D. Mehmet Doğan: Şehirlerin dönüşümü, geleceğin Türkiye’sini belirleyecek

D. Mehmet Doğan: Şehirlerin dönüşümü, geleceğin Türkiye’sini belirleyecek
6. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi 21-22 Ekim 2022 tarihlerinde Elazığ’da gerçekleşti. TYB kurucu ve şeref Başkanı D. Mehmet Doğan’ın kongre açılışında yaptığı konuşmayı sunuyoruz.

Şehri konuşacağız, insanlığın tarihini şehirler yazdı, şehirlerde yazıldı; bu demektir ki tarihten konuşacağız.

Şehir Tarihi Yazarları Kongresi’ndeyiz. Bu toplantıların ilki Ankara’da, 2010’da yapıldı. 2.si Konya’da, 3.sü Şanlıurfa’da, 4.sü İstanbul’da (Esenler), 5.si Mardin’de ve 6.sı bu aziz şehirde, Elaziz’de, Harput’ta yapılıyor.

Şehirden konuşan medeniyetten konuşur, kültürden konuşur. İnsandan konuşur, dünyadan konuşur, kâinattan konuşur. Bütün insanlık maceramızı bu tılsımlı kelime ile ifade edebiliriz. İnsanoğlu şehirler kurdu ve dünyayı böylece şekillendirdi…

“Şehir”le “medeniyet” kelimesi arasında bir yakınlık, bir müşabehet, bir iç içelik var. Farsça “şehir” yerine arapça “medine”yi koyarsak bu yakınlık için şahit, delil, isbat aramaya gerek kalmaz.

Medeniyet “medine”de yani şehirde teşekkül eder…

Bir kelime daha var: Kent. Ne “şehir”in yerini tutar, ne de “medine”nin. Üstelik iddia edildiği gibi türkçe de değildir. Sogdcadır; farsça üzerinden dilimize geçmiştir. Yakın zamana kadar Türkiye türkçesinde ve halen Azerbaycan lehçesinde köy karşılığı olarak kullanılır. Köylü-kentli denilince “köylü-şehirli” denilmiş olmaz. Dilde eski ve yeni kullanılan iki eş anlamlı kelime ard arda getirilmiş olur. Tıpkı yazık-günah gibi.

“Han yorganı, kend içre meseldir, mitil olmaz!” (Şehriyar)

Türkçe açısından asla gerçek bir izahı olmayan, sadece Uygurları çağrıştırdığı söylenen uydurma “uygarlık” kelimesinin, şehir-medeniyet ilişkisini kavramamızı imkânsız kıldığını belirtmeden geçemeyeceğim.

Medeniyetler şehirlerde teşekkül etti, medeniyetler şehirlerle anıldı. Tarih boyunca medeniyet merkezi olan şehirlerden her birinin adı anıldığında, tarihin, insanlık maceramızın muhtelif safhaları hatırlanmış olur.

Her bir kelime, her bir isim tarihin derinliklerinden bugüne nice remizler taşır. Nice efsaneler, nice hakikatler anlatır. Yaşananların, yaşanmakta olanların zihnimizdeki aksi insan olarak varlığımızın en yüksekten en alçağa gel-gitleridir.

Her medeniyet merkezi şehir, geçmişten geleceğe akan bir nehirdir, yani değişen sürekliliktir. Bu akış bize dünya var oldukça hiçbir şeyin durağan olamayacağını anlatır. İnsanoğlu bu akış içinde olup biteni anlamağa ve bu dünyada varoluşunu anlamlandırmağa çalışır.

Yûnus Emre şöyle söyler:

Bu dünyânun meseli bir ulu şâra benzer

Velî bizüm ömrümüz bir tîz bâzâra benzer

Her kim bu şâra geldi bir lahza karâr kıldı

Girü dönüp gitmegi gelmez sefere benzer

Bu dünyanın örneği bir büyük şehre benzer, bizim ömrümüz ise bir acele, çabuk görülen pazar gibidir. Bu şehre kim gelip bir an durdu ise, geri dönmek istemediği bir sefere çıkmış olur…

Bu şârdan üç yol çıkar biri cennet biri nâr

Birisinün arzûsı maksûd dîdâra benzer

Bu şehirden çıkan üç yolun biri cennete, biri ateşe (cehenneme) gider, üçüncüsünün maksadı didara (Allaha) varmaktır.

Yûnus’un dünyayı büyük bir şehre benzetmesi boşuna değildir. İnsan bir imtihan alanı olan dünyaya düşer. Zamanı mahdutdur, hızlı görülen bir pazarda gibidir. Fakat o hiç gitmeyeceğini sanır. Ve bu imtihan alanında insan cennete veya cehenneme doğru gider. Bir yol daha vardır, Allah’a ulaşmaktır…

Ankaralı Hacı Bayram Veli şair sıfatıyla tanınmaz ama türkçenin en yakıcı birkaç şiirini söylemiştir. O dilimizin sırlarla dolu bir şehir şiirinin de sahibidir, kendisi şair olmadığı halde şiiri gerçekten büyüktür. Bu esrar dolu şiiri okumak, bir zihin tazelemesi yapmak demektir:

Çalabım bir şâr yaratmış/ İki cihan âresinde
Bakıcak didar görünür/Ol şârın kenaresinde

Nâgehan ol şâra vardum/Ol şârı yapılur gördüm
Ben dahi bile yapıldum/Taş ü toprak âresinde

Ol şârdan oklar atılur/Gelür ciğere batılur
Ârifler sözü satılur/Ol şârın bazaresinde

Şagirdleri taş yonarlar/Yonup üstâda sunarlar
Çalabun ismin anarlar/Ol taşun her pâresinde

Bu sözü ârifler anlar/Cahiller bilmeyup tanlar
Hacı Bayram kendi banlar/Ol şarın menâresinde

Derler ki, iki cihan arasında yaratılan şehir “kalb”dir. Cisim ve ruh ise iki cihan. Kâbe kalbin sûreti olduğuna göre ve iki cihan arasında, yani doğu ve batı arasında bulunduğuna göre, kastedilen Kâbe de olabilir…

Hacı Bayram Veli bilinen mânada “şair” değildir dedik. Söyledikleri mecazdan öte, remizler, mazmunlar ve sırlar ihtiva eder. Tasavvuf ehlinin diliyle, “coşkun bir deniz ve tılsımlanmış sır”dır o.

Mutasavvıflar bu şiiri Akşemseddin’den beri çokca şerh etmiştir. Onların verdikleri mânaları anlamak iktidarından yoksun kaldığımız bir devirdeyiz. Zihnimiz ne o derinliğe ve ne o genişliğe ve ne de o kesafete, yoğunluğa sahip. “Bilmeyüp tanlıyor”uz, hayretlere düşüyoruz…

Bu yüzden Hacı Bayram’ın şiirini ancak düz bir şekilde okuyabiliyoruz.

Allah’ın iki cihan arasında yarattığı şehir, insan olmalıdır. Yunus’un diliyle: İşbu vücud şehrine bir dem giresüm gelür

O emribilmarufa uyarsa, kendini aşarsa, kemale ererse, “dîdarı”, Hakkın cemalini görür.

İnsan elinde olmadan ve ansızın dünyaya gelir. Bu “nâgehan”lık sonuna kadar devam eder. Bu geçici vatanda taş ve toprak arasında bina yapılır gibi, yapılır; şekillendirilir insan oğlu…

Ya da bu şiiri, bir şehrin kuruluşu, teşekkülü gibi yorumlayabiliriz. Bir şehir kurulmaktadır, bu şehri yapanlar da bu inşa sürecinde yapılmakta, şekillenmektedir. Dünyadaki varlığımızın etkileşimli bir hal olduğunda şüphe yok.

Hacı Bayram Veli bu yapma, yapılmayı bizzat tecrübe etmiştir. İlmiye mensubu iken, müderrisken tasavvufa meyletmiştir. Kendi mütevazı tekkesini, mescidini, bağlılarıyla, müridleriyle birlikte kendi elleriyle inşa etmiştir. Ve minaresinden ezan okur gibi, fikirlerini yaymıştır.

Ankara’daki her yapılış hamlesinde ya Hacı Bayram’dan hiza tutulmaktadır ya da onun zıddından… Fakat o zıdddını bile dönüştürecek esrarlı bir güce sahiptir.

“Şehir tarihi” deyince en önce Evliya Çelebi’yi hatırlamamız gerektiğini düşünenlerdenim. Bu mübarek seyyahımız sahanın bütün yönlerinde öncüdür. Araştırmasında da edebiyatında da düşüncesinde de. Onun verdiği bilgiler, onun şehirlerle ilgili tanımlamaları bugün de bize kılavuzluk ediyor. Velhasıl Evliya Çelebi’nin veliliğinden şüphe yoktur!

Osmanlıda şehir edebiyatının şehrengizlerle bir tür halini aldığı dönemden sonra, modern dünya ile karşı karşıya kalan yazarlarımızdan şehir tefekkürü ile temayüz eden Yahya Kemali unutmamalıyız. O şehir ve medeniyet ilişkilerini medeniyetimizin bize mahsus muhtevasını ve bu muhtevayı en mükemmel biçimde ortaya koyan İstanbul’u merkeze alarak fikriyatını ördü. Bunu şiirinde yaptığı gibi, nesrinde de yaptı. Talebesi Tanpınar da onun izinden gitti. Beş Şehir’le şehir edebiyatımızda bir çığır açtı.

Biz şehir kelimesini benimseyene kadar “balık” kelimesini kullanmışız, “ordu” kelimesini kullanmışız. Balık, balçık aynı kökten geliyor. Ortaasya’da, Türkistan’da taş fazla bulunmadığı için, kaleler çamurdan, kerpiçten yapılıyor. Muhtemelen ondan böyle demişiz. Ordu, karargâh.. Göçebe bir toplum olduğumuz için ancak ordu olduğumuzda yani karargâh kurduğumuzda sabitleşmişiz. Arapça “Medine” kelimesi biraz özel bir isim gibi durduğundan olmalı, farsça şehir kelimesini benimsemişiz.

Biz, doğudan batıya bir seyir halinde bulunup çok sayıda şehri emanet olarak aldık. Fethettiğimiz, emanet olarak aldığımız şehirlerdeki umran eserlerini de sahiplendik, yaşattık. Bunların içinde en mühimi Ayasofya’dır. Âdeta Ayasofya’yı kendimiz inşa etmiş gibi benimsedik ve bugüne kadar gelmesine de vesile olduk. Belki bu şekilde benimsemeseydik -ki efsanelerini bile benimsedik- Ayasofya yaşayan bir âbide olmayacaktı.

Şehir insanların ortak mekânı… Ancak şehirlerde kültür, medeniyet, ilim neşvünema bulabilir.

21. yüzyılın ilk çeyreğindeyiz ve Türkiye’nin şehirlerinin âdeta yeniden kurulduğunu görüyoruz.

1950’lere kadar şehirlerimiz, çehresi fazla değişmemiş şekilde bize intikal etti. 1950’den sonra Demokrat Parti devrinden seksenlere hayli değişme oldu şehirlerimizde. Ama Turgut Özal’dan sonra ve bilhassa 1990’lardan itibaren ve nihayet 2000’lerde şehirlerin çehresi çok değişti.

Bu değişmeyi iyiye mi yormalıyız kötüye mi? O gerçekten de üzerinde konuşulması gereken bir husus. Biz ne belediye başkanıyız ne de devlet yöneticisiyiz. Biz şehirlere başka türlü bakıyor ve diyoruz ki “şehirleri yenilerken baltayı ayağımıza vurduk, taşa değil”.

Ayağımızı kestik, şehirlerimizi tahrip ettik. Yenisini de doğru dürüst kuramadık. Yani yeni daha güzel şehirler kurma konusunda da çok başarılı olamadık.

Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle diyor (atalarımız şehirleri nasıl kuruyorlardı sorusuna cevap gibi âdeta): “Cedlerimiz ibadet eder gibi yapıyorlardı.” İ̇badet eder gibi yaptıkları şehre onun verdiği örnek Bursa’dır.

Şehirden, medeniyetten söz ederken merhum Turgut Cansever’i de anmadan geçmeyelim. Son büyük bilge mimarımız, o da diyor ki; “idrak seviyemize göre inşa ederiz.” Demek ki bizim 500 yıl önceki idrak seviyemiz daha yüksekmiş. Şimdi bu seviyede irtifa kaybı görüyoruz. Bunu asla lâf olsun diye söylemiyoruz.

Aslında biz şehirlerimizi son 40-50 yılda kentleştirdik. Ve şehirlerimizi batı türkçesinde köy manasına gelen “kent”e dönüştürdük, yani büyük köyler haline getirdik. Yani köyümüzde olmayan konfor rahatlık var, ama o eski aşinalıklar o eski sıcaklık ve şehrin unsurlarının yerini bulması itibariyle aynı şeyleri söylememiz mümkün değil.

Şehirlerimiz büyük ölçüde fizikî büyümenin sınırına ulaştılar, hatta bazıları bu sınırları çiğneyerek büyüdü. Türkiye’nin nüfus artış hızının duraklaması, muhtemelen geleceğin şehirlerinin daha fazla kalabalık olmasını gerektirmeyecek. Belediyeler, her defasında şehre katılan yeni nüfus için alt ve üst yapıyı değiştirmek zorunda kalmayacak. İşte asıl nitelikli belediyecilik o zaman başlayacak. Belediyeler sosyal ve kültürel belediyeciliğin kıymetini şimdiden idrak ederlerse bu yakın geleceği daha başarılı yönetebilecekler.

Şehirlerin dönüşümü, geleceğin Türkiyesini belirleyecek. İnsana yatırım, sadece onun karnını doyurmak, temiz ve bakımlı şehirlerde yaşatmakla sınırlı tutulamaz. Onun zihnini, manevî dünyasını dikkate alan uygulamalar, sağlıklı kültürel dönüşüm ve şehir kimliğinin sürekliliğini sağlama yönünde faaliyetler için daha fazla düşünmenin ve harekete geçmenin zamanıdır.

“Şehir”, tarihimizin kazandırdığı kelimelerden. Onu çok ve severek kullandık, “a”yı biraz uzatarak “şâr” dediğimiz de oldu. Yunus gibi “Kastım budur şara varam, feryad ü figan koparam” dedik. Fakat, 19. yüzyılda latince “civilisation” kelimesine karşılık bulmamız gerektiğinde, arapça “Medine” kelimesini esas aldık, “medeniyet” kelimesini icat ettik. O yüzden “medenî”, “şehirli”den öte bir anlam taşıdı.

Şehir tasavvurumuz, diğer tasavvurlarımız gibi zamanla değişti elbette. Kendimize güvenimizi kaybettiğimizi, Ziya Paşa “diyar-ı küfürde kâşaneler, mülk-i islâmda viranaler gördüğünü” beyan ederek ortaya koymuştu. Ziya Paşa’nın viranelerini, ondan neredeyse yarım asır sonra gören ünlü mimar Le Corbusier, modern mimarî için hareket noktası olarak kabul etti.

Son yüzyılda çok az yeni şehir kurduk. Ama bütün eski şehirlerimizi yeniledik. “Yenileme”nin ne demek olduğunu herhangi bir tarihî şehrimizi gözlerimizin önüne getirerek kolaylıkla anlayabiliriz: En büyük yenilik, en fazla yıkımla sağlanabilmiştir!

İktisadî olarak gelişen şehirler daha fazla tahrip oldu. Tahribat, ekonomik gelişmeyi taşıyan muhafazakâr, sağ belediyeler tarafından daha fazla yapıldı. Şehirlerimizin imar hamleleri ile tahrib edilmeyen veya korumaya alınan kesimleri yıkılmaya terk edildi. Az zamanda onlardan kurtulacağız, fakat kurtulduktan sonra bu topraklarda yüzyıllar boyu nasıl bir hayat yaşadığımızı anlatacak maddi delillerimiz de kalmayacak.

Muhafazakâr belediyelerin bu hâli fazla önemsemediklerinden şüphe etmiyoruz. Tarihi bir şekilde ortadan kaldırınca, tarihten kurtulmayacağımızdan da şüphemiz yok. Eğer biraz şüphemiz var idi ise şehirlerimizde ortaya çıkan yeni “tarihî” eserlere bakmamız yeter!

Son zamanlarda belediye reislerimiz tarihe imza atma meraklarını en üst seviyeye yükselttiler. Birisi, altınboynuzlu köprüler yaptırmak istiyor, diğeri uçak şeklinde lokanta veya mevlevi dervişi biçiminde büyük binalar yapmaya kalkıyor. Bütün bunları şehir sembolü olsun diye yapmaları da şehir sembolünün ne demek olduğunun hiç bilinmediğini gösteriyor. Şehir sembolleri, o şehrin en büyük yapıları olmaz ekseriya. Mesela İzmir’deki gibi küçük, zarif bir saat kulesi olabilir! Tarih yeniden kurulmaz, ama tarihe, tarihteki bir olaya atıfta bulunan eserler yapılabilir. Topkapı Sarayında Revan Köşkü ve Bağdat Köşkü, tarihî olayları hatırlatmak için yapılmıştır. Fakat bunlar Revandaki veya Bağdattaki bir eserin kötü kopyaları değil, birinci sınıf eserlerdir!

Şehir bizim en sürekli ve kadim muallimimizdir, öğreticimizdir. Onda yaşarken çok şey öğreniriz. Tarihî bir şehirde yaşayanlar, o şehrin geçmişini, birikimini, yani hafızasını okuyabilirlerse, yaşadıkları şehrin ruhuna nüfuz edebilirler. Şehrin ruhunu kavrarsak, şehirlilerin ruh sağlığını korumakta da başarılı oluruz. Şehirlerimizin tahrip edildiğinden yakınmıştık. Aslında tahrib olan zihnimiz. Zihnimiz, iyiyi, güzeli, estetik olanı, şehir ve kültürün içinde anlam taşıyanı seçemez oldu.

Bir nebze terim meselesi üzerinde de durmak istiyorum. Şehirle, şehircilikle ilgili kelimeleri bir zamanlar TDK “kent” kelimesinden türetti. Kentli, kentililik, kentleşme, kentsel, kentsoylu… Tek parti devrinde bunlar yerleştirilemedi, bu partinin zihniyetine karşı olmak iddiasındaki partiler ise, farkınd olmadan yerleştirmek için elinden gelen gayreti esirgemiyor.

Şehirlerde yaşıyoruz, fakat “kent terminolojisi” ile işlerimizi yürütüyoruz! “Kentsel dönüşüm”ü anlamaya çalışırken, şehir kelimesi ile yapılan terimlerin anlaşılabilirliği karşısında kentli terminolojinin muğlaklığı dikkatten kaçırılmamalı.

Aktarım (temlik), alçak düzen bölgesi (alçak imar nizamı), barksız odası (bekâr odası), bayındırılmış toprak (imar görmüş arsa), bayındırım akçası (imar harcı), anakent (büyükşehir), bayındırım kurulu (imar komisyonu), belirtim (şerh), boşaltma (tahliye), kent tasarcısı (şehir plancısı), kentçi (şehirci), kentçilik (şehircilik), kentsellik (şehşehrilik), kentli (şehirli) kentlilik (şehirlilik), kentsel (şehrî), kentdaş (hemşehri)…

Sahih ve ortak bir dil oluşturamazsak, meramımızı dosdoğru ifade edemezsek, yapacağımız işin akıbetinden endişe etmeliyiz.

Evet, şehirlerimizin “Kentsel dönüşüme” değil,” ıslah”a ihtiyacı var! Yapılacak olan şehir ıslahıdır!

6. Şehir Tarihi Yazarları Kongresi, bu konuların tarihî derinlik ve edebî yoğunlukla ele alınıp konuşulduğu, tartışıldığı bir zemin olarak görülmeli. Bu kongrelerin altıncısını yapıyoruz, bu yüzden rahatlıkla gelenekleştiğini söyleyebiliriz.

Ankara’dan, Konya’dan, Urfa’dan, İstanbul’dan, Mardin’den şehir tarihini, edebiyatını konuşuyoruz. Dünden konuşuyoruz, fakat sözümüzü yarına söylüyoruz.

6. Şehir Tarihi Kongresi’nin tarihi Harput’un varisi Elazığ’da yapılmasını değerli valimizin konuya ilgisi yanında sayın Belediye Başkanımızın ev sahipliğini üstlenmesine borçluyuz.  Her iki şehir yöneticimize de müteşekkiriz. Türkiye’nin köklü üniversiteleri arasında yer alan Fırat Üniversitesi’nin desteğini de şükranla anıyorum.

Daha çiçeği burnunda bir şubemiz olan Türkiye Yazarlar Birliği Elazığ şubesinin böyle bir muazzam faaliyeti üstlenmesi her türlü takdirin üstündedir. Hem şubemizin yöneticilerine hem de İzzet Paşa Vakfı yöneticilerine teşekkür ediyorum.

İlk beş kongrenin kitaplarını yayınladık. Altıncısını da inşaallah kısa süre içinde yayınlayacağız. Böylece şehirle ve medeniyetle ilgili bir makaleler külliyatı, kütüphanesi oluşturuyoruz. Bütün emek verenlere şükran borçluyuz.

Burada Elaziz’in bir evladına, bir şahsiyetine gösterdiği örnek vefayı, yani şehirli tavrı da hatırlatmamız gerekiyor. Bu faaliyetin yapıldığı bina şiirle iştigal eden bir doktorun adını taşıyor: Ahmet Tevfik Ozan. Ahmet bey, 1980’lerden beri tanıdığımız bir dostumuzdu, Türkiye Yazarlar Birliği’nin eski üyelerindendi. Ankara yılları dışında da irtibatımız sürmüştü. Nihayet 2018’de Elazığ’da yaptığımız Şehir Kültürü Kültürlü Şehir sempozyumu vesilesi ile tekrar beraber olduk. Bize Şiirimin ABC’si isimli toplu şiirler kitabını hediye etmişti. Rahmetler diliyorum ve onun bir kaç mısraı ile sözlerimi bitiriyorum:

Ardıç dalı, ardıç dalı!

Sen yalnızsın, ben sevdalı!

Söylesene ne yapmalı?

Bu haber toplam 394 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim