• İstanbul 8 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 16 °C
  • Konya 8 °C
  • Sakarya 8 °C
  • Şanlıurfa 14 °C
  • Trabzon 9 °C
  • Gaziantep 14 °C
  • Bolu 2 °C
  • Bursa 8 °C

İsmail Çakır: Lambadaki Alev Gibi Tir Tir Titrerken

İsmail Çakır: Lambadaki Alev Gibi Tir Tir Titrerken

Güneş tepenin arkasına yavaş yavaş saklanmaya başlarken köylüler de hava kararmadan ellerindeki işleri bitirmeye çabalıyordu. Güneşin yakıcı etkisi azalmış, gündüz bakmaya çalıştığımda gözümün kamaştığı o kırmızı top artık çıplak gözle rahat görülebiliyordu.   Tarla, bahçe, bağ, dağ, tepe, çayır, çimen derken herkes görevlerini bitirmiş olmanın hazzıyla yorgun bir şekilde köyün yolunu tutmaya başladı. Ortalığın sessizliğe bürünmesiyle koro halinde şarkı söyleyen çekirgeler buralar artık bize emanet der gibilerdi.

Yorgun olanlar arasında akşama kadar tüm gün köyün sığırını güdenler de vardı.  Kolay mı onca sığırı bir arada tutabilmek? Sabah erkenden bir meydanda onları toplayıp gün boyunca otlatmak, karınlarını doyurmuş halde akşam olunca sahiplerine eksiksiz teslim edebilmek, kimseden laf söz işitmeden eve varabilmek. Üstelik bunu her gün düzenli yapmak öyle hiç de sandığınız kadar herkesin üstesinden gelebileceği bir iş değil.

Evet, bu akşam yine köyün sığırı karınları tok halde yavaş yavaş ve eksiksiz köye geldi. Herkesin ineği, buzağısı, danası, kendi evlerine yine şaşırmadan ulaştı. Ben yine tüm sığırın şaşırmadan kendi evlerine varmalarına şaşırmış halde babam ve annemin arkasında eve doğru yürümeye devam ettim.  Emanetleri yerlerine sağ salim teslim eden çobanlar için görev o gün için bitmiş demekti.  Başarıyla tamamlanan bu görevden sonra artık eve huzurla gidilebilir, gaz lambası ışığında akşam yemeği yenip deliksiz uykuya dalınabilirdi.

Yemek ve uyku faslından önce yapılması adet haline gelmiş bir şey daha vardı. Her akşam evlerin önlerinde yan komşularla havanın tam kararmasına kadar yapılan oturmalar. Annem ve babamın da yer aldığı ve yakın komşuların akşam sefası yaptığı ortama ben de katılır onların konuşmalarına şahitlik ederdim.  Bu oturmalar komşular için sanki tüm günün yorgunluğunun atıldığı bir terapi gibiydi. Ne kadar yorgun olursa olsun oraya katılan herkes için bu an mutlaka yaşanmalıydı. Bu oturmalar onlar için günün vazgeçilmez bir rutiniydi. Bu oturma seansları sadece bizim mahallede değil köyün diğer mahallelerinde de gerçekleşirdi. Genellikle herkes kendi evinin yakınındaki bir köşede, kapı önünde veya bir meydanda buluşur, günün öne çıkan gelişmelerini değerlendirirdi. Televizyon, radyo, internet, cep telefonu gibi kitle iletişim araçlarının daha hayatımıza girmediği günlerdi. Köye elektrik yeni gelmiş, televizyon da sadece birkaç eve uğrayabilmişti. Onun yüzünü görebilmek herkese nasip olmazdı. O yüzden teknolojinin nimetleri ile henüz tanışamayan köylülerin bir araya geldikleri akşam sefaları onlar için tek sosyalleşme fırsatıydı.

İlkokul ikinci sınıfa gidiyordum. Derslerimin iyi olduğunu, öğretmenimin bana ilgi gösterdiğini çok iyi hatırlıyorum. Hatırladığım diğer bir şey de o yaşlarda geçirdiğim hastalıklı günlerim. Yine böyle akşam sefalarından biri yaşanıyordu. O gün hava henüz kararmamış ama sohbet koyulaşmış haldeyken Abdurrahim Karakoç’un bir şiirinde söylediği gibi lambadaki titreyen alevin üşüdüğü gibi ben de tir tir titriyor, üşüyordum. Benim bu halim onca konuşulacak önemli konular arasında sanki kimsenin dikkatini çekmemişti. Sıcak yaz akşamlarından birinde soğuk kış günlerinden birini yaşıyordum. Ama bunun fazla önemi yok gibi bir durum vardı ortada. Akşama kadar çalışmaktan yorgun düşmüş annem ve babamın onca öncelikler arasında bunu fark edecek halleri de yoktu.

Bu titreme ve üşümenin yanında ateşimin de olması yokluk içerisinde yaşayanlar için de yok hükmünde olabilir miydi? Bunun normal bir ateş ve titreme olmadığını bir kişi fark etmişti. Fark edilmezler arasında kalan beni gören o günlerde büyük şehirlerden birindeki çocuk hastanesinde hasta bakıcı olarak çalışan komşumuz Emiş teyzeden başkası değildi.

O anda oradan geçerken benin halim dikkatini çekmiş olmalı ki hemen yanıma gelerek benim ateşime baktı. Çocuk hastanesinde çalışıyor olmanın verdiği tecrübe ile “bu çocuk hasta” dedi. Benim ateşle birlikte öksürmem durumun hiç de basit bir şey olmadığı izlenimi vermiş olmalı ki derhal hastaneye gitmem gerektiğini söyledi.  Ancak babamın bu durum karşısında yapacağı fazla bir şey yoktu.  Babam SSK’mız yok. Nasıl götürelim? Birkaç gün sonra geçer. Bir şeyi kalmaz. Daha önce de böyle olduğu durumlar oldu. Sonradan geçti diyordu.

Yoklukların söylettiği bütün bu mazeretler Emiş Teyzeyi ikna etmeye yetmiyordu. Kısaca babamın beni hastaneye götürecek ne vakti ne de nakti vardı. Siz karışmayın ben hallederim diyerek kendisinin götürebileceğini söyledi. Bu durumu bir taraftan titriyor bir taraftan da şaşkın şaşkın izliyordum. Bir an önce iyileşmek istiyordum. Ancak köyden de ayrılmak istemiyordum.  Hastaneye gitmek demek aileden uzak kalmak, okuldan ve derslerden ayrı düşmek demekti. Ama bunları çok fazla düşünecek mecalim de kalmamıştı. Kaç gündür öksürüyor, halsiz, bitkin ve ateşli halde dolaşıyordum.

Yazının devamı için:https://www.insaniyet.net/lambadaki-alev-gibi-tir-tir-titrerken/

Bu haber toplam 419 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim