Ata Yurduna, Baba Ocağına Yola Çıkmak
Bazen bazı yolculuklar sadece bir yere gitmek için yapılmıyor. İnsan kimi zaman kendisine; geçmişine, çocukluğuna, hafızasına, toprağına, atasına ve kendisini var eden köklere dönmek için yola çıkar.

11 Ağustos 2026 Salı akşamı Ankara’dan güneye doğru hareket ettiğimizde içimde böyle bir dönüş hissi vardı. Hanımımla ve en küçük evladımla birlikte kimseye haber vermeden Hatay’a, Dörtyol’a, Karakese’ye; ata yurduna, ana kucağına ve baba ocağına doğru yola koyulduk. Ankara geride kaldıkça yollar uzuyor, fakat elli yedi yaşına erişen ömrümün yılları sanki kısalıyordu. Şehirler, ışıklar ve gecenin karanlığı, muhteşem otoyollar boyunca sıra sıra birbirini takip ederken Torosları aşarak çocukluğumun coğrafyasına; Çukurova’nın bereketli düzlüklerine, Amanosların vakur gölgesine ve Akdeniz’in tanıdık, sıcak ve nemli fakat ana-baba kokusu taşıyan havasına yaklaşıyorduk.

Geceye iyice dönmüş saatlerde, 22.00–23.00 sularında Karakese’deki, gençliğimin geçtiği evin kapısına vardığımızda, uzun bir yolculuğun sonunda değil de sanki uzun yılların ardından o kapıyı yeniden çalıyormuşum gibi hissettim.
**
Dua Kapısı açıldı.
Seksenine yaklaşan anamla doksanına yaklaşan babamın ve her daim onların yanı başında büyük bir vefa ve hürmetle duran ağabeyimin yüzünde önce şaşkınlığı, hemen ardından insanın bir ömür unutamayacağı o sevinci gördüm.
Bazı kavuşmalar uzun cümlelere ihtiyaç duymaz. Bir bakış, bir sarılma, ana-baba ocağının kokusu, yıllar sonra dahi insanı çocukluğuna götürmeye yeter.
Ertesi sabah, yol yorgunluğuna rağmen büyük bir huzur ve sükûnetle Akdeniz’e bakan terasta hep birlikte oturduk. Sanki dünya cennetinde gibiydik: Babam, anam, ağabeyim, hanımım ve ben… Kahvaltı yaptık, çayımızı ve kahvemizi içtik, hasbihâl ettik. Karnımızdan ziyade gönlümüzü, uzun ve derin bir hasbihâlle âdeta tıka basa doyurduk. Karşımızda Akdeniz’in maviliği, arkamızda Amanosların ağırbaşlı gölgesi vardı.
Babam konuşuyor, ben dinliyordum. Bazen ben anlatıyor, o dinliyordu.
İşte o sofrada, doksanına yaklaşmış babamın yüzüne bakarken zamanın mahiyetini bir kere daha düşündüm. Bir zamanlar çocuk yaşında İskenderun’a ve Adana’ya küfe ve sepet götüren çocuk şimdi karşımda oturuyordu. Dörtyol Saat Meydanı’nda dükkân açan genç, torunlarının dedesi olmuştu. Gençliğinde siyasi faaliyetlere katılan delikanlı, daha sonra Karakese’nin ilk belediye başkanı olmuş; çocuklarının üniversite kazanmasını kurban keserek kutlayan baba, yıllar sonra onların meslek sahibi olduklarını, ilimde ilerlediklerini, kendi çocuklarının ve torunlarının başka başka sahalarda yetiştiklerini görmüştü.
İnsan yaşarken hayatın parçalarını görür; ömür ilerledikçe o parçalar birbirine eklenir ve bir gün, karşınızdaki insanın yalnız babanız değil, neredeyse bir asırlık hayatın canlı şahidi olduğunu fark edersiniz.
Babamı anlatmaya başladığımda nereden başlayacağımı kestirmek işte bu yüzden kolay değildir.
Onu yalnız baba olarak anlatırsam eksik kalır. Esnaf desem yetmez; tüccar desem bir yanı dışarıda kalır. Belediye başkanı desem doksan yıla yaklaşan ömrünün yalnız birkaç dönemini anlatmış olurum. Siyasetle ilgilenen bir insan desem ilim merakını, kitap sevgisini, tarih ve memleket bilgisini anlatamam. Dindar bir insan desem emeğini, ticaretini, insanlarla kurduğu münasebeti ve dünyayı takip eden tarafını ihmal etmiş olurum. Kanaat önderi desem çocukları ve torunlarıyla kurduğu o sıcak, yakın ve arkadaşça ilişki görünmez. Benim için ise bütün bunların ötesindedir.
Çünkü insanın babasıyla ilişkisi yalnız bir nesep ilişkisi değildir. Bir babanın konuşmaları, tercihleri, arkadaşları, kitapları, sofrası, ticareti, ibadeti, siyaseti, insanlara davranışı, hatta kimi zaman bir mesele karşısındaki sessizliği bile evladının hayatına karışır. Baba bazen sözle öğretir, bazen yaşayışıyla; bazen önünüzde yürür, bazen yalnız arkanızda durur. Çoğu zaman ise evladına ne bıraktığını kendisi dahi tam olarak bilmez.
Babam da benim hayatıma böyle karıştı.
Nüfus kâğıdında adı Feyzi yazsa da çevresindeki hemen herkes onu Fevzi diye bildi, öyle çağırdı.
Benim için ise bütün isimlerin ve sıfatların önünde değişmeyen tek bir kelime vardır: Hikmetli ve İrfanlı Babam.
**
Kökleri Konağa, Toprağa ve Hayra Uzanan Bir Aile
Babamın hikâyesi yalnız onunla başlamaz. Onu gerçekten anlayabilmek için yetiştiği eve, annesine, babasına, dedelerine ve o evin içinde teneffüs ettiği terbiyeye de bakmak gerekir. Çünkü insan yalnız kendi ömrünün mahsulü değildir; kendisinden önce yaşamış insanların ahlâkı, tercihleri, emeği, sevinçleri ve hatıraları da farkında olmadan onun karakterine karışır.
Babam varlıklı ve itibarlı bir ailede, bir konakta büyüdü. Babası Hacı Abdullah, zanaat sahibi, o dönemde hayatın pek çok alanında ihtiyaç duyulan küfeleri ören bir sanatkâr ve ustaydı. Bağı, bahçesi, sığırları; evin, bağın ve bahçenin işlerini gören hayvanları bulunan varlıklı bir insandı. Kökleri Erzincan Otlukbeli’ne kadar uzanıyordu. Akkoyunluların evlat ve ahfadından dedeleri… Dede Korkut gibi Oğuz’un Bayındır boyundan… Hikâyesi uzun ve asil.
Anası bir ağa kızıydı. Anasının babası, aile hafızamızda Hacı Mustuk olarak anılan büyük dedemiz, Dörtyol’un eski ve tanınmış simalarındandı. Aile anlatılarında onun Dörtyol’da üç hana sahip olduğu, sürülerinin, zeytinliklerinin, üzüm bağlarının ve portakal bahçelerinin bulunduğu anlatılır. Dörtyol Merkez Camii’nin yeri ve yapımıyla, Hükûmet Konağı’nın inşasıyla ilgili aile hafızasında da onun adı yaşamaya devam etmektedir.
Ailenin ticari ufku Dörtyol’la sınırlı değildir. Akdeniz üzerinden Rusya taraflarına narenciye ve turunçgil ticareti yapıldığına işaret eden ve bugün aile arşivimizde muhafaza edilen Rusça ticari belgeler bulunmaktadır. Bu belgelerin hangi liman, şehir veya bölgeyle ilgili olduğu ayrıca tarihî olarak incelenmeye değerdir; aile içerisinde zaman zaman Kırım ihtimali de dile getirilmiştir.
Beni bu hikâyede en fazla düşündüren şey yalnız ticaretin büyüklüğü değildir. Bugünün ulaşım, haberleşme ve lojistik imkânlarının bulunmadığı bir zamanda Dörtyol’da yaşayan bir insanın, kendi bahçesinde yetişen mahsulün Akdeniz’i aşarak uzak coğrafyalara ulaşmasını tasavvur edebilmesi başlı başına bir ufuk meselesidir.
Fakat aile hafızasında ticaret kadar hayır da vardır.
1935 yılında Türkiye’de havacılığın geliştirilmesi ve uçak alınması amacıyla yürütülen bağış kampanyalarından birine yaptığı yirmi liralık yardım sebebiyle Hacı Mustuk’un adının dönemin Ulus gazetesinde yayımlandığına dair ailede muhafaza edilen kayıt, bugün bana geçmişten gelen küçük fakat çok kıymetli bir işaret gibi görünür.
Mesele yirmi liranın bugünkü parasal karşılığı değildir. Asıl mesele, 1935’in şartlarında insanın zihninde taşıdığı memleket fikridir. Cumhuriyet henüz gençtir; Türkiye kendi imkânlarıyla ayağa kalkmaya, yeni kurumlar kurmaya ve çağın teknolojik sahalarında mesafe almaya çalışmaktadır. Havacılık geleceğin alanlarından biridir. Dörtyol’daki bir tüccar da kendi imkânı ölçüsünde o müşterek gayrete katılmaktadır.
Babam böyle hikâyelerin anlatıldığı bir evde büyüdü.
Fakat o evin büyüklüğü yalnız konağın duvarlarında veya sahip olunan servette değildi. Bir başka büyüklük, kapısının açıklığındaydı.
Yokluk yıllarında evinde aş bulunmayan insanlar kapıya geldiğinde konağın alt katındaki ambarlardan çuvallara zahire doldurulur, ihtiyaç sahibi boş çevrilmezdi. Bazen tavuk, bazen horoz tutulup verilirdi; yeter ki gelen insanın evinde bir tencere kaynasın. Ölçünün, hesabın ve defterin insandan önce gelmediği zamanlardı.
Konağın önündeki kuyu da serinliği sayesinde bazı yiyeceklerin muhafazasında kullanılırdı. Bugünün buzdolaplarından ve soğuk hava depolarından önceki hayat…
Babamın ilerleyen yaşlarında insanlara yardım ederken neden fazla hesap yapmadığını düşündüğümde zihnim hep bu çocukluk evine gider. Çünkü çocuklukta görülen şey, insanın içinde ömür boyu yaşamaya devam eder.
Babamın gördüğü ev, varlığın bulunduğu fakat kapının da daima açık olduğu bir evdi.
**
Küfeden Saat Meydanı’na: Emeğin ve Ticaretin Mektebi
Ailenin önemli geçim sahalarından biri zanaattı. Bugün gündelik hayatımızda neredeyse bütünüyle kaybolmuş bulunan küfe ve sepet, o yıllarda tarımın, pazarın ve taşımacılığın vazgeçilmez araçlarındandı. Meyve taşınacak, sebze pazara götürülecek, bahçeden mahsul çıkarılacaksa küfeye ve sepete ihtiyaç vardı.
Babası bu zanaatı biliyordu. Babam da evin en büyük erkek evladı olarak küçük yaşlarından itibaren babasının yanında çalıştı; kendi elleriyle küfe ve sepet örmeyi öğrendi. Fakat hayat ona yalnız üretmeyi değil, ticaretin diğer tarafını da çok erken yaşlarda öğretti.
Siparişleri İskenderun’a ve Adana’ya götürürdü. Daha çocuk denilebilecek yaşlarda malları teslim eder, tahsil ettiği parayı desteler hâlinde eve getirirdi. Nakit paranın bugünkü kadar kolay dolaşmadığı zamanlardı; pek çok ailenin toprağı, bağı, bahçesi ve malı olmasına rağmen nakde ulaşmak kolay değildi. Zanaat ise eve doğrudan gelir getiriyordu.
Babası, kazandığı parayı teslim eden oğluna: “İstediğin kadarını al.” diyebilecek kadar gönlü geniş bir insandı.
Bu küçük cümlenin içinde yalnız para yoktur; güven, emeğin takdiri ve baba ile oğul arasında hesap defterlerinden daha büyük bir itimat vardır. Babam daha hayatının başında hem ticareti hem güveni öğrendi.
Ailenin tarımla ilişkisi de devam etti. Narenciye, özellikle portakal ve mandalina, Dörtyol’un yalnız ekonomik hayatının değil, kültürel hafızasının da bir parçasıydı. Aile, bölgenin erken dönem mandalina bahçesi sahipleri arasında yer alıyordu. Babam da hayatı boyunca topraktan ve ticaretten kopmadı.
Askerlik dönüşü —ki askerliği de çok farklı ve enteresan hikâyelerle doludur— genç yaşta Dörtyol merkezinde, Saat Meydanı’nın köşesinde esnaflığa başladı. O yılların bakkal dükkânı bugünün küçük marketlerinden daha başka bir anlam taşırdı. İnsanların uğradığı, haberlerin konuşulduğu, memleket meselelerinin tartışıldığı, esnafın birbirini tanıdığı; dükkân sahibinin yalnız mal değil, söz de sattığı sosyal bir mekândı.
Babamın insanlarla kurduğu geniş münasebet ağının önemli duraklarından biri de işte o dükkândı.
Sonraki yıllarda ticaret hayatı çeşitlendi. Esnaflık yaptı, tüccarlık yaptı; portakal ticaretiyle uğraştı, brikethane sahibi oldu, inşaat malzemesi sattı, tuhafiye esnaflığı yaptı. Aynı anda birkaç işin yürütüldüğü dönemler oldu. Arıcılık ve bal üretimi de hayatımızın bir parçasıydı.
Bugünün meslek dünyası insanı çoğu zaman tek bir uzmanlık sahasına yerleştirir. O kuşağın hayatında ise meslek, çoğu zaman bir unvandan ziyade hayat karşısında ayakta kalabilme kabiliyetiydi. Şartlar neyi gerektiriyorsa onu öğrenmek, üretmek, çalışmak, risk almak ve helâlinden kazanmak gerekiyordu.
Babam da öyle yaptı.
**
Dükkândan Eve Kitap Taşıyan Adam
Fakat babamın ticaretinden evimize yalnız kazanç girmedi.
Kitap da girdi.
Tuhafiye işi dolayısıyla düzenli biçimde İstanbul’a gider, dükkâna satılacak mal alırdı. Fakat İstanbul seyahatlerinin değişmez duraklarından biri Sirkeci, diğeri Cağaloğlu’ydu. Oradan kitaplarla dönerdi. Ayasofya duvar resimleriyle ve envai çeşit hediyelerle de dönerdi.
Bugün kendi hayatıma geriye doğru baktığımda bunun üzerimde ne kadar büyük bir tesir bıraktığını daha iyi anlayabiliyorum. Çocuk için kitap sevgisinin ilk şartlarından biri kitaba ulaşabilmektir. Kitap evin tabii bir eşyası hâline geldiğinde çocuk onunla korkmadan ilişki kurar; önce kapağına bakar, sonra karıştırır, bir gün birkaç sayfa okur, başka bir gün başka kitaba uzanır.
Ben daha o yıllarda Ahmet Mithat Efendi’nin Müşâhedât’ını, Halit Ziya’nın Mai ve Siyah’ını, Necip Fazıl’ın Son Devrin Din Mazlumları’nı elime aldığımı hatırlıyorum. Dinî ve kültürel romanlar… Sahabe Efendilerimizi anlatan eserler… Belki o yaşlarda her satırını bütünüyle kavrayacak durumda değildim; fakat kitap oradaydı.
Bazen kitabın evde bulunması bile başlı başına bir terbiyedir.
Bizim evimize her gün gazete girerdi. Babam gazeteyi dikkatle okur, gündemi takip eder, ülkede olup bitenler üzerinde konuşurdu. O dönemin dindar-muhafazakâr fikir, kültür ve edebiyat dergilerinin önemli bir kısmı da evimize ulaşırdı.
İlk ve ortaokul yıllarımda evimizde Necip Fazıl’ın kendi sesinden şiirlerini dinlediğimizi bugün bile bütün canlılığıyla hatırlıyorum.
Bir Anadolu kasabasında, bir esnaf evinde, akşam vakti Necip Fazıl’ın sesi duyuluyor; şiir dinleniyor, gazete okunuyor, dergiler karıştırılıyor, kitaplardan, ülkeden, tarihten ve memleketten söz ediliyor…
Bugün düşündüğümde edebiyata, kültüre, sanata ve nihayet ilim hayatına yönelmemin arkasında yalnız okul sıralarını görmüyorum. Evimizin içindeki o fikrî ve kültürel iklimi de görüyorum.
1980’li yıllarda Türk edebiyatının, şiirin, kültür ve fikir hayatının pek çok önemli ismini tanımamda, okuldaki hocalarım kadar babamın eve taşıdığı gazetenin, kitabın ve derginin de payı vardır.
Böyle bir evde yetişince okumak insana dışarıdan yüklenen bir ödev olmuyor. Hayatın tabii bir parçasına dönüşüyor.
**

Namazla Başlayan Gün, İlimle Beslenen Ev
Babamın hayatında dinî hayat ve ibadet güçlü bir istikamet çizgisiydi. Mümkün olduğu ölçüde her sabah sabah namazına, her akşam yatsı namazına devam ederdi. Tasavvufî terbiyeyle de irtibatı vardı. İlim ehline, gönül insanlarına, maneviyat büyüklerine muhabbet eder; onların sohbetlerini dinlemeyi, sözlerine kulak vermeyi kıymetli bilirdi.
Bir âlimin sözü onun için yalnız bilgi değil, istikamet; bir gönül insanının sohbeti ise başlı başına bir mektepti.
Evimizde soba başında veya çayın etrafında ilmihal eserleri okunurdu. Sabah namazıyla başlayan gün kahvaltıyla devam eder, akşam olunca mümkün olduğu ölçüde ailece sofraya oturulurdu.
Bugün düşünüyorum da aile dediğimiz yapı biraz da aynı sofraya tekrar tekrar oturmaktan oluşuyor.
Çocuk, babasının dünya görüşünü yalnız nasihatlerinden öğrenmez. Onun gazete okuyuşunu, namaza gidişini, misafire davranışını görür; bir haber karşısında gösterdiği tepkiyi duyar; sofrada yapılan konuşmalara kulak verir; bir âlimden yahut kitaptan neden hürmetle söz edildiğini fark eder.
Bizim evimizde eğitim yalnız “Ders çalış.” denilerek verilmedi. Hayatın kendisi bir mektepti.
**
Malın Önüne İlmi Koymak
Babamın çocuklarıyla ilgili en büyük arzularından biri okumamızdı.
Tarla vardı, bahçe vardı, ticaret vardı, mal ve mülk vardı; fakat çocuklarının geleceğini bunlardan ibaret görmedi.
O, evlatlarının ilim sahibi insanlar olmasını istiyordu.
Büyük evlat hukuk fakültesini kazandığında evde yaşanan sevinci hâlâ hatırlarım. Kurbanlar kesildi, okulun hocalarına ziyafet verildi. Çünkü bir evladın üniversite kazanması yalnızca o çocuğun şahsi başarısı olarak değil, bütün ailenin sevinci olarak görülüyordu.
Babamın gönlünde ayrıca çocuklarından birinin ilahiyat tahsili yapması arzusu vardı. Ben İlahiyat Fakültesi’ni kazandığımda bu arzusu gerçekleşti. Sevinci başka türlüydü; evin en büyük horozu kesildi, kurbanlar kesildi ve daha geniş bir ziyafet hazırlandı.
Bugün bu hatırayı düşününce tebessüm ediyorum; fakat o sofraların arkasındaki manayı da daha iyi görüyorum.
Babam sevincini ikram ederek gösteriyordu.
Evladının ilim yoluna çıkmasını insanlarla sofra paylaşarak kutluyordu.
Arzusu açıktı: Evlatları okusun, ilimle iç içe olsun, vatana, millete ve insanlığa faydalı insanlar hâline gelsin.
Mal bırakmak mümkündü. Fakat babam bize malın üstünde başka bir miras bırakmaya çalıştı: İlim arzusu.
**
Siyaset Kendisine, İlim Evladına
Babam hayatı boyunca siyasetle ilgilendi; kendisi siyaset yaptı, yerel yönetimde bulundu, belediye başkanlığı yaptı. Fakat benim özellikle ilim yolunda ilerlememi istedi.
Bu ayrım, benim için babalığının en kıymetli taraflarından biridir.
Çünkü kimi babalar kendi hayatını evladına tekrar ettirmek ister. Babam bunu yapmadı. Kendisinin yürüdüğü siyasi yolu bana mecburiyet hâline getirmedi. İstidat ve eğilimimi gördü; akademik yolculuğumu destekledi, okumamı istedi, ilimde ilerlememi teşvik etti.
Ben üniversitede ilerledikçe sevindi. Akademik hayatımın farklı aşamalarını takip etti, yaptığım işleri dinledi. Yıllar geçtikçe konuştuğumuz meselelerde yalnız bir baba değil, aynı zamanda fikir müzakere ettiğim bir insan olarak karşımda durdu.
Bir babanın evladına yapabileceği en büyük iyiliklerden biri belki de budur:
Onu kendisine benzetmeye çalışmak yerine, kendisi olabileceği yolu açmak.
Öğrencilik yıllarımızda da anne ve babamızın desteğini yalnız telefondaki “Nasılsınız?” sorusuyla hissetmezdik. Kaldığımız yerlere memleketten koliler gelirdi. Tenekelerle kendi ürettiğimiz bal, sebzeler, meyveler, bahçeden ve evden ne varsa hazırlanıp gönderilirdi. Abimin hukuk tahsili yaptığı yere de, bizim kaldığımız yerlere de…
O kolilerin içinden yalnız bal, portakal veya sebze çıkmazdı. Ev çıkardı. Bahçe çıkardı. Dörtyol çıkardı. Karakese çıkardı. Ana-baba emeği çıkardı.
Anam tarlayı ekip domatesi, biberi, patlıcanı, fasulyeyi ve salatalığı yetiştirirken babam da o emeğin paylaşılması, gönderilmesi ve ikram edilmesi tarafında hep cömertti. Bizim evde toprağın mahsulü yalnız pazara gitmezdi; akrabaya, öğrenciye, uzakta okuyan evlada gider, misafirin önüne konur, ihtiyaç sahibine ulaşırdı.
Anamın eliyle yetişen, babamın eliyle paylaşılan; babamın kazandığıyla kurulan, anamın eliyle bereketlenen nice sofra gördük.
**
İlkokul Diplomasından Hayat Üniversitesine
Babam 1937 Karakese doğumludur. Resmî tahsili ilkokulla sınırlı kaldı.
Fakat bazen diploma ile insanın gerçek birikimi arasında şaşırtıcı mesafeler vardır. Babamın hayatı bunun benim gözümde en canlı örneklerinden biridir.
Çocukluğumdan beri beni şaşırtan özelliklerinden biri matematik kabiliyetidir. Hesabı son derece kuvvetlidir. Ticaretin içinde yetişmiş olmasının bunda elbette payı vardır. Fakat ilgisi hesapla sınırlı değildir.
Tarih, siyaset, toplum, din, kültür ve memleket meseleleri onun sürekli merak alanları oldu.
Yıllarca okudu, dinledi, takip etti; insanlarla konuştu, ticaret yaptı, siyasetin içinde bulundu, yerel yönetimi gördü, farklı çevrelerden insanlarla tanıştı ve ülkenin değişimini bizzat yaşadı.
Bu birikim zamanla öyle bir seviyeye ulaştı ki bir üniversite hocasıyla, bir aydınla, bir münevverle tarih, din, toplum, kültür veya siyaset üzerine saatlerce sohbet ve müzakere yürütebilecek bir donanıma kavuştu.
Bugün doksanına yaklaşmış babamla hâlâ ülke ve dünya gündemini konuşabiliyorum. Güncel bir gelişmeyi tartışıyoruz; o bazen meselenin altmış-yetmiş yıl önceki bir benzerini hatırlıyor, siyasi bir hadiseyi kendi tarihî hafızasından hareketle değerlendiriyor.
Bazen onunla konuşurken resmî tahsil ile şahsî tahsil, bilgi ile irfan, okul ile hayat mektebi arasındaki farkı düşünüyorum.
Babam üniversiteye gitmedi. Fakat öğrenmeyi bırakmadı. Hayat da ona uzun bir tahsil verdi.
**

Siyasetin İlk İzlerinden Karakese Belediye Başkanlığına
Babamın siyasete ilgisi gençlik yıllarına uzanır. Ailenin daha eski nesillerinde de siyasetle irtibat vardır. Demokrat Parti çizgisinde bulunan aile büyükleri, teşkilatlarda görev alan dayılar vardı. Babam da genç yaşta Demokrat Parti’nin gençlik yapılanması içerisinde siyasetle tanıştı.
Türkiye’nin siyasi hayatı değişirken onun siyasi istikameti de zaman içerisinde şekillendi. Millî Nizam Partisi’nin kurulmasıyla birlikte bu siyasi çizginin içerisinde yer aldı; daha sonra aynı fikrî ve siyasi damarın devamındaki hareketlerde yolunu sürdürdü.
Fakat onun hayatında siyaset hiçbir zaman tek başına duran bir uğraş olmadı. Bir tarafta dükkân, ticaret, portakal, brikethane ve inşaat malzemeleri; diğer tarafta aile, tarla, cami, komşuluk, kitap ve memleket meseleleri vardı.
Siyaset bütün bunların içinde yürüyordu.
1990’lı yıllarda yerel siyaset onun hayatında yeni bir safhaya geçti. Ailesinden gelen toplumsal itibarın, kendi ticaret hayatı boyunca oluşturduğu güvenin, insanlarla yıllar içerisinde kurduğu münasebetlerin ve siyasi geçmişinin etkisiyle yerel yönetimde sorumluluk üstlendi.
Dedeleri, akrabaları ve hemşerileri tarafından Millî Mücadele’nin ilk direniş ruhunun hatırasını taşıyan Karakese belediye statüsünü kazandığında, 1992 yılında yapılan ilk seçimlerde Refah Partisi’nden aday oldu ve Karakese’nin ilk belediye başkanı seçildi.
İlk dönemde yaklaşık yirmi bir ay görev yaptı. Sonraki seçimde belediye başkanlığını sürdüremedi; fakat siyaset ve hizmetle ilişkisi sona ermedi. Aradan yaklaşık on yıl geçtikten sonra, 2004 yerel seçimlerinde halkın teveccühüyle yeniden belediye başkanlığı görevine geldi. AK Parti’den seçildiği belediye başkanlığında milletine hizmet için gece gündüz çalıştı.
On yıl önce bıraktığı koltuğa yeniden oturduğunda Karakese’yi bekleyen ciddi altyapı meseleleri vardı. İçme suyu, sulama suyu, yollar, sağlık hizmetleri ve belediye altyapısı doğrudan halkın gündelik hayatına temas eden temel meselelerdi.
Babam bunlarla uğraştı.
Çökek Yaylası’ndan gelen suyun şehir şebekesine bağlanmasına, yaklaşık on yedi kilometre uzaktaki, bölgenin en muazzam memba sularından biri olan Yedigöz’den su getirilmesine öncülük etti. Sulama ihtiyacı için yaklaşık üç yüz tonluk bir gölet yaptırıldı. 2007 ve 2008 yıllarında Karakese yollarının önemli kısmı parke taşıyla kaplandı; toplam uzunluğu yirmi kilometreyi aşan yol çalışmaları gerçekleştirildi.
Karakese halkı uzun yıllar en küçük sağlık meselesi için Dörtyol merkezine gitmek zorunda kalıyordu. Halkın ve hayırseverlerin katkısıyla beldeye bir sağlık ocağı kazandırılması da o dönemin önemli hizmetlerinden biri oldu.
Elbette hiçbir seçim ve hiçbir hizmet yalnızca bir insanın gayretiyle gerçekleşmez.
Anamın emeği vardı; kızlarının, oğullarının, damatlarının, torunlarının, yakın akrabalarının, hemşerilerinin, dava arkadaşlarının ve dostlarının emeği vardı. Özellikle de İskenderun Demir Çelik dolayısıyla bölgeye gelen dava arkadaşlarının ve dostlarının, eğitim ve kültür camiasının hususi emeği ve duası göz ardı edilemez. Ev kimi zaman adeta seçim karargâhına dönüşür; insanlar gelir gider, sofralar kurulur, konuşmalar yapılırdı.
Anamın, babamın hayatında ve başarısında çok özel bir yeri ve emeği vardır. Bizlere de her daim Peygamber Efendimizin tavsiyesini hatırlatırdı: “Önce ana, önce ana, önce ana… Sonra baba.”
Babamın seçimlerini ve hizmet yıllarını düşündüğümde aslında geniş bir ailenin ve çevrenin müşterek emeğini de görüyorum.
Fakat babamın kamu vazifesine bakışında beni asıl etkileyen, makamdan çok emanet fikriydi.
**
Dağlarca Altın Konulsa da: Emanet Ahlâkı
Babamın hayatında beni en fazla gururlandıran taraflardan biri, devlet ve millet malına karşı taşıdığı sarsılmaz emanet duygusudur.
Bu konuda söylenecek söz aslında çok açıktır: Devletin ve milletin hakkına el uzatmazdı.
Önüne dağlarca altın konulsa dahi devletin ve milletin menfaatine aykırı bir teklife iltifat etmeyecek bir karakteri vardı.
Bunu yalnız evladı olduğum için söylemiyorum. Onu tanıyan, onunla siyaset yapan, ticaret yapan, belediye hizmetlerinde muhatap olan; onunla aynı siyasi safta bulunmuş yahut bulunmamış farklı kesimlerden insanların dürüstlüğü ve güvenilirliği konusunda benzer şeyler söylemesi bizim için ayrıca kıymetlidir.
Çünkü insanın dürüstlüğünün en kuvvetli şahidi yalnız yakınları değildir.
Kendisiyle aynı düşünmeyen insanların bile: “Bu adam devlet ve millet malına el uzatmaz.” diyebilmesidir.
Uzun yıllar siyasetin içinde bulundu. Siyaset insanları zaman zaman karşı karşıya getirir; seçimler kazanılır ve kaybedilir, partiler ve iktidarlar değişir, insanlar farklı saflarda yer alırlar.
Fakat bütün bu değişimlerin ardından insanın adı hâlâ güvenle anılıyorsa, asıl kazanılmış seçim biraz da budur.
Babam siyaseti bir servet edinme kapısı olarak değil, emanet ve hizmet alanı olarak gördü.
Makam geçicidir.
İtibar ise insanın arkasında bıraktığı ahlâkî izdir.
Bazen insanın gerçek serveti, sahip olduğu şeylerle değil, sahip olma imkânı bulunduğu hâlde elini uzatmadığı şeylerle ölçülür.
Babamın bize bıraktığı en büyük miraslardan biri işte bu temiz isimdir.
**
Ana Babaya, Akrabaya, Dava Arkadaşlarına ve Dosta Vefa
Babamın vefası yalnız siyasi dostlarına veya çevresine yönelik değildi. Akrabasına düşkündü; kendi ana ve babasına karşı gösterdiği bağlılık ve hürmet ise şahsiyetinin benim üzerimde en fazla iz bırakan taraflarından biridir.
Kendisi baba oldu, dede oldu, tüccar oldu, siyasetçi oldu, belediye başkanı oldu; fakat kendi ana ve babasının karşısındaki evlatlığını hiçbir zaman unutmadı.
Belki bugün benim anama ve babama karşı hissettiğim güçlü bağlılığın köklerinden biri de burada aranmalıdır.
Çünkü saygı, sevgi ve vefa çoğu zaman anlatılarak değil, yaşanarak aktarılır.
Evlat, babasının kendi anne-babasına nasıl davrandığını görür ve bunu farkında olmadan kendi hayatının ölçülerinden biri hâline getirir.
Babamın akrabalık anlayışında da aynı sadakat vardır. Akrabanın derdi, dışarıda kalan bir mesele değildir; aile halkasının içerisindeki bir mesuliyettir.
Dostlarına ve dava arkadaşlarına karşı vefası da yıllar geçtikçe eksilmedi.
Siyasette çok uzun yıllar önce birlikte yürüdüğü insanlar vardır. Yollar ayrılmış, görevler değişmiş, siyasi tercihler farklılaşmış olabilir; fakat dostluk devam etmiştir.
Ankara’ya geldiğinde kadim dostlarıyla buluşmak ister. Biz de onları ağırlamaktan, sofralar kurmaktan ve bu eski dostlukların yeniden canlanmasına vesile olmaktan bahtiyarlık duyarız. D. Mehmet Doğan, Ferhat Koç, Hasan Dikici ağabeyler; İbrahim Halil Çelik Başkanımız, Prof. Dr. Ahmet Bilgin Hocamız, M. Nezir Gül Üstadımızla yapılan hasbihâller, babamın keyif aldığı ve hamdettiği hayatının en müstesna anlarındandı.
O sofralarda eski seçimler, eski siyasetçiler, vefat eden dostlar, Dörtyol, Karakese ve Türkiye konuşulur. Ben de dinlerim.
Çünkü sözlü tarih dediğimiz şey biraz da böyle sofralarda yaşar. Resmî belgelerin kaydetmediği nice ayrıntı insanların hafızasında saklıdır.
Babamın hafızası da bu bakımdan benim için yalnız aile hafızası değil, Karakese ve Dörtyol’un yakın tarihine açılan canlı bir arşivdir.
**
“Ankara Olsun Oğlum”
Hayatımın önemli kararlarından birinde babamın söylediği sözleri hiç unutmadım.
Uzun yıllar Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde görev yaptıktan sonra farklı şehirlerden teklifler almaya başlamıştım: Maraş, Adana, Hatay, Antep ve Ankara…
Ben aileme ve memleketime daha yakın olmayı düşünüyordum. Coğrafi yakınlığın sağlayacağı kolaylık açıktı.
Babamla konuştum, kanaatini sordum. Ben memlekete yaklaşmayı düşünürken o meseleye başka bir zaviyeden baktı: “Ankara olsun oğlum.”
Sonra gerekçesini anlattı. Ankara başkentti; siyasetin, bürokrasinin, kamu hayatının merkeziydi. Akademik hayat ve ilim bakımından daha geniş imkânlara sahipti. Orada bulunmamın çalışmalarım ve geleceğim açısından daha hayırlı olacağını düşünüyordu.
Ben, “Yakın olayım.” diye düşünürken o bana yakınlığın yalnız kilometrelerle ölçülmediğini söyledi ve bugün dahi zihnimde yaşayan o cümleyi kurdu:
“Gönüller yakın olsun. Fizikî yakınlık, yakın olmak demek değildir. Mekânlar, mesafeler uzak olsa da gönüller yakınsa asıl yakınlık budur.”
Bu söz bana yalnız babamın düşünce dünyasını değil, babalığının mahiyetini de anlatıyor.
Bir baba, oğlunu yanında görmek istemesine rağmen kendi hasretini öne çıkarmadı.
“Bize yakın ol.” demedi.
“Senin için hayırlı olan yere git.” dedi.
Kendi yalnızlığından önce evladının önündeki yolu düşündü.
Bazen babalık, evladını yanında tutmak değil, doğru yere gidebilmesi için onun arkasından dua edebilmektir.
**
Torunlarının Yalnız Dedesi Değil
Babamın torunlarıyla ilişkisi de kendisine mahsustur. Aralarında yalnız geleneksel bir dede-torun mesafesi yoktur; arkadaşlık, şakalaşma, muhabbet ve ciddi bir takip vardır.
Torunlarının ne okuduklarını merak eder, hangi mesleğe yöneldiklerini sorar, eğitimlerini ve kariyer planlarını takip eder. Sınavlarıyla ilgilenir, yurt dışına gideceklerse nereye gideceklerini öğrenmek ister; yeni işe başlayan torununun durumunu sorar.
Harçlık vermek onun için ayrı bir mutluluktur.
Torun büyür, üniversiteye gider, meslek sahibi olur; fakat dedenin gözünde yine torundur. Cebine bir şey koymak, bir ihtiyacı var mı diye sormak, başarısına sevinmek ister.
Çocuklarına yıllarca söylediği “Okuyun.” sözünü şimdi torunlarına söylemektedir.
Nesiller değişiyor. Meslekler değişiyor. Şehirler ve ülkeler değişiyor.
Fakat onun ilme verdiği kıymet değişmiyor.
**
Aynı Evin İki Ayrı Kuvveti
Anamın hayatını düşündüğümde tarlayı, ineği, dikiş makinesini, düğün kazanlarını, sofrayı ve duayı görüyorum.
Babamın hayatını düşündüğümde dükkânı, küfeyi, portakal bahçesini, gazeteyi, kitabı, camiyi, siyaseti, belediyeyi ve uzun sohbetleri görüyorum.
Fakat bu iki hayat birbirinden ayrı değildi.
Aynı evin iki ayrı kuvvetiydi.
Anamın eli tarladayken babam ticaretteydi. Babam siyasetteyken anam seçim çalışmalarının içindeydi. Babam misafir getirirken anam sofrayı kuruyor; anam üretiyor, babam ikram ediyordu. Babam çocukların okumasını isterken anam dua ediyordu.
İkisinin ortaklaştığı en büyük mesele çocuklarının geleceğiydi: okumamız, iyi yetişmemiz, ailemize faydalı olmamız, milletimize ve devletimize hizmet etmemiz, insana dokunmamız…
Bugün çocuklarının ve torunlarının farklı mesleklerde, farklı şehirlerde ve dünyanın çeşitli yerlerinde yürüttükleri hayatlara baktığımda, o uzun müşterek emeğin izlerini görüyorum.
Bir aile bazen iki insanın birbirinden farklı fakat birbirini tamamlayan emekleri üzerinde yükseliyor.
Bizim evimiz de öyle yükseldi.
**

Doksan Yıllık Bir Ömürde Değişen Türkiye
Şimdi babam doksanına yaklaşıyor.
İnsan doksan yıla yaklaşan bir ömrü birkaç sayfaya nasıl sığdırabilir?
O hayatın içerisinde konak da vardır, ambar da; Babası Hacı Abdullah’ın, Dedesi Hacı Mustuk’un hatıraları da vardır, ağa kızı bir ananın terbiyesi de. Küfeler ve sepetler, İskenderun ve Adana yolları, siparişler ve desteler hâlinde eve getirilen paralar vardır. Portakal ve mandalina bahçeleri, Saat Meydanı’ndaki dükkân, tuhafiye, brikethane ve inşaat malzemeleri vardır. İstanbul yolları ve Cağaloğlu kitapçıları; gazeteler, dergiler, Necip Fazıl’ın sesi ve Son Devrin Din Mazlumları, Müşâhedât ve Mai ve Siyah vardır.
Soba başında okunan ilmihaller, sabah ve yatsı namazları, birlikte yenilen kahvaltılar ve akşam yemekleri vardır.
Hukuk fakültesi kazanılınca kesilen koçlar ve kurbanlar, ilahiyat kazanılınca kesilen evin en büyük horozu ve koçlar vardır.
Öğrenci çocuklara gönderilen bal tenekeleri, portakallar, sebze ve meyve kolileri vardır.
Demokrat Parti yıllarından gelen hatıralar, Millî Nizam’la devam eden siyasi yol, Refah Partisi, AK Parti, seçimler ve belediye başkanlığı vardır. Karakese’ye getirilen su, döşenen yollar, yapılan sağlık ocağı ve insanların dertleri vardır.
Seçim geceleri vardır.
Görevdeyken kapısını çalan insanlar vardır.
Görev bittikten sonra da aynı kapıyı çalmaya devam eden insanlar vardır.
Kadim dostlar vardır. Torunlar vardır.
Ve hâlâ konuşulan memleket meseleleri vardır. Bütün bunlar aynı ömrün içindedir.
Aslında babamın hayatına baktığımda Türkiye’nin yaklaşık bir asırlık dönüşümünün küçük fakat son derece canlı bir kesitini de görüyorum.
Küfeden plastik kasaya, kuyudan buzdolabına, bakkal dükkânından büyük marketlere; hayvan gücüyle yapılan taşımacılıktan kamyonlara, mektuptan telefona ve dijital haberleşmeye, birkaç gazeteden televizyonlara ve dijital mecralara uzanan büyük bir değişim…
Babam bütün bunların önemli bir kısmını gördü.
Fakat bazı şeyleri değiştirmedi.
Sabah namazını, gazete ve haber takibini, memleket meselesi konuşmayı, misafire ikram etmeyi, evladının tahsilini takip etmeyi, torunun cebine harçlık koymayı, kadim dostu unutmamayı, kapısını çalan insanın derdini dinlemeyi…
Dünya değişti. Bazı ölçüler değişmedi. Belki karakter dediğimiz şey biraz da budur: Dünya değişirken neyi değiştirmeyeceğini bilmek.
**
Babamdan Bana Kalanlar
İnsan yaş aldıkça anne ve babasından kendisine ne kaldığını daha iyi anlıyor.
Miras yalnız tapuyla intikal etmiyor.
Bana babamdan öncelikle okuyan bir evin hatırası kaldı.
Her gün eve giren gazetenin sesi kaldı.
Cağaloğlu’ndan gelen kitapların kokusu kaldı.
Necip Fazıl’ın evimizin odalarına yayılan sesi kaldı.
Soba başında açılan ilmihal kaldı.
Sabah namazıyla uyanan bir ev ve aynı sofranın etrafında toplanan aile kaldı.
Hukuk fakültesini kazanan evlat için kesilen kurban, ilahiyatı kazandığımda kesilen o en büyük horoz kaldı.
“Okuyun.” sözü kaldı.
“Vatana ve millete faydalı olun.” arzusu kaldı.
Öğrenci evine ulaşan bal tenekeleri, sebze ve meyve kolileri kaldı.
Bir üniversite tercihi sırasında “Ankara olsun oğlum.” diyen bir baba kaldı.
Ve hepsinden önemlisi: “Gönüller yakın olsun.” sözü kaldı.
Bunların hiçbiri tapu kayıtlarında görünmez.
Fakat insanın karakterinde yaşar.
Ben bugün kitaplarla kurduğum ilişkinin gerisine baktığımda babamın eve getirdiği gazeteleri ve kitapları görüyorum. İlim hayatımın gerisinde okumamızı isteyen anne ve babamı; toplum meselelerine ilgimin arkasında dükkânda ve evde yapılan konuşmaları; tarih ve siyaset merakımın gerisinde babamın hafızasını görüyorum.
İnsanlarla konuşmaya ve farklı düşünceleri dinlemeye verdiğim önemin gerisinde onun yıllar boyunca kurduğu geniş münasebetler; memlekete hizmeti yalnız makamdan ibaret saymamamın gerisinde ise belediye başkanlığı sona erdikten sonra dahi insanlarla bağını sürdürmesi vardır.
Bazen baba, evladına yalnız mal bırakmaz.
Bir bakış biçimi, itibar ve ahlak bırakır.
**
11 Ağustos Sabahında Zaman
Esasen bizim ailede ağustos ayı mühim bir yer tutar. Babamın, benim ve birkaç torununun doğum tarihi 1 Ağustos’tur. Temmuz sonu, ağustos başı benim evlilik tarihimdir. Babamla çoğu zaman çocukluğunu, gençliğini, askerliğini, ticaret ve siyaset hayatını hep bu ayda konuşuruz.
Her çocuğu doğduğunda tuttuğu notlar vardı: Gün, saat, çocuğun hâli, o güne dair bilgiler… Okumayı çok merak ettiğim o defter ne yazık ki bugün elimizde değil.
Şimdi yeniden Akdeniz’e bakan o terasa dönüyorum. Babam karşımda. Anam yanı başında. Hanımım ve evladım yanımızda. Amanoslar arkamızda.
Akdeniz önümüzde. Kahve fincanlarımız masada.
Bir zamanlar çocuk yaşta babasının yanında küfe ören o küçük çocuk şimdi doksanına yaklaşmış. İskenderun ve Adana yollarında sipariş taşıyan çocuk, bugün onlarca yılın hatırasını taşıyor. Saat Meydanı’nda dükkân açan genç, kitaplarla ve gazetelerle evinde bir fikir iklimi kurmuş.
Demokrat Parti gençlik çevrelerinde siyasetle tanışan delikanlı, Millî Nizam çizgisinde yürümüş; Refah Partisi’nden ve AK Parti’den aday olmuş, Karakese’nin ilk belediye başkanı seçilmiş ve yıllar sonra halkın teveccühüyle yeniden aynı göreve gelmiş.
Çocuklarının üniversite kazanmasıyla kurban kesen baba, onların ilimde ve meslekte ilerlediğini görmüş; şimdi torunlarının tahsilini takip ediyor.
Hayat bazen böyle bir masada insanın önünden geçiyor.
Bir anda doksan yılı aynı fincan kahvenin içinde görür gibi oluyorsunuz.
Yaş aldıkça babaya sorulan sorular da değişiyor.
Çocukken babanızın güçlü olduğunu düşünürsünüz. Gençliğinizde sizi anlamasını beklersiniz. Yetişkin olduğunuzda onunla fikir alışverişi yapar, zaman zaman tartışırsınız.
Sonra bir gün onun yaşlandığını fark edersiniz.
O zaman “Babam bana ne verdi?” sorusunun yanına başka bir soru gelir: “Onunla daha ne kadar hatıra biriktirebilirim?”
Ben şimdi babamın karşısında biraz da bu duyguyla oturuyorum. Daha çok dinlemek, daha çok sormak istiyorum.
Eski Dörtyol’u, Karakese’yi, konağı, dedelerim Hacı Abdullah’ı, Hacı Musa Kazım’ı, Hacı Mustuk’u, Rusya’ya ticaret hikâyesini, İskenderun’a götürdüğü sepetleri, Saat Meydanı’ndaki dükkânı, İstanbul seyahatlerini, Cağaloğlu’ndan aldığı kitapları, eski siyasi dostlarını, seçimleri ve belediye başkanlığı yıllarını…
Çünkü insanın babası bazen yalnız baba değildir.
Kendi geçmişine açılan canlı bir kapıdır.
O kapı açıkken içeri daha çok bakmak gerekir.
**
Bir Babadan Daha Ötesi
Bu yüzden babamı yalnız “İyi bir babadır.” diye anlatmak bana yetmiyor.
O çocukluğumun babası, gençliğimin destekçisi, öğrencilik yıllarımda uzaktan elimizden tutan, akademik hayatımda beni teşvik eden, karar zamanlarında danıştığım büyüğümdü.
Yıllar ilerledikçe ülkeyi, dünyayı, dini, siyaseti ve tarihi konuşabildiğim dostlarımdan biri hâline geldi.
Bugün hâlâ bir mesele olduğunda: “Babam ne düşünür?” diye merak ediyorum.
Çünkü doksan yıllık hayat tecrübesinin bazen bir cümlesi, uzun hesapların göremediği bir tarafı gösterebiliyor.
Babamın bana bıraktığı en kıymetli şeylerden biri de budur: Bir meseleye yalnız bugünden bakmamak; geçmişini, insanını, şartlarını ve neticesini düşünmek ve bütün bunları yaparken vicdanı ve hakkaniyeti kaybetmemek.
Babam bir akademisyen değildi. Fakat hayat ona uzun bir tahsil verdi.
Çarşı ona insanı, ticaret güveni, siyaset toplumu, belediyecilik mesuliyeti, ibadet istikameti, dostluk vefayı, aile fedakârlığı öğretti. Kitaplar ve gazeteler zihnini besledi, yıllar hafızasını derinleştirdi.
Ve bütün bunlar zamanla irfana dönüştü.
Belki bu yüzden babamı düşündüğümde Anadolu-Türk erkeğinin güçlü bir tipini de görüyorum: Evine rızık getiren fakat babalığı yalnız rızık getirmekten ibaret saymayan; çocuklarını okutmaya çalışan, dünyadan haberdar olan, memleket meseleleriyle ilgilenen, ibadetini sürdüren, misafir ağırlayan, ticaret yapan, risk alan, siyasete giren, kamu vazifesi üstlenen, devlet ve millet malına el uzatmayan, dostluğa vefa gösteren ve yaşı ilerlese bile ülkenin geleceğine ilgisini kaybetmeyen bir insan…
Onun anlayışında aile reisliği tahakküm değil, mesuliyettir.
Babalık, evladın önünü kapatmak değil, açmaktır.
Servet yalnız biriktirmek değil, gerektiğinde paylaşmaktır.
Makam yalnız itibar değil, emanettir.
Dindarlık yalnız ibadet değil, bütün hayata yayılan bir ölçüdür.
Dostluk yalnız aynı günlerde birlikte yürümek değil, yıllar sonra da birbirini unutmamaktır.
Vatan sevgisi ise yalnız söz değil, imkân ölçüsünde hizmettir.
**
Bir Babanın En Büyük Eseri
Bir tüccarın dükkânı kapanabilir.
Bir belediye başkanının görev süresi sona erer.
Bir bahçe el değiştirir. Bir bina yıkılır. Bir dükkânın tabelası sökülür.
Bir seçim unutulur. Bir gazete sararır, bir kitabın kapağı eskir.
Fakat insanın başka insanların hayatında bıraktığı tesir kolay kolay silinmez.
Babamın asıl eserinin yaptığı ticaret, sahip olduğu dükkânlar veya taşıdığı makamlar olduğunu düşünmüyorum. Bunların hepsi ömrünün kıymetli parçalarıdır.
Fakat asıl eser yine insandır. Okuttuğu çocuklardır. Önünü açtığı evlatlardır. Tahsilini takip ettiği torunlardır. Yardım ettiği insanlardır. Kapısını açtığı dostlardır.
Görevdeyken ve görevden sonra derdini dinlediği hemşehrileridir.
İlim yolunda cesaretlendirdiği oğludur.
Ve belki hepsinden önemlisi, çocuklarına ve torunlarına bırakmaya çalıştığı ahlak, itibar ve temiz isimdir.
Mal bölünür. Toprak el değiştirir. Para harcanır. Makam biter.
Fakat iyi bir isim ve iyi bir söz bazen birkaç nesil yaşamaya devam eder.
**
Bir Evladın Duası
Babamın hayatında elbette zorluklar da oldu. Ticaretin iyi gittiği zamanlar kadar sıkıntılı dönemler; siyasetin sevinci kadar ağır yükleri; belediye başkanlığının itibarı kadar mesuliyeti; evlatların başarıları kadar acıları ve endişeleri; dostluklar kadar ayrılıklar, kazançlar kadar kayıplar vardı.
Doksan yıla yaklaşan hiçbir hayat yalnız güzel hatıralardan oluşmaz.
Fakat bugün evladı olarak geriye baktığımda, bütün bunların içinden geçmiş bir insan görüyorum.
Çocukluğunda öğrendiği zanaatı hayatının başka dönemlerine taşıyan; ticaretle ailesinin rızkını sağlayan, kazandığını paylaşan, çocuklarının tahsilini kendi rahatından önde tutan; siyasetle ilgilenirken memleket meselesini dert edinen; belediye başkanı olduğunda devletin ve milletin malını emanet bilen; görevi sona erdikten sonra insanlarla ilişkisini kesmeyen; dostlarını unutmayan; yaşlandığında dünyaya sırtını dönmeyen; torunlarının geleceğini merak eden ve bugün bile konuştuğumuzda zihnimi açan bir baba…
Rabbim ona sağlık ve afiyet içinde hayırlı, bereketli uzun ömür nasip etsin.
Yıllarca sabah namazına yürüyen ayaklarına kuvvet versin.
Okuduğu her hayırlı kelimeyi, teşvik ettiği her ilmi, evlatlarının tahsili için gösterdiği her gayreti amel defterine yazsın.
Evlatlarının ve torunlarının ilimden, meslekten, hizmetten ve insanlara faydadan yana yaptıkları her güzel işten ona da pay nasip etsin.
Kapısına gelen ihtiyaç sahibine verdiğini, dostuna yaptığı ikramı, öğrencilik yıllarımızda gönderdiği bir teneke balı, bir kutu portakalı, bir kasa sebzeyi, cebimize koyduğu harçlığı, eve getirdiği kitabı ve söylediği hayırlı nasihatleri zayi etmesin.
Kamu vazifesinde yaptığı hayırlı hizmetleri kabul buyursun.
Devletin ve milletin malına gösterdiği o sarsılmaz emanet duygusunu; önüne dünya malı konulsa dahi yanlış olana iltifat etmeyişini kendi katında makbul bir sadakat vesikası eylesin.
Ana babasına gösterdiği hürmeti, akrabasına ve dostlarına gösterdiği vefayı kabul etsin.
Eksiklerini ve hatalarını bağışlasın.
Niyetlerini hayra tebdil eylesin.
Anamla birlikte nice güzel günlere, aynı sofralara, aynı çaylara ve aynı kahvelere eriştirsin.
Biz evlatlarına da onların kıymetini hayattayken bilmeyi nasip etsin.
**
Sonunda Yine Baba
Bugün benim için en büyük nimetlerden biri hâlâ ana ocağına gidebilmek ve kapıdan içeri girdiğimde iki sesi birden duyabilmektir:
Anamın sesi ve babamın sesi…
Makamların, unvanların, yılların ve mesafelerin dışarıda kaldığı o evde yeniden evlat olabilmek ve doksanına yaklaşan babamın karşısına oturup hâlâ: “Baba, anlat…” diyebilmek.
Ben de mümkün olduğu kadar dinlemek istiyorum.
Çünkü şimdi daha iyi biliyorum ki bir babayı gerçekten tanımak için yalnız ne yaptığını değil, hangi hayatın içinden geçerek sizin babanız olduğunu da bilmek gerekiyor.
Benim babamın hikâyesinde konak da var, ambar da; küfe de var, kitap da. Portakal bahçesi var, gazete de. Ticaret var, siyaset de. Belediye başkanlığı var, sabah namazı da. Cağaloğlu var, Karakese de. Eski dostlar var, torunlar da.
Çocukluğun emeği, gençliğin cesareti, esnaflığın hesabı, tüccarlığın riski, siyasetin yükü, belediyeciliğin mesuliyeti, babalığın şefkati, dedeliğin muhabbeti, ibadetin istikameti, kitabın merakı ve dostluğun vefası aynı ömürde birleşmiş.
İnsan bazen dünyanın pek çok yerini görür, nice kitap okur, kürsülere çıkar, makamlar taşır ve binlerce insanla konuşur. Fakat dönüp baktığında hayatının en derin derslerinden bazılarının Akdeniz’e bakan mütevazı bir terasta, Amanosların gölgesi altında, doksanına yaklaşmış babasının karşısında otururken kendisine ulaştığını fark eder.
Çünkü bazı kitaplar okunmaz. Dinlenir.
Bazı arşivler kütüphanelerde değil, insanların hafızasında saklıdır. Bazı mekteplerin diploması yoktur. Bazı miraslar tapuya yazılmaz.
Ve bazı insanlar yalnız baba değildir. Bir evin hafızasıdır. Bir ailenin istikametidir. Bir coğrafyanın şahididir. Bir devrin yaşayan hatırasıdır.
Ve evlatlarının gönlünde ömür boyu açık kalan bir kapıdır.
Benim için Babam Feyzi Arıcan da böyledir.
Bir konaktan başlayıp ambarın kapısına, oradan küfe ve sepetlere; Dörtyol Saat Meydanı’ndaki dükkândan portakal bahçelerine, İstanbul’un Cağaloğlu kitapçılarına; sabah namazından gazete sayfalarına, ticaretten siyasete, siyasetten belediye hizmetine, belediye makamından yeniden evinin kapısına ve nihayet çocuklarının ve torunlarının hayatına uzanan uzun bir Anadolu hikâyesi…
Emeğin kazanca, kazancın ilme; ilmin hizmete, hizmetin güvene; güvenin dostluğa, dostluğun vefaya; vefanın aile hafızasına dönüştüğü bir ömür…
Bir babanın servetten önce evladına istikamet, makamdan önce mesuliyet, yakınlıktan önce gönül bağı; nasihatten önce yaşayışıyla örnek bırakmasının hikâyesi…
Ve benim için bütün bunlardan daha büyük, daha sade, daha sahici tek bir kelimeyle: Babam.
Şimdi Akdeniz’e bakan o terasta, doksanına yaklaşmış babamın yanında otururken şunu daha iyi anlıyorum: İnsan hayat boyunca pek çok hocadan ders alıyor, pek çok kitaptan öğreniyor, pek çok insanla karşılaşıyor. Fakat bazı derslerin kaynağını ancak yıllar sonra fark ediyor.
Belki benim ilk tarih hocam, eski Dörtyol’u anlatan babamdı.
İlk siyaset mekteplerimden biri onun sohbetleriydi.
İlk iktisat derslerim, küfenin ve sepetin emeğinden, dükkânın hesabından, alın teriyle kazanılan paranın kıymetinden geliyordu.
İlk kamu ahlâkı derslerim ise devletin ve milletin malına el uzatmamanın bir insan için ne kadar büyük bir şeref olduğunu onun hayatında görmekti.
Ve babalığın ne olduğunu da yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum. Babalık bazen çocuğunun elinden tutmaktır. Bazen elini bırakıp kendi yolunda yürümesine izin vermektir.
Bazen “Yanımda kal.” demek yerine “Ankara olsun oğlum.” diyebilmektir.
Bazen kilometrelerin uzağındaki evladına “Gönüller yakın olsun.” diyecek kadar sevgiyi, sahip olmakla değil özgür bırakmakla anlamlandırabilmektir.
Şimdi bana düşen, o gönül yakınlığının hakkını verebilmektir. Daha çok dinlemek. Daha çok sormak. Daha çok hatırlamak. Ve hayattayken kıymet bilmek…
Çünkü insanın hayatında bazı kapılar vardır; ne kadar uzaklaşırsanız uzaklaşın, açık olduğunu bilmek size güç verir.
Ana-baba kapısı da böyledir. Rabbim o kapıyı uzun yıllar üzerimize açık tutsun.
Bana, kardeşlerime, evlatlarımıza ve torunlarımıza onun kıymetini hayattayken bilmeyi nasip etsin.
Ve bana daha nice zaman, Amanosların gölgesinde, Akdeniz’e bakan o terasta babamın yanına oturup aynı cümleyi söyleyebilmeyi nasip etsin: “Baba, anlat… Ben dinliyorum.”

























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.