• İstanbul 16 °C
  • Ankara 20 °C

Maraş’ta bir türkü olsam

Ahmet Doğan İLBEY
Maraş’ta bir türkü olsam, Maraşlı hemşehrilerim bir yanık türkü düzseler, bir hüzünlü türkü yaksalar arkamdan, gam yemezdim. Maraş’ın oğlu olarak, ardımdan dostlarım bir türkü söylesinler isterdim. Çünkü ben, türküler söyleyerek, Tekbir çekerek Fransız kâfirini kovan Maraşlı İslâmların, yâni Maraşlı Türklerin çocuğuyum. Gücümün kaynağı türkülerdedir. Türkülerle yâd edilmeli, türkülerle târif edilmeliyim. 

Maraş-Fransız Harbi’nde Evliya Efendi’yle Hâfız Ökkeş’in arasında olmalıyım ve o kahramanlarla Ahır Dağı’nın tepesinden Maraş’ı seyretmeliyim. Maraş’taki kopan figandan ve direnişten yüreğim bileylenmeli.

Bir Maraş türküsü tutturup Bedesten’le Taşhan arasında şehit olmalıyım

O mücâhitlerle birlikte “Maraş Maraş derler de uy amman amman...” diye bir Maraş türküsü tutturup, Akdere’den Uzunoluk’a yürüyerek, “ellik gâvurunun” yaptıklarının bedelini ödetmeliyim. Sonra o mücâhitlerle yanyana Bedesten’le Taşhan arasında harp ederek şehit olmalıyım. Cenazem hazırlanırken İslâm üzere, önce bir Maraş türküsü söylenmeli başımda. “Maraş Maraş derler de yâr amman amman / Bu nasıl Maraş bu nasıl da Maraş / Al kanlar içinde can veren kardaş…”

Ardından şu Maraş türküsü çağrılmalı: “Maraş’ın içinde bir çeşme akar / İçerim içerim ciğerim yakar / Şimdi garip anam yollara bakar / Öldü diye haber edin sılama…”

Arkamdan yanık bir Maraş türküsü söylesinler

Arkamdan ağlayanlar, Maraş’ın şu yanık türküsünü söylesinler: “Ufak taşınan da uy amman amman bina yapılmaz / Valla bir ben ölmeyinen gardaş Maraş yıkılmaz / Gardaş kalk gidelim yoldaş kalk gidelim / Yollar çamurlu kurusunda gidelim…”

“Maraş Maraş derler bir büyük Maraş / Döşeğim Kutnu da yorganım kumaş / Al kanlar içinde can veren kardaş / Bize mesken oldu Maraş illeri / Maraş’ın önünde bir sürü koyun / eşildi mezarım ılıdı suyum / Kefene sığmıyor şu selvi boyum…” türküsü Maraş Kalesi’nde söylenerek Maraşlılara duyurulmalı âhirete uçtuğum.

“Ölümü kaldırın koca Maraş’a” 

Daha sonra cümle Maraşlılar “Ölümü kaldırın koca Maraş’a  / Vurun arkadaşlar ben yaralıyım / Kara taş içinde kaldı mezarım / Çeteler bozuldu sersem gezerim / Fransız der ki bu nasıl uşak / Elinde filinta belinde kuşak / Vurun arkadaşlar namus günüdür” türküsünü söylemelidirler yürekten.

Türküler dolaşmalı Maraş’ın semâlarında. Maraşlılar türkülerine ve târihine yaslanmalı bir daha. Dil gücünü, yürek gücünü türkülerden almalı. Her yer Maraş, her yer türkü demeli. Maraşlı ecdadımız türküler söyleye söyleye vatan kılmışlardı Maraş’ı. Telli Senem’in, Kerem ile Aslı’nın, Tahir ile Zühre’nin sevdasına yakılan türküler ve Karacaoğlan’ın türküleri dillerinden hiç düşmemişti.

“Turnam nerden gelirsin aslı Maraş’tan”

Aslı Maraş’tan olan bir turna olsam. “Turnam nerden gelirsin, aslı Maraş” tan diye bir türkü düzseler adıma. “Turnam nerden gelirsin aslı Maraş’tan / Kanadın ıslanmış yağmurdan yaştan / Turnam sen korkmaz mısın alıcı kuştan / Vay gidi baba baba vay / Allı turnam yoldan geçmiş yorulmuş / Vay gidi baba baba vay / Şahin vurmuş kanatları kırılmış / Vay gidi baba baba vay.”

Anadolu türkülerinin mazmunlarından olan Turna, Maraş türkülerinde de eşe, dosta ve sevgiliye selâm götüren, gurbete çıkmış evlâdın ve kocanın hâlini sorup öğrenen, gönülleri birleştiren, sevenlerin mektuplarını getirip götüren, gönlü yüce, merhametli, güzel huylu ve hayırlı bir kuştur.

İşte böyle! Maraş’ta bir türkü olmak, bir Maraş türküsü söyleyerek işgalci Fransız askeriyle savaşmak bahtiyarlıktır.                                                                          ******                                                                                                                EVELÂHİR                                                                                                                      Editörlüğünü yazar Ömer Yalçınova’nın, Yazı İşleri Müdürlüğünü Duran Doğan’ın yaptığı, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesinin “iki aylık kültür-sanat ve şehir dergisi” Evelâhir’in Kasım-Aralık 2022 / 13. sayısı da postacının getirdiği dergilerden biridir. Her sayısında Şehr-i Maraş’ın kültür ve tabiat varlıklarını dosya yapan Evelâhir’in bu sayısının kapak yazıları Ferhat Ağca’nın “Maraş’ın Çiçekleri: Güz Çiğdemleri”, Mehmet Işık’ın “Maraş’ta Kayıp Sadrazam Mezar”, Ömer Yalçınova’nın söyleşisi “D. Mehmet Doğan: Şehir, Medeniyetimizin kelimesidir” ve “Tarihe Çıkanlar: N. Ahmet Özalp” Bu sayıda yer alan yazı ve yazarları şunlardır:                                                                     N. Ahmet Özalp: Maraşlı müstesna bir sima / Asım Öz, Maraş’ta Kayıp Sadrazam Mezarı / Mehmet Işık, Dulkadir Beylerinin niçin mezarları yok? / İbrahim Kanadıkırık, Ömer Yalçınova: Söyleşi: “D. Mehmet Doğan: Şehir, Medeniyetimizin kelimesidir”, Ruh Güzelliğinin Yansıması: Kanaviçe Nakışı / Şule Kirişçi, Maraş İşi Sim Sırma Nakışı’nın Sırrı / İnci Okumuş, Akademi, Mevlana İdris Zengin’e nasıl baktı? / Kadir Metin Akbaş, Uludaz Uğur böcekleri / Gülizar Güneş, Hayalle gerçek arasında Maraş / Ali Necip Erdoğan, Söyleşi: Ömer Yalçınova / “Selim Somuncu: Mehmet Âkif müşterek bir dildir”, Dağların sesi Ayranpınar / İbrahim Gökburun, Pulsuz Mektuplar / Hüseyin Yorulmaz /Mustafa Aydoğan, Dört Maraş Güzellemesi / Recep Şükrü Güngör, Maraş’a Aşk derecesinde bağlıyım / Tacettin Şimşek, Maraş’ın Çiçekleri: Güz Çiğdemleri / Ferhat Ağca, Lezzet Mekânı / İlknur Avcı, Edebiyata sevdalı aslanlar şehri LVIV / Zehra Karadaş, Kahramanmaraş Davul geleneği / Mehmet Ali Zarifoğlu, Sonradan Görme / Sinem Bozhöyük, Şehrin suyuna varmak / Süleyman Can,

Evelâhir dergisinin bu sayısında, KSÜ Ziraat Fakültesinde doktora öğrencisi olan Ferhat Ağca’ya ait bir yazı var ki Maraş’a ait bir çiçek hem akademik, hem edebî üslûp bakımından ancak bu kadar güzel yazılabilir. “Maraş’ın Çiçekleri: Güz Çiğdemleri” yazısı nezdimde “iyi yazı” nın unsurlarını taşımaktadır. Türkçenin kullanılışı, üslûp, sarahat, muhteva ve edebiyatımızdan bu çiçeğe dair gönüllere şifa olacak bilgilere yer verilmesi bakımından yazının bâzı bölümlerini paylaşmak istiyorum:

“…Güz çiğdemleri, sonbaharda nemli çayırlar ve ormanların açık alanlarında lila renkli çiçekleri ile gerek güzel görünümü gerekse tıbbî önemi bakımından yüzyıllardır insanoğlunun ilgisini çekmektedir. Bitki, Osmanlı Dönemi kitaplarında Mahrut ve Sürincan olarak geçmektedir. Sonbaharda çiçek açan bu türlere halk arasında Güz Çiğdemi, Kalkgit, Vargit ve Morca gibi isimler verilmektedir. Bu isimler, doğa ile iç içe olan Anadolu insanının kendi yaşamından hareketle verdiği isimlerdir. Bitki sonbaharda çiçek açtığı için “Güz çiğdemi”, çiçekler açıp yaylaların yüzeyini kaplayınca kışın yaklaştığını, dolayısıyla yayladan inme zamanının geldiğini haber verdiği için “Kalkgit, Vargit” veya çiçeklerin renginden dolayı “Morca” denmiştir. Bazı türleri, tek başına ve her saptan bir çiçek çıkmasından dolayı öksüzlerin yalnızlığına benzetilmiş ve “Öksüzoğlan, Öksüzali, Öksüz çiçeği” olarak adlandırılmıştır. Kahramanmaraş yöresinde sonbaharda ekin ekme zamanının geldiğini haber verdiği için “bider çiçeği” olarak da bilinmektedir. Ayrıca ülkemizin çeşitli yörelerinde Cambırt, Çomak, Galeden, İtboğan, Mahmurçiçeği, Zehirli Çiğdem gibi isimler de kullanılmaktadır. Çiğdemler eski çağlardan beri bilinmekte ve tıbbi amaçlarla kullanılmaktadır. Colchicum türlerinin yumrularında bulunan “Kolşisin” alkoloidi ilk olarak 17. yüzyılda bitkinin önce soğanlarından, 1820 yılından itibaren de tohumlarından elde edilerek özellikle gut hastalığı ve romatizma tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca kanser, behçet, Akdeniz ateşi hastalıkların tedavisinde de kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda koronavirüsün iç organlara saldırısını engellediği ve vücutta yayılımını durdurduğu tespit edilmiştir. (…) Dünyanın en pahalı baharatlarından biri olan safranın elde edildiği Crocus sativus bitkisi de çiğdem türlerinden biridir. Bitkinin çiçeği ve tepecikleri bitkiye bağlayan yaprak sapı da dâhil olmak üzere erkek organları kurutularak özellikle gıda boyası ve tat verici olarak kullanılmaktadır. Anavatanı Güneybatı Asya olan safran bitkisi, Türkiye’de en çok yetiştiği Safranbolu ilçesine de ismini vermiştir. Yarım kilogram safran baharatı seksen bin çiçekten elde edilmekte ve kendi ağırlığının yüz bin katı kadar suyu sarı renge boyayabilmektedir. Bu nedenle ağırlığına göre dünyanın en pahalı baharatı (1 gramı 5 ile 6 € arası) olarak baharat sektörünün en kıymetli ürünüdür. Klâsik Türk Şiirinde sık rastlanan çiçeklerden biri olmayan çiğdem, şairler tarafından sarı rengi, kışın karların erimesiyle ilk açan bahar çiçeklerinden oluşu, ömrünün kısalığı vb. yönleriyle şiirlere ve türkülere konu edilmiştir. Âşık Veysel bir türküsünde çiğdemin sesine kulak vermiş;

Çiğdem der ki ben elâyım

Yiğit başına belâyım

Hepisinden ben âlâyım

Benden âlâ çiçek var mı

Çiğdem çiçek dolu dağlar

Yârim gurbet elde ağlar” nidası ile gönüllerimize seslenmiştir.

Çiğdem, Dîvan Edebiyatı şairlerinden Ahmed-i Rıdvân’ın divanında bütünüyle bir şiire redif olması bakımından dikkat çekmektedir. Şair, Antalya bölgesinde görev yaptığı sırada gördüğü sarı ve mor çiğdemlere hayran kalıp tamamı “çiğdem” redifli yirmi altı beyitlik şiiri kaside formunda yazmıştır. Kasidenin ikinci beytinde;

“Seherde başını götürdi hurrem

İçer câm u kadeh mahmûr çiğdem”

mısraları ile çiğdem, seher vakti sevinçli bir şekilde başını kaldırıp kadehten şarap içen mahmur bir kimse olarak resmedilmiştir. Beyitte, çiğdemin de diğer çiçeklerle birlikte seher vaktinde âdeta bir insanın uykudan uyanması gibi topraktan başını kaldırması gerçeğinden yararlanılmıştır. Diğer taraftan, sabah vakti çiğdemin kadehe benzeyen taç yaprakları üzerindeki çiğ taneleri “kadeh” ve “mahmur” ilgisine sebep olmuş olmalıdır.

Bir başka beyitte;

“Demâdem zâr u zerd olup ider âh

Meger lâle ruhundan dûr çiğdem”

Çiğdemin sürekli olarak ağlayıp inlemesinin, sararıp solmasının, âh etmesinin sebebi, lâle yanaklı sevgiliden uzak olmasıdır. Burada çiğdemin uzun ince sapı elifbâmızdaki elif, çiçek kısmı ise yuvarlaklığı ile h harfini hatırlatmakta ve âh kelimesinin Osmanlı Türkçesindeki yazılışını akla getirmektedir. Sap kısmı ayrılık acısından incelmiş âşığa, çiçek kısmı da âşığın hasretten sararıp solmuş yüzüne işaret etmektedir.

“Velî sarardı inceldi miyânı

Olup safrâyıla bî-zûr çiğdem”

mısraları ile de çiğdemin sararıp belinin incelmesinin sebebi, vücudundaki sarı renkli bir sıvı olan safranın artması ve bu yüzden kuvvetsiz kalması anlatılmıştır. Şemseddin Sivâsi Hazretlerinin çiçeklerden hareketle tasavvufî hikmetlerden bahsettiği Gülşenâbâd adlı mesnevisinde;

“Verir çiğdem riyâzâtdan eserler                                                                                

Lisân-ı hâl ile söyler haberler”

mısraları ile çiğdem; açlık, susuzluk ve uykusuzlukla nefsini terbiye etmeye çalışan riyâzât hâlinde bir dervişi temsil eder. Ayrıca Gülşenâbâd’da çiğdem, gurbete çıkmakla imtihan edilen ve gurbetin zorluklarından dert yanarak çektiği sıkıntılardan bahseden bir çiçek olarak tasvir edilmiştir. Yaylalarımızı, çayırlarımızı süsleyen bu zarif çiçekler, türlerin devamlılığı için bilinçsizce toplanmamalı, zehirli olmasından dolayı da uzmanların bilgisi dışında tüketilmemelidir.” (ilbeyali@hotmail.com)

Bu yazı toplam 2561 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim