• İstanbul 18 °C
  • Ankara 17 °C

Kim en hakiki mürşide karşı!

D. Mehmet DOĞAN

Zeki Velidi Togan, Türk tarihi denildiğinde ilk akla isimlerden biridir.

1890’da doğmuş, 1970’te İstanbul’da vefat etmiş. Vefatının bu sene 50. Yılı. Şu menhus salgın olmasa idi, muhtemelen onu anmak için birkaç büyük faaliyet yapılır, makaleler yazılır, kitaplar yayınlanırdı. 

Togan’ın hayatı başlangıçta siyasetle ilim arasında geçmiştir. Kaderin sevkiyle, Rus Çarlığı yıkılırken Başkurdistan’ı temsil etmiş, hatta bakan olmuş. Sovyet sistemi oturunca, tutuklanmış, hapisten kaçmış, Türkistan’da mücadelesini devam ettirmiştir. Tabiî burada da deniz tükenince, Afganistan, Hindistan, İran’a gitmiş. Gittiği her yerde onun asıl uğrak yeri kütüphanelerdir. Meşhed’deki kütüphanede İbni Fazlan seyahatnamesini keşfetmiş. Berlin’de iken 1925’te Türkiye’ye davet edilmiş, İstanbul’a gelir gelmez soluğu Fatih Camii kütüphanesinde almış.

Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Encümeni’ne tayin edilmişti. Bir süre Ankara’da kaldı, sonra İstanbul Darülfünun’u Türk Tarihi Müderrisi oldu. Yani üniversite profesörü... 

O sıralarda resmiyetin tarihe merakı yüksek. Osmanlı tarihini aradan çıkararak büyük bir tarih hikâyesi yazmak hedefleniyor, “Türk tarih tezi” oluşturuluyor. Bu maksatla 1932 temmuzunda Ankara’da Tarih Kongresi toplanıyor. Kongrede Zeki Velidi ilmini konuşturuyor, Orta Asya’da iç denizin kuruması üzerine Türklerin bütün dünyaya dağıldığı yönündeki tezi eleştiriyor. Togan daha önce tebliğ metnini gönderdiği için, ne söyleyeceği biliniyor ve kürsüye davet edilirken, “Zeki Velidi görüşlerini beyan edecek, akabinde Reşit Galip cevap verecek” deniliyor. 

Tıp doktoru Reşit Galip, üniversitenin tarih hocasını parlak lâflarla kürsüde tuşa getiriyor: “Esefle ifade edeyim ki, Zeki Velidi Beyin Darülfünun’daki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma şükrediyorum” diyor! “Üniversite kürsüsü bu kadar hafif malumat ve bu kadar sakim metodlarla işgal edilecek bir kıymetsiz mevki değildir.” diyor ve elbette çok alkışlanıyor! Daha sonra Şemseddin Günaltay ve bir zamanlar siyasî hasmı Sadri Maksudi de ağır saldırı ihtiva eden konuşmalar yapıyorlar. 

Zeki Velidi toplantı akabinde üniversitedeki vazifesinden telgrafla istifa edip Viyana’nın yolunu tutuyor. Bu arada tabasbus ehline karşı gerçek karakterler kendini gösteriyor: O sırada Türkiyat Enstitüsü asistanı olan Hüseyin Nihal (Atsız) ve arkadaşları Reşit Galib’e telgraf çekiyorlar: “Biz Zeki Velidi’nin talebesi olmakla iftihar ederiz!” Tabiî Atsız, asistanlıktan alınıp taşrada bir orta okula öğretmen olarak gönderiliyor! 

Zeki Velidi, daha sonra, 1939’da Türkiye’ye dönüyor, yine Üniversite’de vazifesine devam ediyor. Bir ara 1944 olayları dolayısıyla tutuklandığını da hatırlatalım. (Tuncer Baykara’nın Zeki Velidi ile ilgili kitabı onu tanımak için güze bir kaynak.) 

Evet, cumhuriyetin ilk döneminde “en hakiki mürşid”i esas almak bir yana, ilim maalesef yerlerde sürünüyordu, fikrini açıklayan bir ilim adamı güya ilmî bir toplantıda devlet başkanının önünde hakarete uğruyordu. 

Tarih Kongresinde Fuat Köprülü de konuşmuştur. Onun fevkalade usturuplu bir konuşma yaptığı nakledilir. Tartışmak isteyenlere, yumuşak cevaplar vermiş. Hazrete soruyorlar: “Neden böyle yapıtnız?” Onun cevabı, Zeki Velidi’ye atıf mahiyetinde: “Ne yapayım, benim evim sırtımda değil ki.” 

Şu sıralar doğru dürüst okumadığı halde Zeki Velidi’yi yücelten, türkçülük- milliyetçilik iddialısı grupcuklar var ki, bunlar aynı zamanda Müslümanlığı “Arap dini” diye küçültmeye çalışıyorlar. Müslümanlık hiç şüphe yok ki bütün insanları muhatap alır ve buna rağmen batılılar onu Arap dini olarak görüyor olabilirler, biz 12 asırdır Müslümanız ve ne dilimizi değiştirdik ne de Arap örfünü benimsedik. Dünyanın Müslüman nüfusu içinde Araplar çoğunluğu teşkil etmiyor. Arap nüfus 4 yüz milyonun biraz üzerinde. Sırf Endenozya 270, Pakistan 220, Bengladeş 165 milyon, yani Arapların iki katı dersek, konu anlaşılır her halde. 

Zeki Velidi Kazan’da tahsil görürken zamanın meşhur Rus şarkıyatçılarından Katanov’la ilgili bir hatırasını anlatıyor. Nikolay Katanov, Hakas Türklerindendir. Onun 50. Yaşı dolayısıyla bir ziyafet verilmektedir. Ziyafet dağılırken Katanov, Zeki Velidi’yi alıkoyar. Çok sarhoştur. Şöyle konuşur: 

“Oryantalizm yoluna doğu Türk ve Moğollarından şimdiye kadar üç kişi, Dorzi Banzarov, Çokan Velihanov ve ben intisab etmiştik. Biz Rus kültürüne bütün varlığımızı verdik. Ben şamanîlikten ayrılıp Hıristiyan oldum, Dorji ile Çokan 35 yaşlarına gelmeden votkadan öldüler. Çünkü Rus arkadaşlarım onlara ve bana başka bir şey öğretmediler. Sen dördüncü oluyorsun. Bu muhitten kendini koru. Benim muhitim İslâmiyet gibi kuvvetli bir kültüre mensup değildi. Bizim varlığımız kalmadı…Sen kuvvetli bir kültür muhitine mensup olduğunu müdrik olmalısın” Togan, Katanov’un bunları söylerken durmayıp içtiğini ve ağladığını belirtiyor… Aynı konuyu Kur’an ve Türkler kitabında daha açık bir ifade ile anlatır: “…bitiyorlar, keşki İslâmiyet gibi bir dayanağımız olsa idi, bitmezdik.”

 

08.09.2020-Karar

Bu yazı toplam 43 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim