(…) 1944 yılında babam Hakk'ın rahmetine kavuştu. Yaşlı annem, iki çocuğum, hanımım ve bir de küçük kız kardeşim Zümrüt ile kaldık. Ne üstüne binecek bir merkep, ne koşacak bir öküz, ne sağacak bir keçi, ne de yumurtlayacak bir tavuk vardı… Mevsim, hasat mevsimi, ay mübarek Ramazan ayı idi. Yalnız bahçemizde bir hayli elma ve kayısı vardı. Bir taraftan onları satıp kış ihtiyacı için un yapacak buğday ve çavdar alırken, bir yandan da ben oruç ağzımla elimde tırpan, yevmiye bir teneke buğdaya, komşuların ekinlerini biçmeye gidiyordum. Temmuzun sıcağı tepemizden girip tırnağımızdan çıkıyordu! Çok zor bir hayattı bu… Bir içim ayrana muhtaç idik. Ara sıra kayın validem eline bir bakraç yoğurt alıp Eski Tekke'den Pazarören'e yoğurt getiriyor, komşulardan bazıları da anama 75 kuruş fitre veriyordu. (Shf. 64)
(…) Senelik imamlık ücretim 7 teneke buğday, 75 teneke çavdar. Köyümüz o günlerde 75 hâne. Her hâne mahsul zamanı bir teneke buğday, bir teneke çavdar verecek. Mevsim geldi. Hakkımı almak için varıyorum. Kimi memnuniyetle verdiği halde kimisi de gücenerek ve somurtarak veriyor. Öyle kimseler de var ki “Beni ne zaman camide gördün?” diyerek kapısından kovmaya çalışıyor. Elimde bir torba, kapı kapı dolaşarak hak ettiğim şeyi almaya çalışıyorum… İnsanın nefsine ne kadar ağır gelse de elden gelen başka bir şey yok. Aldığım buğday ve çavdar bir senelik unumuz, bulgurumuz, yarmamız oluyor… O sene, yani 1947 yılında fitre parası olarak adam başı 75 kuruştan 100 kadar fitre almışım ve kimin ne kadar verdiğini tek tek günlük takvimime yazmışım. O takvim hatıra olarak halen kütüphanemde duruyor… (Shf. 64-65)
(…) Cuma günleri camide namazdan önce vaaz ediyorum. Birkaç köyün cemaati nasihat dinlemek için geliyor ve camimiz ağzına kadar doluyordu. O gün evimizde ne un, ne ekmek, nede yiyecek başka bir şey var! Çocuklar “Açız!” diye ağlıyorlar. Ben de Kör Ömer denen komşumuzu Dörttaş denilen değirmene göndermiş; “Git Agop Usta'ya benden selam söyle, bir teneke ödünç un versin de al gel!” demiştim. O gitmişti ve ben caminin kapısından yolu gözetliyordum ki Ömer unu getirecek mi, getirmeyecek mi?.. O arada zengin mi zengin bir adam olan Saçlı'lı Rıza Bey, benim halimi bilmediğinden “Hoca, ne duruyorsun, biz buraya vaaz dinlemeye geldik” dedi. Ona, “Rıza Bey, bugün çok hastayım, vaaz yapacak hâlim yok” diye cevap verdim. Hastalığımın açlık ve yoksulluk olduğunu bir türlü anlayamayan Rıza Bey “biz vaaz isteriz” deyip duruyordu… Çok şükür, Ömer unu getirdi de biz de va'zu nasihate başlayabildik. Günler böyle geçip gidiyordu. (Shf. 65)
(…) Bu sırada hocamız Hüseyin Aksakal'ın mübarek gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Sebebini sorduğumuzda şu üzücü sözleri söyledi:“Yavrularım! Ağlamamın sebebi şudur: Bundan tam elli yıl önce, sizin icazet aldığınız camide ben, tam elli icazetli hocaefendinin ellerini öpmüştüm. Siz ise elli yıl sonra, sadece üç icazetli hocaefendinin ellerini öpebildiniz. İşte ben bunun için ağlıyorum!..”
Devamı: http://www.yenisoz.com.tr/alasakal-muftu-nun-hatiralarindaki-turkiye-makale-37415































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.