D. Mehmet Doğan: Anadolu’nun büyük romanı: Şair ve Gece Kuşu

D. Mehmet Doğan: Anadolu’nun büyük romanı: Şair ve Gece Kuşu

Mekteb-i irfanda oku imlâyı

Zikreyle dilinde ulu Mevlâ’yı

Hakka yüz tut Bânû gözle rızayı

Yâvedût ismin yaz, dilin üstüne.

 

“İmlâyı, kelimelerin yazılışını irfan mektebinde oku, dilinle yüce Mevla’yı zikret. Bânû, yüzünü Hakka çevir, onun rızasını gözle. Kalbinin üstüne çok muhabbetli, pek şefkatlinin (Allah’ın) adını yaz...”

“Türkiye’de kadınlar için hayat Cumhuriyetle başladı!” bu en yaygın inkılâp tarihi yalanlarındandır! Tarihimizin her devresinde, elbette Osmanlı döneminde de kadınlar hayatın içinde idi. Rolleri aile içinde tanımlanmakla beraber, çeşitli meslekler icra edenler, ticaretle uğraşanlar, ziraat yapanlar da vardı. Saray kadınlarının devlet idaresindeki rolleri sadece romanlarda, filmlerde, dizilerde değildi, gerçekti.

Kadınlar Avrupa’dakinin aksine mal, mülk, servet sahibi olabilirdi. Osmanlı döneminde vakıf yapan kadınların oranının bütün içinde yüzde kırklara yaklaşması bile başlı başına bir ölçüdür. Aynı şekilde ilimle, sanat ve edebiyatla uğraşan hanımlar da vardı. Divan şairleri içinde Zeynep Hatun, Mihrî Hatun, Âni Fatıma, Fıtnat Hanım, Leylâ Hanım, Şeref Hanım, Âdile Sultan, Tevhide Hanım, Feride Hanım, Hatice Nakiye, Sırrî Hanım, Münire Hanım, Habibe Hanım, Hasibe Maide Hanım, Hatice İffet Hanım, Nigâr Hanım, Makbule Leman, İhsan Raif Hanım...sayılabilir. Tanzimat sonrasında yetişenler, bu dönemin tarzında şiirler de yazmışlardır. Bunlar yazılı edebiyat sahasında bulunan hanım şairler, toplumun üst tabakasında yetişmiş isimler. Sözlü edebiyat sahasında sazla ve sazsız şiir söyleyen hanımlar, yani âşıklar var mı idi? Bu sahadaki hanımların eserlerinin ve isimlerinin günümüze ulaşması zordur; ancak cönkler, el yazması şiir mecmuaları bu gözle taranarak bazı sonuçlara varılabilir.

Taşrada, hem de köyde bir hanım şair!

1970’lerde Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi ile cedelleşirken, Cev(he)riye Bânû isimli bir şairenin memleketimiz Kalecik’le sınır olan Çankırı’da yaşadığını öğrenmiştim. Bu coğrafî yakınlık tabiî bir ilgi uyandırmıştı. Buna rağmen Ansiklopedi’de Cevheriye Bânû maddesi beş on satırdan ibaret kalmıştı. Bunun derinleştirilmesi gerekirdi. Çankırılı Ahmet Talat’ın Çankırı Şairleri, Türk Şiirlerinin Şekil ve Nev’i gibi kitaplarında Çankırı’nın ve Kastamonu’nun zengin edebiyat mirası ile ilgili hayli malûmat vardı. Yapraklı panayırının aynı zamanda şairlerin, âşıkların yıllık buluşma yeri olduğunu, Yapraklı’dan sonra kurulan Kengırı/Çankırı panayırına da âşıkların devam ettiğini, keza Atkaracalar’da şiir meclislerinin kurulduğunu onun kitaplarından öğrenmiştim. Daha sonraları Çankırı’da diş tabipliği yapan Kemal Parıltı ile tanışmış ve onunla Yapraklı’ya, hatta asıl panayırın yapıldığı mahalle kadar gitmiştik. Kemal Parıldı (2004’te rahmetli olmuş) Çankırı folklorunu, kültürünü hakkıyla bilen ilim irfan sahibi bir zattı. 

Kadınlar açısından her şeyin Cumhuriyetle başladığı iddiasının temelsizliğini kendi ailemizden biliyorduk. Annem iptidaiye, babam rüşdiye okumuştu. Rüşdiye, yani orta okul. Birçok ilçe gibi Kalecik’te de Cumhuriyet’ten sonra rüşdiye kaldırılmış, ancak 1950’lere doğru orta okul açılabilmişti.

Kuzey İpekyolu güzergâhı diyebileceğimiz bu hat Türkiye’nin doğusundan başlıyor, Erzurum, Erzincan, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Çankırı, Kastamonu, Bolu üzerinden Bursa ve İstanbul’a ulaşıyor. Bu güzergâhta seyreden kervanların kültür taşıyıcısı rolleri de ihmal edilmemelidir.

İşte 19. Yüzyılda bu güzergâhta daha çok sözlü edebiyatın çok canlı olduğunu biliyoruz. Gezici şairler, âşıklar yol üzerindeki kasabalarda, şehirlerde kendilerine mahsus mahallerde (âşık kahveleri gibi) yahut da beldenin, şehrin eşraf konaklarında buluşurdu. Buralarda yapılan müşaareler[1] dimağlarda güzel tadlar bırakırdı.

19. Yüzyılda âşık edebiyatı divan edebiyatına yaklaşırken, divan edebiyatı da mahallileşme cereyanı ile halk şiirine yaklaşıyordu. Bu yüzden bu güzergâhtaki şairler halk edebiyatı nazım şekilleri yanında gazel, divan tarzı şiirler de söyler/yazardı.

Bir araştırmacının eli değse de 19. yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başında yaşamış Cevriye Bânû’nun hayatını ayrıntılı olarak bugüne getirse diye beklerdim.

wi_800-001.jpgYine bir edebiyatçı ön aldı! Şair ve Gece Kuşu Cihan Aktaş’ın yeni romanı…

Cihan Hanım’ın bu konuyla ilgilendiğinden bir telefon görüşmesinde haberdar olmuştum. Kalecik, Çankırı, Kastamonu hattında âşık edebiyatı etrafında hareketlilikle ilgili bildiklerimi anlattım. Daha çok bu güzergâhı kullanıp Bursa’ya, İstanbul’a kadar giden Kalecikli Mir’at’i üzerinde durdum. Cihan Hanım’la yazışmalarımız oldu. Romanın ilk okuyucusu olmak arzusundaydım, öyle olmasa bile okuyan ilk grupta oldum diyebilirim.

Cihan Aktaş, önce hikâyeleri ile tanındı, sonra romanlar yayınladı. Zengin bir fikir-inceleme literatürü de var. Kadın merkezli kitapları yanında, sinema ve şehircilik konulu eserleri de neşredildi. İlk romanından bu yana romanlarının hacmi tedricen artıyor. Sayfa sayısı itibarıyla Şair ve Gece Kuşu da 552 sayfalık hacimli bir roman.

Şair ve Gece Kuşu’nu büyük roman yapan hususların en başında, seçilen dönem ve coğrafya geliyor. Esas olarak 2. Meşrutiyet dönemi ve ilk Cumhuriyet devri, fakat geriye doğru derinleşen olaylar ve şahıslar var. Orada da kalınmıyor, 1970’lere kadar geliniyor. Neredeyse bir asırlık bir zaman dilimini hikâye etmek, bunu da güçlü kadın karakterler üzerinden yapmak, ciddi araştırma yanında romancı ustalığı da gerektiriyor.

          Anadolu’da ocak tüttürmek…

Çankırı ve Erzincan’ın kır kesiminden iki nokta. Çankırı’daki Atkaracalar köy statüsünde bir kasaba. (Şimdi ilçe, geçmişte köy veya nahiye). Esesi ise Erzincan’da bir köy. Şair, yani Cevriye Bânû Atkaracalar’da varlıklı ve İstanbul’la ilişkileri sıkı bir aileden olmasına rağmen, memleketinde kalmayı tercih ediyor. Nimet ise Erzincan köylerinden olmakla birlikte ebeveyni bir süre İstanbul’da saray çevresinde bulunmuş, Enver Paşa’nın ailesinin yakınında olmuş. Baba, Cumhuriyet’ten sonra gelişen hadiseler karşısında ailesinin köylerinde selâmet içinde yaşayacağı kanaatiyle nakli mekân ediyor. Bu dönüş, okur yazar kızları tarafından arzu edilmemekle beraber, mecburiyetten katlanılıyor. Zaten ikisi daha sonra evlilik vesilesiyle İstanbul’a dönüyor. En büyükleri, Nimet ise köyde kalarak zamanla saygı duyulan bilge bir kadın haline geliyor.

Osmanlının sonu, Cumhuriyet’in başında İstanbul ve kır kesiminde hayat nasıldı? İstanbul’la bağlantılı karakterler üzerinde bunu okuyoruz. 19. Yüzyılın sonunda, Orta Anadolu’da, Çankırı’nın bir köyünde veya bucağında bir hanım şair; şöhreti ipek yolu güzergâhında yayılmış bir şaire… Bir roman okuduğumuza göre, bu bir “fiksiyon”, yani hayâlî bir hikâye ürünü olarak görülebilir. Elbette öyle değil, Cihan Aktaş, gerçek kişiler, olaylar üzerinden araştırmaya, tahkike dayanan bir roman yazıyor. Cevriye Bânû da gerçek bir şahsiyet.

İpekyolu güzergâhında bir ocak…Beş asır önce Hamza Sultan denilen Horasan’dan gelen ulu bir şahsiyetin mekân tuttuğu bir yer. Hamza Sultan cami, medrese yapmış. Sonra türbesi de orada inşa edilmiş. Anadolu toprağına tohum ekilmiştir bir kere. Atkaracalardaki bu nüve yok edilmedikçe, feyzi, bereketi etrafa saçılacaktır.

Bu güzergâhtan gelip geçen, konaklayan kervanlar sadece ticarî meta taşımaz. Kültür ve medeniyet yükü de vardır bu kervanların. 19. yüzyıl âşık edebiyatının canlanma devridir. Celalî, Dertli, Emrah (Erzurumlu), Figanî, Gedaî, Mir’ati, Nurî, Ruhsatî, Seyrânî, Sümmanî, Şem’i, Şenlik, Zahmî gibi büyük âşıklar yetişmiştir. Bu şairlerin bu güzergâhtan Bursa’ya, hatta İstanbul’a ulaştıkları bilinir.

“Şiirleri üç yangın gören şaire…”

Türkiye Yazarlar Birliği’nin 40. Yılı dolayısıyla düzenlenen Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı programı vesilesiyle Üsküp’te bulunurken genç bir şair, Mehmed Ârif, şiir kitabını hediye etti: Divanını Yakan Şair!

Muhtemelen divanını, şiir kitabını yakan şairler olmuştur. Divanı yakılan şairler de vardır muhtemelen. Yûnus Emre’nin divanının Molla Kasım tarafından, muhtevası şeriate mugayir bulunarak, bir kısmının yakıldığı, bir kısmının suya atıldığı menkıbesi herkesçe bilinir. Şair şiirlerinden memnun olmayabilir, yanlış anlaşılacağını düşünebilir yahut da bilinmezlik yolunu seçebilir. Cevriye Bânû’nun vefatından iki yıl önce divanını kendi elleriyle yakması yanlış anlaşılmak başta olmak üzere bunların hepsiyle ilgili olabilir. Devir şimdiki gibi görünürlük, teşhir devri değildir. Günümüzde insanlar görünmek için uğraşıyorlar, her şekilde “ben varım” diyorlar. Cevriye Hanım’ın devrinde ise varını ilan etmemek, sırrını saklamak tercih edilirdi, zamanın terbiyesi, edebi bu yönde idi. Cevriye Hanı’mın kabir taşı istememesini de bu meyanda hatırlayalım.

Hakikat şu ki, Cevriye Bânû divanını kendi eliyle yakmıştır. Onun şiirlerini yakması, bir gelecek zaman sezgisi miydi? Cevriye Hanım divanını yakmasaydı, sandığında bulunan eski harfli evrak daha sonra yakıldığına göre şiirleri yine yakılmaktan kurtulamayacaktı. Onun Hamza Sultan Medresesi’nin kütüphanesindeki bazı şiirleri de medrese ve kütüphane yakıldığı için, yine bu akıbetten kurtulamamıştır.

Bazı devirler vardır, putlar kırılır; bazı devirler vardır hakikatin izi kalmasın istenir. Hakikatle savaşılan bir devre gelinmiştir.

Cevriye hanımın evi, yani aile ocağı Gazibey konağı bir temsil mekânıdır. Hamza Sultan’ın mayaladığı insanı aziz bilen, onu yaşatmayı esas alan dayanışmacı kültürün timsali olan bir ev, bir ocak. “Bu konakta insanlar rastgele davranmaz, çıkarlarını değil adaleti gözetir.”

Anadolu’da böyle ocaklar yüzyıllar boyunca var olmuştur. Kimi sağlıkla ilgilidir, kimi sosyal hayatın merkezi olarak rol oynar. Bunlar aynı zamanda büyük ve köklü ailelerdir. Böyle aileler adeta gönüllü bir kurum gibi çalışır. Şimdi devletten beklenen birçok hizmet bu ocaklar tarafından yerine getirilir. Bu ocağa mensup olanlar da bu hizmetin gönüllüleridir. Gazibey konağı fazladan bir edebiyat ve kültür ocağıdır.

Kitaptan okuyalım: “İpekyolu kervanları her seferinde taze bir hava getirirdi konağa… Köyü hareketlendiren haber ve hediyeler kervanlarla gelir, tam da konağın üst katının pencelerinin önünden geçer, mola için hemen her zaman aynı yerde durur. Cevriye için en önemli konuk uzaklardan gelen bir şair, bir âşık olurdu. Ocakbaşında çevre illerden gelen şairler senede bir veya iki defa toplanır bu bir aile geleneğidir.” Kengırı panayırı on gün sürer ve bu panayıra katılan şairler Atkaracalar’da Gazibey konağına da uğrar. Sadece şairlere değil, yoldan gelip geçen herkese açıktır konağın kapısı, bu beylerin adetidir. Yılda iki kez de olsa konak dünyanın merkezi haline gelir.

Gazibey Koç Mustafa’nın kızı Cevheriye Hanım, şiir meraklısı babası vefat edince ocağı devam ettirmek sorumluluğunu üstlenir, kardeşleri ona destek olur. Şairlerle karşılıklı şiir okumasını babası teşvik etmiş ve bu adeti yerleştirmiştir.  Cevheriye, Cevriye olur, mahlas olarak Bânû seçilir. Bânû “hanım, hanımefendi”, hatta “prenses” demektir! Cevriye Hanım devrin şiir kültürünü hazmetmiştir, okur yazarlığı vardır; tahsillidir. Arapça ve Farsçaya da vakıftır. Babası sohbetin akışında “kıymetli kızım ne düşünür bu konuda acaba” der ve Cevriye konuşmaya karışırmış. Babası da saz şairidir, bu sanatta öğrenci kaldığını söylermiş. Şiire eğilimi olan kızına elinden gelen imkânı sağlamış. Yerkuyulu kadirî şeyhi Mehmet Nuri Efendi’nin şair olması da işi kolaylaştırmış.

Cevriye Hanım’ın Mehmet Nuri Efendi ile karşılıklı okudukları şiirler söylentiye yol açar. Söylentiler Cevriye’yi etkiler: “Ocakbaşını kapatsın mı, şiir yazmasın mı, köyün ileri gelenleri ile memleket meselelerini konuşmasın mı? Ne Kengırıya, ne de İstanbul’a kaçabilirdi, vazifeleri, hatıraları, hedefleri vardı.” “Defalarca yatsının ardından, artık şiir yazmayacağım diye karar alıp, sabah namazında kararından dönmüştü.” Cevriye divan yakma konusunu şeyhine de danışır: “Sen aklına koyduysan haklı gerekçelerin vardır, Bûnu Hatun’ demişti şeyhi bilahare, yerinde olsam yakmazdım ama haklısın kim bir başkasının yerinde olabilir ki tamamen?”

“Halkası büyük kapının kızı olmanın getirdiği sınırlar vardı, gücü yetse bile kolayca düşemezdi yola.” “Gazibey konağının büyük hanımı Cevriye Bânû’yum ben, çıkmadım yollara, çıkamadım. Harem-i Şerif’i görmeyi arzulayan gönlümü Rabia’nın sözleriyle teselli ediyorum: Bu evi ne yapayım ben, bana bu evin sahibi gerek. Evin sahibi ise bana, kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım diye seslenmekte.”

Cevriye Hanım’ın vefat sahnesi bana çok dokunaklı geldi. Şeyhi onun ardından şöyle der: “Kırılsa da bükülmedi, iyilik vesilelerinin peşinden koştu. Misafirperverdi, garibanın dostuydu. Hakikat ehliydi, ricalden bilirdik, fikrine hürmet eder, şiirine muhabbet duyardık. Acımız büyük ama tesellimiz de az değil.”

          İmparatorluktan Cumhuriyet’e

Şaire Cevriye Bânû, eserde Osmanlı devrini temsil eder. Cumhuriyet dönemi ise “Gecekuşu” Nimet üzerinden anlatılır. Baba daha önce kaçırdığı hanımıyla İstanbul’a gelmiştir. Enver Paşa’nın aile çevresinde bulunmuş, İstanbul’da hayli rahat bir hayat yaşamışlardır. Fakat Cumhuriyet sonrası hava değişmiş, bir taraftan Enver Paşa ailesi ile yakınlık, diğer taraftan babanın dinî hassasiyeti memlekete göçü zaruret haline getirmiştir. Ailenin üç kızı İstanbul’un şartlarına alışmış, tahsilli çocuklar olmaları hasebiyle bu köye dönüşten hoşnut olmazlar. O zamanın şartlarında deniz yolu ile Giresun’a, oradan da zahmetli bir yolculuktan sonra Esesi köyüne gelirler. Erzincan’daki köy de eskiden ipek yolu menzili üzerindedir.

Cevriye İstanbul’a gidip yerleşme imkânı varken bunu yapmamıştır, Nimet ve kardeşleri ise İstanbul’dan ayrılmaya mecbur kalmışlardır. Şüphesiz aile İstanbul’da kalsa idi, farklı bir hayat sözkonusu olabilirdi. Fakat bir takım baskılarla karşılaşılması da kaçınılmazdı. Kadınlar üzerinde baskının Cumhuriyet’ten sonra, devrimler sürecinde artması çelişki gibi görünüyor, fakat bu hakikattir. Bunun sebebi, kadınlar üzerinden yürütülen bazı inkılâpların mütedeyyin ailelerde doğurduğu tepkidir. Ayrıca kadının tabiatı dışına zorlanması da farklı bir baskı biçimi olarak görülmelidir. Dinin kabulleri yerine, ideolojinin taleplerinin geçirilmek istenmesinin doğurduğu manevî baskı da dikkatten uzak tutulmamalıdır.

Asında sembolik olarak bu göç, Cumhuriyet’ten sonra dinin merkezden dışlanması ve taşraya itilmesi gibidir. Aile köyün şartlarına alışmaya çalışır. Öyle veya böyle köy hayatına uyum sağlanır. Nimet annesini babasını kaybetmiş fakir ve yalnız İsmail’le evlenmeye razı olur.

Atkaracalar’la Esesi’nin ilişkisi Bânû Hanım’ın yıllar önce bir kervanın yüklerinin arasında sıkıştırdığı mektup ve hediyelerle kurulur. Kervana katılıp uzak yerlere gidemeyenler, “sevdikleri bir eşyayı, bir bilezik veya kolyeyi, bir kutu şekerlemeyi, yanına ekledikleri üç beş satır yazılmış mektupla devenin üzerindeki yükün bir kenarına sıkıştırırlardı. Sonra da o hediyelerin gittiği yer üzerinde tahminde ulunup uzak şehirlerde hayali dostlar edinirlerdi.”

Cevriye hanım, uzaklara ve geleceğe bir mesaj gönderiyor: Sedef kutu, şiir karalıyor, altına Bânû değil Cevriye yazıyor. Figanî’nin kalemini de koyuyor kutuya. “Geredeli Âşık Figanî’nin hediyesi bu kalem, benden size hediye olsun aziz dost.”

Esesi’de bir hanım gelir ve her türlü yazıyı okuyan Gecekuşu Nimet’e sedef kutuyu uzatır. İçindeki mektubu okutmaktır muradı. Kervanla gelen bir tüccar misafir kutuyu babasına hediye etmiştir. Kutuyu getiren değil, asıl muhatap Nimet’tir. 13-14 yıldır duran emanet asıl adresine böylece ulaşır. “Meçhul birine mektup yazıp şişeyle denize atanlar gibi yapmış..yazısı üslubu, birikimi İstanbul kızı olmalı.” Nimet, bu hediyeyi aldıktan sonra evlenmeye razı olur. “Kimse değil Cevriye ikna etti beni evlenmeye.”

Nimet bir süre öğretmenlik yapar, asıl terzilikle geçimini sağlar. Herkesten gücüne göre ücret alır, olmayanlardan almaz. Bu arada günlük tutmaya başlar. Nimet “Yazmak benim kalem oldu” der. “Cevriye hanımın mektubu bana nasıl ulaştıysa, benim yazdıklarım da bir gün değecek bir yüreğe ulaşır; ferahlatır o yüreği, yalnızlık hissinden kurtarır, umut sebebi olur.”

Yazar onun konumunu şu cümle ile anlatır: “İstanbul’a geri gidememenin karşılığında bir sultanlık edinmişti Nimet Hanım adeta.” Evinde Nimet Hoca’nın sözünün üstünde söz olmaz. Bütün çevrede de itibar edilen bir kadın olur.

Şair ve Gece Kuşu, bir dönem romanı, fakat tarihî roman değil. Cumhuriyet sonrasının sözle uygulama arasındaki açıklığı romanda başarılı bir şekilde yansıtılır. Tevhid-i Tedrisat kanunu ile din öğretimi okullardan kaldırılmıştır; her şey değiştirilmekte, başını açmayanlar öğretmenlikten men edilmektedir. Tekkeler kapatılmıştır. Memleketin yüz akı bir şairenin sandığından bile emin olunmayan günlere gelinmiştir.

“İstiklâl Marşı şairinin bile memleketi terke mecbur olduğu bir ortamda…”

“Birçok insan şapka kanunu yüzünden işinden gücünden olmuştu.”

“Bir şiir mısraının türlü türlü anlamlara çekildiği, dede yadigârı kitabı rafta saklamanın mürtecilik sebebi sayıldığı bir zamandı.”

Bu vasatta, Yerkuyu şeyhine suikast yapılır, Hamza Sultan külliyesi yakılır… Bir taraftan itibarlı şahsiyetler yok edilmeye çalışılmakta, diğer taraftan medrese, kütüphane yakılarak halkın tarih hafızası tahrip edilmektedir.

“Birkaç yıl önce nahiye müdürlüğünce yönlendirildiği söylenen birkaç serserinin çarşıdaki külliyede çıkardığı yangını hatırladılar. Bir el beş yüz yıla yakın bir tarihi olan yerleşimi hafızasız bırakmaya çalışıyordu sanki serseriler, tekke ve zaviyelerin kapatılması için uygulamaya konulan kanunu önle sürmüşlerdi medreseyi yakarken, mahkeme sürecinde de döneme özgü şiarlarla bir savunma yaparak aklandılar.”

Bütün bunların topyekün verilen Millî Mücadele’den sonra yaşanması acıtıcıdır. “Bunun için mi savaş verdik, olduğumuzdan farklı görünmeyi kendimize yedirmemiz için mi, fakat vatan ve iman mücadelesiyle asla aklıma gelmezdi böyle bir baskıya maruz kalacağım.”

“Her yerde devlet ideolojisine ihaneti tanımlamayı vazife edinen irili ufaklı çeteler oluşmuştu, yollarına taş koyanın iflahını kesiyorlardı.”

“1932 zor bir yıldı. Köylüler üzgün ve tedirgindi. ‘Tanrı uludur’ diye seslenen ezan ağırlarına gidiyordu. Ezanın türkçe okunmasını anlatmakta zorlanan yaşlılar cenneti yitirmişçesine hüzünleniyor, gençler olmazsa olmaz diye bildikleri ne çok şeyi değiştiren sistem karşısında bocalamaya düşüyordu. Şeyh Mehmet Nuri Efendi geride bir ikilem bırakarak vefat etmişti.”

Nuri Efendi inzivaya çekilmiş, Maarif Vekaleti çatısı altında ücret almadan öğrenci yetiştirmeyi sürdürmüş. Yıkıcılık karşısında yapıcılık, sisteme Anadolu irfanının bir cevabı olarak görülebilir.

Şair ve Gece Kuşu’nda, Anadolu’nun merkez topraklarında, kır kesiminde yaşananlar bir roman çerçevesinde anlatılır. Böylesine köy ve kır kesimini esas alan ve halkın ideolojik baskılardan ötürü başına gelenleri anlatan, hele de bunu kadınlar üzerinden anlatan bir roman -bildiğimiz kadarıyla- bugüne kadar yazılmamıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi, Osmanlı döneminde taşrada bir hanım şairin varlığından öte, ailesi ve toplumu adına oynadığı birinci derecede rolü anlatan bir eser de yoktur. Cihan Aktaş, Anadolu’nun yazılmayan romanını yazmıştır, Şair ve Gece Kuşu ile. Dikkatle seçilen konusu, konunun işlenişi, başarılı kurgusu, dili ve üslubu Şair ve Gece Kuşu’nu “Anadolu’nun büyük romanı” yapıyor.


[1] Müşaare: Karşılıklı olarak şiir söyleme, şiirle atışma.

 


Muhit Dergisi, Ocak 2022

dergi-20211229081011.jpg
 

Bu haber toplam 1455 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim