Prof. Dr. Alâattin Karaca: Mehmet Âkif’e Göre Etnik Milliyetçilik

Prof. Dr. Alâattin Karaca: Mehmet Âkif’e Göre Etnik Milliyetçilik
Âkif’in halkla bütünleşmesinin ardındaki en önemli etkenlerden biri, “İstiklâl Marşı”. Ancak bunu yalnızca “İstiklâl Marşı”yla açıklamak, bence eksik olur.

Mehmet Âkif, kuşkusuz Türk edebiyatında en çok okunan, bü­yük bir halk kitlesinin teveccühüne mazhar olmuş bir şair; halkın şairi. Peki neden? Büyük bir halk kitlesi, Âkif’e -hâlâ- neden ilgi gösteriyor? Daha doğrusu, onun şiirine halkın gösterdiği rağbet ne ile açıklanabilir? Aydınla halk arasındaki uçurumun; bırakın uçurumu çatışmanın olduğu bir ülkede, onu halka bu denli yakın kılan ne? Bu ilgi ve tanınmanın nedeni Âkif’in “İstiklâl Marşı” şairi olmasından mı? Elbette Âkif’in halkla bütünleşmesinin ardındaki en önemli etkenlerden biri, “İstiklâl Marşı”. Ancak bunu yalnızca “İstiklâl Marşı”yla açıklamak, bence eksik olur. Sonra, onun şiirini cazip kılan ilk bakışta estetik yönü de değil. Zaten kendisi de; “Sö­züm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” dediğine göre, şiirde önce­likli amacı ‘güzellik/estetik” değil. Bunlar değilse, onu halkın şairi yapan ne? Geniş halk kitlesi, Âkif’in şiirinde hâlâ ne buluyor? Üs­telik yeri geldikçe halkı da gerilik, cahillik, taassup vb. konularda sert bir biçimde eleştirmesine, yerden yere vurmasına rağmen.

Bana kalırsa halk; yani Türkiye’deki büyük kitle, Âkif’i, kendi de­ğerlerini, kendilerine özgü bir dille -örneğin bir vaizin diliyle- Kur’an’dan, Sadi’den, Mevlâna’dan, İslâm tarihinden; yani halkın ana/asıl kaynaklarından referanslar göstererek şiirleştirmesinden dolayı bağrına basıyor. Zaten onu özgün kılan da bu; halkın de­ğerleriyle çatışmayan; aksine örtüşen, mesajlarını halkın bildiği/ inandığı kaynakları referans göstererek veren ve bunu halkın us- lûbuyla dile getiren bir şair olması. Nitekim, şiirlerindeki sözcük dağarcığına, deyimlere, teşbihlere, atasözlerine bakılırsa, şairin dil ve uslûbunun halkın dili ve uslûbuyla, halkın kültürüyle örtüş- tüğü görülecektir. Kısaca, Âkif’in ‘halkın şairi’ olabilmesinin ardın­daki başlıca etmenler bunlar.

Bir başka şey daha var onu geniş halk kitlesiyle bütünleştiren: Bir davanın şiirini yazması. Bir derdi, bir meselesi, bir ideali var Âkif’in ve bunlar, büyük halk kitlesince benimsenmiş değerler. Derdi, elemi, acısı, İslâm uygarlığının; dolayısıyla bu uygarlığın o dönemdeki temsilcisi Osmanlı Devleti’nin gerilemesi ve çökmesidir. Mese­lesi, bu çöküşe çare bulmak, çözümler üretmek, halkı uyarmaktır. İdeali, İslâm uygarlığı­nın ilerlemesi, dirilmesi, yeniden güçlü bir uygarlık hâline gelmesidir[1]. O nedenle Âkif, Osmanlı’yı odağa alarak, tüm İslâm coğrafyasının o yıllarda yaşadığı büyük çöküşten reel manzaralar sunar, toplumsal yaraları deşer. Bu coğrafyayı saran gerilik; yoksulluk, cehalet, eğitimsizlik, taassup, tembellik, görenekle ve hurafeyle aslından uzaklaştırılan din, halkın değerlerinden kopan, hatta aslını inkâr eden oryantalist zihniyetli aydınlar, ırkçılık davasına düşüp birbirlerine saldıran ve parçalanan Müslümanlar, onun şiir ayna­sına yansıyan başlıca görüntülerdir. Bir dağılış, bir çöküş öyküsüdür Safahat; ama aynı zamanda bir direniş, bir isyan, bir diriliş bildirgesidir. Çağının öyküsü; ama çağını aşmış bir öyküdür bu. Tespit ettiği sorunlar ve önerdiği çözümler, bugün için de geçerlidir çün­kü. Âkif, onun için hâlâ gündemde, düşünceleriyle, tespitleriyle, önerileriyle... Onun bu sorunlarla gündemde oluşu bir şeye daha işaret ediyor: Ülke, o günden bu güne, hâlâ benzer bir sarsılış, benzer bir buhran, aynı türden ayrılık hareketleri; yani aynı sorunlar içinde çalkalanıp duruyor. Türkiye Cumhuriyet’i, Osmanlı’nın son dönemindeki buh­ranı daha dar bir sınırda, misak-ı millî içinde yaşamaya devam ediyor. Ve o gün olduğu gibi bu gün de, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri etnik milliyetçilik; yani Âkif’in deyişiyle kavmiyetçilik. İşte o, bundan dolayı, Osmanlı’da 1908 sonrası patlak veren ‘kav­miyetçilik’ hareketlerine, -özellikle 1910 sonrasında çıkan Arnavutluk İsyanı’nı ve Balkan Savaşı’nı odağa alarak- şiirlerinde, yazılarında ve vaazlarında geniş yer vermiştir. Şairin o yıllarda etnik ayrımcılığa ilişkin yaptığı tespitler ve önerdiği çözümler, bugüne de ışık tutacak nitelikte olması bakımından önemini korumaktadır.

İslâm/Osmanlı dünyasındaki en büyük tehlike: Etnik milliyetçilik

Yazının başında belirtmiştik; Mehmet Âkif’in düşünce dünyasında, dolayısıyla tüm eser­lerinde şu üç konu önemli bir yer tutar: İlki, İslâm uygarlığının gerilemesi ve çöküşü, ikincisi, geri kalışın, çöküşün nedenleri (bu bir özeleştiridir), üçüncüsü ise, çöküşü en­gellemek ve ilerlemek (terakki etmek) için önerilenler. İşte Âkif, o yıllarda Osmanlı’yı saran ve içten içe kemirip çökerten etnik ayrımcılığı da bu daire içinde, genelde İslâm âleminin, özelde Osmanlı Devleti’nin önemli sorunlarından biri olarak görür. Çünkü ona göre, kavmiyetçilik İslâm dünyasının/Osmanlı Devleti’nin geri kalmasına, dağılmasına ve çökmesine neden olan en önemli toplumsal/siyasal sorunlardan biridir. Nitekim 20 Kânun-ı sâni 1328/1912 tarihinde, ikindiden sonra Bayezıd Camii’nde verdiği bir vaazda, bu düşüncesini; “Felâket-i hâzıranın nâmütenahi esbabı var ki, birincisi kavmiyet yüzün­den meydan alan tefrikadır.”[2] sözleriyle açıklar. Aynı düşünceyi şu dizelerinde de görmek mümkündür:

Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı

Aynı milliyetin altında tutan İslâm’ı, Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.”[3]

Yukarıdaki dizelerde ifade ettiği gibi, İstiklâl Marşı’mızın şairi, etnik milliyetçiliğin tüm toplumlar ve özellikle Osmanlı Devleti için büyük bir tehlike olduğunun farkındadır. Farkındalığın da ötesinde, Balkanlarda Arnavutların, Birinci Dünya Savaşı’nda Arapların kavmiyetçilik hareketine kapılarak isyan ettiklerine ve birlik dairesinden tek tek koptuk­larına tanık olmuştur. Kuşkusuz Osmanlı Devleti’ndeki Müslüman unsurların kavmiyet davası gütmesi, kardeşin kardeşi boğazlaması ve özellikle Arnavutların isyanı Âkif’i de­rinden yaralamıştır. Onun için vaazlarında sık sık; “Kavmiyet cereyanı en medeni, en müte­rakki cemiyetleri birbirine düşürür. Bizim gibi anasır-ı mürekkebesi bilâistisna cahil bulunan bir cemaati ise târ ü mâr eder. Geliniz bu cereyanı körüklemeyiniz.”[4]; “Ey cemaat-ı Müslimîn, aklınızı başınıza alınız; gayret-i kavmiyeyi bir tarafa bırakınız. Rabıta-ı dini biraz daha ihmal edecek olursanız iyi biliniz ki târmar olur gidersiniz.”[5] ; “Ey cemaat-i müslimin, Allah için ol­sun geliniz, bu tefrikalara, bu kavmiyet, bu lisan, bu bilmem ne gürültülerine nihayet veriniz. Çünkü tehlike olanca şiddetiyle her taraftan yüz göstermeye başladı.”[6]gibi cümlelerle Müs­lüman halkı bu konuda uyarır. Ancak yalnız konuşmalarında değil, çeşitli şiirlerinde de benzer uyarılara rastlanmaktadır. Örneğin Hakkın Sesleri’nde tüm Müslümanlara şöyle seslenir:

Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan? Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü! Dinle Peygamber-i Zîşân’ın ilâhi sözünü.”[7]

Âkif’e göre kavim, kavmiyet/millet, milliyet kavramları

Yukarıdaki örnekler, Âkif’in, İslâm âleminin/Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına yol aça­cağı için etnik milliyetçiliğe karşı olduğunu açık biçimde gösteriyor. Peki şair, bu bağ­lamda kavim, kavmiyet, millet, milliyet gibi kavramlara nasıl bir anlam yüklüyor? Kavmi­yetçiliğe karşı çıkarken ve söz konusu kavramları tanımlarken referansı ne? Dolayısıyla etnik milliyetçiliğe nereden bakıyor? Şimdi bu sorulara cevap arayalım.

Kuşkusuz Âkif’in, her konuda olduğu gibi, etnik milliyetçilik konusunda da, tek ölçütü/ referansı İslâm’dır. İslâm ise, ‘kavmiyetçilik’i reddeder. Âkif de İslâm’ın hükümlerine uya­rak; yani dini referans göstererek etnik milliyetçiliğe şiddetle karşı çıkmaktadır. Örneğin bir vaazında; “Fi’lhakika ırkı, lisanı, muhiti, âdâtı, elhasıl her şeyi yekdiğerine mübayin olan bu kadar akvâmı Müslümanlık kardeş yapmıştı; kavmiyeti cinsiyeti aradan kaldırmıştı. Fa­kat son zamanlarda biz Müslümanlar bu hakikatten gafil olduk. (...) Osmanlı memleke­tinde bu kadar akvam var; öyle ya Arnavud, Kürd, Çerkes, Boşnak, Arap, Türk, Lâz... Elhâsıl daha bir çok kavmiyetler mevcud.

Pek alâ! Hepsinin beynindeki rabıta nedir? Rabıta-i diyanet! (.) Zaten Müslümanlıkta kav­miyet yoktur. Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: ‘Kavmiyet gayreti güdenler bizden değildir yani Müslüman değildir; kavmiyet sebebiyle vuruşan da bizden değildir; kavmiyet güderek ölenler de bizden değildir.”[8]der. Bu satırlarda görüleceği üzere Âkif’in kavmiyetçilik ko­nusundaki tavrını belirleyen ölçüt, bir hadis-i şeriftir. Bu bağlamda şairin kavim, millet, milliyet kavramlarını tanımlarken/ kullanırken de İslâm literatürüne uyduğu dikkati çe­ker. Her şeyden önce Âkif’e göre ırk bir olgudur; “Osmanlı memleketinde bu kadar akvam var; öyle ya Arnavud, Kürd, Çerkes, Boşnak, Arap, Türk, Lâz. Elhâsıl daha bir çok kavmiyet­ler mevcud.” ifadesinden bu olguyu kabul ettiği anlaşılıyor. Ancak İslâm dini, kavmiyeti ve cinsiyeti aradan kaldırmış, tüm Müslümanları ırkları ne olursa olsun kendi potasın­da eritmiş; onları tek bir uygarlığa mensup kılmıştır. O nedenle Âkif’in nazarında ırksal bağların/bağlılıkların hiçbir değeri yoktur. Yani ona göre ‘rabıta-i kavmiyye’ insanları bir ‘millet’ yapmaz. Dolayısıyla şair, daha baştan ırka indirgenen bir ‘millet’ tanımının önünü keser ve böylece ‘kavim’ ile ‘millet’ kavramlarını birbirinden kalın çizgilerle ayırır. Peki, toplumları ‘millet’ yapan bağ ırksal değilse nedir? Cevap çok açıktır: Aslolan ‘rabıta-i diniyye’dir; yani dinsel bağdır. Bu, elbette bizi Âkif’in de benimsediği ittihad-ı İslâm dü­şüncesine götürür. İstiklâl Marşı şairimiz, kavim derken ırkı, kan bağını; millet derken ise aynı dine inananları yani tüm Müslümanları kastetmektedir. Aşağıdaki satırlarda, şairin millet kavramına yüklediği anlam çok açıktır:

Ey cemaat-i Müslimîn, siz ne Arapsınız, ne Türksünüz, ne Arnavutsunuz, ne Kürtsünüz, ne Lâzsınız, ne Çerkezsiniz! Siz ancak bir milletin efradısınız ki o millet-i muazzama da İslâmdır. Müslümanlığa veda etmedikçe kavmiyet davasında bulunamazsınız.”[9]

O, yalnız konuşmalarında değil, çeşitli şiirlerinde de ‘millet’i, aynı dine inanan; dolayısıyla aynı uygarlığa mensup değişik kavimlerden meydana gelmiş büyük bir halklar bütünü olarak değerlendirmekte ve açıkça tüm Müslümanlar için ‘İslâm milliyeti’ ifadesini kul­lanmaktadır. Bunu; “Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı/Aynı milliyetin altında tutan İslâm’ı/Temelinden yıkacak zelzele kavmiyettir[10]; “Hani, milliyetin İslâm idi. Kavmiyet ne!/ Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.[11] dizelerinde de görmek mümkündür.

Bu örneklerden anlaşılacağı üzere Âkif, Arab’ı, Türk’ü, Kürt’ü, Lâz’ı, Çerkez’i ayrı ayrı birer millet olarak görmez. Söz konusu unsurlar ırktır; ancak ‘millet’ değildir. Hepsi, "... siz an­cak bir milletin efradısınız ki o milleti muazzama da İslâmdır.” ifadesince ‘İslâm milleti’nin fertleridir. Müslümanlık, ırk, dil, çevre, iklim bakımından birbirine yabancı unsurları, “aynı milliyet altında cem’ eden yegâne rabıta[dır].” [12]

Bütün bu örnekler, Âkif’in ‘kavim’ ve ‘millet’ kavramlarına nasıl bir anlam yüklediğini, bu kavramların tanımında referansının ne olduğunu açıkça gösteriyor. Buna göre, millet, dini ölçüt alan bir üst kimlik, kavmiyet ise bu kimliğin altında, daha küçük ve kanı, rengi ölçüt alan bir alt kimliktir. Âkif, ‘İslâm millet’ine mensup kavimlerin kendilerini alt kimlik­leriyle tanımlamalarına; yani kavmiyet davası gütmelerine şiddetle karşı çıkmakta, ırksal bağ yerine, dinsel bağa (İslâm’a) sarılmayı önermektedir. Nitekim şu sözleri, bu düşün­cenin açık kanıtıdır:

Müslümanlık ırk, renk, lisan, muhit, iklim itibariyle birbirine büsbütün yabancı unsurla­rı aynı milliyet altında cem’ eden yegâne râbıta iken; hele biz Osmanlılar için dünyada bu râbıtaya dört el ile sarılmaktan başka selâmet yolu yokken; şu son senelerde meydana çı­kardığımız kavmiyet, asabiyet gürültülerine şaşmamak elden gelmez! Bu kadar hukumât-ı İslamiyye hep tefrika yüzünden mahvoldu...”[13]

Şimdi, bütün bu açıklamalar ve örneklerden sonra Mehmet Âkif’e ‘Türk milliyetçisi’ de­nebilir mi? Ya da şairin Osmanlı içindeki diğer kavimler bir yana, egemen unsur olduğu için Türk milliyetçiliğine sıcak baktığı söylenebilir mi? Kanaatimce o, tüm ırksal milli­yetçiliklere karşı olduğu gibi, elbette bu anlamdaki ‘Türk milliyetçiliği’ne de yakın dur­mamıştır. Nitekim döneminde, başını Ziya Gökalp’ın çektiği ‘Turancılık’ hareketine karşı söylediği şu dizeler, onun bu konuya bakışını da özetlemektedir:

Cem’iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı

Sapsağlam iken milletin erkânını yıktı.

‘Turan ili’ nâmıyle bir efsane edindik;

‘Efsane fakat gâye!’ deyip az mı didindik?

Kaç yurda vedâ etmedik artık bu uğurda Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!”[14]

Bütün bu sözlerine ve etnik milliyetçiliğin her türlüsüne karşı çıkmasına rağmen “İstiklâl Marşı” şairimizi ‘Türk milliyetçisi’ gibi lanse etmek de doğru değildir. Çünkü bu, Âkif’in düşünceleriyle çelişir.

Aslında şair, etnik milliyetçiliğe, kavim ve millet kavramlarına ilişkin düşüncelerini, verdiğimiz örnekler dışında kimi şiirlerinde de dile getirmiştir. Örneğin Süleymaniye Kürsüsü’nde şunları söyler:

Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam,

Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlayamam

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?

Fikr-i kavmiyeti şeytan mı sokan zihninize?

Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı

Aynı milliyetin altında tutan İslâm’ı, Temelinden yıkacak zelzele kavmiyettir Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.

Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez

Son siyasetse bu, hiç böyle siyaset yürümez

Sizi bir aile efradı yaratmış Yaradan

Kaldırın ayrılık esbabını artık aradan

Siz bu da’vâda iken yoksa, iyazen billâh,

Ecnebîler olacak sahibi mülkün âgâh.

Diyedursun atalar: ‘Kal’a içinden alınır.’

Yok ki hiçbir işiten... Millet-i merhume sağır !”[15]

Yukarıdaki dizelerde Âkif’in etnik milliyetçiliğin her türlüsüne karşı çıktığı, ırksal bağ yerine, dinsel bağa (İslâm’a) sarılmayı önerdiği açıktır. Kuşkusuz şairin, kavmiyetçilik ko­nusunda en net olarak konuştuğu şiirler, Arnavutluk İsyanı nedeniyle yazdıklarıdır. Âkif, kendisi de bir Arnavut olarak, ırkdaşlarının Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmelerini, kavmiyetçilik davası güderek, İslâm milletinden ayrılma hareketi olarak değerlendirmiş ve buna şiddetle karşı çıkmıştır. İşte Hakkın Sesleri’nden birkaç bölüm:

Hani ey kavm-i esaret-zede, muhtariyet?

Korkarım, şimdi nasibin mütemâdî haybet!

Hani ey unsur-ı bî-râbıta, istiklâlin?

Ebediyen sanırım, söndü bütün âmâlin!

Hani ‘Başkımcı’ların kurduğu yüksek hulyâ?

Seni yıllarca avutmuş da o mel’un rü’yâ,”[16]

Bu dizeler, kavmiyetçilik denilen ‘o melûn rüya’ya kapılıp isyan eden Arnavutların ibretli ‘aldanış öyküsü’nü anlatır. Âkif’in uyarıları, tespitleri ne yazık ki Arnavutluk İsyanı’nda yaşanmış; özerklik sevdasıyla başkaldıran Arnavutlar, istiklâllerini dahi kaybetmişlerdir. Şair, şiirin ilerleyen bölümlerinde bu acı ve ibretâmiz öyküyü anlatmaya devam eder. Bir yandan Arnavutları isyana sürükleyenlerden hesap sorar, bir yandan da aynı hare­ketlere kalkışmamaları için Osmanlı içindeki diğer Müslüman kavimleri uyarır. Arnavut­luk İsyanı, ne yazık ki Âkif’in şiirlerinde, etnik milliyetçiliğin elim sonuçlarını yansıtan bir ‘ibret öyküsü’, bir uyarı örneği olarak yerini almıştır. Şair, kendi kavminin hüsranla biten macerası bağlamında ırkçılığı lânetler, kavmiyetçilik cereyanının Müslüman dünyasını parçalamak için Batılılarca uydurulmuş bir oyun olduğunu söyler, İslâm’ın kavmiyetçiliği reddettiğini ısrarla vurgular ve ‘İslâm milleti’ kavramının altını yine çizer:

İşte, ey unsur-ı isyân, bu elîm izmihlâl

Seni tahrik eden üç beş alığın ma’rifeti!

Ya neden beklemiyordun bu rezil âkibeti?

Hani, milliyetin İslâm idi. Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.

‘Arnavutluk’ ne demek? Var mı şerîatte yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arab’ın Türk’e, Lâz’ın Çerkes’e, yâhud Kürd’e;

Acem’in Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde!

Müslümanlık’ta ‘ânâsır’ mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır ruh-ı Nebî tefrikanın

Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın.”[17]

“Medeniyet, size çoktan beridir diş biliyor;

Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.

Arnavutlar size ibret olacakken hâlâ,

Ne bu şûrîde siyaset, ne bu fâsid da’vâ?

Bunu benden duyunuz ben ki evet, Arnavudum...

Başka bir şey diyemem. İşte perişan yurdum!..”[18]

Örnekleri uzatmaya gerek yok. Âkif’in etnik milliyetçilik konusundaki düşünceleri, şiir­lerinde, yazılarında ve konuşmalarında tartışmaya meydan vermeyecek kadar açıktır. “İstiklâl Marşı” şairimizin bu konudaki düşünceleri, günümüzde, ülkemizde her türlü etnik milliyetçilikle zihinleri karışanlar için de en sağlıklı reçete olmayı sürdürmektedir.

Bildirimizi yine onun, birlik temennisi ifade eden şu dizeleriyle noktalayalım:

Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;

Eğer o his gibi tek, bir de gâyeniz varsa;

Düşer düşer yine kalkarsınız, emîn olunuz.

Demek ki birliği temîn edince kurtuluruz.

O hâlde vahdete hâil ne varsa çiğneyiniz.

Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz?

Ne fırka herzesi lâzım, ne derd-i kavmiyyet;

Bizim diyanete sığmaz sekiz, dokuz millet!”[19]

Türkiye Yazarlar Birliği'nin vefatının 90. yılında Âkif'i anmak için düzenlediği bilgi şöleninin tebliğlerini içeren kitap, TYB'nin 45., Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 6. kitabı...


[1] Günümüz şairlerinden Sezai Karakoç, İslâm uygarlığının çöküşü, direnişi ve dirilişi bağlamında, şiirde ve düşünce­de Mehmet Âkif’in çağımızdaki süreğidir.
[2] Mehmed Âkif, Mehmed Âkif’in Kurân-ı Kerim’i Tefsiri Mev’ıza ve Hutbeleri, (Haz. Abdülkerim Abdülkadiroğlu, Nuran Abdülkadiroğlu), Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, 1991, s. 100.
[3]     Mehmet Âkif Ersoy, İkinci Kitap Süleymaniye Kürsüsünde, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yay., İstanbul, 2007, s. 59.
[4] Mehmed Âkif, “Köy Hocası”, Mehmed Âkif Ersoy’un Makaleleri, (Haz. Abdülkerim Abdülkadiroğlu, Nuran Abdülkadi- roğlu) Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara, 1987, s. 198.
[5] Mehmed Âkif, MehmedÂkîf'în Kurân-ı Kerim’Tefsiri..., s. 73.
[6] Mehmed Âkif, MehmedÂkîf’n Kurân-ı Kerim’ Tefsiri., s. 75.
[7]     Mehmet Âkif Ersoy, Üçüncü Kitap Hakkın Sesleri, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yay., İstanbul, 2007, s. 32.
[8]     Mehmed Âkif, Mehmed Âkif’in Kurân-ı Kerim’i Tefsiri., s. 99-100.
[9]     Mehmed Âkif, Mehmed Âkif’in Kurân-ı Kerim’i Tefsiri., s. 78--79.
[10] Mehmet Âkif Ersoy, İkinci Kitap Süleymaniye Kürsüsünde, s. 59.
[11] Mehmet Âkif Ersoy, Üçüncü Kitap Hakkın Sesleri, s. 31.
[12] Mehmed Âkif, Mehmed Âkif’in Kurân-ı Kerim’i Tefsiri., s. 73.
[13] Mehmed Âkif, MehmedÂkîf'în Kurân-ı Kerim’Tefsiri..., s. 73.
[14] Mehmet Âkif Ersoy, “Hâlâ mı Boğuşmak?”, Safahat (Haz. Hüseyin Su, Abdürrahim Karadeniz), Hece Yay., Ankara, 2009, s. 447
[15] Mehmet Âkif Ersoy, İkinci Kitap Süleymaniye Kürsüsünde, s. 59.
[16] Mehmet Âkif Ersoy, Üçüncü Kitap Hakkın Sesleri, s. 30.
[17] Mehmet Âkif Ersoy, Üçüncü Kitap Hakkın Sesleri, s. 31.
[18] Mehmet Âkif Ersoy, Üçüncü Kitap Hakkın Sesleri, s. 32.
[19] Mehmet Âkif Ersoy, Üçüncü Kitap Hakkın Sesleri, s. 91.
Bu haber toplam 106 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim