlarından yola çıktığı için semantik bir müdahaleye tabi tutarak reforme ederek dönüştürmesini bilmiştir. Akif bu semantik dönüştürme işlemini, dikkat buyurulsun, estetik dönüştürme demiyorum, semantik dönüştürme diyorum, bu işlemi, sahip olduğu derûnî şuurun bin yıllık aruz veznini, Şeyh Sadî'den, Hafız'dan, Mevlânâ'dan tevarüs ettiği manzûm tahkiye geleneğini, mesnevî geleneğini tastamam özümsediği için gerçekleştirebilmiştir aynı zamanda. Akif'te üç şuur hâlinin özü şeklinde özetlenen derûnî şuur, zaten ulvî kaynakla irtibat muhkem ve sarsılmaz bir şekilde kurulduğu için, ulvîleşen bir vücut, bir vicdan, bir vecd hâli olarak tezahür etmiş, ettirmiştir.

Ayrıca şiar, şuur ve şiir süreçlerini Akif'in şahsî tarihinde de teşhis edip müşahhaslaştırabiliriz: Akif'in çocukluğunun geçtiği müslüman vasatın en saf, en temiz, en nüfûz edici bir İslâmî yaşayışın, duyuşun, bakışın, varoluşun sözkonusu olduğu Fatih semti, Akif'in şiarlarını şekillendiren, teşekkül ettiren bir işlev görmüştür. Ev'den başlayarak, mahalleye ve camiye açılan ve yayılan bu İslâmî vasat, babasından aldığı aslî eğitim ve terbiyede de, idadî ve rüşdiye eğitiminde de derin izler bırakmıştır. Akif'in şuur sürecinin tohumu bu muhitte ekilmiş, daha sonra yüksek öğreniminde, meslek hayatında, Necid çöllerinden Berlin'e, Anadolu'nun çeşitli vilayetlerinden bütün bir Osmanlı coğrafyasında yaptığı seyahatlerdeki gözlemlerde tam bir varoluş iradesine ve hakîkat şuuruna dönüşmüştür.

1908-1918 yılları arasındaki dönem, bu şiar ve şuur süreçlerinin şiirini ürettiği zaman aralığıdır. Mikrokozmos / küçük âlem olan insanın hayatında aynı ânda mevcut olabilen bu vücut, vicdan ve vecd hâli, kaçınılmaz olarak destansı bir şiir hâlidir: Akif'i bütün zamanları seferber edebilecek, bütün zamanları kendi çocuğu kılabilecek ve bütün zamanların çocuğu olmasını sağlayabilecek âlim, ârif ve hakîm kişi katına yükselten bu destansı şiir hâli, onun hem en acımasız beşerî ıstırapları, çileleri, fenomenleri görmesini mümkün kılabilen, hem de ona yüce kaynakla irtibat kurdurtabilen, böylelikle bir şahıs olarak Akif'in kendisini aşan kuşatıcı ve kucaklayıcı bir şuur hâli üretmiş, Akif'i anıtlaşmıştır. Bu anıt, artık Akif'in ötesinde bir varlığa, bir medeniyet varlığına dönüşmüştür. Bu anıta bakmasını bilebilirsek, bu anıt bize, hem Akif'i, hem medeniyetimizi, hem de mikrokozmos'u ve makrokozmos'u resmeder, bütün bunların tablolarını bütün berraklığıyla gösterir bize.

Ancak hem bu anıta bakabilmek, hem de bu anıtın başka zamanlardaki kardeşlerini dikebilmek için, bir bakış açısına, bir metodolojiye ihtiyacımız var: işte bu bakış açısı, burada özetlemeye çalıştığım medeniyet şuuru; metodoloji ise, medeniyet tasavvuru fikridir. Ben burada, bir yandan Akif'e nasıl bakabileceğimize, öte yandan da Akif anıtına bakarak medeniyetimizin hem mekke-medine süreçlerini, hem de bizatihi kendisini nasıl yeniden-inşa edebileceğimizi kısaca, özlü bir şekilde göstermeye çalıştım. Akif, bütün engellere rağmen yılmaz ve muhkem şuuruyla yoğurduğu, plastisite işlemine tâbi tuttuğu şiarlarının ışığında oluşturduğu hayatı ve şiiriyle topyekûn, bir bütün olarak harekete geçirdiği varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesiyle medeniyetimizin anıtını dikmiş ve bizim de medeniyetimizin yepyeni anıtlarını nasıl dikebileceğimize dair önümüze dikkate değer bir koridor açmıştır; hem sanatına, hem hayatına, hem de fikriyatına yansıyan derûnî ve sarsılmaz şuur'uyla. Bize düşen bu anıta her dem taze bir gözle, her dem tazelenen bir ruhla bakabilmenin yollarını keşfedebilmek ve canlı tutabilmektir. Ben burada, son olarak, Akif'in diktiği bu anıt'a nasıl bakılabileceğine dair bir girişimde bulunarak yazıyı noktalayacağım.

"Anıt"ın Üç Farklı Zamana Tanıklığı ve Tıkanıklığı Aşma Kanıtlığı

Akif'in bizzat kendi şahsında sarsılmaz bir şekilde ortaya koyduğu ve bütün toplum katmanlarına dalga dalga yaydığı destansı hayatının özü ve özeti olarak nitelediğim varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesi, bütün engellemelere rağmen, toprağa, her tür kış şartlarına dayanıklı, her tür rüzgârdan deyim yerindeyse semâvî bir haber, bir işaret devşirilmesini mümkün kılan münbit bir tohum ekmiştir, işte bu tohumu en iyi ifade eden ve çok yönlü veçheleri ve göndermeleri olan kavramın anıt metaforu olduğunu düşünüyorum. Metnin başından bu yana Akif'in sanat ve hayat mücadelesini, hem şahsî, hem de bütün bir toplumumuzu temsil edebilecek çapta sembolize eden anıt metaforunun, medeniyetimizin hayat-memat sürecinde nasıl yeniden hayata geçirilebileceğinin ifadesi ve ifade edicisi bir metafor olduğuna dikkat çekmeye çalıştım. Anıt metaforu, tıkanıklığa ve bu tıkanıklığın nasıl aşılabileceğine dâir bir tanık fonksiyonu görüyor burada. Bu anıtın tanıklığının hem geçmişe, hem şimdiye, hem de geleceğe bakan veçheleri ya da işaretleri olduğunu söyleyebiliriz.

"Anıt"ın Geçmişe Bakan Boyutu

Bu anıt metaforunun geçmişe bakan veçhesini şöyle okumak mümkün: Akif, özelde bizim toplumumuzun, genelde Osmanlı coğrafyasındaki ve ötesindeki müslüman toplumların yaşadıkları medeniyet buhranının, şahsında iliklerine kadar hissetmiş bir ahlâk ve ruh adamıdır. Batı uygarlığının modernlikle birlikte başlattığı seküler saldırının bütün kıtaları kontrol ve kolonizasyon saldırısına ve en önemlisi de Asya, Afrika ve Latin Amerika kıtalarındaki bütün medeniyetleri, iddialarıyla, insanlığa sunabilecekleri kendilerine özgü derinlikli katkılarının ifadesi olan paradigmalarıyla yok etme girişimine dönüştüğü bir zaman diliminde, Ahmet Cevdet Paşa'nın, OsmanlI'yı,"çöküş"asrında bile,"insanlığın son adası"olarak görebilecek medeniyetimizin şiarlarına dair sahip olduğu şuurun, Akif'te tastamam bir anıta dönüşebilecek kadar önce bir soyutlama ameliyesine tabi tutulup daha sonra sarsılmaz bir şekilde somutlaştığına tanık oluyoruz.

Osmanlı tecrübesinin, bir yandan, Moğol İstilaları ve Haçlı saldırıları, öte yandan da Bağdat, Horasan ve Sicilya'dan esen münbit medeniyet yemişleriyle birlikte Avrupa'yı tarihe girdirebilecek "hayat nefes"i sunan Endülüs'ü bile tarihten silebilecek bir saldırı başlatması üzerine yaşadığımız birinci medeniyet buhranını, geliştirdiği akîdevî, İçtimaî ve siyasî toparlanma ve bütünleşme atılımıyla aşmasını bilen bir tecrübe olarak, hem dört bir taraftan daru'l-islâm'a yönelen bütün saldırıları göğüslemesi, hem de özellikle de sanat, siyaset felsefesi ve çoğumuzun gözardı ettiği, göremediği ruh ve ahlâk dolu muazzam bir hayat tasavvuru ve tatbikatı ortaya koyması, dolayısıyla bütün farklılıklara hayat hakkı tanıyan yegâne cihanşümul tecrübe olması bakımından genelde insanlığın, özelde ise İslâm medeniyetinin en son ve en zirve aşamasını temsil ettiği şuuru, Akif'in Osmanlı ve Avrupa coğrafyasındaki tanıklıklarla birlikte öylesine enlemesine ve boylamasına derinlikli bir şekilde ruhunda ve şahsında koksalmış ve müşahhaslaşmıştı ki, Akif, Osmanlı medeniyetinin çöküşünün insanlığı büyük felâketlerin eşiğine sürükleyeceğini bütün boyutlarıyla sezinleyebilmişti.

İşte Akif'teki bu benzersiz tarih şuuru, sarsılmaz bir şiar şuuru oluşturmuştu/r. Islâm'ın, İslâm medeniyetinin insanlık için ne anlam ifade ettiğine ilişkin sahip olduğu bu şiar şuuru, onun önümüze diktiği anıtın kanıtı olarak dimdik ayakta durmaktadır. Bu anıt, makalenin baş taraflarında medeniyetlerin iki temel ekseninden ilkini oluşturan yaratıcı ruh ekseninin Akif'in beslendiği ve şiarlarını oluşturan kaynağı nasıl içselleştirdiğini ve şuur hâline çıkardığını gösteriyor. Şimdiye / çağına ve geleceğe dönük bakışı ve dikkatleri ise, onun medeniyetlerin iki temel ekseninden İkincisini oluşturan kurucu iradeyi nerede gördüğünü ve nasıl harekete geçirilebileceğini ortaya koyuyor. Sözkonusu anıtîn şimdi'ye / çağına bakan veçhesinde karşımıza çıkan kurucu iradenin birinci boyutu, onun şahsında müşahhaslaşan ve aynı zamanda şiiriyle destanlaşarak dalga dalga millî mücadele yıllarında topluma yayılan varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesinde; ikinci boyutu ise önerdiği projede, münhasıran da öncü kuşak projesi olarak Safahat'ta resmettiği geleceğin nesli olan Asım tipolojisinde karşımıza çıkıyor.

"Anıt"ın Şimdi'ye / Çağ'a Bakan Boyutu

Şimdi bu kurucu iradenin birinci boyutuna biraz yakından bakalım... Akif'in varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesi anıtının, şimdi'ye / kendi zamanına bakan yönü, işte bu şiarlar ışığında teşekkül eden sarsılmaz bir iman, yılmaz bir müşahede ve mücadele şuuruna sahip olmasına imkân tanımıştır. Kurucu iradenin bu ilk boyutunun, onun hem sanatında, hem sosyal / siyasî hayatında, hem de fikrî hayatında çarpıcı bir şekilde tezahür ettiğini müşahede edebiliyoruz.

Sanatının oluşum sürecine baktığımızda, daha önce de dikkat çektiğimiz gibi, bir yandan bizim geleneksel edebiyatımızın formlarını ve ruhunu kavramış, öte yandan çağının sanatının ifade biçimlerini en iyi şekilde özümlemiş bir sanatçının ortaya koyduğu sanat eseriyle karşı karşıyayız. Bu eser, tıpkı İslâm'da sanat iie hayatın, fikir ile sanatın kategorik olarak iç içe geçmesi, birbirlerinin mütemmim cüzü olmaları, ilimden sanata, irfandan hayata ve sanata her zaman geçişlerin ve bakışların mümkün olması gerçeğinde gördüğümüz gibi, hem hayatını, hem mücadelesini beslemiş bir eserdir: Bu açıdan da anıt metaforunun fonksiyonlarını yerine getirir: Onun eserine baktığımızda, adeta hayatına ayna tutan bir ayna görürüz karşımızda. Sezai Karakoç'un çok iyi ifade ettiği gibi, onun kadar sanatı hayata, hayatı da sanata girdirebilmiş başka bir sanatçı yoktur yakın tarihimizde. Eserini bir derviş sabrıyla, bir "devrimci" coşkusuyla inşa ederken, toplumun en ücra bölmelerine nüfûz edebilmiş, toplumun yaşadığı hayat memat mücadelesi sürecinde toplumun zaaflarını ve imkânlarını derinlemesine müşahede ederek oradan bir varoluş iradesi ve hakîkat mücadelesi ruhu devşirmiş ve bunu realizmin en zirve noktasına taşıyarak anıtını dikmiştir. Toplumumuzun yokoluş ve varoluş süreçlerine ayna tutacak"anıt"ını. Bu anıtîn, sosyal-siyasî düzlemde, onun şahsında müşahhaslaşan sarsılmaz bir varoluş iradesinin ve hakîkat mücadelesinin verildiğine tanıklık ettiğini görüyoruz. Türkiye'den hicretine ilişkin yapılan yorumların ne kadar afakî ve duyarsızca yapılmış yorumlar olduğunu Mehmet Doğan, "Mehmet Akif: Camideki Şair" başlıklı kitabının son baskısında adeta sinematoğrafik olarak kare kare resmeder, gösterir bize: Attığı her adım takip edilen, her ân yok edilme tehlikesi taşıyan bir "millî şair"in üstelik de etrafındaki dostlarının bile haberdar edilmediği, rahatsız olmasınlar diye kendi iç dünyasına saklandığı bir sabır ve direniş iradesine tanık oluyoruz bu belgeleri bir korku filmi şeridi izlercesine okuyunca. Akif'in millî mücadele yıllarında adım adım Anadolu'yu dolaşarak toplumda nasıl muhkem bir direniş ve diriliş ruhu ektiğini yine aynı kitaptan sahne sahne okuyunca, Akif’in millî mücadeleden sonraki yıllarda maruz kaldığı "göz ve ev hapsi"ne nasıl olup da bu kadar sabredebildiğini ve direnebildiğini ancak onun şiarlarına olan şaşmaz imanının verdiği varoluş iradesi ve şuuruyla açıklayabiliriz, sonucuna varıyoruz.

Akif'in fikrî hayatında müşahede ettiğimiz varoluş iradesi ve hakîkat şuuru da büyük ölçüde yanlış anlaşılmıştır. Meselâ Akif'in Mısır'daki "reaksiyoner" İslamcılık akımının Türkiye'deki temsilcisiymiş / kopyesiymiş gibi algılanması bunun bir göstergesidir. Sezai Karakoç, Akif'le diğer İslâmcıların durumunu imajinatif iki farklı metaforla çok iyi resmeder: Akif'in fikrî kaynağı, İslâm medeniyetinin bizzat üretildiği, temsil edildiği Osmanlı İslâm toplumudur. Kaynak burasıdır. Ama medeniyet büyük bir buhran yaşamaktadır ve neredeyse içerden Jöntürklerin, dışarıdan özellikle İngilizlerin saldırılarıyla büyük yara almıştır; adeta medeniyetin bedeni ölümle pençeleşmektedir aldığı bu ağır darbelerden ötürü. İşte Akif, bu "akan kanı", durdurma" mücadelesi vermektedir. Diğer islâmcılar ise, "donmuş kanı harekete geçirme"gayreti içindedirler. Elbette ki, medeniyetimizin ikinci büyük krizini yaşadığı birzaman diliminde, bu coğrafyanın düşünürünün diğer müslüman coğrafyaların yeniden doğum sancısı çeken düşünürlerine kayıtsız kalmasını beklemek abes bir şey olur. Ama aradaki fark, Sezai Karakoç'un deyişiyle, bir"tâbilik" ilişkisinde değil, müslüman coğrafyalarla "köprü kurma" kaygısında kendisini gösteren samimiyette gizlidir. Medeniyetin her düzlemde üretildiği bir toprak, elbette ki, o toprağa hayat veren tohumu ve ruhu harekete geçirme, ona yeniden hayat verme, hayatiyet kazandırma mücadelesi vermek durumundaydı. Akif'in fikrinin de, sanatının da kaynağı, içinde yaşadığı toplumdu; o toplumun ruhunu keşfetmeye, diriltmeye ve bu ruhu yeniden bir esere dönüştürmeye çalışıyordu Akif. Ayrıca Akif'in sanatının toplumun en derin, en görünmez, en ulaşılmaz bölmelerine kadar nüfûz edebilmesinin bir başka sırrının da, onun geleneksel ifade biçimlerimizin dilinin sahip olduğu ruhu temellük ederek realiteyi müşahhaslaştırma çabasında gizli olduğunu görüyoruz. Akif'in sanatında gördüğümüz (hayatına da yansıyan) realizm, kuru bir toplum tasviri değildir. Akif'in realizmi, çıplak bir realizm değil, metafizik bir realizmdir; O, gerçekleri en müşahhas hâliyle yakalayarak, o suretlerin gerisindeki özü, ruhu yakalamaya çalışmıştır. Bu muazzam birçabadır. Kendisinden önceki Tevfik Fikret gibi sözümona"toplumcular"ın da, kendisinden sonraki Nazım Hikmetle başlayan ve daha sonra "toplumsal gerçekçilik" "sosyalist gerçekçilik" gibi adlarla yaygınlaşan edebiyatın bütün türlerindeki gerçekçiliklerden daha derûnî, toplumu en görünmeyen, en nüfûz edilemez yönlerinden yakalayan muazzam bir varoluş iradesi ve hakîkati özünden yakalama mücadelesidir. Ve son olarak Akif'in çizdiği toplum tablosu, kozmografik değil, kozmolojik tasavvuru eksene alan ve yansıtan bir toplum tablosudur. O yüzden bu tablo, kuru bir toplum tasviri olarak kalmaz; hem medeniyetimizin yaşadığı ikinci büyük krizin yol açtığı tıkanıklığın, hem de bu tıkanıklığın nasıl aşılabileceğini gösteren kanıtın anıtı işlevlerini aynı ânda yerine getirebilme başarısı ortaya koyan bir medeniyet tasavvuru tablosudur aslında.

"Anıt"ın Geleceğe Bakan Boyutu

İşte, Akif'in diktiği anıt'ın geleceğe bakan yönü münhasıran bu noktada karşımıza çıkıyor: Medeniyetlerin iki ekseninden İkincisini oluşturan kurucu iradenin ikinci boyutuna ve başka bir düzlemde de, medeniyetin oluşum sürecinin üçüncü aşamasını teşkil eden şiir şuuru aşamasına denk gelen şiirinde görüyoruz bunu: Kısacası, anıt'ın geleceğe dönük yüzü ve yönü, Akif'in şiirinde medeniyetimizin kurucu figürünü temsil eden neslin prototipi olan Asım figüründe resmedilir. Asım'ın nesli, Hz. Mevlânâ'nın pergel metaforunu işletmekle mükellef bir nesildir adeta: Bir ayağını buraya, Islâm medeniyet ideasına, idealine, iddiasına, şuuruna basacak, diğer ayağıyla da bütün zamanları seferber ederek hem bütün zamanların çocuğu olabilecek, hem de bütün zamanları kendi çocuğu kılabilecek bir yolculuğa çıkabilecek kadar çağa ve bütün çağlara uzanabilecek, açılabilecek İlâhî söz'ün özünün sözü, söze dökücü ve dile getirici yegâne vasıtası peygamberî çağrı'yı yeniden çoğaltabilecek ve çağlatabilecek bir figürdür. Özetle, Akif'in diktiği "anıt", geçmişe bakan yönüyle münferit müslim şahsiyetin İlâhî şuurla donanarak"emanet"i yüklendiği mekke sürecini harekete geçiren şiar anıtı; şimdi'ye /çağına bakan yönüyle müşterek mümin şahsiyetin"ubûdiyet"mükellefiyetinin teşekkül ettiği, peygamberî şuurun medîne sürecini harekete geçiren şuur anıtı ve nihayet geleceğe bakan yönüyle de, peygamberî şuurun İlâhî şuurla donattığı beşerî şuurun "hilâfet" mükellefiyetini yerine getirmek için yola koyulduğu, cihanşümûl / kürevî muhsin şahsiyetin teşekkül ettirdiği / ettireceği medeniyet sürecini harekete ve hayata geçiren şiir anıtıdır.

Mehmet Âkif: Edebî ve Fikrî Akımlar

3. Mehmet Akif Ersoy Bilgi Şöleni’nde sunulan tebliğlerin kitap haline getirilmesi ile oluşan kitap TYB'nin 39, Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 3.kitabı

Bu haber toplam 169 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim