Prof. Dr. Fazıl Gökçek: Mehmet Âkif, Gölgeler ve Tasavvuf

Prof. Dr. Fazıl Gökçek: Mehmet Âkif, Gölgeler ve Tasavvuf
Mehmet Âkif’in bir kısmı 1924-1926 yılları arasında henüz Türkiye’deyken ve bir kısmı da 1926 yılında Mısır’a gidişinden sonra kaleme aldığı şiirlerinden meydana gelen Gölgeler kitabı, bazı bakımlardan diğer kitaplarından farklılık arz eder.

Mehmet Âkif’in Safahat’ın ilk altı kitabını oluşturan şiirlerinde tasavvufa ilişkin tavrı açık bir şekilde menfidir; tasavvuftan bir dünya görüşü veya varlığı algılayış tarzı olarak olumlu bir çerçevede söz etmediği gibi, şiirlerinin çoğunda da klasik şiirimizin önemli bir tarafını oluş­turan tasavvuf terminolojisine rağbet etmemiştir. Buna rağmen Mehmet Âkif’in tasavvufa yaklaşımı konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu konuda yapılmış müstakil bir araştırmada da belirtildiği gibi, “bu değerlendirmelerde, her bir yazarın kendi tasavvuf anlayışının etkisi hâkim”dir.1 Mehmet Âkif’in, ilk altı şiir kitabında tasavvufî bir tavır bulun­mamasına, hatta tasavvufun İslam toplumlarındaki uygulamasına ilişkin şiddetli eleştirile­rine rağmen bir bütün olarak onun şiirini tasavvufî bir çerçevede yorumlama çabaları, ge­rekçesini büyük ölçüde Gölgeler kitabında yer alan bazı şiirlerle, bu şiirleri kaleme aldığı dö­neme ait mektuplarındaki bazı ifadelerden almaktadır. Acaba gerçekten bu birkaç şiirden ve bu şiirler bağlamında söylenmiş sözlerden yola çıkarak Mehmet Âkif’i tasavvufa olumlu bakan bir şair olarak değerlendirmek mümkün müdür? Bu soruya net bir cevap verebilmek için onun şiirlerine bir bütün olarak bu çerçevede bakmak gerekecektir.

Mehmet Âkif’in, ilk gençlik yıllarında kaleme aldığı ve sonradan şiir kitaplarına dâhil etme­diği manzumeleri dışarıda tutarsak onun tasavvuf terminolojisine başvurduğu ilk şiir, Birinci Safahat’ta yer alan Tevhid Yahud Feryad manzumesidir. Bu şiirde tasavvufun temel düşün­celerinden olan “tecellî” fikrini ifade eden mısralar bulunmaktadır; şair, evreni Allah’ın bü­tün varlığıyla kapladığını, dolayısıyla -insan da dahil- her şeyin onun bir tecellisi olduğunu düşünür ve bu durumda insanın evrendeki yerinin ne olduğu sorusunu sorar. Fakat şiire bir bütün olarak baktığımızda bu tasavvufî bakışın, insanın yeryüzündeki gücünü ve iradesini sorgulamak için bir araç olarak kullanıldığını görürüz. Ayrıca şair sorusunun cevabını aynı kitaptaki “İnsan” şiirinde verecektir:[1] [2]

Haberdar olmamışsın kendi zatından da hâlâ sen, Muhakkar bir vücudum!” dersin ey insan, fakat bilsen, Senin mâhiyyetinhattâ meleklerden de ulvîdir: Avâlim sende pinhandır, cihânlar sende matvîdir.

Bu şiire göre insan,“Tevhid Yahut Feryad”daki gibi iradesiz bir varlık değildir, tam tersine dünyayı, olayların gidişini değiştirecek güce sahip bir varlıktır. Bu özelliğiyle diğer bütün canlılardan farklı ve üstündür. Yine aynı kitaptaki dinî-hikemî manzumelerden İstiğrak[3] şiiri, insanın varlığının Allah’ın varlığı karşısındaki durumunu sorgulaması bakımından bir ölçü­de “TevhidYahudFeryad”a benzer. Fakat bu benzeyiş sadece şiirin sonunda, Allah’ın varlı­ğının bütün âlemi kuşattığı fikrinin ifadesinden sonra, “Bu senlikte fakat ey yâr-ı gâib, ben neyim âyâ?” mısraında ortaya çıkmaktadır. Şiirin bütününde, bir sabah vakti deniz kenarında tenha bir yere oturup Allah’ı tefekkür eden bir insanın duygu ve düşünceleri anlatılmakta­dır: Uçsuz bucaksız bir çöle veya bir okyanusa benzeyen dünyada insan tek başına yolunu bulmaya çalışan bir seyyah veya bir kazazede gibidir. Her an tehlikelerle karşı karşıyadır. Bu yüzden bir an önce bir kurtuluş sahiline çıkmak ister. Bu arzu bazı benzetmelerle bir hasret olarak nitelenir. Bu, çocuğundan uzak kalan bir annenin ona kavuşmak istemesi, bir yetimin daima annesini hatırlaması gibidir. Şair de kendisini dünyada bir yetim gibi hissetmekte ve sürekli Allah’ı aramaktadır. Çünkü onu içinde bulunduğu girdaptan ancak Allah kurtarabilir. Artık baktığı her yerde ondan bir iz görmekte, rüzgârda onun kokusunu duymaktadır. Şiirin ikinci kısmında şair bu tabloyu daha da somutlaştırır: Şair seher vaktinde bir deniz kenarın­da büyük bir sessizliğin hakim olduğu bir ortamda Allah’ı tefekkür etmektedir. Ufuk henüz açılmış, fakat güneş doğmamıştır. Güneşin doğmasıyla birlikte çevrede bir hareketlenme meydana gelir. Biraz önce kıpırtısız olan deniz, rüzgârın esişiyle birlikte dalgalanmaya baş­lar. Rüzgârın sesi dalgalarınkine karışarak “vecd-efzâ, hazin bir nağme, bir şîven” duyulmaya başlar. Bu sese kulak veren şair, Allah’ın “âheng-i şi’rini” duyar. Güneşin ışıkları Allah’ın fikir okyanusundan yeryüzüne inen bir demettir. Bu duygular içinde Allah’ın varlığının bütün ev­reni kuşattığını ve aslında var olan her şeyin onun varlığının bir tecellisi olduğunu hisseden şair bu tecelliler dünyasında kendi yerinin ne olduğu konusunda tereddüde düşerek şiiri şu soru ile bitirir:

Tecellî etti artık, anladım, sensin bu dünya..

Bu senlikte fakat ey yâr-ı gâib, ben neyim âyâ?

Aslında bu, cevabı kendi içerisinde saklı bir sorudur. Her varlık Allah’ın farklı biçimlerdeki tecellisi olduğuna göre insan da o tecelliler dünyasının bir parçasıdır. Şiirdeki bu tasavvufî içerik, onu Âkif’in ömrünün sonlarında Mısır’da yazmış olduğu “Gece”, “Hicran” ve “Secde” şiirlerine yaklaştırır. Bu bakımdan bu şiir, Mehmet Âkif’in şiirini tasavvufi bir çerçevede yo­rumlamak isteyenlerin başvurduğu metinlerdendir. Şairin, Gölgeler’deki “Gece” şiirini gör­dükten sonra “Üstad siz vadiyi değiştirmişsiniz” diyen Hasan Basri Çantay’a verdiği,”Benim asıl vâdim bu idi” şeklindeki cevap da bu bağlamda referans olarak gösterilmektedir.[4] Ancak bu birkaç örnekten hareket ederek Âkif’i bir mutasavvıf şair olarak değerlendirmek zordur. 1908’den önce yazdığı manzumeleri dışarıda tutarsak, Âkif’in asıl sanatının şekillendiği dö­nemin başlangıcında yazmış olduğu -yukarıda zikrettiğimiz- birkaç şiirde, insanın kendi iç dünyasına eğilmesi anlamında tasavvufi bir içerikten söz edilebilir. Elbette o, daha çok dış dünyayı gözlemleyen ve yorumlayan bir şair olsa da, zaman zaman kendi içine de bakmış ve iç dünyasındaki fırtınaları da şiirine yansıtmıştır.[5]

İkinci Meşrutiyet’in ilanından 1920’li yıllara kadar yaklaşık on beş yıllık bir sürede yoğun bir şiir faaliyeti bulunan ve eserlerinin çoğunu bu tarihlerde yayınlayan Mehmet Âkif’in bir cemiyet şairi olarak öne çıktığı görülmektedir. Ancak burada ayrıntılarına girmeyi gereksiz gördüğümüz birtakım sebeplerle Türkiye’den ayrılmasından sonraki yıllarda kaleme aldığı az sayıdaki ve Gölgeler kitabında yer alacak şiirlerinde Mehmet Âkif bir cemiyet şairi olmak­tan ziyade bir ben şairidir. Felsefî bir mahiyeti bulunan ve kısmen dış dünyaya dönük olma­sı bakımından diğer şiirlerden ayrılan “Firavun ile Yüz Yüze” dışında bu devrenin şiirlerinde Mehmet Akif’i kendi iç dünyasına yönelmiş ve karamsar bir psikoloji içerisinde görürüz. Bu dönemin en önemli ürünleri olan “Gece”, “Hicran” ve “Secde”de ise bu kendi benine yöneliş, tasavvufî bir içerik kazanmıştır.

Mehmet Âkif, yukarıda belirttiğimiz üzere, şiire başladığı gençlik yıllarında geleneğin etkisiy­le birkaç tasavvufî manzume kaleme almış olsa da, Meşrutiyet’ten sonra yayımladığı ve ki­taplarına aldığı şiirlerde tasavvuf hakkında olumsuz görüşlere sahip bir şair olarak karşımıza çıkar. Mesela, Süleymaniye Kürsüsünde adlı eserinde, bu manzum hikâyenin anlatıcısı olan vaiz,Türkistan’daki Müslümanların durumunu tasvir ederken şunları söyler:[6]

Üdebâ doğrusu pek çok, kimi görsen: Şair.

Yalınız şi’rinemevzû, iki şeyden biridir:

Koca millet! Edebiyyâtı ya oğlan, ya karı...

Nefs-i emmârehizâsında henüz duyguları!

Sonra tenkîde giriş: Hepsi tasavvufla dolu:

Var mı sûfiyyede bilmem ki ibâhiyye kolu?

İçilir, türlü şenâ‘atler olur, bî-pervâ;

Hâfız’ın ortada dîvânıkitâbü’l-fetvâ!

“Gönül incitme de keyfin neyi isterse becer!” Urefâ mesleği; a‘lâ, hem ucuz, hem de şeker!

Âsım’da da Köse İmam, şairlerden söz ederken, tasavvufun Türk milletini uyuşukluğa sevk eden bir düşünce olduğunu söyler:[7]

Sürdüler Türk’e “tasavvuf” diye olgun şırayı;

Muttasıl şimdi “hakîkat” kusuyor Sıdkı dayı!

Bu cihan boş, yalınız bir rakı hak, bir de şarâb;

Kıble: Tezgâh başı, meyhâneci oğlan: Mihrâb.

Git o “dîvan” mı ne karın ağrısıdır, aç da onu, Kokla bir kerre, kokar mis gibi “sandıkburnu!”

Süleymaniye Kürsüsünde ve Asım’daki tasavvuf karşısında bu olumsuz bakışa rağmen “Gece”, “Hicran” ve “Secde”de -ki bunlar beşer gün arayla yazılmışlardır ve birbirinin devamıdırlar, dolayısıyla tek bir şiir olarak da değerlendirilebilirler- yöneldiği yeni eğilimin farkında olan Mehmet Âkif, Mısır’dan Fuad Şemsi’ye gönderdiği ve “Hicran” şiirini de eklediği 6 Nisan 1925 tarihli mektubunda, şunları yazar:[8]

Sana en son şiirimi gönderdim. Bilmem nasıl bulacaksın? Kişi düştüğü yerden kalkar derler. Fâilâtün, fâilâtün derdine uğradığım hengâm-ı tufûliyetimdemeczûb idim; şimdi gördüğün veçhile yine meczûbânevâdilererücû ediyorum. Mahalle Kahvesi’ni yazan herifle, bu Hicrân’ınazm eden herifin aynı herif olduğu güç anlaşılır, değil mi?

Bu şiirlerden “Gece”de, tasavvufun temel motiflerinden olan, dünyayı ruhların Allah’tan ayrı düştüğü bir sürgün yeri olarak telâkkî eden düşünce dile getirilmiştir. Bu düşünce Klasik Türk şiirinin sıklıkla işlediği konulardandır ve Mehmet Âkif’in şiiri bu bakımdan klâsik şiir gelene­ğine uygundur. Bu şiirle bunun devamı olan “Hicran” ve “Secde” şiirlerinin klâsik tasavvufî şiirlerden ayrıldığı bir husus, şairin kendisini evrendeki diğer varlıklardan, Allah’ın tecellisi­ne mazhar olamamak noktasında ayırmış olmasıdır. Şiirlerdeki lirizm de büyük ölçüde bu ‘hicran’dan kaynaklanmaktadır. Fatih Kürsüsünde adlı eserde, gök cisimlerini güneşin riya­seti altındaki bir aileye benzeten ve bunların hareketlerinin Allah tarafından ezelde belirlen­miş bir kanun dairesinde gerçekleştiğini söyleyen Âkif’le, “Gece” şiirinde aynı gök cisimlerini güneşten kopmuş olmaları dolayısıyla başıboş ve adeta sarhoş dolaşan varlıklar olarak tasvir eden Âkif arasındaki fark dikkat çekicidir. Bu bir bakıma şairin evren tasavvurunun parçalan­ması demektir. Şu mısralarda dile getirilen ümitsizliğin, şairin ömrü boyunca gerçekleşmesi için mücadelesini vermiş olduğu, Müslümanların dünyevî birliğine dair bir ümitsizlik olduğu açıktır:[9]

Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tânecikMa‘bûd, Gel ey bir tânecikgâib, gel ey bir tânecikmevcûd!

Ya sıyrılsın şu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicrân,

Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itmînân.

Hayır, îmanla, itmînanla dinmez rûhumun ye’si: Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi!

Gece’den beş gün sonra yazılmış olan “Hicrân”da Allah’a kavuşma arzusu kuvvetli bir şekilde dile getirilmiştir. Ancak burada, vahdet-i vücutçu tasavvuf anlayışında olduğu gibi insanın Allah’la bir olması (ene’l-hak) veya Allah’ta yok olması (fenâfi’l-lâh) söz konusu değildir. Buna karşılık Allah’ın insanın kalbine bütün varlığıyla yerleşmesi veya tecelli etmesi arzusu vardır. Şair bu arzusunun gerçekleşmesi için hazırlık yapar, bir mabede benzettiği kalbini Tanrının ziyareti için hazırlar, bir seccade serer ve bir kandille aydınlatır. Ancak yanılmıştır; bu ha­zırlıklar Tanrı’nın kendisinden iyice uzaklaşmasına sebep olmuştur. Çünkü Tanrı’nın insanın kalbinde tecelli etmesi için orası bütün maddi varlıklardan arındırılmalıdır. Hatâsını anlayan şair kalbini bütün maddi varlıklardan arındırır ve Allah’a seslenir:[10] [11]

İlâhî! Söktüm attım, işte hücrem şimdi çırçıplak: Ne âfâkında tek kandil, ne mihrâbındaseccâde; Ezelden bildiğin toprak, bütün varlıktan âzâde.

Mehmet Âkif’in bu şiirden söz ederken onu daha önce yazmış olduğu Mahalle Kahvesi ile karşılaştırması ve ikisi arasındaki farka dikkat çekmesi anlamlıdır. Burada şair bir bakıma, geçmişte yapmış olduklarının kendisini Allah’a yaklaştırmamış olması dolayısıyla bir piş­manlığı dile getirmiş olmaktadır. Mabede benzettiği kalbini aydınlatmak ve süslemek çaba­sının, bu dönemden önce yazmış olduğu şiirlerle göstermiş olduğu faaliyeti sembolik olarak ifade ettiğini düşünebiliriz. Şair ömrü boyunca ‘mâsivâ’ ile uğraşmış, ‘gaflet’ etmiştir:11

Evet, gafletti sun‘um, lâkin insan gaflet etmez mi?

Yıkandım bir ömürdür döktüğüm yaşlarla, yetmez mi? Gel artık, mâsivâ yok, şimdi yurdum Tanrı yurdumdur: Tüten hücremde îmânım, yatan, yer yer, sücûdumdur.

Mehmet Âkif’in bütün hayatı boyunca verdiği mücadeleyi ve ortaya koyduğu eserleri adeta yok sayan bu mısralar, onun bu dönemdeki karamsarlığının geldiği boyutu göstermesi ba­kımından anlamlıdır. Gerçekten de onun ilk altı kitabında yer alan şiirlerine baktığımızda, bu şiirlerdekine benzer, “tasavvufî” olarak niteleyebileceğimiz bir şiiri yoktur. Bu yüzden sadece bu üç şiirden yola çıkarak Mehmet Âkif’in son yıllarında tasavvufa yöneldiğini kabul etmek -hatta kendisinin bu yöndeki kabulüne rağmen-acaba ne kadar doğru olur? Acaba bu şiirleri, şairimizin o dönemdeki karamsar ruh hâlinin kendisini yönelttiği bir tür tasavvufa sığınma (yönelme değil, sığınma!), olarak değerlendirmek mi daha doğru olacaktır? Gerçekten de bu şiirlere baktığımızda Mehmet Âkif’in tasavvufa ilgisinin, ruhsal bir zorunluluktan kaynakla­nan bir çeşit sığınma olduğu anlaşılmaktadır. Ondaki, bu şiirlerde görülen karamsarlık de­vam etmiş, hatta sonraki yıllarda bu karamsarlık bu şiirlerdeki gibi tasavvufa sığınarak baş edilebilir olmaktan daha ileri boyutlara varmıştır.

Kaynaklar

DEMİRCİ, Mehmet (1993), Yahya Kemal ve Mehmet Akif’te Tasavvuf, İzmir.
ERSOY, Mehmet Akif (2007), Birinci Kitap Safahat, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, İstanbul.
ÇANTAY,Hasan Basri (1966), Akifname, İstanbul.
TANPINAR, Ahmet Hamdi (1986), “Son 25 Senenin Mısraları”, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, İstanbul.
ERSOY, Mehmet Akif (2007) , İkinci Kitap Süleymaniye Kürsüsünde, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, İstanbul.
ERSOY, Mehmet Akif (2007), Altıncı Kitap Asım, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, İstanbul.
FEVZİYE Abdullah Tansel (1979), “Mehmet Akif’in Mektupları”, Tarih ve Edebiyat Mecmuası, S. 12, ss. 6-24.
ERSOY, Mehmet Akif (2007), Yedinci Kitap Gölgeler, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, İstanbul.
TYB Kitaplığının 57. kitabı, "Mehmet Âkif ve Gölgeler" başlığı ile 2014'ün mart ayında yayınlanan bildiriler kitabı...
 

[1] Mehmet Demirci, Yahya Kemal ve Mehmet Âkif’te Tasavvuf, İzmir, 1993, s. 72 vd.
[2] Birinci Kitap Safahat, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, 2007, s. 130.
[3] A. g. e., s. 225-228.
[4] Hasan Basri Çantay, Akifname, İstanbul, 1966, s. 25.
[5] Ahmet Hamdi Tanpınar Akif’ten söz ederken “Bu kudretli adamın bir lâhza kendi içine dönmemiş olması şiirimizin hazin bir talihidir” der. Tanpınar’ın Akif hakkındaki bu kanaati onun -sayısı az da olsa- bu tür şiirleri dikkate alınmadan verilmiş bir hükümdür.Bkz. “Son 25 Senenin Mısraları”, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1986, s. 386.
[6] İkinci Kitap Süleymaniye Kürsüsünde, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, 2007, ss. 44-45.
[7] Altıncı Kitap Asım, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, 2007, ss. 27-28.
[8] Fevziye Abdullah Tansel, “Mehmet Akif’in Mektupları”, Tarih ve Edebiyat Mecmuası, S. 12, Aralık 1979, ss. 6-24.
[9]     Yedinci Kitap Gölgeler, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, 2007, s. 72.
[10] Yedinci Kitap Gölgeler, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, 2007, s. 75.
[11] A. g. e., s. 75.
 
Bu haber toplam 347 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim