Güller Kitabı ilk bakışta çiçekler üzerine yazılmış estetik bir çalışma gibi görünüyor. İnsan kapağa bakınca güller, lâleler, eski bahçeler bekliyor. Fakat birkaç sayfa ilerleyince mesele değişiyor. Çünkü kitap aslında çiçeklerden çok, bir medeniyetin dünyayı nasıl gördüğünü anlatıyor. Eski insanlar için çiçek, bugünkü gibi bir dekor eşyası değildi. Bir gül bazen sevgiliyi, bazen Peygamber sevgisini, bazen de faniliği anlatıyordu. Diken aşkın acısına dönüşüyor, gonca henüz açılmamış bir duyguyu taşıyor, karanfil ise bazen gizli bir sevdayı haber veriyordu. İnsan okudukça şunu fark ediyor: Eski kültürde tabiat suskun değildi; konuşuyordu. Konuşturan da insandı. İnsan kendi duygusunu tabiat üzerinden aktarıyordu.
Beşir Ayvazoğlu kitabın içinde eski İstanbul'u da yeniden kuruyor. Ahşap konakların avlularında açan güller, çeşme başlarındaki hanımelleri, mezar taşlarının yanındaki serviler… İnsan okurken betonun henüz her şeyi örtmediği bir dünyanın içinde dolaşıyor gibi oluyor. Belki kitabın en etkileyici tarafı da bu. Çünkü okur, yalnız geçmişi öğrenmiyor; kaybettiği bir inceliği de fark ediyor. Eskiden insanlar bir bahçeyi yalnız göze hoş görünsün diye kurmuyordu. Bahçe biraz da ruhun sığınacağı bir yerdi. Dahası ana vatana, cennete duyulan özlemin tezahürüyle dünyada küçük bir örneklik kurmak istiyordu. Pencereye bırakılan bir sardunya, avludaki yasemin, mezarlıkta yükselen servi… Hepsi hayat anlayışının bir parçasıydı.
Kitapta divan şiirine sık sık uğranıyor. Divan şairlerinde çok örnek alınıp incelenmiş. Modern dönemden de Yahya Kemal'den, Ahmet Haşim'den örnekler veriliyor. Çünkü gül, Türk şiirinin merkezindeki sembollerden biri. Tabi şu notumuzu paylaşmadan olmaz: modern dönem şiirinden örneklerin yok denecek kertede az olması bu kitabın eksi yönü. Bu kitabı baz alan okur neredeyse bu dönem şairlerinin çiçeklerle ilgisi olmadığını düşünecek. Oysa sırf bu konuya hasredilmiş kitaplar var. Misal Hasan Aktaş hocanın "Çağdaş Türk Şiirinde Bitkiler Âlemi"…
Tasavvufta ise gül kokusunun bile manevi bir çağrışımı var. Bu yüzden eser, yalnız botanik ya da edebiyat incelemesi olmaktan çıkıyor; kültür, estetik ve medeniyet üzerine düşünmeye açılıyor.
Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri hiç kuşkusuz "çiçek dili" meselesi. İnsan burada hayret ediyor. Çünkü eskiden çiçekler süs olmanın dışına çıkıp adeta kelimelerin yerine geçen canlı işaretlermiş. Bir karanfilin, bir armudun, biraz tarçının, hatta küçük bir eşyanın bile anlam taşıdığı bir dünya kurulmuş. Mesela bir karanfil bazen "Ben seni çoktan severim, senin benden haberin yok" demeye dönüşüyor. Bugün insanlar uzun mesajlar yazıyor ama çoğu zaman duygusunu tam anlatamıyor. Oysa burada bir demet çiçek, sayfalarca mektubun yerini tutuyor.
Devamı:https://www.kitaphaber.com.tr/cicek-dili-kulturun-dili-k8030.html































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.