• İstanbul 23 °C
  • Ankara 18 °C

Hatıralarla Türk Musıkisinin Gücü

Önder SAATÇİ

Öyle bir zaman geldi ki mazimizin büyücek bir kısmını sırtımızdan atılacak bir yük gibi gördük ve o ihtişamlı maziyi, zihinlerden ve gönüllerden sürgün ettik. Fakat, nasıl ki gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu varsa, mazinin de hatıralar geçidinden geçerek, zamanı aşarak bugüne ulaşmak gibi bir marifeti var. Biz geçmişimizi ne kadar bohçalayıp, ağzını da sıkı sıkı bağlayıp tarihin karanlıklarına mahkûm etsek de geçmiş, hatıra edebiyatıyla sürüldüğü yerden gelip bizi buluverir. İşte bu yüzdendir ki hatıra türü edebiyatımıza girdiğinden bu yana geçmişteki zengin kültür dünyamızı bize hatırlatan pek çok kitap yazıldı. Hatıraların bir kısmı da gazetelerin, dergilerin sayfalarına döküldü.

Hatıra edebiyatımızın beni en çok cezbeden eserleri Türk musıkişinaslarının yazdıklarıdır. Böylece,  geçmişten bugüne çok zengin bir repertuvar teşkil eden şarkılarımızı ve saz eserlerimizi dinlerken bunları bize armağan edenlerin dünyalarına da hatıralarıyla yolculuk etme imkânı buluyorum. Bu yolculukta nasıl bir sanatı geçmişte bıraktığımızı ve bu sanatın insan ruhuna nasıl tesir ettiğini keşfediyorum. Üstelik, Türk musikisinin yalnız bizi değil bizim dünyamızdan olmayanları da ne derece derinden etkilediğini anlıyor, âdeta kalbinden yakaladığına şahit oluyorum. Bunu müziğin sahip olduğu “evrensellik”le izah etmek mümkünse de musıkimizin ilahî bir nefhaya sahip olduğunu da düşünmeden edemiyorum... O ilahî nefha sayesinde olsa gerek ki musıkimiz, onu yalnız kulaklarıyla değil kalpleriyle de dinleyenleri kendi dünyasına çekiyor, o dünyadaki esrarın meftunu hâline getiriyor.  Bu yazıda hatıralarına kulak vereceklerimizden biri merhum Refik Fersan (1893-1965). O, kudretli bir musıkişinas olmakla beraber musıkimizi Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya taşımış bir sanatçı. Fersan; 1935 yılında, refikası Fahire Hanım, Münir Nureddin Selçuk ve ünlü bestekâr Artaki Candan ile birlikte Bağdat, Basra, Kerkük ve Süleymaniye’de, bazıları çeşitli dernekler yararına konserler vermişler.  Kendisine davet telgrafı zamanın Irak Genel Kurmay Başkanı Taha Paşa’dan gelmiş. Kraliyet ailesinden Abdulilah da kendilerine her gün Bağdat’ı gezdirmiş. Şu hususu da unutmayalım ki Irak’taki kraliyet ailesinin fertleri gayet iyi Türkçe bilirler ve Irak’ın üçüncü Kralı olan II. Faysal’ın da nişanlısı Fazile Hanım[1], annesi Osmanlı hanedanına mensup, babası ise Kavalalı M. Ali Paşa soyundan gelen bir prensesti. Bu seyahat sırasında, Fersan, Kuveyt Emirinin de kendilerini Kuveyt’e davet ettiğini, kendisinin bu davete icabet etmek istediğini; fakat yanındakilerin Kuveyt’e gitmek istemediklerini; Bağdat’a dönüşlerindeyse Kuveyt Emirinin bir Türk muhibbi olduğunu, eşlerinden birinin de İstanbullu bir hanım olduğunu öğrendiklerinde çok pişman olduklarını anlatıyor[2]

refik-fahire-fersan-003.jpg

Osmanlı idaresinden çıktıktan bir müddet sonra Şam’da, 1948’de, bir konservatuvar kurulması için Fersan özel olarak davet ediliyor. Arap-İsrail Savaşı’ndan dolayı beklenenden daha erken yurda dönen Fersan kurmuş olduğu konservatuvarda yetiştirdiği öğrencilerinden birine Hafız Post’un “Gelse ol şuh meclise…” diye başlayan eserini geçiyor. “Bülbül” sesli” olarak tarif ettiği talebesi bu eserin meyan kısmını okumaya başladığında salondakiler bir başka âleme intikal ediyor. Genç talebe; alkışlar ve “ya habibi, ya ruhi” (sevgilim, canım) bağırışları arasında bu şarkıyı neredeyse yirmi kere tekrarlıyor[3].     

Fersan, İstanbul’daki bir dostuna yazmış olduğu bir mektubunda, Suriye’de çok iyi karşılandıklarından, siyasetçilerin ve bürokratların kendisine, ailesine fevkalade teveccüh gösterdiklerinden bahsediyor. Fakat öte yandan Suriye istihbaratının kendilerini sıkıştırması da söz konusu. Takip ediliyorlar, mektupları açılıyor, hatta Yahya Kemal’in Karaçi’den göndermiş olduğu bir mektup kendisine ulaşmıyor. Eşi Fahire Hanım’ın sahnede kemençe yayını belli bir şekilde kullanması dahi istihbaratçılarca İsraillilere verilmiş mesajlar olarak algılanıyor… Fersan’ın hatıralarını yayına hazırlayan Murat Bardakçı, Fersan’ın mektubundaki sitayişkâr sözlerin ve Arap-İsrail ihtilafında Arap taraftarı tutumunun bu baskıdan kaynaklandığını belirtiyor[4] olsa da bunlar bestekârın Şam Konservatuvarındaki sekiz aylık verimli çalışmasını ve başarısını gölgede bırakacak hususlar değil.

Refik Fersan’ın hatıralarından anladığımıza göre, her ne kadar geçmişteki birtakım siyasi gelişmelerden sonra Irak, Suriye,  gibi devletler emperyalist devletlerin güdümünde kurulmuş olsa da ve bilhassa Şerif Hüseyin’in ihanete varan faaliyetleri yüzünden Osmanlı coğrafyası paramparça olmuş olsa da hanedan çevrelerinin birbirleriyle olan ilişkilerinin bundan pek de zarar görmediği anlaşılıyor. Ayrıca şunu da eklemek lazım ki o dönemlerde her ne kadar bu yeni kurulmuş Arap devletlerinde Arapça resmî dil olsa da Osmanlı maarifinden yetişmiş kişiler bu devletlerin üst kademelerinde veya bürokrasisinde vazife başındaydı. O yıllarda Suriye’nin Posta ve Münakalat Bakanlığını üstlenmiş bulunan Tevfik Hayati’nin mükemmel Türkçe konuşması, Fersan’ı Suriye’ye davet eden Şam Milletvekili Fahri EL-Barudi’nin ona gönderdiği mektubu Türkçeyle, yazmış olması Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra dahi izlerinin bir süre daha devam ettiğini gösteriyor. EL-Barudi’nin mektubunun, daktiloda Latin harfleriyle yazılmış olması da Türkiye’deki gelişmelerin bölgedeki münevverler tarafından yakından takip edildiğini gösteriyor. Bu hatıralar bize, gerek yöneticilerde gerek halk arasında Türklere ve Türkiye’ye karşı o yıllarda belli bir sempatinin devam ettiğini de gösteriyor ki bu sempati zamanla yer yer antipatiye de dönüşmüştür. Bunda Irak ve Suriye’de Arap ırkçısı Ba’sçı rejimlerin etkisi olduğu su götürmez bir gerçek.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Refik Fersan Türk musıkisini Avrupa’ya da taşımıştı. 1931’de birkaç Türk musıkişinasla birlikte, Atina’da birkaç konser vermiş. Konserin birinde Başbakan Venizelos dahi hazır bulunmuş ve kendisini özel olarak tebrik etmiş. Yunanlı müzisyenler de “Musahabat-ı Musıkiyye” adlı saz eserini “Beynelmilel Balkan Marşı” olabilecek bir eser telakki etmişler. Fersan Atina’daki konserleri sırasında yaşanan acı ama bir o kadar ibret verici bir hadiseyi de anlatıyor: Verdikleri bir konserde Atina Belediye Başkanının annesi de dinleyiciler arasındaymış. Bu kadın Kadıköy Rumlarındanmış ve konserde icra edilen eserleri dinledikçe gözyaşlarına hâkim olamamış; böyle bir saadeti yaşadığı için “Artık, ölsem de gözüm arkada kalmaz” demiş ve oracıkta son nefesini vermiş[5]. Belli ki Türk musıkisi bu talihsiz kadını çocukluğuna, genç kızlığını geçirdiği Kadıköy’e ve o yıllarda yaşamış olduğu âsûde günlere alıp götürmüş.

Fersan hatıralarında, ayrıca 1934’te bir Macaristan seyahatinde Münir Nureddin Selçuk ile birlikte, Budapeşte Radyosunda verdikleri konseri anlatıyor. Konseri dinlemek için Peç şehri Konservatuvarı Direktörü de onları canlı dinlemek için orada hazırdır ve mükemmel Türkçesiyle kendilerini tebrik etmiştir. Macarlar birkaç konser daha istemişlerse de Türkiye’ye dönüş vakti gelmiş olduğundan bu taleplere cevap verememişler[6]. Tabiî, orada Macar idarecilerin kendilerine gösterdikleri hüsnikabul de hem şahıslarına hem de Türk musikisinin ihtişamınadır.

Fersan dinî musıkimizin de gayrımüslimler üzerindeki tesirini hatıralarının sayfalarında zikretmeyi ihmal etmemiş. İlk çocuğu olan Hayreddin’in doğumu (6 Mayıs 1915) münasebetiyle bir mevlid okuttuğunda zamanın patriğinin yeğenlerini, Boyacıköy Rum Kilisesi Başrahibi ve beraberindeki heyeti ve birçok Hristiyan ahaliyi de davet etmiş, davetliler devrin meşhur hafızlarının (Hafız Hüsnü, Hafız Sami, Hafız Osman, Hafız Receb) okudukları Kur’ân-ı Kerim ve Mevlid-i Şerif’i derin bir huşu ile, hatta göz yaşları içinde dinlemişler ve Mevlid sonunda okunan duaya onlar da ellerini kaldırarak “amin” demişler. Sonra, fevkalade düzgün Türkçesiyle başpapaz da bir dua okumuş ve Müslüman (Türk) misafirler de bu duaya iştirak ederek “amin” demişler[7]. Bu hadisenin zamanı dikkate alındığında ve o tarihlerde emperyalist devletlerin Osmanlı’daki gayrımüslimleri kışkırtmaları ve türlü yıkıcı faaliyetleri göz önünde bulundurulduğunda,  Fersan’ın anlattığı bu hayat sahnesinin ne derece manidar olduğu daha iyi anlaşılır. Bu ve buna benzer buluşmalar Osmanlı toplum hayatında hiç de az değildir. Osmanlı Ermeni’si, ünlü bestekâr Bimen Şen (1872-1943) de bir röportajında, çocukluğunda, Bursa’daki Ermeni Kilisesine Ermeni cemaatinden daha fazla Müslümanların geldiğini, hem de bunların içinde imamların, hafızların, dervişlerin dahi bulunduğunu ve Ermeni dualarına göz yaşı dökerek “amin” dediklerini anlatır[8].

Öyle anlaşılıyor ki Müslüman ve gayrımüslim ahali arasındaki bu insicam Osmanlı medeniyeti tarih sahnesinden çekildikten sonra dahi devam etmiştir. Zira, Cinuçen Tanrıkorur’un (1938-2000) hatıraları da buna ışık tutuyor. Kendisi, Avrupa’daki Türk diplomatlarının ASALA militanlarınca hunharca katledildiği bir dönemde, bir davet üzerine, Ermeni göçmenlerinin en fazla bulunduğu şehir olan Marsilya’da bir konser verir. Dostları hayatının tehlikeye gireceğini telkin ederek onu seyahatten vazgeçirmek isteseler de Tanrıkorur bu uyarılara kulak asmaz. Nitekim, konsere pek çok Ermeni gelir; ancak konser sonrasında kulise gelen Ermeniler onu katletmek için değil, boynuna sarılmak için oradadırlar.  Vaktiyle, Türkiye’den göç etmiş olan bu insancıklar Cinuçen’in sesinde ve sazında, çocukluklarındaki mesut günleri yâd etmişler ve ona şükranlarını arz etmektedirler. Konserden sonra da Marsilya’daki bir Rum’un lokantasına gidip orada Türk yemekleriyle dolu bir sofraya oturmuşlar[9] .

cinucen-tanrikorur-002.jpg

 

Burada bir fasıl açıp şu hususları da zikretmekte fayda var kanaatindeyim: Tarih kitapları her ne kadar mazimizdeki siyasi problemlerin yol açmış olduğu birtakım kırılmaları önümüze getirip koysa da tarihin naklettiği siyasi hadiselerin belirli bir çerçeveyi aşmadığını da bilmeliyiz. Zira, siyasi tarih geçmişin yalnızca bir parçasını hikâye eder. Oysa geçmişteki siyasi çatışmaların dışında, insan ilişkilerinin oluşturduğu çok geniş bir sosyal hayat var. Bu sosyal hayatın içinde de eğlence hayatı ve onun çok mühim bir parçasını teşkil eden musıki var. İşte, geçmişte birlikte yaşamış, birlikte eğlenmiş, hayatın yükünü birlikte hafifletmiş insanların ortak dünyasının merkezinde yer alan musıki, insanlar farklı coğrafyalara dağılsalar dahi onları bir duygu atmosferi içinde bir araya getiriyor, bununla da kalmıyor, politikanın yıkıp yerle bir ettiği gönül köprülerini yeniden inşa ediyor. Bu gerçekliği, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, yalnızca müziğin evrenselliğiyle ifade etmek hakikaten çok zordur. Zira Türk musikisinin Osmanlı sosyal hayatında nasıl bir rol oynadığı hatıralarla gün yüzüne çıkıyor. Osmanlı medeniyetinin birbirinden çok farklı etnik mensubiyetlere ait olan, hatta farklı dinlere inanan insanları bu derece insicamlı bir hâlde yüzyıllarca bir arada yaşatmış olması bugün için bir ibret nümunesi olsa gerektir.

Türk tasavvuf musıkisi de hem Osmanlı toplumundaki Hristiyanları hem de Avrupalıları meftun etmiştir. Cinuçen Tanrıkorur 1970’te Bir konser için Konya Turizm Derneğinden bir sema heyetiyle birlikte Fransa’dadır. Paris’in en meşhur konser salonunda yedi Mevlevi ayini icra etmek üzere anlaşılmıştır. Fakat ilgi o derecededir ki günlerce bilet kuyrukları uzayıp gitmiş ve salon her konserde tıklım tıklım dolmuştur. Öyle ki Mevlevi âyinlerini seyretmek için smokin ve tuvaletler içindeki Fransız sosyetesi basamaklara oturmayı bile göze almıştır. Bu yoğun ilgiden dolayı ayinlerin sayısı on ikiye çıkarılmıştır[10]. Tanrıkorur,  ABD’de de, bir Mevlevi grubuna, kendisinin udu ve sesi, Münir Nureddin Beken’in de kudümü eşliğinde bayatiaraban ayinini icra etmiş, ABD’li Mevleviler de sema etmişler. Sık sık tekrarlanan bu zikirlerden birinden ayrılırken bir ABD’li Mevlevi’nin “When are we going to zikir again?” (Bir daha ne zaman zikir yapacağız?) sözü de herkesi güldürmüş. Zira, böylece İngilizceye “to zikir” diye bir kelime katılmış oluyordu[11] .

Sadeddin Heper (1899-1980) de bir hatırasında, Paris’te, Mevlevilik ve Mevlevi musikisine dair bir seminer için bulunduğu sırada, Itri’nin, teypten dinlettikleri naatını bir Fransız’ın, başını duvara dayayarak huşu içinde dinlediğinden söz ediyor[12].  

sadettin-heper.jpg

 

Klasik musıkimizi kendine has bir koro yorumuyla sahneye taşıyan Nevzad Atlığ (1925-…) da Almanya’da verdikleri bir klasik koro konserinin dakikalarca alkışlandığını ve beş altı bis[13] parçası okumadan konseri tamamlayamadıklarını bildiriyor[14]. Bir radyo programında dinlediğim ünlü ses sanatçısı Ela Altın (1943-…) da ABD’deki bir koro konserini, bir kısım seyircilerin yerlerde oturup da mestane bir şekilde dinledikten sonra sahneye gelip udu, neyi, tanburu elleyip Türk sazlarıyla münasebet kurmaya ve kendilerinden bilgi almaya çalıştıklarını anlatmıştı. 

nevzad-atlig.jpg

Sözün özü şudur ki Türk musikisinin örneklerini dinlerken bir medeniyete damgasını vurmuş bu musikinin asla basit bir terennümden ibaret olmadığının idraki içinde olunmalıdır. Zira, belli bir  medeniyet yer yüzünden silinse dahi, en son tarihe karışacak unsur o medeniyetin en olgun meyvesi olan müziğidir. Türk musıkisi de Osmanlı Türk-İslam medeniyetinin muazzam ses hükümranlığını hâlâ daha bünyesinde barındırıyor ve bugün dahi gönüllere nüfuz etme gücünden bir şey kaybetmiş değil.

munir-nurettin-selcuk.jpg

artaki-candan.jpg

ela-altin.jpg

 

   Önder Saatçi

Kardeşlik 370/33-37

               

 

[1] Prenses Fazile, Irak’ta krallık rejimine son veren 14 Temmuz 1958 Darbesi’nden dolayı II. Faysal ile evlenememiş; ancak daha sonra TC başbakanlarından Suat Hayri Ürgüplü’nün oğluyla evlenmiş ve bu evlilikten iki oğlu dünyaya gelmiştir. Bu evlilik ayrılıkla sonuçlanmış, bundan sonra Prenses Paris’e yerleşmiştir. (Bkz. https://www.hurriyet.com.tr/1958-darbesi-olmasaydi-bagdatta-simdi-prenses-fazile-hukum-surecekti-138369  (Erişim Tarihi: 22.10.2022).

[2] Murat Bardakçı (Haz.), Refik Bey-Refik Fersan ve Hatıraları-, Pan Yayıncılık, İstanbul 1995, s. 159-162.

[3] Murat Bardakçı (Haz.), a.g.e., s. 50-51.

[4] Murat Bardakçı (Haz.), a.g.e., s. 47-52.

[5] Murat Bardakçı (Haz.), a.g.e., s. 156-157.

[6] Murat Bardakçı (Haz.), a.g.e., s. 157-159.

[7] Murat Bardakçı (Haz.), a.g.e., s. 131.

[8] İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Hoş Sada, Ketebe Yayınları, İstanbul 2019, s. 104.

[9] Beşir Ayvazoğlu, Her Kuyuda Bir Yusuf, Kapı Yayınları, İstanbul 2021, 86-88.

[10] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s. 59-60.

[11] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s. 85.

[12] Özata Ayan (Haz.), Saadet Güldaş’ın Arşivindeki Musıki Sohbetleri, Kubbealtı Yayınları, İstanbul 2020, s. 35-36.

[13] Konser sonunda, dinleyicilerin arzulu ve iştiyaklı alkışlarına cevaben okunan program dışı şarkılar.

[14] Zeynep Uluant, Hasbihâller, Kubbealtı Yayınları, İstanbul 2007, s. 148-149.

Bu yazı toplam 1047 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim