Sezai Karakoç: “Medeniyeti medeniyet yapan dindir”

Ahmet Doğan İLBEY

Şair ve mütefekkir Sezai Karakoç’a göre medeniyet kelimesi dinden neşet etmektedir. Din, Medine, medeniyet aynı kökten gelen kelimelerdir.

İslâm’ın devlet, nizam, hukuk ve îman üzere inşa ettiği toplumun hayat tarzı medeniyetin kendisidir. Bir inancın, bir dünya görüşünün varlığını sürdürebilmesi için medeniyet olmak zorundadır. Çünkü uzun ömür medeniyet ömrüdür. Devlet-i ebed müddet fikri de medeniyet fikrine çıkar. (Sezai Karakoç, Düşünceler-I / Kavramlar, s.19)

“Dînin yayılışı medeniyetin yayılışıdır ”

Ona göre medeniyeti medeniyet yapan dindir. Din tarihten, toplumdan çekip alındığında geriye medeniyet ve insanlık nâmına bir şey kalmaz. İnsan topluluklarını hayvan topluluklarından ayıran medeniyettir. Din ve medeniyet, cevizin içi ve kabuğu gibi bir bütündür. Bu bütünü korumak en üstün görevdir. (Karakoç, Çıkış Yolu II, Medeniyetimizin Dirilişi, s.18)  

İlk insandan kıyamete kadar tek bir medeni­yet vardır, o da İslâm medeniyetidir. Dînin yayılışı medeniyetin, medeniyetin yayılışı da dînin yayılmasına vesiledir. İslâm medeniyeti sadece Arapların ortaya koydukları bir medeniyet değil, Arap, Acem, Türk ve daha birçok kavmin İslâm ruhunu ruhlarına geçirmiş olarak ortaya koydukları ortaklaşa bir medeniyettir. Kadîm, yâni bütün Peygamberlerin oluşturduğu medeniyetleri terkip eden tek ve hak medeniyet İslâm medeniyetidir. Endülüs, Maveraünnehir ve Hint-İslâm, Dört Halife Devri, Emevî ve Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı, İslâm medeniyetinin kompozisyonunu oluştururlar. İslâm medeniyetinin farklılıkları bir bütündür. Mâveraünnehir’deki ve Harran’daki medeniyet ihyası da İslâm’ın dairesindedir. İbni Teymiye de, İmam-ı Gazâlî de,  Hz. Mevlâna da, İbni Arabî de İslâm medeniyetinin çatısı altındadır. (a.g.e., s.93)

“Medeniyetimiz Kur’ân ve Sünnet istikâmetindedir”

Karakoç’a göre İslâm medeniyeti yalnız mimarî üslûp değil, hayat üslûbudur. Müslümanların Kur’ân ve Sünnet istikâmetindeki duyguları, fikirleri ve faaliyetlerdir. Bu istikâmette İslâm medeniyeti üç temel ilkeye dayanır. Güzellik fikri, doğruluk fikri ve iyilik fikri… Doğruluk fikri inanç, felsefe ve ilimdir. Güzellik fikri sanatlar ve estetiktir. İyilik fikri de ahlâktır. Bu hususiyetinden dolayı insanlığın bütününe hitap eden, geçmiş medeniyetleri kendi bünyesinde eriterek barındıran tek hak medeniyettir. (Çıkış Yolu-II, s.18)

Medeniyet târifinde Doğu ve Batı’yı coğrafî terim değil, ruhun mânevî doğusu ve batısı olarak kullanır. “Ak” ve “kara”, “iyi” ve “kötü”, “bal” ve “zehir”, “tuba” ve “zakkum” kadar birbirinden farklı olan Doğu ve Batı, tarih boyunca birbirleriyle devamlı mücadele hâlindedir. “İyi” ve “kötü” vasfıyla birbirinden tamamen farklı medeniyetler vardır. “İyi” ve “kötü” insanın yaratıldığı günden bu yana birbiriyle devamlı mücadele hâlindedir. Hz. Âdem’le başlayan “iyi” nin medeniyeti olan “ak medeniyet” vahiy, hakikat ve kitap medeniyetidir. “Kötü” nün de bir medeniyeti vardır. Teşkilâtlanmış ve kendini haklı görmenin felsefesini oluşturmuş; inanca karşı felsefe adı altında kara felsefeyi, ruha karşı maddeyi, ulvîye karşı süflîyi, huzura karşı sıkıntıyı, ahenge karşı kaosu çıkarmıştır. (Çıkış Yolu II - Medeniyetimizin Dirilişi- Dört Konferans, s.45)

“İdeal medeniyet ve vâki medeniyet”                                                                                                         Ona göre medeniyet ismi altında medeniyeti kötü yolda kullanan zihniyet her devirde bu gün de mevcuttur. Dolayısıyla medeniyetin müsbet ve menfî iki cephesi vardır. İlki ak medeniyet, diğeri kara medeniyettir. Kara medeniyet Roma ve Bizans’tan bugüne Avrupa, yâni Batı’dır. Ak medeniyet İslâm medeniyeti, yâni vahiy ve Kur’ân medeniyetidir. İslâm medeniyetinin ideal medeniyet ve vâki medeniyet olarak iki veçhesi vardır. Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Râşidin dönemi ideal medeniyettir. İdeal medeniyetten çıkan Emevî, Abbasî, Osmanlı medeniyetleri İslâm dairesi için de vâki medeniyetlerdir. Vâki medeniyetler bulundukları zaman ve zeminin emarelerini taşırlar. Bu medeniyet modellerinden biri tekrar bir İslâm medeniyeti ihya etmek isterse model olarak alacakları devir Asr-ı Saadet’tir. (Düşünceler I-Kavramlar, s.14-15)

“Medeniyet Osmanlı asırlarında incelmiş ve ilerlemiştir”

Osmanlı’nın İslâm medeniyetindeki güçlü varlığını savunur. Ona göre Osmanlı asırlarında medeniyet ilerlemiş, incelmiş ve gelişmiştir. Osmanlı’nın çöküşü medeniyetin çöküşü mânasına gelmez. Osmanlı’nın çöküşüyle medeniyetimizin sona erdiği zannedildi. Batı böyle ilân etti ve aydınlarımıza bunu inandırdı. Hâlâ aydınlarımız bu şokun etkisinden uyanamamışlardır. Oysa ölen medeniyet değildi (İslâm’ın Dirilişi, s.44)

“Hakikat Medeniyeti” dediği İslâm medeniyetinin bünyesindeki topluluğa “İslâm Milleti” ismini verir. (Düşünceler I- Kavramlar, s.16) Millet anlayışını milliyet kavramıyla târif etmez. Medeniyet ve millet tasavvuru milliyetçi değil, ümmetçi esaslara dayanır. Hangi kavimden, ırktan olursa olsun, Türk, Arap, Kürt, İranlı, Arnavut, Boşnak, hepsi İslâm milleti ve İslâm medeniyetinin mensubudur. (a.g.e.,s.11)

“İslâm ülkelerinin kurtuluş merkezi Türkiye’dir”

Elbette bu fikirler tek bir medeniyet şuuru oluşturmak bakımından idealdir. Fakat ümmetin siyasî birlikteliğinin mümkün görülmediği bu asırda millet ve milliyet kavramının İslâm’a bağlı pratiğini ve özellikle Müslümanla aynı mânaya gelen Türk milleti isimlendirmesini yok saymak gerçekçi görünmüyor. Karakoç, doğrudan Türk milleti isimlendirmesi yapmasa da, Müslümanların var olma mücadelesinde Anadolu’ya sıkça vurgu yaparken Türkiye’yi kastettiği gayet açık. Necip Fâzıl gibi, İslâm ülkeleri içinde varoluş mücadelesinin merkezine Türkiye’yi koyar. İslâm âleminin kaderi, Türkiye’deki kördüğümün çözülmesine bağlıdır. Türkiye’nin kurtuluş ve çıkış yolu kendi köklerine dönmesindedir. Türklerin Türk olarak kalabilme şartı İslâm’dır. Cumhuriyet Döneminde dil inkılâbıyla kültürel hâfızamızın silinme noktasında geldi ve Türklükten ve İslâm’dan uzaklaşma yoluna girildi. (Çıkış Yolu I- Ülkemizin Geleceği,  s.42)

“Millet İslâm medeniyetinin failidir”

Medeniyet anlayışını “diriliş insanı” yla târif eder. Diriliş insanı medeniyetin çekirdeği ve tohumudur. Medeniyet için ilk saik inanan insandır. Millet ve medeniyet mevzuunda kavim ismi kullanmaz. Mekke ve Medine dönemindeki millet ve medeniyet yapısından hareket eder. İnanç adamı varsa, inanan bir toplum varsa medeniyet de vardır. Aynı medeniyeti meydana getirmek için duygularını, düşüncelerini, ruhu­nu, yürek ve bileklerini harekete geçiren insanlar bir millet meydana getirirler ve milletin inançlarından neşet eden faaliyetlerden medeniyet doğar. Medeniyet olmadan millet teşekkül edemez. Millet İslâm medeniyetinin failidir. (İnsanlığın Dirilişi s. 20)

“Kültürler medeniyetin bir unsurudur”

Ona göre kültürler İslâm’a dâhil oldukça İslâm medeniyetine güç katacaktır. Aynı medeniyet dâhilinde birçok kültürler vardır ve bu kültürler İslâm medeniyetinin bir un­surudur. Kültür medeniyeti değil, medeniyet kültürü içine alır. Bu halde kültür de medeniyet de dinden, yâni İslâm’dan ruh, can ve öz alır. Din bu değerler için tükenmez, kurumaz bir doğuş ve diriliş kaynağıdır. (Günlük Yazılar-II-Sütun, s.28)

“Batı’nın icatları İslâmî ahlâka göre kullanılmalı”

Mehmed Âkif ve Erol Güngör gibi teknoloji muhalifi değildir. Teknolojiye karşı olmayı gerçekçi bulmaz. Çağın şartlarına göre teknolojiyi ve Batı’nın keşfettiği fen ürünlerini Müslümanlar alıp kendi ahlâkınca kullanmalı, ya da kendi inançlarına uygun teknoloji üretmelidir. Medeniyetimiz ilim ve teknoloji yarışını kazandığı takdirde dînin hayattaki tesiri daha da artacak; İslâm dünyasını, Batı’yı da Doğu’yu da aydınlatacaktır.

 

Ona göre insanlığı tehdit eden silâhları Batılılardan evvel biz Müslümanlar yapmalıydık. Dünyada bulunmamızın bir gereğidir bu. Bunlar kötüdür, insanlığa sığmaz demenin bir mânası yok. Batı bunları yapmış ve kendi gayesi doğrultusunda kullanıp insanlığın toptan mahvolmasına sebep olmaktadır. Kullanmamak ve kullandırmamak için, bu korkunç silahları biz icat etmeli, onların yapmasına engel olmalıydık. Âhirette olmadığımız, bu dünyada olduğumuzu unutmamalıydık. Kötüyü de hesaba katarak tedbirli olmalı ve “Düşmanlarınıza karşı aynı silahlarla karşılık veriniz” âyetinin (enfal sûresi/60) buyruğunu tam anlamıyla yerine getirmeliydik. (İslâm’ın Dirilişi, s.)    

 

Bunları söylüyor ama Batı’nın teknik üstünlüğü karşısında eziklik duygusuyla yapılan modernleşmenin sakıncalarını da belirtiyor. Karakoç’u, Kur’ân’a dayanan medeniyet anlayışına Batı’nın fen ve ilerlemeci fikrini kattığı için çelişkiye düştüğünü iddia edenler var. Aynı tenkitler, “Alınız Batı’nın ilmini” mısraından hareketle Mehmed Âkif’in medeniyet fikri için yapılmıştı. Bu tenkidi yapanların Batı’nın fen ve teknolojisine teorik olarak karşı olduklarını, fakat gerçekçi bir teklif ortaya koymadıklarını belirtelim. Karakoç’un fikirlerinin Âkif’e benzediği doğrudur. Ona göre İslâm medeniyeti Batı medeniyeti karşısındaki çaresizliğini ona benzeyerek değil, onun fen ilminden istifade ederek aşmalıdır.

 

Hülâsa-i kelâm; Sezai Karakoç’a göre Peygamber Efendimiz’in hayatı medeniyetin özü ve çekirdeğidir. İslâm medeniyeti bu hayatın inkişafından, yükselişinden ibarettir. (Yitik Cennet, s. 76) (ilbeyali@hotmail.com)

 

Bu yazı toplam 29 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim