İki satır dahi olsa bir şey yollamayışınız...

İki satır dahi olsa bir şey yollamayışınız...
Mehmed Akif'in gönüllü sürgün olduğu Mısır'dan yazdığı içli mektuplar var 'Firaklı Nameler'de.

Mehmed Akif

Gadasına yandığımın dilber dilli, vezir güllü ve de arzuları Altaylara, umutları Medine gecelerine bağlı olanların dileği hayırhah bir murad almak lügâtten. Bu muradı almayı ben de çok istiyorum. Lâkin bizim düşlerimizi, evrenimizi parselleyen ‘hazırcılık hastalığı’ için bir çare bulunması elzem. Öyle ki, şiirlerini geçtik, Mehmed Âkif’in mektuplarını dahi anlamak zahmetine girmeden eleştiren bir keyfîlikle mündemiç gözbağcılık mevcut.

Kırılganlık da tam bu noktada başlıyor aslında; temassız, ilintisiz ve de arzulanmadan yapılan okumalar neticesinde garip, anlamakta zorlanılan bir yeni ‘tip’ çıkıverdi ortaya. Anlamadan yorumlar yapan, anlayanı ise beğenmeyen bu yeni ‘tip’in haybeden savurganlığı oldukça dikkat çekici. Dikkat çekiciliği şöyle, çabasız bir eylem olmayacağı gibi okurunu bulamamış yazarın sıkıntısıyla at başı giden umutsuzluk ekseninde yeni türeyen sözümona bu ‘tip’, evliya hânesinde zikir çeken dervişin tespihine varana değin eleştirmekten kaçınmazken çuvaldızı gördüğü anda çuvalını saklamasını da -eh hakkını yemeyelim- mahir bir eda takınarak çok iyi becerebiliyor. Sevemedim bu ‘tip’leri. Yaygıları geniş gibi gözükmüş olsa da gönüllerinden geçen ırmaktan bir yudum içmeye öldür allah izin vermezler.

Firaklı Nameler ‘baba’ Mehmed Akif’in mektuplarını bire araya getirmiş

Mesele biraz da bu kırgınlığın aksi olarak Firaklı Nâmelerde düğümleniyor. Düğümleniyor zira, sadece bir edebiyat adamı olarak değil, ‘baba’ Mehmed Âkif’in mektuplarını bir araya getirme zahmetine katlanan Ömer Hakan Özalp’in kanaviçe titizliğiyle vücuda getirdiği eseri fevkalhâd beğendiğimi itiraf etmeliyim. “Âkif’in Gurbet Mektupları” alt başlığı ve enikonu kılı kırk yaran titiz bir işçilikle hazırlanan eser, uzak bir iklimin geride kalanlara dost nazarı ile sunduğu Müslüman beldelerin bakiyesi olarak Âkif’i yeniden gündeme taşıyor olması bakımından da oldukça anlamlı bir çalışma.

Efendim, bir ‘baba’ olarak Mehmed Âkif, sen sakın firaklı nâmeler yazma’ diyor tarihsiz bir mektubunda kızı Suad Hanımefendi’ye. Günlük politikaların bu acemi mebusu, melankolik bir arzunun tesiriyle değil ancak masivada muradı kalmış bir üzgünlüğün kahramanı olarak seslenmektedir sevdiklerine.

Lafı eğip bükmeden, o dağlarca gururuna giran gelen ve küsülü duran hâliyle, yakın çevresindenŞefik Kolaylı Beyefendi’ye, “Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum. İşte bundan dolayı gidiyorum” demiş ve gitmiştir. Anlaşılan o ki Safahat şairi ve ‘ihtiyarî’ Mısır yolcusu, Hilvan beldesinin güzide misafiri uzun yıllar kaldığı bu ‘ecnebi’ memlekette hasretini nâmelere dökmektedir. Yani firak başlamıştır bir nevi.

İlginç olan şu ki, bu mektupların arasında duran yalınkat şair tabiatı ile ‘baba’ Mehmed Âkif’in çıplak ruhu âdeta iç içe geçmiş ve okurun gözünden ırak, keyfekeder nağmeler fısıldamaktadır memleketine, İstanbul’a. Yudum yudum dökülen hüzünlere bakarak, şairin kâğıt ile muaşakası karşısında içlenmemek ne mümkün… Letafetin, zarafetin ve şefkatin lirik örnekliğini gösteren bu mektuplarda, kırgın bir gönül penceresinin silinmeye yüz tutan hatıraları canlanmaktadır. Şunları yazıyor tarihsiz bir mektubunda kızı Suad Hanımefendiye: “…Hepinizi ayrı ayrı göreceğimiz geldi. Hele annen seni Mehmed Akifsayıklayıp duruyor. Kulağında ötüyor, burnunda tütüyormuşsun! Bana sorarsan hemen sağ olun, selâmette olun; bu zahirî ayrılıkların o kadar hükmü yoktur. Gönüllerimizin bir olması, birbirimizin âfiyetinden haberdâr olmamız da büyük bir saâdettir. İnsan mesud olduğunu bilmelidir…”

Bizler alışkın olduğumuz için bülbülsüz bahardan zevk alamıyoruz

Bu nasıl bir ilham karşılığıdır ki şair, “insan mesud olduğunu bilmelidir.” sözünde zapt eylemeye çalıştığı o bakir hevesle, utancını ve ezilmişliğini dünyanın üzerine kapatarak bir tür inzivaya çekilen kederli nefsini intizamla meşgul olduğunu bile gizlemektedir herkesten. Dünya küçülmüş, şiir kıyamda olsa bile bütün tesiri ile Batı karşısında alev kusan hasret pek manidar bir hâl almıştır. Küçük dünyasında bu büyük şairin, kısmetler, helallikler ve anılar yumağı bir cendere, ruhunu şiire rağmen çarkları arasına almıştır.

Bekleyen bir rüyanın şairi olarak Âkif’in şahsiyetinde temayüz eden o vakur ve fakat silinmiş görüntüsündeki karar, bir hayâl gemisinde demir atacağı rıhtımı aramaktadır. Hiçbir zaman gelmeyecek olan o gemi, şairin gurbet akşamlarında büyüttüğü o derin hasret boyunca memleket kadar duru bir hayâl katacaktır küçümen dünyasına.

Hilvan beldesinde mutlu ve fakat içlenmişliklerle kuşatılmış ruhunda gezinen ümmetin acısını her daim nefsinde taşıyacaktır. Bununla birlikte, gerçek dünyalık adına küçük bir emekli maaşından bile mahrum bırakılan ve İkinci Meclis’e giremeyen Mehmed Âkif, dünya geçimliği olarak çok ciddi sıkıntılarla karşılaşır. Yakın dostu ve arkadaşı Said Halim Paşa’nın mihmandarlığı ve gölgeliğinde geçen tam on buçuk yıl boyunca Âkif,   “Civardan bülbül sesleri geliyor mu? Yoksa bizim gibi sizler de o mübarek sese hasret misiniz? Mısır'da hiç bülbül yoktur. Bazıları İskenderiye civarında tek tük bulunduğunu söylüyorlar. Bizler alışkın olduğumuz için bülbülsüz bahardan zevk alamıyoruz.” diyor kızına yazdığı bir başka mektubunda.

İçten ve samimi duyguların müellifi Âkif, dosya sayfasına arkalı önlü yaM. Akif'in Mektupları Yusuf Turan GÜnaydınzdığı mektupları, 1 Mart 1928’den 23 Mart 1936’ya kadar; Mısır Hilvan’dan Milas, Erciş ve Beytüşşebab’da yaşayan kızı Suad Hanım’la damadı Ahmet Bey’e göndermiş. Dönemin şartları içerisinde, şair bir babanın gurbet sürgünü gönlünden geçen bu satırları okuyunca bir kez daha rahmet diledim Allah’tan merhum Âkif için.

Doğrusu, aklımdan bir sürgünün 1936’da noktalanan dünyadaki son süreği geçerken, gönlüm ‘şimdilik’ ölümün elinden kurtulan bu mektuplara için için seviniyordu.

 

Reşit Güngör Kalkan yazdı

GYY notu: Timaş o kitabı keşke o kapak fotoğrafı ile basmasaydı. O kapak fotoğrafı tercih edilirken "aile mahremiyeti dikkate alındı mı acaba" diye sormadan edemiyor insan... 80-90 yıl önce fotoğraf çekinmenin daha, önemsenen, daha törensel bir tarafı olduğunu, mahremiyetin de hesap edilmiş olduğunu da akla getirmek mümkün. Mektuplar, özellikle Yusuf Turan Günaydın'ın hazırladığı Ebabil Yayınlarından çıkan mektuplar okunduğunda başka ayrıntıları görmek de mümkün. Yine de arsız bir modern çağ özgürlükçülüğü ile M. Akif'in eşini tesettürsüz hali ile sunma hakkını birileri savunabilir. Biz savunamıyoruz. Hürmet, putlaştırmaya varmamak şartı ile iyidir diyoruz ki; M. Akif ve modernite ilişkisi eleştirilerini de kendisine katılarak Rasim Özdenören'in kaleminden yayınladığımızı eklemek isterim.

20.05.2012 dunyabizim.com
Bu haber toplam 975 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim