Avrupa eski sınırlarına mı dönecek?

D. Mehmet DOĞAN

Malûm, Avrupa’nın sınırları tartışmalı. Siyasî sınırları olduğu kadar, fizikî sınırları da çok sarih değil.

Hatta “Avrupa müstakil bir kıt’a değil, Asya’nın uzantısı bir yarımada”dır, diyenler var. Haritaya bakılırsa, bu söz hiç de mantıksız değil. İki kutup arasında uzanan Amerika neden tek kıt’a? Avrupa kıt’ası 10.180.000 km2, Amerika bunun dört katından fazla!

Avrupa’nın fizikî sınırları Ural dağlarına kadar uzatılıyor. Eğer bunu kabul edersek, Rusya Avrupa ülkesi olarak kıt’anın siyasî sınırlarını Büyük Okyanus’a kadar genişletiyor demektir! Öte yandan Kafkas dağları sınırı da Azerbaycan’ı ve Gürcistan’ı ikiye bölüyor? Ne olacak şimdi?

Batılılaşma siyasetinin temeli: Avrupa’nın tehdidinden kurtulmak için Avrupa ile beraber olmak!

19. yüzyıldan beri siyaseten Avrupa sınırları içinde sayılıp güvenliğimizi sağlama telaşındayız.

Kime karşı? Avrupa’ya karşı! Çünkü devletimizi parçalamak, yıkmak Avrupa’nın nihaî siyaseti.

Avrupa Türkiye’ye karşı “ne içindesin sınırlarımın ne de dışında” siyaseti takip ediyor. Her Avrupalı olma hamlemiz, bir karşı saldırı ile püskürtülüyor. Son Avrupa sınırlarına dâhil edilme maceramız, 70 yıldır Avrupa Ortak Pazarı’ndan Avrupa Birliği’ne ayni minval üzre seyrediyor. Biz girmek için hamle üstüne hamle yapıyoruz, onlar almamak için her defasında yeni engeller çıkarıyor, mazeretler icat ediyor.

Bugün Avrupa’nın manzarası eskisi kadar net değil. Avrupa’nın ilim ve teknoloji tekeli kırıldı. Avrupa, Amerika doğuda teknoloji üreten Japonya, Kore, Çin tarafından geri plana düşürülmek üzere. İktisadî güç merkezi olarak bu bölge sürekli büyümeye devam ediyor. Avrupa’nın, ABD’nin teknoloji devleri bu ülkelerde de fason imalat yapıyor. Hindistan, Pakistan, İran, Türkiye teknoloji pazarına girmek için canhıraş bir çaba içinde.

Yüz yıl önce dünya hükümranı Avrupa tarafından oluşturulan statüko birçok yerden delinmiş durumda ve görünen o ki Avrupa’nın, hatta ABD’nin bu delikleri kapatıp yeni bir düzen dayatma gücü yok. Yok, ama varmış gibi davranıyorlar; türkçesi kuyruğu dik tutuyorlar!

Deliye geçit yoklatmak!

Avrupa gücünün sınırlarını Fransa’nın başkanı Makron’a yoklattırıyorlar. Türkcemizde “deliye geçit yoklatmak” diye bir deyim var. Bir işi, başarılamama ihtimalini göze alarak beceremeyecek birine ısmarlamak! Makron ordan oraya sıçrıyor, eski sömürgelerinde yeniden görünür olmaya çalışıyor, Kafkaslarda Ermenistan’ı pışpışlıyor, doğu Akdeniz’de Yunanistan’a arka çıkıyor. Ermenistan’da hayal kırıklığı yaşıyor, Yunanistan’da blöf siyaseti tutmuyor. Avrupa’nın bu sınır yoklaması göründüğü kadarıyla, başarısızlıkla sonuçlanacak.

Buna karşılık Makron Fransa’nın büyüyen meselelerini çözmekte âciz kaldığından bir iç düşman yaratmanın peşine düşüyor. En az altı milyon Müslüman nüfus barındıran Fransa, içerideki Müslümanlara kendi siyasetini dayatmak için İslâmda reform nutukları atıyor. Laiklik şampiyonu Fransa hem de kendi halk çoğunluğunun dinine değil, ötekinin dinine müdahaleye kalkışıyor. Böylece Fransız laikliğinin esasının dini baskılamak olduğunu gördüğümüz gibi, Türkiye’nin de bu laikçi anlayıştan beslenerek yıllarca müdahaleci bir siyaset takip ettiğini anlamış oluyoruz.

Fransa Müslüman halk üzerinde korku oluşturmak için her türlü cihazı devreye sokuyor. Peygamberimize ahlaksızca saldıran güya bir karikatür devlet siyasetinin bir parçası haline getirilerek Müslümanlar tahrik ediliyor. Bazı mevzi şiddet olayları ortaya çıkıyor/çıkarılıyor.

İşte Avrupa sınırlarını asıl bu şekilde sınıyor! Bu sınırlar geçmişte olduğu gibi Müslümanların içinde barındırılmadığı sınırlar mı olacak?

Müslümansız Avrupa

Avrupa geçmişte olduğu gibi Müslüman nüfus barındırmama toleranssızlığını devreye sokuyor. Avrupa Endülüs Müslümanlarını İspanya’dan kazıdıktan sonra topraklarında Müslüman yaşatmadı. Türkiye’de ve İslâm dünyasında yüzlerce, hatta binlerce yıllık kiliseler vardır. Fakat Avrupa’da İspanya’da kiliseye tahvil edilmişler dışında yüzlerce yıllık bir tek cami bulamazsınız. En eskisi işte Paris camii, 1926’da açılmış. Acaba yüzüncü yılını idrak edebilecek mi?

Avrupa’nın gerçek sınırlarını geçmişte olduğu gibi bugün de bu toleranssızlık/ müsamahasızlık tayin ediyor. Nerede Müslüman varsa, güçlü bir islamofobya oluşturuluyor. Bu İslâm karşıtlığının devletin müşfik elleri ile beslendiğinin işaretleri alınıyor.

Avrupa’nın şu sıralar en büyük korkusu mülteci akını. Bir iltica dalgası var; Irak, Suriye, Afganistan gibi Müslüman ülkeler ABD tarafından Avrupa’nın desteği ile ateş içine atıldı. İnsanlar yokluk, kıtlık yanında terörle iç içe yaşamaya zorlanıyor. Bir kısmı çaresizlikten ülkelerini terk edip Avrupa’ya doğru yöneliyor. Türkiye bir geçiş bölgesi. Bu akınla baş etmek müşkil. Türkiye zaten Suriye meselesi dolayısıyla büyük bir mülteci nüfusu bünyesinde barındırıyor.

Bu ne kadar sürdürülebilir?

            Avrupa’nın kâbusu: Yeni bir kavimler göçü

Göz kamaştırıcı Roma imparatorluğunun sonunu kavimler göçü getirmişti. Avrupa daha önce yaşadığı kavimler göçünü unutmadı.

Selçukluların Anadolu’yu göçer Türk toplulukları ile iskânı ve İstanbul’un burnunun dibinde, İznik’te devletleşmeleri Avrupa’yı korkuttu. Bu arada, Bizanslıların, Türklerin İstanbul’un kapısına dayanması üzerine Papa’yı harekete geçirme çabalarını da gözden uzak tutmamalıyız. İstanbul’un Türklerin eline geçmesi, Avrupa’nın kavimler göçüne benzer bir durumla karşıya kalması demek olabilirdi. Bu korkuya kutlu bir kılıf bulunarak mukaddes toprakların, Kudüs’ün kurtarılması iddiasıyla Haçlı saferleri başlatıldı. Kudüs’ün yolu Anadolu’dan geçiyordu.

Bu saldırıların Kudüs’ün ele geçirilmesinden çok, Selçuklu yürüyüşünün İstanbul hedefine ulaştıktan sonra Balkanlara doğru sürme tehlikesini bertaraf etmeyi hedeflediği anlaşılamaz değildir. Haçlılar Anadolu Selçuklularının yüz yılını heba etti. Vatan edindikleri toprakları tekrar kan dökerek, bu arada yüzbinlerce haçlı askerini Anadolu toprağına karıştırarak sahiplendiler. Böylece Avrupalıları bu topraklara Türkiye demeye mecbur ettiler. Anadolu ancak 1200’lü yıllarda kendine gelebildi, en parlak devrini Sultan Alaeddin Keykubad zamanında yaşadı (1221-1237). Aynı yüzyılın ikinci yarısında Moğol istilası Selçuklu devletini haçlıların yapamadığı noktaya getirdi.

            Kavimler göçünden “Şark meselesi”ne

Anadolu Selçukluları sonrası Osmanlının yükselişi, Rumeli’ye erken geçişleri ve Fatih’in İstanbul’u fethi, Avrupa’nın “şark meselesi” adıyla yeni bir kavimler göçü korkusu icad etmesine yol açmıştır.

Zaten Avrupa’nın kuzeyinde olan barbar Cermen kavimlerinin saldırıları yanında, esas Türk asıllı kavimlerin göçü büyük tehdit oluşturmuştu. Uzak Asya’dan gelen Hunlar, efsanevî kahramanları Attila ile Batı ve Doğu Roma’yı ciddi şekilde tehdit etmiştir. Avrupalılar için Attila “Tanrının kırbacı” idi. Avrupa’nın göçebe kavmi Cermenler ise Atilla’ya iyiliksever bir hükümdar olarak efsanelerine yansıtmışlardır. Attila, Batı Roma İmparatorluğu'na sefer halindeyken Papa Büyük Leo’nun ricaları üzerine harekâtı durdurdu, Romalıları haraca bağlamakla yetindi. Fakat, Batı Roma 476’da yıkılmaktan kurtulamadı.

Avrupa’da devlet denilince Roma hatırlanır. Daha sonraki büyük ve güçlü devletler Roma’ya göre adlandırılır. Hitlerin 3. Rayh’ı da böyle bir adlandırmadır.

Avrupa, 17. Yüzyıldan sonra dünyayı sömürgeleştirerek büyük güç kazandı. Sömürgelerden gelen kaynaklar Avrupa ahalisinin göz kamaştırıcı refahını sağladı. 19. Asır edebiyatçılarımızın

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm

sözü böyle bir Avrupa’yı anlatır. 20. Yüzyılın ikinci yarısında dünya hâkimiyeti merkezi okyanus ötesine geçti. ABD komünizm tehlikesine karşı Avrupa ile müşterek hareket etti. Sovyet sistemi çöktükten sonra bu ortak hareket zemini zayıfladı. Uzak doğudaki gelişmeler ABD’nin dünya hükümranlığını tarihe gömmek üzere.  

İsrail merkezli siyaset yüzünden ABD-Avrupa blokunun sağlıklı bir strateji takip edebilmek ihtimali yoktur. İsrail’in güvenliğini en üste yazınca, dünya hükümranlık mücadelesinin değişmez merkezi orta kuşak/münbit hilâl bölgesinin varlığı inkâr edilmiş olmaktadır. Çin’in korkutucu büyümesi, dünya sistemini ciddi şekilde etkileyecek. Bu kontrol edilemez gücün dengelenmesi Batı açısından Müslüman dünya dikkate alınmadan mümkün değildir. Müslüman dünyanın gerçek güç merkezi Türkiye’dir. Türkiye’nin varlığını hiçe sayan bir dünya stratejisi başarısız olmaya mahkûmdur.

Resmen batı ittifakı içinde olan Türkiye’nin müttefikleri şimdilerde Türkiye’nin askerî kabiliyetinin artmasından endişe duyduklarını ilân ediyorlar. Türkiye’nin varlığı, Avrupa’daki Müslümanların geleceğini yakından ilgilendiriyor. Bu yüzden bütün projektörler Türkiye’ye çevrilmiş durumda. Onu tesirsiz kılmak, her bakımdan yüz yıl önceki Lozan sınırlarına hapsetmek için neler yapmayı deneyecekler, önümüzdeki günlerde yaşayanlar görecek.

Avrupa için bu dönem gerçek bir değişim zamanı olabilir. Nüfusu azalan, eski gücünü sürdürmekte zorlanan ihtiyar Avrupa’nın genç kavimler tarafından yeni bir yöne sevk edilmesi, tarihe yeni bir istikamet verebilir! Avrupa’nın kibri kırılmadan, bütün insanlığı kucaklayan yeni bir Avrupa kurulamaz.

Gerçek Hayat-1050. Sayı

96f6cae3-7382-4c24-9038-e3d4e46c3773.jpg

Bu yazı toplam 248 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim