Ahmet Doğan İlbey: Mehmed Âkif, İslâm medeniyetinin müdafîidir

Ahmet Doğan İlbey: Mehmed Âkif, İslâm medeniyetinin müdafîidir
Mehmed Âkif şeksiz şüphesiz İslâm medeniyetinden yanadır. Batı medeniyetinin “çelik zırhına” ve “canavarlığına” karşı Müslümanların “îman dolu göğüsleri ile” mücadele etmesini haykırır.

Kıymetli eseri Safahat’ın dördüncü kitabı olan “Süleymâniye Kürsüsünde” İslâm medeniyetini fazilet ve insanî değerleri üstün tutan bir medeniyet olarak tavsif eder:

 

“Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyet…”

“…Gömerek dipdiri evlâdını kum çöllerine / (…) / Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını /Sonra hâlık tanıyan bir sürü vahşî yığını / Nasıl olmuş da, otuz yılda otuz bin senelik / Bir terakki ile dünyâya kesilmiş mâlik? / Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyyet, o kemâl / Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhal? / Nasıl olmuş da zuhûr eyleyebilmiş Sıddîk!/ Nereden gelmiş o Haydar’daki irfân-ı amîk? / Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da, Ömer / Sonra bir adle sarılmış ki: Değil kâr-ı beşer?/ Hâil olsaydı terakkiye eğer şer-i mübîn / Devr-i mes'ûd-i kudûmuyle giren asr-ı güzîn / En büyük bir medeniyyetle mi eylerdi zuhûr?” (s.186)

“Süleymaniye Kürsüsü” şiirindeki fikirlerin hülâsası şöyle: Câhiliye dönemlerinde kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşî ve câhil bir kavimden Hz. Ebubekir Sıddık, Hz. Ali, Hz. Ömer gibi medeniyet inşacılarının çıkması “fâzıl medeniyet” sayesindedir.

 

Âkif’in medeniyeti seküler değil, Kur’ân üzeredir      

Âkif’in bir müddet Muhammed Abduh gibi reformist İslâmcıların tesirinde kalmasından dolayı, İslâm ve medeniyete Batılı terakki ile, yâni ilerlemeci anlayışla baktığını söyleyerek itibarsızlaştırmak isteyenler var. Aklî mânada da, ruhî mânada da Âkif’in İslâmcılığı seküler değildir. İslâm’ın kaynaklarının Batı karşısında canlandırılamadığını tenkit eder. Bu savunma hâlet-i ruhiye içinde olması onun “ilerlemeci” zihniyetten tesir aldığını göstermez.

Yaşadığı döneme hâkim olan umumi bakış, Batı’nın maddî olarak üstünlüğüydü. Batı’nın maddî terakkilerine imrenme duygularıyla bakması onun İslâmcı duruşuyla tenakuz içinde değildir. Keza Çanakkale ve Birinci Dünya Savaşını müteakip Batı’nın terakkisini fikren tenkit eder. Batı’nın sadece maddî çalışkanlığını, disiplinini misal olarak gösterir. Müslümanların tembelliğinden, atâletinden yakınır, âyet ve hadislerin buyurduğu “Dünya için de çalışmalı” düsturunu ihmal ettiği gerekçesiyle keskin tenkitler yapar. “Çalış! dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun / Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!” şeklinde yüzlerce mısralarıyla İslâm medeniyetini savunuşunda Allah ve Resûlünün buyruklarını kaynak gösterir.   

 

Âkif’in sitemlerini doğru anlamak

“Dünya bir meydan-ı heycadır (mücadele meydanı); burada saldıran, elleri kolları bağlı durana daima galebe çalar; galib mağlubu kendine esir eder” diyerek çalışmanın dünyâ hayatındaki önemini belirtir. Çöküş yıllarında vazifesini yerine getiremeyen tarikat gibi terbiye müesseselerini “hurafe” ve “tembellik” yerleri olarak hicvetmesi, onun Kur’ân ve Sünnet kaynaklı bir İslâm medeniyetinden yana olduğunu gölgelemez. Tasavvuf ve tarikatların mânevî terbiye anlayışını değil, yozlaşmasını tenkit eder. Seküler değil, tevhid anlayışına sahiptir ve İslâmcıdır. İslâmcılığı ise beynelmilel değil, Osmanlı Türklüğü merkezli millîdir.

Çöküş ve toparlanışımızı manzumlaştıran Safahat’ında İslâm medeniyeti ölçülerinde Batı’nın sadece “fen ve ilminin” alınmasını söyler: “Alınız ilmini Garb'ın, alınız san'atını.” (Süleymâniye Kürsüsünde, s.187)

Bu mısraın fikirleri bâzı İslâmcı münevveran tarafından “yanlış” bulunarak tenkit edildiği malûm. Oysa “Batı’nın ilim ve san’atından…” kastedilen fen, sanayi ve teknolojidir. Kur’ân merkezli ilim anlayışından taviz mânasında değildir. Batı ile münasebetlerimizin teennîli ve tedbirli olmak şartıyla “fen ve sanayi prensipleri üzerinde olmasını” savunur.  Milleti adına iki asırdır Batı karşısında canı yanmıştır Âkif’in. Ülkesinin bütün ıstıraplarını, yoksulluğunu, iktisadî buhranını, nizamsızlığını yüreğinde hisseden bir hâlet içindedir.

Bundandır ki, zamanın fen ve ilmin hâkim olduğu gücü önemli görür ve istikrar ve geç kalmışlığa isyan eder: 

“Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün? / Çünkü efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün / Çünkü yerleşmek için gezdiği yerlerde fünûn / Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn /Asr-ı hazırda geçen fenlere sâhip denecek / Bir adam var mı yetişmiş içinizden, bir tek?”       

 

Âkif’e göre Garb hıristiyan medeniyetidir

Âkif’in bütün şiirlerinde “Garb” kelimesi hıristiyan dininin, yani Batı medeniyetinin karşılığıdır. Medeniyeti Batı’da arayanlara, sanatıyla, mimarisiyle gerçek bir medeniyete sahip olduğumuzu söyler ve Osmanlı Türklüğünün medeniyet dehası olan Selatin câmilerini gösterir. Tanzimat'la birlikte Batı'ya gidenler Batı medeniyetinin hayat tarzını ve kültürünü getirmişlerdir. Âkif bu durumdan rahatsızdır. “Bu, yanmadık yeri kalmışsa, kağşamış (harap olmuş) yurda / Meğerse Avrupa kundak sokar dururmuş da” mısralarıyla İslâm milletlerine yaptığı zulümlerden dolayı Batı medeniyetinin “kundakçı” olduğunu ifade eder.

“Tek bir medeniyet vardır, o da Batı medeniyetidir. Geri kalışımız İslâm’dandır; ilerleyebilmemiz için Batı'nın bütün fikirlerini kabul etmek lâzım. Bunun için gerekirse Allah inancının dahi terk edilebileceğini” söyleyen Abdullah Cevdet gibi pozitivistlerle Ziya Gökalp gibi, “Dinle devlet işlerinin ayrılması ve muasırlaşmamız için Batı medeniyetine tam sûretle girmek gerektiğini” düşünenleri “Garbın emriyle yatıp kalkmaya artık mahkûm” olarak târif eder.

“Hayır mehâsin-i Garb’ın birinde yok hevesi / Rezâil oldu mu lâkin, şiârıdır hepsi!” mısralarıyla bu düşünceye sahip olanların, Batı'nın işimize yarayacak güzelliklerini değil de, Batı'nın rezil medeniyetini toptan arzuladıklarını ve bunların idraklerine tükürülmesi gerektiğini söyler.

Medeniyetle dînin birleşemeyeceğini, dînin ilerlemeye engel olduğunu iddia edenlerin aksine, medeniyetle dînin aynı olduğunu, Müslüman milletlerin İslâm'ı en güzel yaşadıkları devirlerde dünyâya önderlik edecek medeniyet kurduklarını belirtir. İslâm’ın kemâl mertebede tecessüm ettiği Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin İslâm medeniyetinin en güçlü ifadesi olduğunu heybetli mısralarıyla anlatır.

 

Âkif: “Avrupa medeniyeti medeniyet-i fâzıla değildir”

Balkan, Çanakkale ve İstiklâl savaşlarında Batılıların şedit alçaklığını gören Âkif, “Avrupa medeniyeti, bir medeniyet-i fâzıle, bir medeniyet-i hakikiye-i insaniye değildir” diyerek, Batı medeniyetinin faziletten, insanlık vasfından uzak olduğunu belirtir. “Fatih Kürsüsünde” “Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki; kuvvettir” mısraıyla Avrupa medeniyetini kendisinden zayıf olanı ezen ve kuvvet üstünlüğüne dayanan bir zebun avcısı olarak târif eder.

Said Nursî Hz.lerinin “Medeniyet-i hâzıra’nın (Avrupa medeniyeti), kuvvet, menfaat, cidal, unsuriyet, (ırkçılık) heva ve heves gibi beş menfi esas üzerine tesis edildiği” şeklindeki fikirleri Âkif’in fikirleriyle benzerlik taşır.

Kuvvete ve cinayete dayanan Batı kendi dışındaki milletlere her türlü zulmü yapmaktan geri durmamış, Çanakkale Savaşı’nda her türlü vahşeti sergileyerek vahşî yüzünü bir daha göstermiştir. “Hakkın Sesleri” şiirinde Batı medeniyetinin vahşet yüzünü anlatır: “Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar! / Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler! / Kim bilir hangi şenâatle oyulmuş gözler! /‘Medeniyyet’ denilen vahşete la’netler eder / Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler! / Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden!”

“Garb'ın eşyası, eğer kıymeti hâizse yürür / Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür” mısralarıyla Batı'nın, insanlığa faydalı eşyalarını ve tekniğini almakta bir beis olmadığı söyler. “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısraı ile Batı medeniyetinin Allah ve insan merkezli bir medeniyet olmadığını, ruhunun sağır, kalbinin hissiz olduğunu söyler. Ona göre Batı medeniyeti ikiyüzlüdür. Gerçekte kahpe ve yüzsüz, hayâsız ve sefildir. Bu medeniyetin mensupları güvenilmez, alçak, sömürgeci ve İslâm milletlerine düşmandır ve daima daima temkinli yaklaşılmalıdır:

 

Âkif’in tarihî ikazlarını hatırlamanın vakti bugün

“Avrupalıların ilimleri, sanayideki terakkîleri inkâr olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyattaki bu terakkîleri ile ölçmek katiyen doğru değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı. Fakat kendilerine asla inanmamalı, kapılmamalıdır. Memleketimizde iki sınıf halk görüyoruz: ‘Ne varsa Şark'ta vardır, Garb'a doğru açılan pencereleri kapamalıyız’ diyenler. ‘Ne varsa Garp'ta vardır. Harîm-i âilemizi bile Garplılara açık bulundurmalıyız’ iddiasına kadar varanlar. Bana öyle geliyor ki, ne varsa Şark'ta vardır diyenler, yalnız Garb'ı değil, Şark'ı da bilmiyorlar, nitekim ne varsa Garp'ta vardır davasını ileri sürenler, yalnız Şark'ı değil Garb'ı da tanımıyorlar." (M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Akif Ersoy, Kültür Bakanlığı Y.)

Hâsıl-ı kelâm, iki arada bir derede sıkışan ve medeniyet istikâmetini tutturmakta zorlanan Türkiye’nin Âkif’in medeniyet üstüne tarihî ikazlarını iliklerine kadar hatırlamasının vakti bugün. İslâm medeniyetinin ezelî düşmanı merhametsiz Batı “uygarlığının” dümen suyunda istikâmetini şaşıranlar, Âkif’in ihtarlarını dinlemeleri gerek:

“Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan! Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü çan?/  (…)  Dinle Peygamber-i zîşânın ilâhî sözünü / (…) Ne hükûmet kalıyor ortada billâhi, ne din! / Medeniyet! size çoktan beridir diş biliyor / Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.” (Safahat, “Hakkın Sesleri” bölümü, s.206)

Yenisöz

Bu haber toplam 222 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim