• İstanbul 17 °C
  • Ankara 14 °C

Dr. Nazif Öztürk: Geçmişten Günümüze İstiklâl Marşı'nın Yazıldığı Mekân Tâceddin Dergâhı

Dr. Nazif Öztürk: Geçmişten Günümüze İstiklâl Marşı'nın Yazıldığı Mekân Tâceddin Dergâhı
Son yıllarda Mehmed Âkif, İstiklâl Marşı ve Marşın yazıldığı mekânla ilgili spekülasyonların artması ve değişik görüşlerin ortaya atılması; bu meselenin mikro tarihçilik esaslarına göre, derinlemesine araştırılması zaruretini gündeme taşıdı.

İstiklâl Marşı ve O'nun şairi hakkında çok sayıda kitap ve makale telif edildiği halde, bugüne kadar istiklâl Marşı'nın yazıldığı mekânla ilgili belgelere dayalı müstakil bir araştırma yapılmamıştır.

Mehmed Âkif, İstiklâl Marşı ve istiklâl Marşı'nın yazıldığı mekân hakkında ortaya atılan görüşler, doğrudan istiklâl mücadelemizin ve bağımsızlığımızın simgesi, anayasal millî mutabakat metnimiz olan İstiklâl Marşımızı ilgilendiriyor. En hassas noktamızdan girilerek ülkenin birlik ve bütünlüğü konusunda genç kuşakların kafaları karıştırılıyor; âdeta bir milletin mukavemet noktaları aşındırılmak isteniyor.

Bu plânlı saldırıların sebebi ister bir milletin dayanak noktalarını sarsmak, isterse kendi ailesine paye çıkarmak olsun; tarihin bir kesitini arzu ettikleri gibi gösterme eğiliminde olan bu kesimlere, İstiklâl Marşı'nın yazıldığı mekânla ilgili bilgi noksanlığımız ve en hassas konularda dahi genelleme alışkanlığından kurtulamayışımız, fırsat ve imkân tanımaktadır. Oysa bilgi tozlu arşiv vesikalarında, kültür ise teferruatlarda gizlidir. Yediden yetmişe bir milletin topyekûn bağımsızlık mücadelesinin manevî kahramanı, bir ölüm kalım savaşını mısralara aktararak destanlaştıran ve tarihe belge bırakan Mehmed Âkif Ersoy (1873-1936) hakkında hassasiyeti olan çevrelerden bugüne kadar herhangi bir isteklinin çıkmaması, bu meselenin en yetkilisi olmadığım halde konunun aydınlatılması görevinin benim üzerimde kalmasına sebep oldu. Kanımca ilk yapılması gereken iş, müphem konuları sorular halinde ortaya koymaktır. Trabzon mebusu Ali Şükrü (1883-1923) ve on iki yaşında olan oğlu Emin'le birlikte Mehmed Âkif 24 Nisan 1920'de Ankara'ya geldiğinde onları bir karşılayan olmuş mudur, olmuşsa bu kimdir veya kimlerdir? Mehmed Âkif'in Tâceddin Külliyesi'nde kaldığı binayı kim ona tahsis etmiştir? Tahsis edilen binanın vasfı nedir ve Âkif hangi tarihler arasında bu mekânda kalmıştır? Burada ikamet ettiği dönem, İstiklâl Marşı'nın yazıldığı tarihi kapsamakta mıdır? Burada tek başına mı kalmıştır, oda arkadaşları var mıdır, varsa bunlar kimlerdir? Bir an için Tâceddin Camii imamı Tevfik Eloca'nın Mehmed Âkif'i Ankara'ya gelişinde karşıladığını ve evinde birkaç gün misafir ettiğini2 doğru kabul etsek bile, o dönemde Tâceddin Külliyesi'nin diğer birimlerinde başka görevliler var mıdır? Diğer bir ifade ile külliyede camiden başka müessesât-ı hayriyeden bir hizmet binası mevcut mudur, mevcutsa bu bina dergâh mıdır ve hizmete açık mıdır? Dergâhın başında resmî tevcih kararı ile atanmış bir şeyh efendi bulunmakta mıdır, şayet böyle görevli bir kişi varsa bu şahıs kimdir? Tâceddin Dergâhı hangi tasavvuf ekolüne mensuptur? Ne zaman tesis edilmiştir ve kimler burada görev yapmıştır? Mimarî yapısı ve türbe kapısı üzerindeki kitabeden bugünkü yapıların II. Abdulhamid (1877- 1909) döneminde 1319/1901 tarihinde yapıldığı bilinmektedir. Daha önceki durumu nasıldır? Tâceddin Külliyesi hangi yapılardan meydana gelmektedir? Günümüzde M.Âkif Ersoy Müzesi olarak kullanılan bina ne zaman ve hangi amaçlarla yapılmıştır? Orhan Karaveli'nin iddia ettiği gibi cami imamına ait bir meşruta mıdır, yoksa yaygın bir şekilde ifade edildiği gibi dergâh binası mıdır? Bu ve benzeri sorulara İlmî namuskârlıkla ve belgelere dayalı olarak verilecek cevaplar, şimdiye kadar bizim için yeteri kadar açık olmayan pek çok hususun aydınlatılmasını sağlayacaktır. 

I. Tâceddin-i Velî'nin Kimliği ve Ankara'ya Gelişi

a.Tâceddin-i Velî'nin Kimliği

Halk arasında dolaşan yaygın rivayetlere göre Kanunî (1520-1566) döneminde, Azîz Mahmûd Hüdâyî (ö.1038/1628) ile birlikte Bursa'da Mehmed Muhyiddin Üftâde (1490- 1580) hazretlerinin yanında tasavvufî eğitimini tamamlayan Tâceddin-i Velî Ankara'ya gelmiş, yedi yıl kadar Karalar Köyü'nde ikamet ettikten sonra tekrar şehir merkezine dönmüş ve tesis ettiği Hamamönündeki Tacî/Celvetî Dergâhı'na yerleşmiştir3. Tâceddini Velî'yi çok seven Ankara halkı ona "Tâceddin Sultan" unvanını uygun görmüştür. Halk rivayetleri arasında yer alan bu bilgilerden Tâceddin-i Velî'nin Bursa'dan Ankara'ya geldiği hususu ile4, daha sonra üzerinde duracağımız başka rivayetlere rağmen5 tarikat usulünün Celvetî oluşunun haricindeki diğer rivayetleri belgelere dayalı olarak doğrulamak bugün için mümkün görülmemektedir. Tâceddinzâde Mustafa'nın babasının Tâceddin olduğu kesin olmakla birlikte, baba Tâceddin'in kim olduğu, tasavvufla alakasının bulunup bulunmadığı konularında bilgi sahibi olmadığımız gibi; Şakaik-ı Nu'maniyye Zeyilleri, Osmanlı Müellifleri dâhil biyografi kitaplarında ve Osmanlı kroniklerinde Tâceddin Mustafa hakkında da herhangi bir malumat mevcut değildir. Osmanlı6 ve VÂkiflar Genel Müdürlüğü arşivlerinde7 bulunan belgelerde, Tâceddin Külliyesi'nin bir vakfiyesinin bulunmadığı bildirilmektedir. Ancak müessesât-ı hayriyenin vakfiyesinin bulunmaması, bu yerlerin vÂkif olmadığı anlamına gelmemektedir. Çünkü hüccet, ferman, berat ve şahsiyet kayıtları vakfiye yerine geçmektedir8. Ayrıca belgelerde ve Ankara merkez hayrat kütük defterinde, söz konusu camii ve dergâhın Tâceddinzâde Mustafa'nın vakfı olduğu açıkça belirtilmektedir. Nitekim 62 pafta, 275 ada, 26 parselde 1285 m2 yüzölçümündeki Tâceddin Camii ve haziresi mazbut Tâceddinzâde Mustafa Vakfı adına kayıtlıdır9. Yeri geldiğinde daha teferruatlı bir şekilde anlatacağımız üzere Tâceddin Dergâhı selamlık binası, tapuda avlulu ahşap mektep olarak VÂkiflar Genel Müdürlüğü mülkiyetine geçmiştir10

Bir adedi Sadi Bayram'ın yayınladığı 1268/1851 tarihli nüsha" olmak üzere şu ana kadar çeşitli kütüphanelerin yazmalar bölümlerinden mikrofilmlerini temin ettiğim Tacî/Celvetî "evrâd-ı şerife" sayısı altı adede ulaştı12. Ufak tefek kelime farklılıklarıyla bu evrâd-l şeriflerin hemen tamamının giriş kısmında, " .. Tâceddin bin Tâceddin es-Seyyid Şeyh Mustafa kaddesallahu sırrehuma hazretlerinin te'lifât-ı aliyelerinden işbu evrâd-ı şerifeleri..."ibaresi yer almaktadır13. Bu ibarenin bittiği yerde besmele ile başlayan evrâd metninin başlığı"Hazâ Evrâd-ı Şerif-ı Tâceddin-i Velî" olarak kaydedilmektedir14. Elimizdeki nüshalardan birinde ise doğrudan “Evrâd-ı şerif Tâceddin bin Tâceddin Kaddese sırrehu" serlevhası yer almaktadır15. Ayrıca evrâd-ı şeriflerin giriş kısımlarında, belirli yer ve zamanlarda bu virdin okunmasının yararları anlatılırken “...Tâceddin bin Tâceddin es-Seyyid Şeyh Mustafa kaddesallahu sırrahuma hazretlerinin te'lifât-ı aliyyelerinden İşbu evrâd-ı Şerifeleri.. ,"’6 denilmek suretiyle Şeyh Tâceddin Mustafa'nın bir risalesinin bulunduğuna işaret edilmektedir. Nitekim müellifi yanlış tespit edilerek bu risale Ankara Belediye Dergisi'nde 1958'de yazılan bir makalede Enver Behnan Şapolyo tarafından tanıtılmıştır17. Tâceddin Dergâhı tasavvuf öğretisinin anlatıldığı ve henüz temin edemediğimiz bu risale, dört bölüm ve yüz küsur sayfadan ibarettir. Birinci bölüm, Tâceddinoğlu Şeyh Mustafa Ankaravî'nin evrâd-ı şerifidir. Şapolyo'nun ifadesine göre bu kısmı kaleme alan Tâceddin Dergâhı şeyhlerinden Osman Vâfî Efendidir. Bu bahis 1262/1845 tarihinde yazılmıştır, ikinci bölüm Şeyh Tâceddin Sultan'ın silsilenamesidir. Son zamanlara kadar dergâhta şeyhlik görevi yapanların adları yazılıdır. Eserde Şeyh Mustafa Efendi'ye ait kısa biyografiyi bu kısım teşkil etmektedir. Üçüncü bölüm Tâceddin Sultan'ın esrâr-ı İlâhisidir. Bu bahsin içinde şeyhlere ve ashâb-ı güzîne ait birçok menkıbe bulunmaktadır. Dördüncü bölüm ise, ilâhiyât-ı Tâcizâde'dir. Bu bölümün içi çok değerli şiirlerle doludur. Bu şiirler okunduğu zaman Tâceddinoğlu Şeyh Mustafa'nın büyük bir şair olduğu meydana çıkacaktır. Bu eser birTâcî Divanı'dir. Edebiyat tarihimizi zenginleştirecek bir mahiyet taşımaktadır18. Bölümlerin çok kısa tanıtımına ait bu cümleler bile risalenin önemini ortaya koymaktadır. Şapolyo'nun varisleri dâhil her yer ve zeminde risaleyi arama çalışmalarımız bundan sonra da devam edecektir. Küçük bir ayrıntıyı da belirtmeden geçmeyelim; risalenin yazarı, Şapolyo'nun ileriye sürdüğü gibi, Şeyh Derviş Muslu Ankaravî olmayıp, Şeyh Tâceddin Mustafa'dır. Şeyh Derviş Muslu Ankaravî risaleyi çoğaltan kâtip, eski tabirle risalenin müstensihidir. Sözü edilen risaleye henüz ulaşamamakla birlikte, araştırmalarımız sırasında elde ettiğimiz bir diğer yazma belge de, risalenin dördüncü bölümünde yer aldığı ve yüzlerce şiirden oluştuğu söylenen divandan bir bölümdür19. Diğer belgelerde olduğu gibi divançenin başlığında da "Divân-ı Tâceddin-i Veli kaddese sırrehu'l-celî, derdefîn-i hâk-ı 'ıtrnâk Ankara" ibaresi yazılıdır. Bu başlığa karşılık divançede yer alan on üç şiirin makta' beytinde "Tâceddinoğlu" ismi kullanılmaktadır20.

Diğer taraftan Osmanlı Arşivi'nda tespit ettiğimiz ve yazının ilerleyen bölümlerinde tahlil edeceğimiz belgelerdeTâceddîn Külliyesi ve Dergâhı'ndan bahseden belgelerde, es-Seyyid Şeyh Tâceddîn Mustafa için; bazen "Tâceddinzâde Mustafa Efendi"2', bazen " Medine-i Ankara'da defîn-i hâk-ı 'ıtrnâk olan meşâhir-i eizze-i kiramdan Tâceddînzâde-i Velî kaddese sırrahu'Tâlîhazretleri"22, bazen de "Tâceddinzâde-i Velî"23ya da doğrudan"Şeyh Tâceddin-i Velî"24 unvanları kullanılmaktadır. Şimdiye kadar tetkik edilip bilim çevreleri ve okuyucularla paylaşılmamış bu orijinal belgelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Tâceddin Külliyesi'ni vakfeden,Tâceddin Dergâhı'nı kuran,Tâcî/Celvetî evrâd-ı şerifini telif eden, Tâceddin Dergâhı tasavvuf anlayışını anlatan Tâcî Risalesini yazan ve Divançede yer alan şiirleri söyleyen es-Seyyid Şeyh Mustafa Tâceddin binTâceddin'dir. Bazen belgelerde ismi ve lakapları böylece açık bir şekilde yazılmakta, bazen de Ankaravî Şeyh Tâceddin Mustafa, Tâceddinzâde Mustafa, Tâceddinzâd-i Velî, Tâceddin-i Velî olarak zikredilmektedir. Kast edilen aynı şahıstır. Şimdiye kadar zannedildiği gibi Tâceddin-i Velî veya Tâceddin Sultan ayrı bir şahıs, Şeyh Tâceddin Mustafa ayrı bir şahıs değildir. Ayrı şahıslar olmadıkları gibi, tahminlerin aksine baba oğul da değildirler. Bir başka ifade ile babası Tâceddin olan, Ankara'da kendi adıyla anılan camiin batısında yer alan türbesinde metfun bulunan, Tâceddin Camii ve dergâhını yaptıran, geriye bıraktığı eserlerinden iyi bir eğitim aldığı anlaşılan, edebî ve şerl ilimlerin yanında Celvetî tekkelerinde seyr-i sülûkunu tamamlayan, Ankara'da inşa ettirip vakfettiği Tâceddin Dergâhı'nda posta oturan, hazırladığı Arapça evrâd-ı şerifle CelvetiliğinTacî kolunu kuran, yazdığı risale ile bu tasavvuf kolunun usûl ve erkânını açıklayan, kaleme aldığı İlâhi formundaki Türkçe şiirleriyle manevî coşkusunu edebî metinlere aktaran, coşkulu halleri ve manevî tasarrufları sebebiyle yakın çevresinin ve AnkaralIların sevgi ve bağlılığını kazanan, resmî kayıtlara “velî" olarak geçen, halkın gönlüne “sultan" olarak nakşedilen esas ismi Mustafa, ailesinden dolayı "Tâceddin" veya "Tâceddinzâde" olarak anılan, köken itibariyle Ankaralı olduğu için "Ankaravî" mahlasını kullanan şahıs aynı kişidir. Açık ve kapsamlı adı "es-Seyyid Şeyh Mustafa Tâceddin bin Tâceddin el-Ankaravî"dir. Tâceddinzâde Şeyh Mustafa, Tâceddinzâde-i Velî, kısaca Tâceddin-i Velî, Tâceddin Sultan da diğer isimleridir. Bir evrâd-ı şerifin başinda Şeyh Tâceddin Mustafa'nın "Tâceddinzâde" unvanıyla şöhret bulduğu açıkça yazılıdır25

Verilen bu bilgilerden sonra, Şeyh Mustafa Tâceddin bin Tâceddin'in kimliği konusunda tereddüde mahal kalmamıştır. Hiç kuşkusuz Şeyh Mustafa'nın babasının adı Tâceddin'dir. Kanaatimizce tasavvufla bir alakası bulunmamaktadır. Şimdiye kadar hakkında hiçbir bilgiye rastlayamadığımız baba Tâceddin kim veya kim olabilir? Tâceddin Sultan'ın Şeyh Mustafa'nın babası olduğu doğru olmadığı gibi, esas adının Tâceddin İbrahim olduğu ve Anadolu Selçuklu Devleti'nin son zamanlarında yaşayan Kayseri'de metfun Tâceddin-i Velî(ö.721/1321) soyundan geldiği26 de doğru değildir. Bu yanılgı, Tâceddin Sultan'ın Tâceddin Mustafa'nın babası olduğu ön kabulünden kaynaklanmaktadır. Yanlış yanlışı doğurmakta, tarihteki Tâceddin İbrahim'lerden esinlenerekTâceddin Sultan'ın esas adının İbrahim olduğu yakıştırması yapılmaktadır. İlmiye sınıfına mensup pek çok İbrahim Tâceddin'in yanında Anadolu toprakları üzerinde doğup yaşamış, her biri bir başka tasavvuf mektebinde yetişmiş, ayrı postlara oturmuş üç ayrı İbrahim Tâceddin-i Velî bulunmaktadır. Bu Tâceddin-i Velî'lerle karıştırılarak Ankaralı Tâceddin-i Velî'nin esas adının İbrahim olduğu söylenmiştir27. Bu üç İbrahim Tâceddin'den birisi Halvetî Şeyhi Pîr Muhammed Erzincanî'den icazet alan Kayserili İbrahim Tâceddin-i Velî(ö.721/1321)28, İkincisi Darendeli İbrahim Tâceddin-i Velî(ö.979/1571)29, üçüncüsü de Bursa Zeyniye Dergâhı Şeyhi ve bu şehirde metfun bulunan Tâcuddin İbrahim Karamanî'dirfö. 872/1467)30. Fakat Ankara'daki Tâceddin Sultan ile bir alakaları bulunmamaktadır31. Şeyh Tâceddin Mustafa’nın doğum ve ölüm tarihleri bilinmediği için mülahazat hanesi açık tutulmakla birlikte, doğma büyüme Ankaralı olan, ilmiye sınıfına mensup, çeşitli medreselerde müderrislik yapmış, Bursa Kaplıca Medresesi Müderrisliğinden Ankara Müftülüğüne tayin edilen ve bu görevde iken 1018/1609 tarihinde Ankara'da vefat eden Tezkireci Tâceddin32'in, Şeyh Efendi'nin babası olması büyük bir olasılıktır. Zira diğer tahminlere göre bu düşünce daha yüksek bir ihtimal olarak karşımızda durmaktadır. Şayet bu tahminimiz doğru ise, Tâceddin Mustafa'nın XVII. yüzyılın ilk yarısında Bursa'dan Ankara'ya geldiği tezine ve halkın yaygın kanaatine de uygun düşmektedir33. Diğer taraftan babası Ankaralı olduğu için, Şapolyo'nun ifadesinin aksine34, doğru ve haklı olarak Ankaravî mahlasını kullandığı da ortaya çıkmaktadır. 

Tahminimizi doğrulayan bu hususlara rağmen yanılma ihtimalini açık tutmamızın sebebi, daha sonra bu konu üzerinde çalışma yapacak araştırmacıları şartlandırmamak ve Şeyh Efendi'nin vefatının kesin tarihi bilinmediği ve 1130/1717'deTâceddin Mustafa türbesine türbedar olarak tayin edilen Abdurrahman35'ın ilktürbedar olup olmadığı da belli olmadığından, alışılmış kuşaklar arası mesafeden baba ile oğlun ölüm tarihlerinin daha uzun görülmesindendir. 

b. Tâceddin-i Velî'nin Ankara'ya Gelişi 

Enver Behnan Şapolyo'nun Tacî risalesinden aktarma yaparak belirttiği gibi silsilenamede Şeyh Mustafa Tâceddin'in Bursa'dan Ankara'ya geldiği açıkça belirtilmektedir36.0 halde Şeyh Tâceddin-i Velî'nin Bursa'dan Ankara'ya geldiğinde hiç kuşku yoktur. Açıklanması gereken nokta Şeyh Efendi'nin nereden geldiği değil, ne zaman Ankara'ya geldiğidir. Gerek Osmanlı ve gerek VÂkiflar Genel Müdürlüğü arşivlerinde bulunan belgelerde, Tâceddinzâde Mustafa'nın camii ve zaviyesini, Hamamönü mevkiinde Tekke Ahmet Mahallesinde Şeyh Paşa Zaviyesi yerine yaptırdığı kayıtlıdır. Osmanlı Arşivi'ndeki belgede "Tekke Ahmet Mahallesi Şeyh Paşa Zaviyesinde bina eylediği cami-i şerif ve zaviyesi vakfı"37 ndan, VÂkiflar Arşivinde bulunan atik şahsiyet kayıt defterinde "Ankara'da Tekke Ahmet Mahallesinde bulunan Şeyh Paşa38 Zaviyesi derununda Tâceddinzâde Mustafa Efendi'nin cami-i şerifi ve zaviyesi vakfı"39 ndan bahsedilmektedir. Burada karşımıza bir soru daha çıkmaktadır. Şeyh Paşa Zaviyesi'ne ne olmuştur da, Şeyh Tâceddinzâde Mustafa buraya yenibaştan camii ve zaviye yaptırmıştır? Şerafettin Turan sonradan basılan bir konferansında, "767O'luyıllarda Karakaş Ahmet diye bir Celali Ankara'yı kuşatır, istediği parayı alamayınca surlardan içeri girer ve Anafartalar Caddesi'nden başlayarak Samanpazan'ndan Karacabey Külliyesi'ne kadar uzanan bir çizginin sağında kalan bütün yerleri yakıp yıkar. Onun harap ettiği bu yerleri onarmak için Ankaralılar 40-50 yıl uğraşmak ve gerekli parayı bulmak zorunda kalırlar'"10 der. Buradan anlaşılıyor ki, Şeyh Paşa Zaviyesi Karacabey Külliyesi'ne kadar uzanan bütün Hacettepe semti ile birlikte 1610'larda yanmış ve arsa haline gelmiştir. Diğer taraftan Ankara merkezinde Bazâr-ı Ganem çarşısında Arslan Ağa ibni Muslu tarafından yaptırılan ve vakfiyesi4' 1075/1665 tarihini taşıyan Muslu Paşa Hanı gelirinden Tâceddin Camii'ne yardım yapılması öngörülmektedir42. Bu demektir ki, camii başta olmak üzere Tâceddin Külliyesi 1665'lerden önce inşa edilmiş ve hizmete açılmıştır. Bu durumda, Şeyh Tâceddin Mustafa'nın sözkonusu tarihten önce Ankara'ya gelmiş olduğu ve buraya camii ve zaviyesini 1610 ile 1665 yılları arasında yaptırdığı anlaşılmaktadır. ilk türbedar olup olmadığı kesin olmamakla beraber, Abdurrahman isminde bir şahsın 1130/1717'de Şeyh Tâceddin Mustafa'nın türbesine türbedar tayin edildiğini dikkate aldığımızda, en azından bu tarihten önce camii ve zaviyenin inşa edilip hizmete açıldığını ve Şeyh Efendi'nin vefat etmiş olduğunu söyleyebiliriz. Hatta binaların hizmete açılmasından sonra Şeyh Efendinin Tacî Evrâdı'nı hazırlayacak, risalesini 1147/1734'de43 yazacak ve divanını oluşturacak kadar zamanının olduğunu da rahatlıkla belirtebiliriz. Elimizde söylediğimiz bu hususları kanıtlayan ve kesin tarih bildiren şimdilik başka belgeler ve deliller olmasa da, yaptığımız bu tahliller ışığında, Şeyh Tâceddin Mustafa Efendi'nin Ankara'ya 1650'lerden önce geldiğini ve XVII. yüzyılın ilk yarısında Tâceddin Külliyesi'nin yapılaşmasını tamamlayarak vakfını oluşturduğunu ve müessesât-ı hayriyeyi hizmete açtığını söylemek, sanırım artık yanlış olmayacaktır.

II. Tâceddin Külliyesi ve Sağlanan Gelirler 

a. Tâceddin Külliyesi 

Gerek mimarî özellikleri ve gerekse kullanılan malzemeler ve hepsinden daha önemlisi türbe kapısının üzerindeki II. Abdulhamid'in tuğrası altında yer alan dört satırlık kitabeden mevcut yapıların XIX. yüzyılın son senelerinde inşa edildiği anlaşılmaktadır. Burada cevaplandırılması gereken soru, bu yapıların önceki hallerinin nasıl olduğu ve kim tarafından ne zaman yapıldığıdır. Tâceddin Külliyesi binalarının ilk inşasının XVII. yüzyılın ilk yarısında yapıldığını tahmin ettiğimizi yukarıda ifade etmiştik. Binaların ilk şekillerinin nasıl olduğu, hangi tür malzeme ile inşa edildiği, mimari şekilleri ve ihtiva ettiği birimler hakkında maalesef bugün itibariyle ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. VÂkiflar Genel Müdürlüğü, Abide Dairesi'ndeki tescil dosyasında bulunan Sanat Tarihçisi Ekrem Şentürk'ün 28.01.1963 tarihli raporunda, "camiin ilk şeklinin toprak ve ahşaptan ibaret olduğu" yazıhdtd4. Ekrem Şentürk, kaynak göstermeden yaptığı bu tespitten sonra, II. Abdulhamid döneminde yapılan bugünkü camiin mevcut durumunu anlatmaktadır. Ulaşabildiğimiz belgeler itibariyle cami, türbe ve zaviyenin onarımına dair ilk belgeler, II. Abdulmecid (1839-1861) dönemine rastlayan 1261/1845 tarihini taşımaktadır. Bu belgelerde tamire muhtaç olan birimler sıralanırken camii, türbe, dergâh ve derviş odalarından söz edilmektedir. Ankara imar Meclisi'nin 2 Şaban 1261/1845 tarihli mazbatasında, "Ankara'da defîn-i hâk-ı 'ıdırnâkı feyz olan Hacı Bayram-ı Velî kaddese sırrahu'l-celî hazretlerinin ve Tâceddin-i Velî hazretlerinin türbe-i şerif ve cami-i şerifleriyle Mevlevi Tekkesi'nin mürûru eyyâm ile ba'zı mahalleri harâb olmuş ve ba'zı mahallerinin dahi tevsi've termimiyle ba'zı ebniyenin ilâve-i inşası îcâb etmiş olduğundan" bahsedilmektedir45. Aynı belgenin Tâceddin Külliyesi ile ilgili bölümünde ise şu hususlar yer almaktadır: " ..Tâceddin-i Velî hazretlerinin dahi hânigâh-ı feyz-i iktinahları tamiri ile türbe-i şerifinin bi'Ticâb tevsi'i ve ilavesi; iktiza eden fevkâni iki oda ve tahtânî bir kahve ocağını müştemil "kasr-ı ebniye"inşası ile fukarâ odası ve taşra(daki) türbenin ta'miri"46 denilmektedir.

Belgede yer alan bu bilgilerden her dergâhta olması gereken hanigâh binası, derviş odaları, aynı zamanda zikirhane olarak da kullanılan camii, bu belgede tamire ihtiyaç göstermediği için zikredilmeyen mutfak ve taamhane, şadırvan, çeşme, lavabo, külliyenin banisine ait türbe, bu yerle alakası olan kimselerin defnedildiği hazire gibi birimlere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Burada saydıklarımıza ilaveten şeyh efendinin aile fertleriyle birlikte ikamet ettiği haremlik (meşruta-Lojman) ve misafirlerin kabul edilip ağırlandığı, çay kahve ısmarlandığı sohbetler edildiği selamlık (bir bakıma şeyh efendinin ofisi diyebileceğimiz) binaların da bulunması gerekir. Belgelerin tetkikinden sözü edilen yapıların onarıma ihtiyacı olduğu, vatandaşlar ve ilgililer tarafından Ankara İmar Meclisi'ne iletilmiş, bu istek doğrultusunda Hüseyin, Süleyman ve Mustafa isimlerindeki mühendislerden oluşan bir teknik heyet görevlendirilmiş, bu teknik heyetin bakım ve onarımın gerekli olduğuna dair tuttukları 29 Muharrem1261/1845 tarihli rapor üzerine47, Vali Paşa'nın başkanlığında toplanan İmar Meclisi, 2 Şaban 1261/1845 tarihinde konuyu görüşerek olumlu mütalaa ile karar altına almış ve gereği yapılmak üzere Sadaret'e arzetmiştir48. Gerek meclis kararından ve gerekse Ankara imar idaresi mühendislerinin raporlarından bu tarihe kadarTâceddin Dergâhı selamlık binasının olmadığı, ancak ihtiyaca binaen inşasının gerektiği anlaşılmaktadır49. Bu belgelerde istenilen onarım basit bir tamir ve restorasyondan ibaret değildir, insanların gönlünü aydınlatan, manevi feyiz kaynağı olan hanigâhın tecdidi, türbenin genişletilmesi ve gereken ilavelerle yenilenmesi, misafirlerin kabul ve ağırlanması için üst katta iki oda, girişte bir kahve ocağı, kiler ve servis odasının yer alacağı küçük bir köşk (kasr-ı ebniye) inşa edilmesi istenmektedir. Daha sonra üzerinde duracağımız üzere, yeni baştan yaptırılması istenen bu bina diğer onarımlarla birlikte inşa edilerek şeyh efendinin hizmetine sunulmuştur. Günümüzde bu yapı M. Âkif Ersoy Müzesi olarak kullanılmaktadır. 

Eşref Edibin, M. Âkif'in ikametine tahsis edilen ve içerisinde İstiklâl Marşı'nı yazdığı binayı tarif ederken anlattığı hususlarla belgede verilen bilgiler tamamen örtüşmektedir. Bu selamlık binasını anlatırken Eşref Edib aynen şöyle demektedir: "Dergâh deyince dervişler, âyinler hatıra gelmesin. Eşraftan birinin âdeta selâmlık dairesi. Ufak bir köşk gibi muntazam yapılmış. İçi dışı boyalı. Döşenip dayanmış, güzel ve geniş bir bahçesi var. Türlü türlü meyvalar. Önünde bir şadırvan, şırıl şırıl sular akıyor"50. Arşiv belgelerinde geçen başka bir ifadeden, Tâceddin Külliyesi'nin vakfiyesi olmadığı gibi51 dervişlerin taamiye bedelinden başka gelirlerinin de bulunmadığı anlaşılmaktadır. Belgede, "Taamiye-i fukarâdan maade vÂkifları olmadığı cihetle bunca vakitten beri termimâtı lâzimelerine bakılamadığından gittikçe müşrif-i harâb ve bâhusus bu esnalarda gerek daire-i hanigâh ve gerek mergadı şerife-i feyzi iktinâhları ansızın münhedim olmak derecesinde virân ve bîyabân olmuştur"52 denilmek suretiyle hem eserlerin ne kadar harap olduğu, hem de binaları tamir içinTâceddin Külliyesi'nin vÂkif geliri bulunmadığı açıkça ifade edilmektedir. Aynı konuda Ankara İmar Meclisi kararında da benzer ifadeler kullanılmaktadır. Onarıma ihtiyacı olan Hacı Bayram-ı Velî,Tâceddin Sultan ve Cenâbı Ahmed Paşa külliyesi dâhilinde bulunan Mevlevihâne zikredildikten sonra şöyle devam edilmektedir. “Müruru eyyâm ile ba'zı mahalleri harâbolmuş ve ba'zı mahallerinin dahi tevsi've termimiyle ba'zı ebniyenin ilâve-i inşâiyesi icâbetmiş olduğundan ve bunların ta'mirâtına meşruta vÂkifları(vÂkifgelirleri))olmadığından"53bahsed\\mekted\r. Her iki belgede de tamir ve termim için gereken paranın ülke genelinde başlatılan imar faaliyetleri çerçevesinde başka kalemlerden karşılanması istenmektedir. Bu eserlerin böyle harap ve perişan bir vaziyette bırakılarak keramet sahibi bu aziz şahsiyetlerin ruhaniyetinin rencide edilmemesi ve ahalinin bu konudaki hassasiyetlerine uyulması istenmekte; yapılması iktiza eden onarım ve inşaatların tamamlanması halinde, burada bulunan fukaranın devletin bekası için dua edecekleri anlatılmaktadır. Hazırlanan keşif defterlerine göre, Hacı Bayram-ı Velî türbesinin onarımı ve camiin noksan olan çerçevelerinin değiştirilmesi ile MevlevîTekkesi'nin tamir edilmesi, dervişlerin ve misafirlerin binek hayvanları için yenibaştan ahır inşa edilmesi dâhil; yukarıda anlatmaya çalıştığımız Tâceddin Külliyesi onarım ve inşa faaliyetleriyle birlikte toplam maliyetin 25.381 kuruşa ulaşacağı hesaplanmıştır54. VÂkifların tamirat için gelirlerinin bulunup bulunmadığı konusunun Sadaret talimatları doğrultusunda araştırılmasından sonra, gereği yapılmak üzere söz konusu onarımların yapılması ve yenibaştan inşa edilecek binaların biran önce bitirilmesi amacıyla keşif dosyaları konunun esas sahibi olan Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti'ne 26 Zilkade 1262/1845'de intikal ettirilmiştir55. Keşif ve onarım dosyalarının Evkâf Nezâreti'ne intikalinden dokuz yıl sonra bir şikâyet üzerine Tâceddin Dergâhı'nın teftişini yapan Nezâret Müfettişi es-Seyyid Mehmed Saadeddin'in düzenlediği 27 Rebiyulevvel 1270/1853 tarihli raporda "...zaviyei mezkure el-yevm mevcut ve ma'mur olub, ikiyüz ellialtı (1256) senesi ihtidasından altmışsekiz (1268) senesi gayetine değin lâzım gelen muhasebesi rü'yet olunarak defterimumziyesi ilerüde takdim kılınacağı"56 anlatılmaktadır. Bu durumda, 1850'lerde dergâhın bakım ve onarımlarının yapıldığı, selamlık binasının inşaatının tamamlandığı, mutfağın kaynadığı, gelirlerin tahsil edildiği, harcamaların yapıldığı ve muhasebe kayıtlarının tutulduğu, bir bütün halinde Tâceddin Külliyesi'nin hizmete açık olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim XIX. yüzyılın son senelerinde yapılan esaslı onarımdan önce mutadı olduğu üzere II.Abdulhamid'in çektirdiği fotoğrafta selamlık binası açıkça görülmektedir57. Bu fotoğrafta selamlık/"kasr-ı ebniye" binasından başka çatılı bağdadi bir camii, ahşap bir minare, selamlık binası bahçesinden geçilen taamhane mutfak veya derviş odaları olduğunu tahmin ettiğimiz çatılı ve tek katlı güneyden kuzeye doğru uzanan bir başka yapı, minarenin hemen arkasında bir çatı daha fark edilmekte ise fonksiyonunu tespit etmek mümkün görülmemektedir. Selamlık binasının batısında âdeta odunlukkömürlük gibi gözüken bir sundurma şeklinde bir yarım çatı daha fark edilmektedir. Bütün çatılardaki kiremitler alaturkadır. Minarenin şerefiye korkulukları üzerinde kandillikler fark edilmektedir. Bugün sadece güney illerimizde bazı minarelerde olduğu gibi şerefiye üzerinde şemsiyevarî bir şapka bulunmaktadır. Basit bir gözlemle mevcut yapıların fotoğrafta görülenlerden çok farklı olduğu hemen anlaşılmaktadır. II. Abduihamid kendi özel serveti olan Hazine-i Hassa'dan tahsis ettiği 60,000 küsur kuruşla58, 1310-1319 tarihleri arasında camii, minare ve türbe yıkılarak temelden itibaren yenibaştan yapılmıştır. Bu durum, eski yapılarla yeni binaların mukayesesinden, süreli yayınlarda yer alan haberlerden veTürbe kısmına giriş kapısının üzerinde bulunan şu kitabeden anlaşılmaktadır. Boyuna dikdörtgen plânda inşa edilen camii, tamamen kesme taş kaplama olarak yapılmış beden duvarlarındaki pencereler ve kapı kemerlerinin şekli, eserin çok geç devre ait olduğunu göstermektedir. Camiin beden duvarlarındaki işçilik ve organlarındaki inşa tarzı XIX. yüzyıl sonu ve XX. Yüzyıl başındaki mimarî tarzı yansıtmaktadır60. Camii gibi mabedin batı tarafında yer alan türbe ve minare de Ankara ve yöresine mahsus kırmızı andezit taşından yapılmıştır. Genel teamülün aksine, Abdulhamid döneminin Ankara valilerinden olan Abidin Paşa (1843-1906)'nın valilik yıllarında tamamlanan minarenin şerefeden üstü ve alem istinatgâhı da kırmızı Ankara taşıdır.

Hacı Bayram Camii gibi,Tâceddin Camii dezaviyeli mescitlerdendir. Külliye içerisinde bulunan Tâceddinzâde-i Velî türbesi sebebiyle Ankara'da bulunan on bir ziyaret yerinden, Hacı Bayram-ı Velî türbesinden sonra ikinci derecede ziyaret edilen manevî mekânlardandır61. Haftada veya on beş günde bir yapılan zikirler camii içerisinde yapılıyordu. Türbede iki sanduka bulunmaktadır. Bunlardan birisi, kız ve erkek çocuğu bırakmadan vefat eden62 vâkıf Şeyh Tâceddin Mustafa'ya, diğeri de kendinden önce öldüğü söylenen63 oğluna aittir64. Cenazeliklere halı altında kalmış bir ahşap kapak açılarak inilmektedir. Bağdadî kubbeli türbeyi içine alacak şekilde yapılan ek binanın zikirhane olduğunu söyleyenler varsa da65 bu doğru değildir. Bu kısım, 1970'lerden sonra camii genişletmek için cami derneği tarafından yaptırılmıştır. Hatta iki mekân arasında bütünlüğü sağlamak için, minberin batısında bulunan esas camii penceresinin alt kısmı, eski eseri tahrip pahasına kırılarak, türbenin güneyinden yeni bölüme geçiş sağlanmıştır66. Külliye sahası hakkında kesin şeyler söylemek için, Osmanlı dönemi tapu kayıtları ve Cumhuriyet dönemi şehir imar plânları üzerinde geniş bir şekilde durmak gerekir. Kısmet olursa ileride bunu yapmaya çalışacağız. Şimdilik, Hacettepe Üniversitesi'nin yaptığı istimlâklerden sonra tahribatın büyük olduğunu ve ilk şehir imar plânlarında hazire olarak görülen camiin doğu girişindeki mezarlığın yok edildiğini söylemekle yetinelim. Esas itibariyle hazirelerde külliyeyi yaptıran baninin yakınları ile orada görev yapan imam, hatip, şeyh, türbedar gibi hademe-i hayratın defnedilmesi esastır. Camiin güneyinde yer alan mezar taşlarında böyle bir şahsa ait herhangi bir kitabeye rastlanılmamaktadır. Okunan mezar taşlarından toplama bir hazire manzarası ortaya çıkmaktadır. Hacı Bayram Camii çevre düzenlemesi sırasında orada bulunan mezarların buraya nakledildiği bilinmektedir. Bu konuda İbrahim Hakkı Konyalı, "Buraya Hacı Bayram-ı Velî mezarlığı kaldırılırken birçok ölü kemikleri getirilerek açık çukurlara atılmıştır.

Kemikler açıkta durmaktadır. Bu çirkin manzaranın izalesi temenni olunur"67 demektedir. Bu durum, esas Tâceddin haziresinin ortadan kaldırılan ve camiin doğu girişindeki mezarlık olduğunu düşündürmektedir. Önceleri külliyenin etrafı açıkken 1950'den sonra, dört tarafı yüksek taş bir duvarla çevrilmiştir. Külliyenin bir parçası olan ve camiin giriş kapısının tam karşısında yer alan çeşme, çekilen avlu duvarının dışında kalmıştır. Sert Ankara taşından yapılan oluk arkalığına yerleştirilen beyaz mermer kitabeye göre külliye çeşmesi, Ser Attarzâde'nin zevcesi Fatma Hanım tarafından 1315/1897 tarihinde yaptırılmıştır. Yüzlerce benzeri gibi musluğundan su akmayan ve camii avlu duvarı dışına atılan çeşme bugün toprak altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Tarihî su kuyusu ve şadırvanın/ havuzun parçalanmış taşları, selamlık binası/M.Âkif Müzesi avlusu içinde kalmıştır. Kendisine uzanacak insaflı bir eli beklemektedir

b.Tâceddin Dergâhı'na Sağlanan Gelirler ve Muafiyetler 

Tâceddin Külliyesi'nin Tâceddinzâde Mustafa'nın vakfı olduğu, ancak vakfiyesinin bulunmadığını daha önce belirtmiştik. Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti evrakı henüz tasnif edilerek araştırmacıların hizmetine sunulmadığı için, diğer hususlar gibi gelir kaynakları hakkında burada özet olarak sunacağımız bilgilerin eksiksiz olduğu kanaatine kimse varmamalıdır. Nihayetinde bizler, arşivlerde ulaşabildiğimiz bilgileri sîzlerle paylaşıyoruz. Arşiv belgelerinin tetkikinden Tâceddinzâde Mustafa Vakfı'nın vakfiyesi olmadığı gibi, vÂkif akarlarının da bulunmadığı anlaşılmaktadır. Arslan Ağa ibni Muslu'nun vakfı olan Koyunpazarı semtinde alan Muslu Paşa Hanı gelirlerinden kaynak transferi yapıldığı gibi68 bazı mahallî vÂkiflardan destek sağlandığı görülmektedir. Fakat bugüne kadar daha çok Ankara Vilayeti mahlulât gelirlerinden mutasarrıf paşaların yaptığı aktarmalarla giderler karşılanmıştır69. Bu çerçevede, yetersiz kaldıkça çeşitli kalemlerden Tâceddin Zaviyesi'ne ayrılan tahsisatın miktarı yükseltilerek giderler ile gelirler arasındaki denge sağlanmaya çalışılmıştır. 15 Ramazan 1257/17 Ekim 1841 tarihli bir arzda, Tâceddinzâde-i Velî'nin Henek ahî iradı cüz7? kaldığından yükseltilmesinden bahsedilmektedir70. irade-i şahâne ile ihsan buyurulan ödenekler, 1259/1843 Teşrîn-i ûlâ başından Şubat sonuna kadar her ay 500 kuruş olmak üzere toplam 2500 kuruş fukarâ ve dervişlerin maaş ve yemek giderlerini karşılamak üzere Ankara Mal Sandığı'nda toplanan Ankara vergi gelirlerinden,Tâceddinzâde Dergâhı şeyhi Osman Vâfî Efendiye imza karşılığı tutanaklarla ödenmiştir. Bu belgede aynı gerekçelerle Ankara Mevlevihane postnişinine aylık 734 kuruştan toplam 2670 kuruşun, Çorum'da bulunan Ethem Baba Tekkesi'ne de aylık 100 kuruştan toplam 600 kuruşun ödendiği kayıtlıdır71. 

Bir başka belgede, Ankara damga mukataasından Tâceddin Dergâhı şeyhine günlük 15 sağ akçe şeyhlik ücreti ödendiği anlatılmaktadır72. Bu hatırı sayılır tahsisatların yanında, Ankara Eyâlet Valisi'nin Ramazan 1234/1818 ayına ait bir aylık gider defterinin tetkikinden; diğer müessesât-ı hayriyelerde gerçekleştirilen dinî hizmetlerin desteklenmesi yanında; Vali Paşa'nın in'âmiye olarak,Tâceddin Camii'nde şifa-i şerifi tefsir edene 80 kuruş, dergâha 65 kuruş, imam ve müezzine 30 kuruş ihsanda bulunulduğu görülmektedir73. Şeyh efendinin yevmiye 15 akçelik maaşının haricinde, diğer tahsisatın sürekliliği var mıdır bilinmez ama, II. Mahmud (1808-1839)'un kendi vakfından ihsân-ı şâhâne olarak, Tâceddin Dergâhı'nın giderlerini karşılamak üzere her ay 200 kuruşluk tahsisâtı, istikrarlı bir gelir kalemini oluşturmaktadır. Bu konuda belgede aynen şunlar yazılıdır: "Tâceddinzâde Hânigâhı'nın varidatı olmadığından, hânigâhı şerife-i mezkur hademesi için taamiye olarak iki yüz elli iki (1252) senesi şehri Rebiyulâhir gurrasında, Cennetmekân Sultan Mahmud Han-ı sâni tâbesarâh hazretlerinin evkafı celilelerinden bâ irade-i seniyye, mahiye ikişer yüz kuruş taamiye tahsis olunmuştur"74. Belgelerde şeyhlik görevine tayin edilen şeyh efendilere, bu parayı tahsil edebilmeleri için ayrıca bir tevcih kararı çıkartıldığı yazılıdır75. Sadaret merkez evrakının tetkikinden,Tanzimat'ın ilanından sonra yukarıda geçici mahiyette gibi görülen yardımların kalıca hale getirilmesi ve miktarının ihtiyacı karşılayacak seviyeye yükseltilmesi için valiliklere talimat verildiği anlaşılmaktadır76. Diğer taraftan Ankara'da, ticarî faaliyeti olamayan maneviyat ehline, Hacı Bayram-ı Valî ve Tâceddinzâde-i Velî gibi ulu kişiler yüzü suyu hürmetine, vergi muafiyeti getirilmiştir. Daha sonra vergi muafiyetinin bu iki mahallede oturan sakinleri de kapsayacak şekilde uygulama alanı genişletilmiştir. Kuşkusuz bu da dergâhlar için dolaylı bir destek anlamına gelmektedir. Ankara Şer'iye Sicillerinde yer alan 5 Ramazan 1238/16 Mayıs 1823 tarihli bir fermanda, "Tekke Ahned Mahallesi'nin ekser ahâlisi fukarây-ı dervişândan olduğu için, yeni ihdas edilen bazı vergilerden Tâceddin-i Veli hazretlerinin yüzü suyu hürmetine muaf tutuldukları" bildirilmektedir77. Bu mahallelerde oturanların vergiden muaf tutulması ve bu yerlerde maneviyatı çok yüksek şahsiyetlerin kurduğu dergâhların ve türbelerinin bulunması, Hacı Bayram-ı Velî ve Tâceddin-i Velî mahallelerini hem ekonomik hem de maneviyat bakımından tercih edilen mekânlar haline getiriyordu78. Herkes tarafından rağbet edilen bu mahallelerde oturan ve vergi muafiyeti de elde etmiş bulunan sakinlerin, bu dergâhlara yardım ettiklerini düşünmek, insan fıtratına uygun düşmektedir. 

Devamı: https://kitap.tyb.org.tr/kitap/akif1modernle%C5%9Fme.pdf

Sayfa 204-227

"Mehmet Âkif, Türkiye'de Modernleşme ve Gençlik" 70 yıl sonra Mehmet Akif bilgi şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 30. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 1. kitabı. Mart 2007

 
Bu haber toplam 445 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim