Bin Miligramlık Türkülerin Gücü

Ahmet Doğan İLBEY

Türküler eşliğinde yazı yazmanın cezbesini yaşadınız mı hiç? Yazarken irfan türkülerimizi dinlerim ve mânen güçlenirim.

Ulvî ve insanî her eylem ve fikrin faturası ne olursa olsun, türkülerin sâyesinde ödeme gücünü kendimde bulurum. Gönlümü inşirah bulduran, vecde geçiren, ulvî hüzün, ıztırap, gurbet, sıla ve dostluğun dile geldiği irfan türkülerimizdir. Mersiye, miraçnâme ve semahlar tasavvufî hâlleri ve erenlerin hakikat yollarını nağmelendirdiği için başucu türkülerimdir.

“Hey dost, hey dost benim tabibim / Gitme giden gitme sual sorayım / Ol nazlı pîrime benzettim seni / Sende hak nişanı vardır gördüğüm / Hak dediğim yere benzettim seni..”

Türkülerin gücünü hâl ehli bilir

Türkülerin gücünü kâl ehli bilmez, hâl ehli bilir. Her gönlün kıvamına uygun türkülerimiz vardır şükür. Kimi zaman bir türkünün gücü gönül ve dimağımızı öyle sarar ki, eğer “hâl” imiz vehbî ise yürek gücümüzü atom enerjisinden daha güçlü kılar. Yürek gücünü türkülerden sağlayanlar irfan türkülerini her daim gönlünde taşımalı. Türküler yürek gücümüzün yanında millî kimlik ve kültür gücümüzü artırır. Gümrük kapılarını türkülerle donatalım ki, serhat burçlarından girecek her yabancı kültür önce türkülere toslasın.

“Ben gidiyom Rüştü Beyim ağlama / Köz koyup da ciğerimi dağlama / Alay gitti beni burda eyleme / Yemen'e de benim ağam Yemen'e / Endi m'ola Mihrali Bey Yemen'e / Kurdu m'ola çadırları çimene / Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne / Dert benim vallah kime ne…”

Usta türküdar Neşet Ertaş “Nerede bir türkü söyleyen görürsen, korkma, yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur.” diyor. Türkülerimizin gücü Anadolu insanının yüreğinde öylesine hissedilir ki, derdini, isyanını, sitemini, inancını, coşkusunu, yâni içinde cevelan eden her şeyini türkülerin diliyle dışa vurur. Bu dünyaya eyvallah etmemek ve asıl kimliğimizin, karakterimizin dil evi olan gönlümüzce yaşamak için günde bin miligramlık birkaç türkü dinlemek lâzım. Türkülerin irfanını taşıyan bu millete aidiyet hissetmeyen modern ve köksüz zümrelerin dilinde asaletini kaybetmemiş her türkü yüreğimize ve dimağımıza güç verir. 

“Can ellerinden gelmişem / Fâni mekânı neylerem / Ol mülke meylim salmışam / Ben bu mekânı neylere /Aşkın şarabın içmişem / Dil gülşenine göçmüşem / Ben varlığımdan geçmişem / Nam-u nişanı neylerem…”

Modernizme karşı yürek gücümüzdür türküler

Yavuz Bülent Bakiler Seninle” adlı kitabındaki “Anamın Türküleri” şiiriyle türkülerle güçlenen ruhumu ve dilimi bilircesine türkülere olan muhabbetimi yazmış âdeta. Türkülerimizle ünsiyetimi güçlendirmek için onun mısralarıyla sıkça tâlim ederim: 

“Anam türkü söylerdi bana masal yerine / Hüzünlü, boynu bükük, hep Azeri türküler / Yüzüme bakamazdı, acısını anlardım / Rüzgârlarla savrulur, yağmurlarla yağardım... / Ya yer yatağımda, ya serin sofalarda / Anamı dinlerken ağlardım / Ben, süt gibi mübarek türkülerle büyüdüm / Bir yanım aydınlık, bir yanım gurbet / Anamın ‘ay balam’lı türkülerinde / Bin yakarış gibiydi baştanbaşa memleket / Bir kınalı türküdür dilim Türk'ü söyleyen / Bu Sivas türküsü, bu Kars, bu Eğin... / Ölürsem bana bir Yâsin okuyun / Sonra başucumda türkü söyleyin / Sevdam türkülere benzer, anama benzer / Anadolu’ma benzer, bereketli, katıksız... / Bir sabah türkülerle düştüm yollara / Yeni türkülerle döndüm sonra her yerden / (…) Anadolu: dağından - taşına kadar /Anamın diliyle türküler söylüyorlar…”

Türkülerimizin vefalı dostu yazar Mehmet Güneş türkülerimizin bin miligramlık gücünü en esaslı anlatanlardandır. “Yanık yüreklerden yâre yakılan / Bir içli destandır bizim türküler” diyor ve türkülerimizin canımız, dilimiz, sîretimiz ve asırlardır hayatımızın bir destanı olduğunu anlatıyor: “Gönülden çağlayıp dile dökülen / Kutlu bir fermandır bizim türküler / Bir dut dalı can bulunca ellerde / Yaslayıp başını yatar kollarda / Hangi duygu dile gelmez tellerde / Bağlamaya şandır bizim türküler / Türkü vardır; şâhı dize getirir / Türkü vardır; Kaf Dağı’nda oturur / Türkü vardır; bizi alıp götürür / Bir tayy-i mekândır bizim türküler / Bir pîrin bâdesi, bir dost selâmı / Bir şiir nefesi, bir aşk kelâmı / Gül Yüzlü Güzel’e ‘Gül’ ihtirâmı / Hak’tan armağandır bizim türküler / ‘Gizli sırlarımı âşikâr’ eder / Sırra kadem basar, sır olup gider / ‘Bir yiğit gurbete’ düşünce ne der?/ Hâle tercümandır bizim türküler / ‘Gönül goncasına höllük eleyen’ / Hayâlleri umutlara beleyen / ‘Ayrılık’ derdinden ‘Aman’ dileyen / ‘Gam yüklü’ kervandır bizim türküler / ‘Bayram’ gelir, yüreklere ‘kan damlar’ / Sînemize demir atar akşamlar / Her ağıt duyanda göğerir gamlar / Âh ile figandır bizim türküler / ‘Seher vakti’ yol gösterir, yol bulur / Dertliye dermandır bizim türküler…”

“Ölmeden önce bir türkü dinlemek istiyorum”

Türkülerimiz millet ve vatan aidiyetini kalbimize ve fikrimize düşüren dil gücüdür, yürek gücüdür…  Bu inancımdan dolayı, Cengiz Aytmatov’un “Beyaz Gemi” romanındaki başkahramanlardan Mümin dede torununa, türkülerin gücüne inanan bir hanın efsanesini anlatırken, cezbe ile “ah, benim türkülerle güçlenen yüreğim!” demiştim.

Mümin dedeyi dinleyelim: “Geçmiş zamanların birinde bir han, bir hanı esir almış. ‘İstersen kölem olup uzun zaman yaşarsın, istemezsen en büyük arzunu yerine getirir ve sonra seni öldürürüm’ demiş. Esir olan han, ‘köle olmak istemiyorum, beni öldür daha iyi. Öldürmeden önce vatanımdan herhangi bir çobanı buraya getirtmeni istiyorum’ demiş. Öbürü, ‘ne yapacaksın o çobanı?’ demiş. ‘Ölmeden önce ondan bir türkü dinlemek istiyorum’ demiş.”

 

Şimdi de efsaneyi dinleyen toruna kulak verelim şimdide: “Dedem diyor ki, işte böyle, vatanlarının bir türküsü için canlarını feda eden insanlar varmış. Böyle insanları görmeyi ne kadar isterdim. Herhalde onlar büyük şehirlerde yaşıyorlar. Türküyü dinlerken dedem kulağıma fısıldar: İlahi! Ne büyük insanlarmış eski insanlar! Ne türküler yakmışlar, ya Rabbim! Bilmem neden, o anda dedeme çok acıyor, onu öyle seviyorum ki ağlamak geliyor içimden.”

Ölmeden önce kendini güçlü kılacak son dua gibi, yürek gücünü bir çobanın söyleyeceği türküde bulan esir hanın duygu ve hâllerini âcizane iyi anlıyorum.

Çobanla Cumhurbaşkanının gönlünü türküler birleştirir

Türkiye’de gönül birliğini sağlamanın yollarından biri de türkülerin gücüdür. Köydeki çoban da Ankara’daki Cumhurbaşkanı da türküler söylemeli. Çünkü türküler millet demektir. Bir zamanlar usta türküdarımız Neşet Ertaş’ın Cumhurbaşkanının köşküne dâvet edildiğini, Cumhurbaşkanın da “Gönül Dağı” türküsünü dinlemek istediğini duyduğumda, yıllar önce söylediğim “Köydeki çobandan Ankara’daki Cumhurbaşkanına uzanan yolda türküler söylenmeli” sözümün gerçekleştiğini sanmış ve Türkiye’nin kurtulacağı duygusuna kapılmıştım.

“Ne söyleyim şu dünyanın hâline / Dağlar ayrı ayrı çöl ayrı ayrı / Şu insanlar bölüşmüşler dünyayı / Hudut ayrı ayrı yol ayrı ayrı…”

Türkülerimiz Kemalist devletin inkılâplarından güçlüdür

Türküler milletin gönül birliğini kuracak kadar güçlü olduğu için yasaklanmıştır. Aslında yasaklanan ve korkulan milletin türkülerle yaşattığı inançları ve yürek gücüydü. Türkülerimizin başından çok işler geçti. Gücünü kırmak, sesini kesmek istediler. Kanunlarla, genelgelerle yasakladılar. Hem de devlet eliyle… Kemalist devlet şeflerinin tâlimatı gereğince 1934’te İçişleri Bakanı Şükrü Kaya genelgeyle radyo yayınlarında, gazinolarda ve mûsikî derneklerinde alaturka mûsikînin icra edilmesinin yasaklandığını duyurur. Osmanlı İslâm asırlarının kültürünü hatırlatan şarkı, ilahî ve türküler yasaklanır. Usta türküdar Bayram Bilge Tokel’in ifadesiyle “Halkı sevip türküsünü sevmemek” tir bu yasağın adı. Bir başka ifadeyle, halkçı olup, halkın türküsünü yasaklamaktır…

Türkülerimiz kanunlardan da ideolojilerden de güçlüdür

Zorba devlet eliyle müdahale edilen türkülerimiz, tasavvufî şarkılarımız, ilahîlerimiz kanunlardan da Kemalist ideolojiden de güçlü çıktı. Çünkü milletin kalbinde ve dilinde yaşıyor ve kıyamete kadar da yaşayacak. Ecnebî bir yazarın sözüyle “Bir memleketin türkülerini yapanlar, o memleketin kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür.”

“Mevlâm gül diyerek iki göz vermiş / Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı / Dura dura bir sel oldum erenler / Bilmem çağlasam mı çağlamasam mı…”
Mûsikî inkılâbında, yâni mûsikî kıyımında Kemalist devlet kurucularının fikirlerinden faydalandığı seküler Türkçü Ziya Gökalp’in yazıları hayli tesirli olmuştur: “Avrupa mûsikîsi girmeden evvel, memleketimizde iki mûsikî vardı; birisi Farabî tarafından alınan Şark mûsikîsi, diğeri eski Türk mûsikîsinin devamı olan halk türkülerinden ibaretti. (...) Bugün şu üç mûsikînin karşısındayız: Şark mûsikîsi, Garp (Batı) mûsikîsi, halk mûsikîsi. Acaba bunlardan hangisi bizim için millîdir? Şark mûsikîsinin hem hasta, hem de gayr-ı millî olduğunu gördük. Halk mûsikîsi harsımızın, Garp mûsikîsi de yeni medeniyetimizin mûsikîleri olduğu için her ikisi de bize yabancı değildir. O halde millî mûsikîmiz, memleketimizdeki halk mûsikîsiyle Garp mûsikîsinin imtizacından doğacaktır.(…) Bunları toplar ve Garp mûsikîsi usulünce armonize edersek hem millî hem de Avrupaî bir mûsikîye mâlik oluruz.” (Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.29)

Türkülere kıyılır mı?

Türkü yasağı kısa sürer. Türkülerimiz mûsikî kıyımından kurtulur, fakat bir şartla... Batı mûsikîsi ve Rusya balalaykasıyla harmanlanmak şartıyla Türkü derlemelerine izin verilir. Kemalizm’in o meşum döneminde radyo yayınlarında söylenen türkülerimizin makamları bozulmuş ve sözlerinden İslâmî ve tasavvufî sözler çıkarılmıştır. Üç yüzyıllık klâsik şarkı ve ilâhîlere Osmanlı İslâm dönemini hatırlattığı için “Bizans, Arap ve Fars kültüründen terkip olan neşesiz, hastalıklı, ağlamaklı ortaçağın köhne mûsikisi…” yaftası vurulur. Sözde “halkçılık” adına türkülerimizin melodisi ve makamları değiştirilmek ve Batı mûsikisiyle kaynaştırılarak yeniden tanzim edilmek üzere Macar mûsikîbilimci Bela Bartok ve Alman mûsikîbilimci Paul Hindemith yüklü telif ve harcırahlarla Türkiye’ye dâvet edilir ve “alaturka” mûsikîmizi tasfiye edildiği Kemalist inkılâpların kara binalarından Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kurulması için yardımları istenir.

M. Kemal’in yakın dostu olan Yunus Nadi bile mûsikî inkılâbından rahatsız olur ve “Paşam, alaturka şarkılardan, türkülerden bizi mahrum etmesinler, zevkimize, duygularımıza müdahale edildiğinden inciniyoruz” demekten kendini alamaz. (Atatürk ve Türk Mûsikîsi- Türk Mûsikîsinin Yasaklanması, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı Web sitesi)

Hülâsa olarak; Türkiye’de merhametli ve hoşgörülü çatışmasız bir toplum yapısının gönül birliğiyle kurulacağına inanıyorsak, bin miligramlık türkülerimizin gücüne de inanmalıyız. Yüreğimizi kendi insanımıza bağlayan, bizi diğerinin sevgisine ve mesuliyetine çağıran türküler dinlemeliyiz. Büroda, okulda, devlet dairelerinde, vazife başında, fabrikada, dükkânda, tarlada ve ibadetler dışında irfan türküleri dinlemek bizi güçlü kılacaktır. (ilbeyali@hotmail.com)

Bu yazı toplam 30 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim