Prof. Dr. Celal Tarakçı: Mehmet Âkif'in Fikir dünyası

Prof. Dr. Celal Tarakçı: Mehmet Âkif'in Fikir dünyası

Muhterem dinleyenlerim, 

Sözlerime başlamadan önce hepinizi hürmetle selâmlarım.

Sizlere, zamanın verdiği imkân ölçüsünde, Mehmet Âkif'in fikir dünyasından söz edeceğim.

Biliyorsunuz, fertler, toplumlar ve medeniyetler problemlerini fikirle çözerler. isabetli fikirler olumlu, isabetsizlerse olumsuz neticeler verir.

Olumlu neticeler veren isabetli fikirlere Âkif, "fikr-i hikmet", "fikr-i nezih" adını veriyor. Âkif, olumsuz sonuçlar doğuran isabetsiz fikirleri de "sefil efkâr"olarak tanımlıyor.

Altı asırdan fazla hükümran olan OsmanlIlar, insanlığa, örnek alınabilecek bir medeniyet anlayışı getirdiler. OsmanlIların olgunlaştırdığı medeniyetin temelinde "marifet" ve "fazilet" vardır. Onun için bu medeniyete "medeniyet-i fâzıla" denilmiştir.

Bu medeniyet, hizmetinde olduğu fert ve toplumları saadete ulaştırmıştır.Bu medeniyet, zamanla, mensuplarının temelden uzaklaşmaları sebebiyle duraklamış, gerilemiş, yürüyen, hatta koşan dünyaya ayak uyduramamıştır. Bu haliyle de bağlılarının problemlerini çözememek bir tarafa, kendisi problem olmaya başlamıştır. Âkif diyor ki:

Yurdu baştanbaşa viraneye dönmüş Türk'ün;

Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün, (s.356)'*

Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türk'ün

Düşünüp durmada öksüz gibi küskün küskün.

Değişik sanki o arslan gibi ırkın torunu!

Bense İslâm'ın o gürbüz, o cıvan unsurunu,

Kocamaz derdim, asırlarca, sorulsaydı eğer

Ne çabuk elden, ayaktan düşecekmiş o meğer i (s.357)

 

Âkif'in bu tespitlerinin olmaması için neler yapmalı idik? Bu hususta fikir ileri sürenler oldu. Bizim medeniyetimiz çöküşe giderken, başka bir medeniyet, bize düşman bir medeniyet, kuvveti hak tanıyan bir medeniyet, "tek dişi kalmış bir canavar" olan bir medeniyet yükselmeye ve üzerimize gelmeye, çöküşümüzü hızlandırmaya başlamıştı. Bir yol ayrımına gelmiştik. Bu durumda aydınlarımızın yapabileceği iki şey vardı:

1 - Medeniyetimizin kaynaklarına inip tıkanan yolunu açacak fikirler üreterek çözüm sağlayan yeni bir hamle yapm ak,

2- Bizi ezmek için sabırsızlanan Batı medeniyetini kabul edip onun fikir dünyasını insanımıza benimsetip yola, farklı bir tarzda, devam etmek...

Bizim aydınımız Tanzimat diye adlandırılan devirle girdiği yolda ikinci şıkkı tercih etmiştir. Gittikçe artan yoğunlukla Batı'yı taklide başlamış. Bu tercihle aydınlarımız Batı'nın güdümüne girmişlerdir. Diyebiliriz ki Tanzimat, medeniyetimiz için teslim bayrağını çekmektir.

Aydınların hepsi, bu hususta, ayni kanaati paylaştılar mı? Hayır! Fakat, etkin olanlar, siyasî gücü olanların çoğu bu yolu benimsediler. Tanzimat ile "taklit devri" başladı. Âkif'in zamanında, bu devir, öyle bir hâl aldı ki Âkif'e şu tespitleri yaptırdı:

Mütefekkir geçinenler ne diyor sizde, bakın: "

Medeniyyetle tealisi umûmen Şark'ın,

Yalınız bir yolu ta'kîb ederek kabildir;

Başka yollarda selâmet gözeten gâfildir.

Bakarak hangi zeminden yürümüş

Avrupalı Ayni izden sağa, yahud sola hiç sapmamalı.

Garbın efkârını mâl etmeli Şark'ın beyni;

Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; ya'ni:

İçtimaî, edebî, hâsılı her meselede

Garb'ı taklid edemezsek, ne desek beyhude.

Bir de din kaydını kaldırmalı, zîra o belâ

Bütün esbâb-ı terakkimize engel hâlâ (s.172-173)

 

"Medeniyet-i fazıla"mızı yok etmek isteyen bir medeniyeti taklit etmek ve medeniyetimizin fazilet kaynağı olan dinimizi kaldırmak isteyenlere karşı Âkif, mücadele bayrağını açmıştır.Taklitçi aydınların yanıldığını söyleyip sosyolojik bir tespitte bulunan Âkif, şu yol gösterici fikirlerini sıralıyor:

 

Mütefekkirleriniz anlamıyorlar sanırım,

Ki çemen-zâr-ı terakkide atılmış her adım,

Değişir büsbütün akvama, cema'âte göre;

Başka bir kavmin izinden yürümek, çok kerre,

Âdetâ mühlik olur; sonra ne var, her millet,

Gözetir seyr-i tekâmülde birer ayrı cihet.

Bir de hatırlamıyorlar ki umûmen beşerin

Daima koştuğu son maksada yükselmek için;

Tutacak silsile akvâma değildir hep bir;

Belki her millet için ancak o "mâhiyyet"tir,

Ki kopar kendisinin rûh-ı umûmîsinden,

Şimdi bir kavmin içinden mütefekkir geçinen

Zümre, evvelce bu "mâhiyyet"i takdir ederek,

Sonra kaç safhası mevcud ise tenvir ederek,

Çekecek oldu mu önden o İlâhî feneri;

Arkasından da cema'at yürür artık ileri.

Rûhudur çünkü karanlıkta elinden yedecek,

Yolcu şaşkın mı ki dursun, mütemâdi gidecek, (s.175-176)

Batı medeniyetini her yönüyle benimseyenlerin dine karşı takındıkları tavrı da eleştiren Âkif, dinsiz fertlerin olabileceğini fakat toplumların dinsiz olmalarının mümkün olmadığını, taklit edilmek istenen Batı'yı da delil olarak göstererek, öne sürer. Bu fikirde olanların Doğu'yu da, Batı'yı da bilmediklerini belirtir:

Şark'a bakmaz, Garb'ı bilmez, görgüden yok vâyesi

Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermâyesi (s.204)

Mütefekkirleriniz, anlaşılan, pek korkak

Yahud ahmak.Jkisinden bilmem hangisidir ?

Sanıyorlar ki:"Bugün Avrupa tekmil kâfir.

Mütedeyyin görünürsek, diyecekler barbar!

"Libri pansör"geçinirsek, değişir belki nazar." (s.177-178)

 

Âkif, aydınlarımızın dini anlamadığını, onların din anlayışlarının çok yanlış olduğunu belirtiyor. İslâmiyet için diyor ki

Bilmiyorlar k i: Ulûmun ezelî dâyesidir,

Beşerin bir gün olup yükselecek pâyesidir. (s.176)

 

Toplumumuzun geri kaldığını kabul eden Âkif, bunun sebebinin din olmadığını ileri sürer

"Müslümanlık"denilen rûh-ı İlâhî, arasak,

"Müslümanız"diyen insan yığınından ne uzak!

Dini tedkik edeceksek, dönelim haydi geri;

Alalım neş'et-i İslâm'a yakın bir devri; O ne dehşetli terakki, o ne müthiş sür'at

Öyle bir hârika gösterdi mi insaniyyet ? (s.177)

 

Âkif'e göre, geri kalışımızın sebebi dinimiz değil, dinimize, özüne uygun şekilde hayatımızda yer vermememizdir. Âkif'e göre, bilmemiz gerekir ki:

Şehâmet dini, gayret dini ancak Müslümanlıktır,

Hakikî Müslümanlık en büyük kahramanlıktır, (s.292)

Demek: İslâm'ın ancak nâmı kalmış Müslümanlarda,

Bu yüzdenmiş demek, hüsrân-ı millî son zamanlarda.

Eğer çiğnenmemek isterlerse seylâb-ı eyyâma Rücû' etsinler artık

Müslümanlar Sadr-ı İslâm'a (s.293)

Aydınların fikirleri yukarıda anlattığımız yönde ilerlerken avamın, halkın düşüncesi bunun tam zıddı bir mahiyet kazanır. Aydın, hayattan "din kaydını" silmek istiyor, halk, bilgisi noksan olsa bile, hissen dine bağlı olduğundan dine uygun bir hayat yaşamak istiyor. Halk aydın ayrılığı, zıtlığı milletimiz için çok büyük bir tehlike arz ediyor. Âkif, "Süleymarıiye Kürsüsü"isimli şiirinde, kürsüdeki vaize, bu hususta şu tespitleri yaptırır:

Sizde erbâb-ı tefekkürle avamın arası Pek açık.

İşte budur bence vücûdun yarası.

Milletin beyni sayarsak mütefekkir kısmı

Bilmemiz lâzım olur halkı da elbet cismi.

Bir cema'at ki dimağında dönen hissiyât

Cismin a'sâbına gelmez, durur âheng-i hayât;

Felcin a'razını göstermeye başlar a'za

Böyle bir bünye için vermeli her hükme rıza, (s.172)

 

Aydınlardaki taşkınlık, aydınla halk arasında "pis bir uçurum" açıyor. Halk, dine karşı aydınların tavrını "ilim okumaya" bağlar. Bu sefer, ilme düşman olur, ilmen geri kalışımızın asıl sebebi, "efkâr-ı u m û m îyenin " ilme cephe alışıdır. Biliyoruz ki ilim gelişebilmek için hürmet ister, sükûn ister. Halk-aydın ayrılığı bu iki hususu da yok ediyor. Aydının taşkınlığı, haklı ve köke bağlı yeniliklere bile halkın düşman olmasına sebep olmuştur. Geriliğimizin vebâli ve sorumluluğu elbette aydınlarımızdadır. Bir ülkede ilerleme aydınların rehberliğinde olur. İlerlemenin bir sırrı var mıdır? Varsa, nedir? Şimdi Âkif'in bu husustaki görüşlerini kaydedelim:

..........................Sırr-ı terakkinizi siz,

Başka yerlerde taharriye heveslenmeyiniz.

Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;

Çünkü her noktada taklid ile sökmez hareket.

Alınız ilmini Garb'ın, alınız san'atını;

Veriniz hem de mesâinize son sür'atini;

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;

Çünkü milliyeti yok san'atın, ilmin;

yalnız iyi hâtırda tutun ettiğim ihtarı demin:

Bütün edvâr-ı terakkiyi yarıp geçmek için,

Kendi "mâhiyyet-i rûhiyye''niz olsun kılavuz

Çünkü beyhûdedir ümmid-i selâmet onsuz, (s.178-179)

 

Âkif, bir milletin, medenî alanda ilerlemesini görüş sahiplerinin, bir ağacın çiçeklenmesine benzettiklerini kaydettikten sonra bu ağacın "gövdesi, dalı, budağı ve kökleri"nin "milletin sîne-i mâzisine"bağlı olduğunu söyler.Bir kişi, ağacın durumunu beğenmeyip onu "sîne-i milletten urup hâke sererse" millet çöker, gelecekte bile milletin canlanması, gelişmesi mümkün olmaz. O hâliyle ağaç"yığınlarla odun" olur. Bunun için yapılacak iş Âkif'in tavsiyesine uymaktır. Yani:

Hastalanmışsa ağaç gösteriniz bir bilene;

Birde en çok köke baksın o bakan kimse yine

Aşılarken de vurun kendine kendinde aşı.

Şâyed isterseniz ağacın donanıp üstü başı,

Benzesin taze çiçeklerle bezenmiş geline;

Geçmesin, dikkat edin, balta çocuklar eline!

İŞTE DERT, İŞTE DEVA, BENDE NE VAR? BİR TEBLİĞ...

SİZEÂİD SİZİ TAHLİS EDECEKSA'Y-I BELİĞ, (s.179)

 

Âkif, kurtuluşun azim ve tevekkülle çalışmada olduğunu, ümitsizliği, tembelliği, gerçek düşman olan cehâleti yok etmek gerektiğini biliyor ve diyor ki:

Bekayı hak tanıyan sa'yı bir vazife bilir

Çalış çalış ki beka sa'y olursa hakkedilir, (s.227)

"Din-i beşer, din-i hayat"olan Müslümanlığın ilimle, irfanla, çalışmayla bizi saadete ulaştıracağına inanıyor.

lmi milletin evlâdına aşılayacak, öğretecek insan muallim, ilmin öğrenileceği mekân mekteptir. Bu hususta Âkif diyor ki:

Demek ki atmalıyız ilme doğru ilk adımı.

Mahalle mektebidir işte en birinci adım;

Fakat bu hatveyi iyi tasarlamak lâzım.

Muallim ordusu derken, çekirge orduları

Çıkarsa ortaya, artık hesap edin zararı!

"Muallimim"diyen olmak gerektir

İMANLI; EDEPLİ, sonra LİYAKATLİ, sonra VİCDANLI

Bu dördü olmadan olmaz: Vazife, çünkü büyük, (s.258)

Batı'nın bize bakışını tespit ve bizim için beslediği duyguları teşrih eden Âkif, "asrın maskeli vicdanı"nı bize apaçık gösteriyor. O, istibdadı telin, hürriyeti tebşir ediyor.Tefrikayı takbih, vahdeti takdis eden Âkif, elbirliği ile , ilim yoluna girip ahlâk meşalemizle yolumuzu aydınlatmamızı istiyor:

Evet, ulûmunu asrın şebâba öğretelim

Mukaddesata,fakat, çokça ihtiram edelim

Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayat

Hülâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât

Mukaddesatı için çırpınan yürekte olur, (s.259)

Tarihin akışı içinde tıkanan medeniyetimizin yolunu aydınlarımız fikir üreterek: İçtihatla" açmışlardır. Tanzimat'la başlayan devirde bu yol işletilememiş. Bir şeyin gerçeği kaybolunca sahtesi "arz-ı endâm" eder. Yol gösteren, yol açan "müçtehitler" yok olunca "düşünce yoksulu, zıpçıktı müçtehitler" (s.251) belirdi. Bunlar, kendilerine karşı gelene "mutaassıp" diyorlar. Âkif, bu temelsiz iddiaya şöyle cevap veriyor:

Hayır, taassup eden yok...Şu var ki:

îcâbı Tahakkuk etmeli bir kerre, bir de erbâbı

Eliyle olmalı matlûb olan teceddütler (s.218)

"İçtihad"a kalkışanları da Âkif şöyle anlatıyor:

Bakın ne günlere kaldık: Ya beş ya altı kopuk

Yamaklarıyla beraber ki hepsi kılkuyruk,

Utanmadan çıkıyor, içtihada kalkışıyor!

Bu hâle karşı tahammül hakikaten zor. (s.253)

irfandan nasipsiz şaklabanlar için içtihat kapısı kapalıdır. Tokatlıyan'da bir iki kadeh biradan sonra bu kapıyı omuzlayıp açmaya, kırmaya çalışmak fayda vermez. Âkif, içtihat kapısı için şöyle diyor:

Kilitlidir kapı "ümmî duhât" için amma

Kıyâm-ı haşre kadar içtihad eder "ulemâ"

Evet şerâiti mevcud olunca insanda

Ne kaldı men'edecek içtihadı meydanda?

ile'l-ebed yetişir müçtehid bu ümmetten Şu var ki:

Çıkmalı ferdâ-yı nûra zulmetten

Düşünmüyor bu kopuklar ki:

Müçtehid geçinen Zamanın olacak muktedası irfanen.

Kitab'ı, Sünnet'i, Icmâ'ı sağlam anlayacak

Hilâf'ı yoklayacak, ihtiyacı kollayacak (s.253)

Durum böyle iken, sormak gerekmez mi?

Ya içtihada nasıl kalkıyor bu sersemler ?

O içtihada ki: Dünya kadar ulûm ister! (s.254)

Ne yapmalı? Âkif, çağrıda bulunur: işin recülleri kimlerse çıksın orta yere;

Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse bir kerre (s.254)

Ortaya çıkanlar var. Bunlar işin recülleri mi?

İçtihad için gerekli ve yeterli donanıma sahipler mi?

Bakalım: Sabahleyin mütefelsif, ikindi üstü fakih;

Sular karardı mı pek yosma bir edib-i nezih;

Yarın müverrih, öbür gün siyasetin kurdu;

Bakarsın ertesi gün içtihada pey vurdu !...

Hülâsa, bukalemun fitratinde züppelerin

Elinde maskara olduk...Deyin de hükmü verin! (s.254)

Bu züppelerin yegâne özelliği: Mehâsin-i Garbin birinde yok hevesi

Rezâil oldu mu şiarıdır hepsi (s.266)

Bizim Batıcı aydınlar, Avrupa'nın bize yarar yönlerini değil, bizi bizden alacak taraflarını millete benimsetmek gayretine girdiler. Bunlara karşı olanlar da "yedi yüz yıllık eserlerle" ihtiyaçları tatmine çalışıyorlar. Bunun başarıya ulaşması mümkün değildir. Çünkü asrımız ilimler asrıdır. İlimsiz hiçbir şey olmaz. Medeniyetimizi taklitle geliştiremeyiz. Ülkemize taklitçilikle gerekli hizmeti yapamayız. Kafamız dolup gönlümüz aydınlanmadan mutlu olamayız. Kafayı müspete yönelten bilgi, gönlü kanatlandıran imandır, fazilettir. Bilgili bir iman, imanlı bir bilgiye ihtiyacımız vardır. Bu istikamette gayret göstermemiz bizi kurtuluşa götürür. Kısaca:

DOĞRUDAN DOĞRUYA KUR'AN'DAN ALIP

İLHAMI ASRIN İDRAKİNE SÖYLETMELİYİZ İSLÂM'I

Lâkin, Kuru da'va ile olmaz bu, fakat ilim ister

İlim var mı? Ne gezer! Âkif diyor ki:

Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster

Koca ilmiyyeyi aktar da, bul üç tane fakih:

Zevk-i fikhîsi bütün, fikri açık, rûhu nezih.

Sayısız hâdise var ortada tatbik edecek;

Hani birtane"usul"âlimi, yahu, bir tek? (s.402)

Âkif, "Batı'dan yararlanmayalım"demiyor. Japonları örnek göstererek diyor ki:

Medeniyet girebilmiş yalınız fenniyle

O da sâhiplerinin lâhik olan izniyle.

Garb'ın eşyâsı eğer kıymeti hâizse yürür

Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür, (s.160)

Âkif, bu hususta Hindistan'ı da takdir ediyor:

Garb'ın almışsa herif, ilmini almış yalnız,

Bakıyorsun eli sanatlı fakat tırnaksız (s.161)

Halbuki: Ne yapsa Avrupa, bizlerce asi olan hareket

"O halde biz dahi yaptık!"deyip hemen taklid

Bu türlü bir yenilikten ne hayr edersin ümid? (s.220)

Muhterem dinleyenlerim, Buraya kadar anlattıklarımı örneklerle geliştirmem mümkündür. Âkif, eserlerinde bize bol malzeme vermiştir. O, taklitle değil, kendimize dönerek, mazimizin altın sayfalarından yararlanıp çıkış yolu bulmamızı istiyor. "Mahiyyet-i rûhiyye" dediği bizi biz yapan değerler toplamı olan kültürümüzü bozacak, bulandıracak uygulamaları benimsemiyor. Dilimiz, dinimiz, ahlâkımız, hayata bakışımız, insan sevgimiz, sonsuzluğa varış hedefimizde sapma istemiyor. O, medeniyetimizin insanını iyiye, doğruya, güzele yönlendiriyor. Fenaya, eğriye, yanlışa, çirkine kapılmamak için korunma yollarını gösteriyor.

Bütün bunlarla karşılaşabilmek için sizi SAFAHAT'ı okumaya davet ediyorum. Sözlerimi Âkif'in SAFAHAT'ının başına koyduğu, önsöz mahiyetindeki şiirinin son iki beytiyle bitiriyor, hepinize saygılarımı sunuyorum

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyliyemem

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım !

OKU, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;

OKU, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa. (s.3)

"Mehmet Âkif, Türkiye'de Modernleşme ve Gençlik" 70 yıl sonra Mehmet Akif bilgi şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 30. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 1. kitabı. Mart 2007.

 
Bu haber toplam 179 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim