• İstanbul 20 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 27 °C
  • Konya 22 °C
  • Sakarya 13 °C
  • Şanlıurfa 26 °C
  • Trabzon 23 °C
  • Gaziantep 24 °C
  • Bolu 14 °C
  • Bursa 23 °C

Ethem Erdoğan:Tuna, Bir Sitem Gibi Akıyor!

Ethem Erdoğan:Tuna, Bir Sitem Gibi Akıyor!
Ferman Karaçam, 1980'lerden itibaren çeşitli dergilerde editörlük ve yöneticilik yapıyor; Aynı zamanda Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde çalışıyor.

Gazete ve dergilerde yazıları yayımlanıyor; kültür, toplum ve düşünce eksenli metinleriyle öne çıkıyor. Şiir, deneme ve hatıra türlerinde eserler veriyor. Uzun yıllar radyo ve medya alanında da görev alıyor; kültürel ve entelektüel üretimini farklı mecralarda sürdürüyor. "2024 TYB Yılın Yazarları – Basın / Fıkra Yazarı" ödülü sahibi. Yazımızın muradı onun "Geceye Sürgün Sesim" adlı kitabı çevresinde birkaç kelam edebilmek…

Artık her kitabı arka kapağından tanımaya başlıyorum. Arka kapağındaki cümleleri okuyunca o kitabı almaya karar verenlerdenim ben de. Ferman Karaçam'ın, "Geceye Sürgün Sesim" adlı kitabı elime geçtiğinde ilkönce arka kapağını okumuştum. Oradaki cümlelerin olduğu metni de içerikte bulup incelemiş ve notlar almıştım. Üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişken ben kitabı raftan alıp tekrar okumaya başladım. O yazı "Tuna Nehri Ve Kahlenberg Tepesi" adlı metin. Bu metinden çıkarılmış bir yorum cümlesiyle -"Tuna'ya bakmak, aslında suya bakmak değildir"- konuyu açayım: bu cümleyle metnin ruhunu özetleyen bir yeniden kurma, bir türetim cümle kurdum. Bu cümle bir hafızaya, bir kopuşa, bir yer değiştirme hâline bakmaya dönüşüyor. Ferman Karaçam'ın metninde nehir, coğrafyanın içinden akıp giden bir su olmaktan çıkıyor, insanın içinden geçen bir sızıya dönüşüyor. Kahlenberg Tepesi'nden bakılan manzara, Viyana'yı ikiye bölen bir akışla beraber insanın ikiye bölünüşünü, bir yanının ait olduğu yerde kalıp öte yanının başka bir hayata sürüklenişini de açığa çıkarıyor. Bu yüzden Tuna, bir sitem gibi akıyor. Sessiz, derin, içten içe çoğalan bir sitem...

Metnin gücü, sitem duygusunu doğrudan anlatmak yerine onu sahnelere, küçük gözlemlere ve benzetmelere dağıtmasında belirgin hale geliyor. Annelerin çocuğundan ayrılması, gençlerin yabancı bir şehirde var olmaya çalışması, başörtüsü üzerinden yaşanan kırılmalar… Bunların hiçbiri tek başına büyük bir anlatının merkezi hâline gelmiyor; ama yan yana geldiklerinde güçlü bir hâl kuruyor. Karaçam burada hikâye anlatmıyor, bir ruh hâli kuruyor. Okur, bir olayın sonucunu merak etmiyor; bir duygunun içinde kalıyor. Bu yönüyle metin, anlatıdan çok bir iç monoloğa, denemeyle iç içe geçmiş bir anlatı formuna yaklaşıyor.

28 Şubat sürecinde yaşananlar ve oluşan sonuçlar artık kitaplarda da görünüyor. Yakın zamanda "Kapı" adlı romanı incelemiş ve gerekli gördüklerimi yazmıştım. O yazıdan 28 Şubat sürecinde yaşananlar üzerine kısa bir alıntı: "… başı örtülü olanlar tehdit sayılmış ve okullarına alınmamıştır. Kıyafet yönetmeliği ve üstüne katsayı sorunu da çıkarılarak İHL ve diğer meslek liselerindeki öğrencilerinin yolu tıkanmış, neredeyse ortalama bir bölüm için TIP puanı bile yeterli olmamıştır. Bütün bunlar bir noktaya geldiğinde yirmiden fazla bankanın o günün tabiriyle "hortumlanmış" olduğu fark edilmiştir."[1] Ferman Karaçam bir seyahatinde gördüklerini anlatırken durumun dışardan fotoğrafını çekiyor. O fotodan bir şahitlik alalım:

"Daha gencecik hatta çocuksu yaşlarında; vatanlarından, ailelerinden, akraba ve akranlarından ayrılmak onlar için son derece zor olsa gerek. Fakat, kendilerinin ifadelerine göre, bütün bunlardan daha zoru, "öz yurtlarınla garip, öz vatanlarında parya" durumuna düşmeleri. Başörtü takamamalarından dolayı kendi doğup büyüdükleri yurtlarında, daha büyük acı ve ıstırap yaşıyorlar. Bu kızlar başörtü taktığı için Türkiye bu kızları hiçbir okulunda okutmuyor. Ya başörtü ya eğitim diyor laik Türkiye. Ama burada ikisine de müsaade ediyor Avusturya. Acı ama gerçek." (s. 18-19)

O metinle ilgili söyleyeceklerim kitabın tamamına teşmil edilmeli. Notlarımı sıralamaya başlıyorum: Dilin yapısı da bu hâl duygusunu taşıyor. Cümleler çoğu zaman sade, doğrudan ilerliyor; fakat bu açıklığın içinde biriken anlam ağırlaşıyor. Özellikle tekrar eden benzetmeler, Tuna'nın bir sülüne benzetilmesi gibi, metne hem ritim kazandırıyor hem de imgeyi derinleştiriyor. Sülün zarafetin simgesi olmaktan çıkıyor; uzak, dokunulamayan, seyredilen bir güzelliğe dönüşüyor. Tıpkı memleket gibi, geride bırakılan hayat gibi. Bu tekrarlar metni yavaşlatıyor, okuru durmaya ve hissetmeye zorluyor.

Devamı: https://www.kitaphaber.com.tr/tuna-bir-sitem-gibi-akiyor-k7978.html

Bu haber toplam 461 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim