• İstanbul 15 °C
  • Ankara 11 °C

Vefatının 50. Yılı Münasebetiyle Yakup Kadri’nin İtirafları

Mustafa KARA

Osmanlı döneminde doğup yetişen, Cumhuriyet yıllarında yazıp çizmeye devam eden insanların hayatlarında çok değişik “renk”ler ve “dalgalanma”lar,”savrulma”lar vardır. 1920’li yıllarda din ve kültür hayatında yapılan köklü değişiklikler bu insanların bir kısmını devre dışı bırakırken bir kısmını da muhalefet saflarına sürüklemiştir. Üçüncü gurup ise yeni değişim ve dönüşümlere ayak uydurmaya çalışmış “eskiyi unut, yeni yolu tut” sloganına bel bağlayarak yaşamayı tercih etmiştir.

Bunlardan biri de Yakup Kadri’dir. Kavalalı İbrahim Paşa 1883 tarihinde Manisa’yı işgal edince ona yakınlık gösteren dedesi/Karaosmanzâdeler daha sonra Mısır’a yerleşmiştir. 1889 Kahire doğumlu olan, çocukluğu Manisa’da, gençliği İstanbul’da geçen, Cumhuriyet döneminde daha çok romanlarıyla (Nur Baba, Kiralık Konak, Yaban…) tanınan Y. K. Karaosmanoğlu 1974 tarihinde vefat etmiş, vefatından sonra dinî tören istememiş, Yahya Efendi dergâhı haziresinde annesinin yanına defnedilmiştir.

Aşağıda okuyacağınız ve İstanbul’un İngilizler/ Batı’lı emperyalistler tarafından işgal günlerinin  Ramazan’ında  kaleme alınan  104 yıllık yazı, yukarıda ifade edilen  sosyal ve ruhsal gerçeklerle yakından  ilgilidir.

İbret alınacak itiraflar!

Parantez arası açıklamalar bize aittir.

*

RAMAZAN’A  VEDA

“Ramazan gidiyor. Eski padişahlarımızdan birinin dediği gibi “Senenin on bir ayı hasreti çekilen” bu kısa gufran devresi, bu sefer kimse farkına varmadan nihayete eriyor. Dün gece minarelerden “Elveda” sesleri duyuldu. O zaman anladım ki mübarek ayın sonundayız.

Çocukluğumda Ramazanın yirmisinden itibaren beni garip bir hüzün kaplardı. Oyunlarıma bir neşesizlik, çalışmalarıma bir isteksizlik gelirdi. Her sabah yatağımın içinde kalbimde bir derin acıyla uyanırdım ve kendi kendime “Bir daha gitti, bir gece daha gitti. Bugün yirmi beşi, yarın yirmi altısı, öbür gün...” daha ziyade sayamazdım. Bu bana yakınımdan birinin öleceği günü hesap etmek gibi müzlim ve acayip görünürdü. Vakıa bir zamanlar salih, abit müslüman evlerinde Ramazanın son günleri bir hastanın sekerât (son) demleri gibi müellimdi.(üzüntü vericiydi) Herkeste sanki aile rüesâsından(büyüklerinden) biri ölüm döşeğine yatmış gibi bir his hasıl olurdu. Teneffüs edilen havada mukaddem bir yas kokusu sezilirdi. Ve camilere gidilip ağlanırdı. Oraları hüzün ile taşan gönüllerin alabildiğine boşandığı yerlerdi.

Hiç unutmam bir gün -Ramazanın sonlarına doğru idi- evimizin yakınında bir küçük camiye gitmiştik. Beyaz sakallı küçücük bir ihtiyar hoca vaaz ediyordu. Cemaat çok değildi. Fakat kürsünün etrafı pek samimi bir halka ile çevrilmişti. Vaizle samiler (dinleyenler) âdeta tatlı bir hasbihâle (sohbete)dalmış gibiydiler. Beyaz sakallı hoca diyordu ki:

-Ey din kardeşlerim! İşte Ramazan-ı şerifin sonuna eriyoruz. Mübarek ay bizi terk edip gidiyor. Fakat bana öyle geliyor ki, o bu yıl bizden küskün ve muğber(kırgın) ayrılıyor. Zi­ra bu yıl geçen yıllardan daha çok günah işledik. Gelecek yıl günahlarımız daha ziyade artacak. Zira devirler deği­şiyor. Devirlerle beraber gönüller de değişiyor. Gitgide he­pimizden Allah korkusu kalkıyor. Peygamberin emrine itaat azalıyor. Birtakım bidatler (yanlış dinî davranışlar) eski âdetlerin yerini tutuyor. Ahkâm-ı Kur'aniye yerine birtakım batıl kitaplara itikat ediliyor. Gençlerimizde ulü'l-emre(yöneticilere) itaat kalmadı. Büyüklerimizin kalbinde sıdk ve hulûsdan,(samimiyetten) şefkat ve mer­hametten eser yoktur. Ey din kardeşlerim, günahlarımız başımızdan aştı. Mübarek ayın huzur-ı Rab'de bizim için şefaate yüzü kalmadı. Vay hâlimize, vay hâlimize!

Ve cemaatin arasında diğer bir ihtiyar başını iki elleri arasına almış hıçkırarak ağlıyordu. Diğerleri “Allah, Allah! Allah, Allah!” diyordu. Beni de uhrevî bir korku ile karışık derin bir hüzün istilâ etti ve içimden kendi kendime ahdettim ki ömrümün sonuna kadar Allah'ın emirlerine münkad (bağlı) kalacağım.

Fakat çocukluğumdaki ahdlerin (verdiğim sözlerin) birçoğu gibi bittabi bunu da tutmadım. Sıtmalı gençlik rüzgârı, devrin girdaplarıyla karışarak bende iyi, saf ve masum ne varsa aldı götürdü. Ben derken biliniz ki mensup olduğum nesil namına söz söylüyorum. Bu neslin hiçbir şeye itikadı yoktu ve ihtirasatı lâyetenâhî (ihtirasları sonsuz) idi. Mihver-i hareketi (hareketlerinin merkezi) ya bir kin ya bir arzu idi. Kalbi, tevessü etmiş (genişlemiş) bir mideye benzerdi. Ne verseniz doymayacak gibi görünürdü. Fakat ilk lokmada tıkanır kalırdı. Kendinden evvelki nesle karşı kaba insafsız ve müstahkardı.(küçük görürdü) Babamız lâkırdı söylerken kahkahalarla gülmeyi zekâmızın bir hakkı zannederdik. Ve henüz on sekiz yaşımızda iken validemize bir çocuk muamelesi ederdik. Dinî hayata karşı mübalâtsızlığı (ilgisizliği) ise şerefli bir şey sanırdık. ‘Namaz kılmayı bilmiyoruz’ demeyi âlimane bir söz, alenen oruç yemeyi kahramanane bir hareket ve büyük babamıza Voltaire'den bahsetmeyi bir ulüvv-i cenâb (büyük bir hareket) telâkki eylerdik. Validemizin bir kese içinde baş ucumuza astığı Kur'an-ı Kerim'i yerinden indirip ve kılıfından çıkarıp alelâde kitapların arasına sokmayı en asrî ve en asil ve en zarif hareketlerden sayardık.

Yegâne inandığımız, yegâne hürmet ettiğimiz şey “asır”dı, asrın ilmî terakkiyâtı (ilerlemeleri) idi. Birbirimize ikide bir ‘Yirminci asırdayız! Düşününüz efendim yirminci asır’ derdik.

Yirminci asır bizi aldattı ve Ramazan ayları bize küstü. Şimdi ne yapmalı? Nereye gitmeli? Dün gece odamın penceresinden minarelerdeki ‘Elveda’ seslerini dinlerken birdenbire çocukluğumun Ramazan sonlarına doğru gönlümü kaplayan o eski hüznüne düştüm ve o küçük camideki beyaz sakallı hocanın sözlerini ve ondan sonra gençliğimin, gençliğimizin ilk devresini teşkil eden o kıymetsiz, o âdi ve kaba yılları hatırladım. Çocukluğumdaki son vaazı dinlediğim günden bu son Ramazan’a kadar geçen zaman zarfında dünyaya ve ahirete lâyık ne yaptık,ne işledik? diye kendi kendime sordum. Arkamızda bıraktığımız bu uzun yolda şüpheden, tereddütten, yeis(umutsuzluk) ve elemden, tatmin edilmemiş iştahlardan ve bir sürü küfür ve maâsîden (günahdan) başka ne var? Yüksek, asil ve ulvî sıfatlarına müstahak (layık) nasıl bir eser bıraktık? Bugüne kadar bütün ömrümüzün hulâsa-i manası hep şûr ve şûriş (kargaşa), hep fitne ve nifak değil midir?

Elveda ey Ramazan, elveda? Asır bizi aldattı, sen bize küstün. Hâlimiz ne olacak? Nerede şifa, nerede gufrân bulacağız? Bu yıl milyonlarca Müslümanın gözlerinden çeşmelerden akan sular gibi yaşlar boşanıyor. Senelerden beri çeşmelerden akan sular gibi milyonlarca Müslümanın damarlarından oluk oluk kanlar aktı. Bu yaşlar, bu kanlar günahlarımızı silmeye hâlâ kâfi gelmiyor mu?”

İkdam, 14 Haziran 1920 (26 Ramazan 1338)

Bu yazı toplam 91 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim