• İstanbul 24 °C
  • Ankara 23 °C

Gazi

Önder SAATÇİ

Sabah ezanıyla uyanmıştı uykudan. Kalkıp her gün olduğu gibi abdestini alıp namaz kılmaya koyuldu ağır ağır.

          Eskisi gibi çabuk kalkamıyordu yataktan artık. Namazı kılarken de dizleri, mafsalları ağrıyordu. Ama, günde beş vakit ah uh etse de tamamlıyordu Allah borcunu. Sonra, yıllar önce tamamladığı başka bir borcu geldi aklına. Kanla, yarayla, kıtlıkla; ama azimle, imanla tamamladığı bir borçtu bu… Ne sürünmediği hendek, ne aşmadığı tepe ne de ateşlemediği bir çakaralmaz kalmıştı… Birden gözü, camlı dolabın  köşesine sıkıştırılmış eski bir resme takıldı. Süvari alayındaki en samimi arkadaşıyla çektirmiş olduğu bir resim. Birkaç gün önce de radyoda ölüm haberini duymuştu: ”İstiklal Savaşı gazilerinden … ikamet ettiği… köyünde öldü.“ diyordu sunucu.

Biz eskiden, vefat etti, Hakk’ın rahmetine kavuştu, derdik,

           Diye iç geçirdi. Oysa şimdi yalnızca öldü diyorlardı, öldü…

          O aslan gibi arkadaşı, ruhunu ecele teslim etmişti. Ama resimde nasıl da kanlı canlı       görünüyordu. Bindiği atın sırtını çökertirdi neredeyse. Kendi de ondan aşağı kalmazdı hani.

Saatlerce ata binip de bacakları uyuşmadan indiğini hatırlıyordu da şimdi  bir namazı bile zor kılıyordu…

           Yaşlı karısı da artık iyice çökmüştü. Onunla harp yıllarından sonra evlenmişti . Balkan’dı, Milli Mücadele idi, Seferberlik’ti derken, ne köy yüzü görmüştü ne de yar yüzü . Hoş, ondan sonra ermişti muradına ama bu sefer de çocukları olmamıştı.Vatan sağ olsun,  demişti; fakat şimdi bir evlat da aranmıyor değildi hani, “Gel baba, bizimle otur.” diyecek  . Ama ya bir de hayırsızın teki çıksaydı! Ya da şehir yerine çağırırdı da bu sefer kendisi kalkıp gitmezdi. Sevmezdi çünkü şehir yerini. Alışmıştı ilçenin sessiz sakin hayatına. Bir de duymuştu ki şehirdekiler, ihtiyar ana babalarını bir yere teslim ediyorlarmış… “Adı neydi oranın…” diye düşündü. “Ha !” dedi birden “Huzurevi“ diyorlarmış oraya. Bir sürü yaşlı insan orada barınırmış da ara sıra çocukları ziyarete giderlermiş. Kurban’dan Kurban’a da ahali et getirirmiş…

            Bütün bunları düşünürken, nabzının yükseldiğini hissetti. Kalbi her zamankinden daha farklı çarpıyordu. “En iyisi, bu düşünceleri kafamdan silmek.” diye düşündü. Karısı gözünün önünde, bastonu da elinin altında olduktan sonra ne isterdi ya… Hem devletten maaş da alıyordu. Azdı ama kıt kanaat de olsa geçiniyorlardı işte. Eh Cenabı Hak  böyle buyurmuştu  . “Öyleyse hakkımızda hayırlısı buymuş…” diye düşündü.

          Sonra, her günkü gibi pencerenin önüne oturup yaktı sigarasını. Uzaklardan bir çalgı sesi geliyordu. Ertesi gün 29 Ekimdi. Belediye Bandosu temrin yapıyordu demek.

Bir gülümseme beliriverdi yanaklarında birden. Mızıka- i Humâyun geldi aklına… Hani ,  Seferberliğe gitmeden evvel, istasyonda onunla uğurlanmışlardı. 

             Zil çalıyordu. Boynunu uzatıp pencereden bakınca Kaymakamın hademesini gördü aşağıda. “Ne var oğlum?“ diye seslendi. Hademe de“ Kaymakamım soruyor, gelecek misin yarın törene?“ dedi.

             Bu haber sevince boğmuştu onu.“ Tamam, evladım tamam.Yarın orada olurum inşallah.“ dedi. Artık, damarlarındaki kan, bir bahar seli gibi coşuyordu. Kısık sesiyle karısına seslendi. Sandıktan üniformasını çıkarmasını istedi. Sonra bastonunu ahşap döşemeye vura vura  odalardan birine yöneldi. Karısının elindeki üniformayı alıp hemen güneşe serdi. Sonra istiklal madalyasını çıkardı  bir kutudan. Yerini unutmamıştı; ama diğer eşyaların yerini zor hatırlardı.

               Şimdi artık, yarını bekliyor, heyecandan kalp atışlarını boğazında hissediyordu . Akşamı zor etti. Sonra bir şeyler atıştırıp erkenden yatağına girdi. Bu hali çocukluğunu hatırlattı ona. Bayram arifesinde de akşam erkenden yatardı, çabucak sabah olsun diye… 

               Sabah erkenden gene kapı çaldı. Karısı uyanıktı. Güç bela gidip pencereden aşağıya baktı. Gelen Kaymakamın şoförü idi. Gazi Dede’yi almaya gelmişti. Kadıncağız ağır ağır ilerledi odaya doğru. “Efendi, efendi…” diye seslendi. Kocası tatlı uykusundan hâlâ uyanmamıştı.  “Bu kadar geç kalmazdı hiç, ne oldu buna!“ diye düşündü. Eğilip uyandırmak istedi. Cılız kollarında kalan son güçle sarstı kocasını… Ama nafile… Kocası uyanmıyordu bir türlü... Birden, kocasının yüzünün sapsarı kesilmiş olduğunu fark etti. Elleri de buz gibiydi. Bir daha sarstı; ama  uyandıramadı. Sonra kocasının üzerine yığılıp avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı…

                   1989                                                       Önder SAATÇİ  

Bu yazı toplam 386 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim