O gün İstanbul’dan misafirlerimiz gelecekti. Kuru yufkaları almak için çatı katına çıkmıştık. Sıcacık, mis gibi köy böreği yapacaktık. İki yanı iplerle tavana asılmış, tahtanın üzerinde, inci taneleri gibi üst üste dizilmiş, örtüyle kaplı kuru yufkalar bizi bekliyordu. Her misafire mutlaka kuru yufkadan börek yapardık. Kuru yufkalar imece usulü hazırlanırdı. Komşular bir araya gelir, hamuru açar, sacın kızgın ateşinde pişirir, sonra kuruyan yufkaları kış boyu saklarlardı. Bu yufkalar da tıpkı insanlar gibi dayanışmanın sıcaklığıyla çoğalırlardı.
Mübadele döneminde göç eden atalarımın, ardında bırakamayıp yanına alabileceği birkaç eşya ve kahverengi valiz sandığın yanı başında öylece duruyordu. Tarih kitaplarında okuduklarım değil, bizzat ailemin yaşanmış hikayesiydi onlar. Göz göze gelir gelmez, birden, istemsizce yıllar öncesine gittim.
1923 yılı, mübadele rüzgarlarının yürek burkan şiddetiyle estiği bir dönemdi. Kayalar kasabasında kök salmış ailemiz için, toprağa veda vakti yaklaşmıştı. Rumeli köyünde doğan dedem, çocukluğunun bir kısmını orada geçirmişti. Ailemiz için büyük bir değişimin ayak sesleri duyuluyordu. Artık göç vakti gelmişti…
Türk-Yunan Mübadele Sözleşmesi’nin ardından herkesin huzuru kaçmıştı. Evlerinden, akrabalarından, komşularından ayrı düşmüş; bilmedikleri diyarlarda, karahindiba çiçeğinin tohumları gibi vatanın her bir köşesine uçuşup dağılmaya ve yeniden yuva kurmaya başlamışlardı.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.