• İstanbul 21 °C
  • Ankara 23 °C

Türkçenin “âheng”i meselesi

D. Mehmet DOĞAN

Türkçe uyumlu bir dil mi, âhenkli bir dil mi?

Bu iki kelime sözlüklerde eşanlamlı (sinonim) olarak gösterilir. Fakat zihnimiz bu soruya cevap ararken bir anlam farklılaşması olduğunun işaretlerini verir. Uyum daha genel bir mânaya işaret ederken, âhenk müzikallik ve estetik çağrışımı yapar. Bu yüzden her uyum, ses değeri ve mûsıkî yönünden bir anlam taşımayabilir; daha açığı, bazı uyumlar kulağımıza, gözümüze hoş gelmeyebilir.

“Türkçenin âhenk kanunları” olduğu, muhtemelen ilk Latin harfli Türkçe Gramer kitabında ifade ediliyor. İbrahim Necmi, Selânik doğumlu, hukuk tahsil etmiş. Balkan Harbi’nden sonra İstanbul’a gelip Darülfunun’da çalışmış. Bir süre edebiyat tarihi ile uğraşmış, harf inkılâbı furyasında dilciliğe yönelmiş ve yazı değişikliğinden hemen sonra Türkçe Gramer kitabını yayınlamış. Kütüphanemin bir köşesinde kim bilir ne zamandır bekleyen bu kitap, bir vesile ile raflara göz gezdirirken dikkatimi çekti. Kanaat Kütüphanesi’nin 1929’da neşrettiği kitabın “Lise ve orta mekteplerle muallim ve hayat mekteplerine mahsus” olduğu belirtiliyor. İbrahim Necmi 1933’te Türk Dili Tetkik Cemiyeti umumî kâtipliğine (genel sekreter) getiriliyor, Gazi ona Dilmen soyadını veriyor ve ölenedek milletvekilliği ile ödüllendiriliyor. İlmî esastan yoksun Güneş Dil Teorisi dersleri vermek üzere DTCF’de görevlendiriliyor…

İbrahim Necmi’nin dil devrimi safahatı ayrıca ele alınmalı. Bizim burada üzerinde duracağımız husus onun Gramer kitabında yer alan “Türkçenin âhenk kanunları.”

Türkçenin âhenk kanunlarını kim merak etmez? Merakınız ne zaman zail olur? Türkçenin âhenk kanunlarının “ses uyumu kuralları” olduğunu anladığınız zaman!

Daha sonra âhenk yerine uyum kelimesinin benimsenmesi acaba sadece türkçe asıllı bir kelime kullanma iddiasıyla açıklanabilir mi? Bir kelimede baştan sona aynı sesin tekrarlanması, kalınsa kalın, inceyse ince seslerle söylenmesi uyumluluğunu sağlarsa da âhenkli olmasına yol açar mı?

Türkçede ses uyumu var ama halis türkçe kelimelerde bile bu uyuma uymadığımız oluyor. En bariz örnek elma. Biz bu kelimeyi alma olarak telaffuz ederdik. Anadolu’nun bazı yörelerinde böyle diyenler hâlâ vardır belki. Şehre gelince, hele de İstanbul’a gelince alma, elma olur. Elma denilmekle uyum bozulmuştur ama âhenk sağlanmıştır. Ana’nın Süleyman Çelebi’de âne olması:

Âmine hatun Muhammed ânesi

sonra da “anne”ye dönüşmesi, nasıl izah edilmeli? (“Anna” diyecek halimiz yoktu, dilin de bir estetiği var!)

 

Bazı türkçe asıllı olmayan kelimelerde de böyle yaptığımız olur. Halva, dilimizde “helva”ya döner ve asıl tadını bulur. Arapça halva bize kaba gelmiştir, bu kabalığı taşralılıkla birleştirmiş de olabiliriz. Çünkü bizde “ben halva demesini de bilirim helva demesini de” sözü vardır.

Ses uyumu hatırına şeftaliye şaftalı demek hatasını da işlememişsizdir. Gerçi bazı ağızlarda “şefdeli” denilerek bu farsça kelime inceltilmiş ve yumuşatılmıştır, hatta “gülşefdeli yemeni” giymeyi de sevmişizdir.

Zerdali de öyle. Farsça zerd-alu, olmuş zerdâli. Zerd sarı, alu (âlû) erik. Sarı erik, kayısının küçüğü oluyor. Mişmişin neyi oluyor? Onu da Malatyalılar cevaplasın! Kayısı sanırsınız ki türkçe asıllı. Arapça, zerdalinin iri cinsi. Mişmiş de arapça imiş! Biz vakti zamanında şeftaliye, zerdaliye de erik der geçer mişiz. İran’da da farklı değilmiş, onlar da alu diyorlarmış. Diğer Türk lehçelerinde hâlâ hepsi erik/erük.

Dil zevkimiz, ses uyumunu zaman zaman ıskalasa da türkçenin âhenginden vazgeçmeyiz. Kangı’yı hangi, kanı’yı hani yaparız; kardaşı, kardeş. “İnanmak” da ses uyumunu boşa çıkaran kelimelerimizdendir, fakat böylesi güzeldir. Şişman da öyle. Yine kirez demeyiz, kiraz deriz. Böylece ince veya kalın seslerin tekrarı biteviyeliğinden kurtuluruz.

Türkçe asıllı olmayan kelimelerde ses uyumu aranmaz, bunları zaman zaman ses uyumuna uydursak da ekseriya öylece söyleriz. Gerek doğu dillerinden gerekse batı dillerinden geçen kelimelerde bol örnek bulunabilir. Tabiî, kelimelere getirilen türkçe ekler türkçenin âhengine uyar. Ses uyumunun türkçenin başlangıcından itibaren olduğu söylenemez, Tahsin Banguoğlu bunun orta osmanlıca döneminde yavaş yavaş gerçekleştiğini belirtiyor. Bazı Türk lehçelerinde daha keskin bir uyum olduğunu, bizim bu anlamda yolun yarısında olduğumuzu, biraz da “iyi ki öyle” havasında belirtir Banguoğlu.

Yani, Anadolu’da şiirimizin kurucu sultanı Yûnus Emre ses uyumuna uymazdı diyebiliriz.

İşte sadece bir şiirinden kelimeler: Sensüz yola girürisem çârem yok adım atmağa…

Sensüz, girürisem, kendüliginden, idüben, yüridür, bildük, göçdiler…

Bâzan bu uymama şaşırtıcı noktalara varır. Ben, sen deriz de, bene, sene demeyiz, bana, sana deriz!

Ses uyumu öncelikle seslilerin, yani a, e, ı, i, o, ö, u, ü uyumudur. “Sesli” karşılığı ünlü diyenler bulunduğu gibi, Fransızca “vokal”i tercih edenler olduğu için, ünlü uyumu, vokal uyumu diyenler de vardır. Ses uyumu tamam da terimde neden uyum sağlanamamış? Bir de bu kaidenin uygulamasındaki katı tavrı ne yapacağız? Bu hususta öyle ileri gidilir ki, geçmiş asırların metinleri dahi buna uydurulur.

Bir ara TDK ses uyumunu özel isimlere kadar götürmüştü. 1969 baskılı Yeni İmlâ Kılavuzu’nda İstanbul Istanbul, Sivas Sıvas olarak yazılıdır. Artık İstanbul’a Istanbul demiyoruz, Sivas’a da Sıvas!

Hani ne diyor Tanpınar? “Ben Evliya Çelebi’yi inanmak için okurum.” Evliya Çelebi’de bilgi hataları arayanlar, mübalağasını öne çıkaranlar, bir de anlatmak istediklerini hakkıyla anlatıyor mu, ona bakmalılar.

Tanpınar okuyucusu olarak, benim yaptığım da ona benzer: Tanpınar’ı kayıp güzellikleri, zerafeti, nezaketi, inceliği ve bunların hasıl ettiği derinliği idrak etmek için okurum. Buyurun Huzur’dan okuyalım:

“Fakat asıl dikkat ettiği şey, ihtiyar kadının konuşma tarzıydı. Ancak onu dinledikten sonra, Nuran'ın bazen çok eski kelimeler kullanmasının, hatta bundan hoşlanmasının, bazı heceleri medle uzatmasının sebebini anladı. Mesela Nuran, -o anda- kelimesini o -ânde- diye söyler, böylece Türkçe için çok uzun, bir çekişten sonra en hafif üstünü getirebilirdi. Bu İstanbul şivesi dediğimiz, Nedim'in ve Nâbî'nin hayran oldukları terbiye ve zevkin içinde yetişme idi. Çocuklarını kendi aralarında evlendiren eski orta halli evlerin ve konakların cazibesini biraz da bu yapardı.”

Hani “Türkiye türkçesinde İstanbul şivesi esas alındı” diye bir lâf var ya…

Lâf işte!

Bu yazı toplam 63 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim