Son birkaç yıldır dünya siyasetini takip etmek, derin stratejik analizlerden ziyade, her sabah yeni bir manşetle açılan küresel bir magazin sayfasını izlemeyi andırıyor. Devletler arası ilişkiler, arşivlere dayanan uzun vadeli doktrinler üzerinden okunmak yerine, tek gecelik açıklamalar, ani çıkışlar ve sosyal medya cümleleri etrafında şekilleniyor. Diplomasi, ağır dosyaların zamana yayılan diliyle ilerlemiyor; kameraya dönük jestler, kulis fısıltıları ve görsel etki üzerinden akıyor. Dün “tarihi kırılma” başlığıyla sunulan bir gelişme, ertesi gün daha sansasyonel bir yorumun gölgesinde kalıyor. Bu vasatta herkes taraftar, her ses slogan, her yer tribün; siyaset kurumu ise çoğu zaman amigo keyfiyetinde sahne alıyor. Böylece dünya siyaseti, kalıcı düzenler kuran bir alan olmaktan çıkıp, sürekliliğini manşetler, son dakika haberleri, reyting tabloları ve “trending topic” listeleri üzerinden devşiren ve hızla tüketilen bir gösteriye dönüşüyor.
Bu yazıyı; antropoloji, zooloji, evrimsel biyoloji, psikoloji, tarih, felsefe, ekonomi, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler disiplinlerini aynı potada buluşturan bir okuma denemesi olarak kurguladım. Günümüz dünyasını şekillendiren liderlik formlarını, övmek ya da yermek kaygısına düşmeden; devlet davranışlarını ve hızlanan dönüşümü tek bir dar teoriye sıkıştırmadan, mümkün olduğunca objektif bir zeminde kavramaya ve anlatmaya çalıştım. Bu nedenle, uzun ve ağır bir teorik yapı kurma iddiası taşımayan bir düzlemde; sarih, uzun olmayan ve anlaşılır bir dil kullanmayı tercih ettim (!)
Son birkaç yıl içinde, yirmi dört saatlik zaman diliminde dünya kamuoyunda ismi en çok anılan siyasal figür olan Trump üzerinden ABD’nin yönelimini ele almak; buradan hareketle de küresel düzenin değişim hızını ve istikametini okumaya çalışmak, kuşkusuz iddialı bir çaba içeriyor.
Metnin çıkış noktası basit bir kabule dayanıyor: Devlet, günübirlik siyasal tercihlerle sınırlı bir yönetim aygıtı olarak ele alınamaz. Devlet; toplumun tarihsel hafızasını, güvenlik reflekslerini, süreklilik ihtiyacını ve kolektif önceliklerini bünyesinde toplayan uzun erimli bir aklı temsil eder. Bu akıl, tecessüm etmez; fakat iradesini mutlaka bir cisim üzerinden hayata geçirir. Böylelikle devlet iktidar tercihinde bireysel yeteneklere yahut teknik programlara hapsolmaz; asıl olarak toplumu bir arada tutma kapasitesine sahip, dağılma riskini yönetebilen ve kolektif harekete istikamet kazandırabilen liderlik formunu esas alır. Bu nedenle seçim sandıklarında verilen kararlar, basit bir siyasi tercih olarak okunamaz. Toplumlar belirli tarihsel eşiklerde, kendi kaygı ve beklenti hiyerarşilerine en uygun gördükleri liderlik biçimine yönelir. Güvenlik, istikrar, kontrol ve süreklilik başlıkları öne çıktığında, bu başlıklara karşılık ürettiği düşünülen figürler tercih edilir. Devlet aklı, bu yönelişi yok saymak yerine onu düzenler ve yönetilebilir bir çerçeveye oturtur.
ABD toplumunun Trump’ı tercih etmiş olmasını da bu bağlamda ele alıyorum. Bu tercihi küçümseyen, karikatürize eden ya da irrasyonel bir sapma olarak sunan yaklaşımların analitik bir değeri bulunmuyor filhakika…
Böyle bir okuma, en az iki buçuk asırlık istikrarlı bir siyasal işleyiş üretmiş, büyük devlet olma rüştünü muarızlarına en az bir asırdır fiilen kabul ettirmiş bir devlet yapısının ve bu sonuçları mümkün kılan geniş bir toplumun kolektif reflekslerini indirgemeci biçimde ele almak anlamına gelir. Bu indirgeme, meselenin mahiyetini aydınlatmak yerine değerlendirme kapasitesini daraltır ve sağlıklı bir okuma zeminini ortadan kaldırır. Siyaset söz konusu olduğunda eleştiri elbette mümkün ve meşrudur. Ancak bu eleştirinin anlam üretmesi, söz konusu tercihin hangi kaygılar, hangi beklentiler ve hangi tehdit algıları üzerinden şekillendiğini ciddiyetle ele almaya bağlıdır.
Bu yazıda Trump, bir kişilik tartışmasının nesnesi olarak ele alınmıyor. Trump, belirli bir zaman diliminde ortaya çıkan bir liderlik formunun, toplumsal bir senkronun ve hızlanan dünyanın göstergesi olarak okunuyor. Aynı çerçeve, ABD’nin son dönemdeki stratejik yönelimlerini anlamak için de kullanılıyor. Batı Yarımküre’nin bir savunma alanı olarak tahkim edilmesi, buna karşılık en az iki asır müddetince Büyük Britanya’nın beslenme havuzu olan Asya-Pasifik ve Ortadoğu’nun yeni bir etki ve rekabet sahası olarak tarif edilmesi tesadüfi tercihler olarak görülmemeli. Bu tercihler, değişen dünya düzeninin zamanında okunmasına dayanan bir yeniden konumlanma çabasını yansıtıyor.
Uyumlu Sapiens!
İnsan türünün yeryüzündeki konumu, biyolojik avantajların basit bir toplamı üzerinden kavranamaz. Aynı ekolojik alanda varlık gösteren pek çok canlı, hız, fiziksel güç ya da duyusal kapasite bakımından türümüz olan Homo sapiensi aşan niteliklere sahiptir. Buna rağmen insan, gezegenin işleyişini belirleyen başat aktör hâline gelmiştir. Bu olgu, açıklamanın biyolojik sınırların ötesine taşınmasını zorunlu kılar. Belirleyici olan, insan bedeninin fiziksel özelliklerinden ziyade, karmaşık bilişsel örgütlenme yeteneği ve geniş ölçekli kolektif eşgüdüm kurabilme kapasitesidir. İnsan, bu sayede yalnızca çevresine uyum sağlayan bir canlı olarak kalmaz; çevresini anlamlandıran, dönüştüren ve süreklilik arz eden düzenler tesis eden kurucu bir özneye dönüşür.
Hassaten “Sapiens” kavramı, tekil bir yeteneği değil, birbiriyle etkileşim içinde işleyen çok katmanlı bir kapasite bileşkesini ifade eder. Sembolik düşünme, soyutlama ve dil aracılığıyla ortak anlam üretebilme yetisi bu bileşkenin taşıyıcı unsurlarını oluşturur; hikâye kurma kapasitesi ise onu türsel olarak ayıran kurucu eşiği temsil eder. İnsan, hikâye sayesinde yalnızca yaşananı aktaran bir varlık hâlinde kalmaz; geçmişi anlamlandırır, geleceği tasavvur eder ve bu anlatıyı geniş ölçekli topluluklar için ortak bir yön duygusuna dönüştürür. Bu zihinsel örgütlenme, insanı çevresine uyumlanan bir canlı olmaktan çıkararak, hikâye etrafında rıza, norm ve düzen tesis edebilen bir özne konumuna taşır. Türümüz, bu kapasite sayesinde varlığını sürdürmenin ötesine geçerek alan hâkimiyeti kuran, hiyerarşik yapılar üreten ve toplumsal düzenleri kalıcılaştıran bir tarihsel aktör hâline gelmiştir.
İnsanlığın evrimsel serüveni, rekabetin yalnızca türler arasında işleyen bir dinamik olmadığını; insan türünün kendi iç tarihinde de belirleyici rol oynadığını gösterir. Homo sapiens ’in Neandertal ve Denisovan gibi diğer insan türleriyle kurduğu temas, çatışma ve sınırlı melezleşme süreçleri, bu çok katmanlı etkileşimin parçalarıdır. Ortaya çıkan tarihsel tablo, fiziksel üstünlükle açıklanabilecek bir sonuç üretmez. Belirleyici olan, geniş insan gruplarını ortak yönelimler etrafında bir arada tutabilme ve eşgüdüm sağlayabilme kapasitesidir.
Bu kapasite, bireysel zekânın toplamından ziyade kolektif koordinasyon üretir. İnsan toplulukları, ortak anlatılar aracılığıyla birlikte hareket eder; avlanma, savunma, yer değiştirme ve düzen kurma pratikleri bu anlatılar etrafında anlam kazanır. Dil, bu bağlamda salt bir iletişim aracı olarak işlemez; davranışları yönlendiren, sınırları tanımlayan ve meşruiyet zeminleri oluşturan kurucu bir mekanizma hâline gelir.
Aynı eşgüdüm mantığı, türün tarihsel yükselişini mümkün kıldığı gibi, insan topluluklarının kendi iç yapılanmalarında da yeniden üretilir. Toplumsal karmaşıklık ve belirsizlik arttıkça, yönlendirme ve karar yoğunlaşması ihtiyacı belirginleşir. Liderlik, bu noktada ahlâkî bir üstünlük iddiasından çok, kolektif eylemi mümkün kılan işlevsel bir yoğunlaşma alanı olarak ortaya çıkar.
Kıt’a Durma, Yürüyoruz!
İnsan topluluklarında nüfus yoğunluğu ve etkileşim düzeyi arttıkça, toplumsal yapının ürettiği karmaşıklık da derinleşir. Bu eşik aşıldığında, karar üretiminin yatay ilişkiler üzerinden sürdürülmesi mümkün olmaz. Genişleme; karar alma süreçlerinin kaçınılmaz biçimde merkezîleşmesini, bireysel inisiyatif alanlarının daralmasını ve kolektif yön tayinine duyulan ihtiyacın belirginleşmesini beraberinde getirir. Bu aşamada belirleyici olan, tek tek bireylerin ne düşündüğünden ziyade, kalabalığın hangi anlatı etrafında ve hangi hedef doğrultusunda seferber edildiğidir.
Bu noktada dağınık bireyleri ortak bir ritim içinde tutan kolektif davranış kalıpları devreye girer. Sürü mantığı burada biyolojik bir indirgemeden ziyade; yüksek düzeyli bir organizasyon biçimi olarak anlaşılmalıdır. Sürü, birbirinden kopuk bireylerin aynı anda durmasını, yönelmesini ve ilerlemesini mümkün kılan bir eşgüdüm mekanizmasıdır.
Bu düzen hiza gerektirir. Hiza, yalnızca fiziksel bir dizilimi ifade etmez; algıların, önceliklerin ve reflekslerin ortak bir yön duygusu etrafında toplanmasını kapsar. Ortak tehdit algısı, paylaşılan hedefler ve gelecek tasavvuru bu hizanın taşıyıcı unsurlarıdır. Hiza kurulduğunda topluluk hareket kabiliyeti kazanır; bozulduğunda kalabalık çözülür, yönünü kaybeder.
Bu yapı içinde liderlik, dışarıdan dayatılan bir otorite biçimi olarak ortaya çıkmaz. Lider, sürünün dışında konumlanan bir figür olmaktan ziyade, kolektif eylemi mümkün kılan bir yoğunlaşma noktasıdır. Canlıların doğal ortamlarındaki davranış kalıplarını inceleyen etoloji biliminin antropolojiyle kesişen gözlemleri, sosyal türlerde liderliğin en güçlü ya da en saldırgan birey üzerinden ziyade davranışı koordine edebilen, yön ve ritim sağlayabilen figür etrafında şekillendiğini göstermektedir.
İnsan topluluklarında bu süreç, fiziksel gücün yerini giderek sembolik güce bırakmasıyla belirginleşir. Sözü yönlendirebilen, anlam üretebilen ve algıyı şekillendirebilen bireyler öne çıkar. Lider bu nedenle yalnızca komut veren bir komutan değildir; aynı zamanda lider bir anlatıcıdır. Korkuyu, umudu ve tehdidi nasıl tarif ettiği, kalabalığın hangi yöne yürüyeceğini tayin ve sevk eder.
Alfa Sapiens Karizması
Burada kullanmayı gerekli gördüğüm alfa sapiens ifadesi, yerleşik ya da bilindik bir kavram olma iddiası taşımaz. Liderlik olgusunu açıklamak amacıyla bilinçli biçimde kurulmuş, sınırları özellikle esnek bırakılmış bir metafordur. Alfa sapiens, bu yönüyle, mevcut kavram setlerini ikame etmeyi amaçlayan bir tanım olmaktan ziyade belirli bir zihinsel işlevi görünür kılmaya dönük bir düşünme aracıdır. Bu çerçevede alfa birey ile alfa sapiens arasındaki fark, yön tayin edebilme ve anlam üretebilme kapasitesi üzerinden tanımlanır.
Alfa; sistemin en tepesinde duran bir figürden çok; sistemin hangi eksende işleyeceğini, neyin tehdit neyin fırsat olarak algılanacağını ve kolektif dikkatin nereye yoğunlaşacağını tayin eden bir odak noktasıdır. Bu nedenle alfa sapiens, yalnızca mevcut yapı içinde konumlanan bir aktörü anlatmaz; diğer aktörlerin konumlanışını mümkün kılan, oyunun çerçevesini çizen bir merkez işlevi görür.
Toplumsal liderlik tipolojileri bu merkez etrafında işlevsel roller üstlenir. Beta tipi, alfanın çizdiği istikamet içinde düzeni sürdüren, uygulamayı sağlayan ve sistemin sürekliliğini temin eden katmanı ifade eder. Gama figür, teknik bilgi ve uzmanlık üzerinden belirli alanlarda otorite üretir; etkisi derin fakat etki alanı sınırlıdır. Sigma ise hiyerarşik yapının dışında duran, bireysel otonomi ve mesafeli karizma üzerinden varlık gösteren bir formdur; dikkat çeker fakat kolektif yön tayini kurma iddiasından hoşlaşmaz. Gerideki attır; geride kalan değildir. Bu tiplerin tamamı düzenin içinde işlev görür. Alfa ise düzenin zihinsel mimarisini inşa eden merkezdir.
Alfanın farkı tam olarak bu noktada belirginleşir. Diğer tipler mevcut çerçevenin içinde hareket ederken, alfa çerçevenin kendisini kurar. Ne üzerine konuşulacağını, hangi soruların meşru kabul edileceğini, hangi kaygıların öncelikli sayılacağını belirleyen merkez alfa konumudur. Bu nedenle alfa, gelişmelere tepki veren bir figür olmaktan da ötede anlam üreten ve istikamet tayin eden aktördür.
Anlamı yer yer zorladığımın farkındayım; ancak anlatabilmenin yollarından biri, düşünceyi alışıldık sınırlarının dışına taşırmaktan geçer. Bu metin, bu bilinçli taşmayı göze alan bir siyasal magazin teorisi denemesi olarak okunmalıdır. Bu bağlamda alfa sapiens düzeyinde yapılan ayrım, liderlik olgusunu daha çıplak ve doğrudan bir görünürlük alanına taşır. Buradaki alfa figürü, baskınlık ya da fiziksel üstünlük üzerinden şekillenen bir profil sunmaz; sembolik dil kurabilme, sezgisel bağlar tesis edebilme ve kolektif algıyı tek bir yön duygusu etrafında yoğunlaştırabilme kapasitesiyle işler. Bu liderlik biçimi, kitlelerle teknik akıl yürütme zincirleri üzerinden temas kurma yolunu tercih etmez; daha derinde, sezgisel ve duygusal bir eşik üzerinden karşılık üretir.
Toplumsal beklenti, liderden kusursuz doğruluk performansı talep eden bir çerçevede oluşmaz; belirsizlik anlarında kararlı bir istikamet hissi üretebilme yeteneği öne çıkar. Güvenlik algısının aşındığı, statü kaybı kaygısının yayıldığı ve gelecek tasavvurunun bulanıklaştığı dönemlerde alfa sapiens tipi, diğer liderlik formlarına kıyasla daha hızlı ve daha güçlü bir toplumsal karşılık üretir. Bu çerçeve, soyut bir liderlik tipolojisi olarak kenarda durmaz; güncel siyasal figürler üzerinden hızla somut bir hâl alır. Alfa sapiens karizmasının magazinel görünen yüzü ile yapısal etkisi tam bu noktada üst üste biner. Kitlelerin sezgisel beklentileriyle liderin inşa ettiği yön duygusu örtüştüğünde, ortaya çıkan ilişki klasik rasyonel siyaset tartışmasının sınırlarının ötesine taşar. Trump olgusu, bu nedenle bireysel bir kişilik anlatısından çok, alfa sapiens liderlik formunun belirsizlik çağında nasıl işlediğini gösteren güncel ve görünür bir örnek olarak okunmayı hak eder.
Küreselleşmenin hızlandırdığı rekabet, üretim ve istihdam yapılarındaki dönüşüm, göç hareketleri ve yapay zekâ dâhil teknolojik ivme, ABD toplumunun geniş kesimlerinde belirgin bir kontrol kaybı hissi üretmiştir. Bu atmosferde güvenlik, sınır, kimlik ve düzen başlıkları siyasal tahayyülün merkezine yeniden yerleşmiştir. Trump’ın dili, dağınık hâlde bulunan bu kaygıları sadeleştirerek tek bir yön duygusu etrafında toplamış; karmaşık bir dünyayı anlaşılır bir çerçeveye indirgemiştir.
Trump’ın siyasal etkisi, toplumsal huzursuzluğu başlatan bir kaynaktan çok, mevcut kaygıları görünür kılan ve onları merkezî bir anlatı altında yoğunlaştıran bir işlev üzerinden şekillenmiştir. Amerikan toplumunda biriken endişeler, Trump’ın söylemi aracılığıyla ortak bir dile kavuşmuş; bu birikim siyasal bir enerjiye dönüşmüştür. Bu nedenle destekçileri açısından ortaya çıkan dil yabancı bir ses gibi algılanmaz; tanıdık, teyit edici ve güven hissi üreten bir yankı meydana getirir. Oluşan bağ, bireysel özelliklerin cazibesinden ziyade, toplumsal zemin ile alfa sapiens liderlik formu arasındaki eşzamanlılıkla açıklanır.
Alfa sapiens karizması tam da bu noktada belirginleşir. Bu karizma, gücü kullanan bir figür olma hâlinden çok, dünyayı nasıl anlamlandıracağımızı tayin eden merkez olma kapasitesine dayanır. Otoritenin kaynağı bedende, makamda ya da prosedürel yetkilerde aranmaz; kolektif algının derin katmanlarında kurulan yön duygusunda somutlaşır. Bu nedenle alfa, sayısal olarak sınırlıdır; fakat etkisi belirleyicidir. Diğer liderlik tipleri mevcut düzenin içinde varlık gösterirken, alfa düzenin yönünü tayin eden akıl olarak konumlanır.
Trump–ABD Toplumu Senkronizasyonu
Trump’ın yükselişi, bireysel karakter özelliklerinin toplamına indirgenemeyecek ölçüde yapısal bir bağlama oturur. Liderlik, hiçbir zaman boşlukta vücut bulmaz; tarihsel hafızanın tortuları, güncel kırılganlıklar ve geleceğe dair beklentilerin oluşturduğu çok katmanlı bir zeminde anlam kazanır. ABD toplumu ile Trump arasındaki temas da tesadüfi bir örtüşmeden çok, uzun süredir biriken toplumsal gerilimlerin, kimlik arayışlarının ve yön ihtiyacının aynı frekansta buluştuğu özgül bir senkronizasyonu yansıtır. Bu senkron, lideri tek başına belirleyen bir iradeden ziyade, toplumun kendi iç ritmini sahneye taşıyan bir karşılıklılık ilişkisi üretmiştir.
ABD, uzun süre küresel düzenin merkezinde durmanın sağladığı konforla hareket etti; iki okyanus mesafesinin konforuyla güvenlik tehditlerini sınırların dışında tanımladı, refahın ve statünün kalıcı olduğu varsayımıyla yaşadı. Zamanla bu tablo aşındı. Küreselleşmenin rekabeti sertleştirmesi, üretim ve istihdam yapısındaki dönüşüm, göç hareketleri ve teknolojik hız, geniş kesimlerde kontrol kaybı duygusunu besledi. Statü kaybı algısı yalnızca ekonomik bir mesele olarak kalmadı; kültürel ve siyasal bir basınca dönüştü.
Bu ortamda öncelik sıralaması değişti. Güvenlik, sınırlar, kimlik, düzen ve öngörülebilirlik ağırlık kazandı. Soyut vaatlerden ziyade somut karşılık talep eden bu kaygı haritası, sadeleştirici ve sert bir liderlik biçimine alan açtı. Trump’ın dili, karmaşık sorunları net başlıklar altında toplayan bir anlatı kurdu: “biz ve onlar”, “tehdit ve güvenlik”, “kaybedilen ve geri alınacak olan”. Bu çerçeveler, belirsizliği azaltarak kitlelerin zihinsel yükünü hafifletti. Trump’ın siyasal başarısı, yeni bir duygu icat etmesinden çok, toplumun belirli kesimlerinde uzun süredir biriken kaygı ve huzursuzlukları meşru bir merkezî dile tercüme edebilmesinden neşet etti. Bu söylem, destekçileri için sarsıcı bir kopuş üretmedi; aksine zaten sezilen, fakat dağınık hâlde bulunan duygulara istikamet ve ifade kazandırdı.
Bu noktada bağın zemini, olgusal doğruluk tartışmalarından ziyade yön hissi ve kararlılık beklentisi üzerinde kuruldu. Tarihsel tecrübe, kitlelerin liderden mutlak hakikati talep eden rasyonel bir hakemlikten çok, belirsizlik anlarında ritim tutan, istikamet gösteren ve dağınık zamanı anlamlı bir akışa dönüştüren bir siyasal irade beklediğini tekrar tekrar teyit etmektedir. Bu iktidar dili, seçmen davranışını anlık tepkiler üzerinden yönlendiren bir popülizm sınırında kalmaz; daha derin bir aidiyet ve düzen vaadi üretir. Amerikan siyasal kültüründe güvenlik ile özgürlük arasındaki gerilim, bu tür liderlik formlarıyla her defasında yeniden kodlanır ve Trump bu kodlamayı çağın iletişim hızına, kriz yoğunluğuna ve algı ekonomisine uyarlamayı başarmıştır. Böylece ortaya çıkan profil, kurumsal süreklilik ile kişisel irade arasındaki hattı bilinçli biçimde muğlaklaştıran, belirsizliği zayıflık yerine güç göstergesi olarak sunan ve siyaseti yönetim tekniğinden çok bir hâkimiyet performansı şeklinde icra eden bir figür niteliği kazanmıştır.
ABD Devlet Aklının Yeni Coğrafi Kurgusunda Defans ve Ofans
ABD’nin son dönemdeki stratejik yönelimleri ani savrulmalarla ya da kişisel tercihlerle açıklanmamalıdır. Ortaya çıkan tablo, biriken küresel basınçların ve güç dağılımındaki yapısal kaymaların ürettiği kontrollü bir yeniden konumlanmaya işaret eder. Bu yeniden konumlanmanın merkezinde, savunma alanlarının daraltılarak yoğunlaştırılması ve etki sahalarının daha seçici biçimde tarif edilmesi yer alır.
Yeni konjonktürde, yukarıda da işaret edildiği üzere, Batı Yarımküre ABD devlet aklı açısından daha belirgin bir biçimde birincil defans alanı olarak tahkim edilir. Kuzey Amerika kıtası; kara ve deniz sınırları, deniz yolları ve kanallar, kritik ulaşım ve enerji koridorları, yer altı ve yer üstü kaynaklar ile özellikle nadir elementler üzerinden güvenliğin ilk halkasını oluşturur. Buna küresel petrol piyasalarının istikrarı ve doların rezerv para statüsünün sürdürülmesi de eklemlenir; enerji arz güvenliği ile finansal mimarinin devamlılığı, bu defans kuşağının ayrılmaz unsurları hâline gelir. Göç hareketleri, sınır güvenliği baskıları, organize suç ağları ve dış aktörlerin nüfuz girişimleri bu halkanın doğrudan tehdit başlıklarıdır. Ortaya çıkan yaklaşım, küresel iddiadan vazgeçme anlamı taşımaz; merkezî coğrafya, enerji ve finans altyapısı yeterince sağlamlaştırılmadan çevre alanlarda etkili olmanın maliyetinin yükselmesi gerçeğine dayanır.
Buna karşılık Asya-Pasifik ve Ortadoğu hattı, seçici ofans alanları olarak tanımlanır. Buradaki ofans kavramı, klasik askerî yayılma mantığıyla örtüşmez. Daha çok nüfuz üretme, denge kurma, rakip aktörlerin alan kazanımını sınırlama ve kritik geçiş noktalarını kontrol altında tutma hedeflerine odaklanır. Asya-Pasifik’te rekabet deniz yolları, teknoloji ekosistemleri ve ticaret hatları üzerinden yürütülürken; Ortadoğu’da enerji, lojistik ağlar ve jeopolitik geçiş sahaları belirleyici rol oynar.
Amerikan Devleti’nin Deklare Ettiği Strateji Belgelerinin Satır Arasındaki Trump Silüeti
Son dönemde yayımlanan ABD strateji belgeleri, ayrıntılı operasyonel yol haritaları sunan teknik metinler olmanın yanısıra devlet aklının dünyayı hangi zihinsel çerçeveyle okuduğunu gösteren kurucu belgeler olarak değerlendirilmelidir. Bu metinlerin asıl değeri, açıkça söylediklerinden çok, hangi kavramları merkeze aldıkları, hangilerini geri plana ittikleri ve hangi öncelikleri sessizce yeniden sıraladıkları üzerinden anlaşılır.
İlk bakışta göze çarpan husus, küresel liderlik iddiasının söylem düzeyinde daraltılmış olmasıdır. Evrensel düzen kurma, norm üretme ve değer ihracı vurguları dikkate değer seviyede geri çekilirken; seçici angajman, sınırlı taahhüt ve somut çıkar eksenli bir dil öne çıkmaktadır. Dünya, bu iki metinde artık tek merkezli bir düzen alanı olarak tasvir edilmemekte; rekabetin süreklilik arz ettiği, güç merkezlerinin kalıcı biçimde yan yana var olduğu bir jeopolitik zemin kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, açıkça telaffuz edilmese de Trump döneminde belirginleşen “her yerde ve her şartta liderlik” iddiasından bilinçli bir mesafe alışa işaret eder.
İkinci belirgin unsur, güvenlik kavramının kapsamının genişletilmesidir. Güvenlik anlayışı askerî tehditlerle sınırlı tutulmamakta, sınırların kontrolü, göç hareketleri, tedarik zincirlerinin sürekliliği, enerji hatları ve teknolojik bağımlılıklar aynı stratejik denklem içinde ele alınmaktadır. Bu çerçeve, iç düzen ile dış politika arasındaki klasik ayrımı aşındırarak, devlet aklının bu iki alanı bütüncül bir risk ve kontrol alanı olarak okuduğunu göstermektedir. Bu okuma biçimi, Trump döneminde sert ve doğrudan bir dil ile ifade edilen reflekslerin, kurumsal metinlerde daha rafine bir forma bürünmüş hâli olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü unsur, ittifaklara atfedilen anlamın yapısal bir dönüşüm geçirmesidir. İttifak ilişkileri, otomatik sadakat ve soyut normatif bağlılık zemininden uzaklaşarak; maliyet paylaşımı, katkı düzeyi, karşılıklılık ve somut fayda kriterleri üzerinden yeniden tanımlanmaktadır. Bu yönelim, ittifak fikrinin ortadan kalkmasını ifade etmez; ancak koşulsuz ve süresiz bir güvenlik şemsiyesi varsayımının devlet aklında ağırlık kaybettiğini açık biçimde ortaya koyar.
Trump tarafından doğrudan ve sert bir dille dile getirilen bu yaklaşım, güncel strateji belgelerinde daha kurumsal, ölçülü ve teknik bir çerçeveye oturtulmuştur. Böylece ittifaklar, değer temelli söylemin ötesinde, sürdürülebilirlik ve yük paylaşımı esasına dayanan işlevsel düzenekler olarak ele alınmaya başlanmıştır.
Belgelerde Asya-Pasifik ve Ortadoğu bölgeleri rekabetin yoğunlaştığı, güç boşluklarının hızla başka aktörler tarafından doldurulduğu stratejik sahalar şeklinde tasvir edilir. Bu bölgelerde düzen inşasından çok denge yönetimi ve caydırıcılık vurgusu öne çıkar. Metinlerdeki zaman algısı da bu dönüşümle uyumludur: uzun vadeli, soyut düzen tasvirleri geri çekilirken, “şimdi” ve “yakın gelecek” merkezli bir önceliklendirme dikkat çeker. Bu durum, küresel sistemdeki değişim hızının ve öngörülemezliğin devlet aklı tarafından içselleştirildiğini göstermektedir.
Bu belgeler bütüncül olarak okunduğunda, Trump dönemiyle özdeşleşen sertlik, hız ve çıkar merkezli yaklaşımın terk edildiği izlenimi doğmaz; aksine bu yaklaşımın daha az kişisel, daha kurumsal ve daha sürdürülebilir bir dile dönüştürüldüğü görülür. Trump’ın siyasal üslubu geri çekilmiş olsa da onun işaret ettiği dünya tasavvurunun ana hatları, strateji belgelerinin satır aralarında yaşamaya devam etmektedir.
Yeni Güç Mimarisinde Türkiye Nerede Durmalı
Ortaya çıkan tabloyu yalnızca ABD’ye dair bir değerlendirme olarak okumamalı bilakis asıl meseleyi bu dönüşümün diğer aktörler için ne ifade ettiği üzerinden ele almalıyız. Türkiye’nin hem jeopolitik konumu hem de tarihsel tecrübesi, bu değişimden en radikal biçimde ve doğrudan etkilenen ülkeler arasında yer aldığını açık biçimde göstermektedir.
ABD’nin defans halkasını Batı Yarımküre’ de tahkim ederken etki alanlarını Asya-Pasifik ve Ortadoğu ekseninde daha seçici biçimde tarif etmesi, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı daha hareketli ve daha rekabetçi bir sahaya dönüştürecektir. Boşlukların hızla doldurulduğu, güç projeksiyonunun dolaylı araçlar üzerinden yürütüldüğü bu dönemde aynı tablo hem risk hem imkân üretme potansiyelindedir. Artan belirsizlik ve rekabet Türkiye için bir risk alanı oluştururken, genişleyen manevra alanı önemli imkânlar sunuyor. Türkiye açısından kritik ihtiyacın, okuma disiplinini korumak olduğunu düşünüyorum. Eski düzen reflekslerine körü körüne yaslanmanın da her değişimi peşinen fırsat sayan aceleciliğin de sağlıklı sonuçlar üretmediğini vurgulamak gerekmektedir. Devlet aklının, savunma kapasitesini güçlendirirken diplomatik esnekliği muhafaza etmesi; ittifak ilişkilerini sürdürürken alternatif temas kanallarını açık tutması gerektiği kanaatindeyim.
Bu düzende anlatı meselesini ayrıca belirleyicidir. Uluslararası sistemde sonuç üreten unsur yalnızca askerî ve ekonomik kapasite değildir; hangi hikâyenin kurulduğu da belirleyici hâle gelmiştir. ABD, iç kamuoyunu konsolide eden bir anlatı üzerinden küresel pozisyonunu yeniden kurgularken, Türkiye’nin de önceliklerini, kırmızı çizgilerini ve yön duygusunu tutarlı bir çerçeve içinde sunması gerektiğini düşünüyorum. Savunmacı bir dil yerine süreklilik taşıyan rasyonel bir hattın daha fazla değer ürettiği vazıh bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır.
Yeni mimaride köhnemiş eski blokların gerilediğini, konu bazlı iş birlikleri ve esnek dengelerin öne çıktığını görülmektedir. Türkiye’nin avantajı, çoklu temas kurabilme kapasitesindedir. Ancak bu avantajın doğru tempo ile anlam kazandığını da özellikle vurgulamak gerekmektedir. Geç kalan tepkiler maliyet üretirken, aşırı hız denge kaybı doğurur. Bu süreçte tempo, pozisyon kadar belirleyici bir unsur hâline gelmiştir.
Yazı boyunca yaptığım bu okuma, halihazırdaki skandal bir dizi olay karşısında bir yüceltme ya da mahkûm etme amacı taşımıyor. Bu yazıda Trump’ı, ABD toplumunu ve ABD devlet aklını bir dönüşümün göstergeleri olarak ele alıyorum. Hızlanan dünyanın yönünün tek bir istikamete kilitlendiğini düşünmüyorum; ancak ortada yönsüz bir tablo da görülmektedir. Gücün daha seçici, angajmanın daha hesaplı, liderliğin daha sert ve daha anlatı merkezli bir biçim aldığı aşikâr. Bu tabloda ayakta kalanların, okuma disiplinini koruyabilen aktörler olacağı kanaatindeyim. Türkiye’nin önündeki esas sınavı da tam olarak burada saklıdır.
Sonuç olarak bu yazı ne Trump’ı merkeze alan bir kişilik okuması ne de ABD’ye dair tekil bir strateji çözümlemesi olarak kurgulandı. Asıl mesele olarak, teknolojinin ve çılgınca artan bilginin etkisiyle hızlanan zamanın; insanları ve devletleri nasıl bir akıl, tempo ve anlatı rejimine zorladığını anlamaya çalışıldı. Küresel siyasetin artık kalıcı doktrinlerin ağır diliyle işlemediğini; belirsizlikle barışık, rekabeti süreklilik olarak kabul eden ve yön duygusunu anlatı üzerinden inşa eden bir zeminde ilerlediğini düşünmekteyim. ABD bu yeni zemine kendi tarihsel refleksleriyle uyum sağlamaya çalışırken, ortaya çıkan boşluklar ve sıkışmalar Türkiye gibi jeopolitik ağırlığı olan ülkeler için hem risk hem imkân üretiyor.
Türkiye’nin önündeki esas sınavı, bu çağın magazinel gürültüsüne kapılmadan okuma disiplinini koruyabilmek, hız ile savrulma arasındaki ince çizgiyi gözetebilmek ve çoklu temas kapasitesini tutarlı bir yön duygusuyla birleştirebilmek olarak görüyorum. Yeni güç mimarisinde ayakta kalanların, en çok bağıranlar ya da en hızlı tepki verenlerden ziyade; zamanı doğru okuyan, temposunu kaybetmeyen ve kendi hikâyesini başkalarının manşetlerine teslim etmeyenler olacağına inanıyorum.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.