Prof. Dr. Fazıl Gökçek: Şiir İşçiliği ve İstiklâl Marşı

Prof. Dr. Fazıl Gökçek: Şiir İşçiliği ve İstiklâl Marşı

Yazar ve şairlerin (“yazan insan”: “homo scriptor”) tek tipte olmadığını belirten Rene Wellek, “lirik ve romantik şairleri, oyun ve destan yazarlarından ve bunların kısmen mukabili olan romancılardan” ayırarak bu bağlamda çeşitli sanatçı tiplerinden söz eder. Bu tiplerden biri de “cezbeli, yani otomatik veya takıntılı (obsessive) bir şekilde şiir söyleyen veya bir nevi kâhin sezgisine sahip olan şairler”in mukabili bulunan “emekçi, yani iyi yetişmiş, becerikli ve sorumluluk sahibi bir zanaatkâr olan yazarlardan oluşmuş” şair tipidir (Wellek&Warren, 2016: 96-97). Bu ayrımda “emekçi şair”den kasıt, yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, şiirleri üzerinde bir “zenaatkâr” gibi çalışan, şiirlerini uzun uğraşlardan sonra ve uzun bir sürede kaleme alan şairdir. Bizim edebiyatımızda bu şekilde şiirlerini yıllar süren çalışmanın sonunda tamamlayabilen şairlerin en çok bilinen örneği Yahya Kemal’dir. Yahya Kemal’in bazı şiirlerini on beş yirmi yıl üzerinde çalıştıktan sonra ancak yayınladığı bilinmektedir. “Rindlerin Ölümü”ndeki “serin” kelimesini bulabilmek için şiiri yirmi beş yıl beklettiği rivayet edilir. “Ses” şiiri ile ilgili olarak Tanpınar’ın anlattığı hatıra da bu konuda bir fikir verebilir.[1] Bizim şiirimizde cezbeli veya meczup şair tipinin ilk akla gelen örneği ise Ahmet Haşim’dir. Ahmet Haşim’in de şiirleri üzerinde sonradan değişiklikler yaptığı bilinmektedir, dolayısıyla onun da “emekçi” bir tarafı vardır, fakat genel olarak “Piyale” şairinin şiirlerini bir çeşit cezbe hâlinde söylediği kabul edilir. Yukarıda andığımız iki şairle birlikte Meşrutiyet Dönemi Türk şiirinin en önemli temsilcilerinden biri olan Mehmed Âkif, bu tasnifte “emekçi” şairler sınıfında yer verilmesi gereken bir isimdir. Mehmed Âkif, Wellek’in ifade ettiği “iyi yetişmiş, becerikli ve sorumluluk sahibi bir zanaatkâr” nitelemesini tam olarak karşılayan bir şairdir. Kâzım Yetiş’in de belirttiği gibi o “yazma sanatını ısrarlı bir çalışma ile elde edilen bir meleke olarak kabul eder” (Yetiş, 1992: 10). Gerek kendisinin şiirlerini nasıl yazdığına ilişkin söyledikleri ve gerekse şiirlerinin farklı neşirleri arasında görülen çok sayıdaki değişiklik, Mehmed Âkif’in şiiri bir ceht ve çalışmanın ürünü olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. M. Ertuğrul Düzdağ tarafından hazırlanan edisyon kritikli Safahat neşri Mehmed Âkif’in hangi şiirleri üzerinde ilk yayınından sonra ne ölçüde değişiklik yaptığını göstermektedir.[2] Şiirlerini yayınladıktan sonra da zihninde taşımaya devam eden ve yeni neşirlerinde sürekli değişiklikler yapan bir şairin, bunları yayımlamadan önce de üzerlerinde ne kadar çalıştığı tahmin edilebilir.

Mehmed Âkif’in şiir üzerinde düşündüğü ve şiirin nasıl bir edebî verim olduğu konusunda derli toplu fikirlerinin bulunduğu da bilinmektedir. İstan­bul Darülfünununda 1908-1913 yılları arasında verdiği edebiyat derslerinin notları ve Sırat-ı Müstakim’deki edebiyat meseleleriyle ilgili yazıları[3] bize bu konuda değerli bilgiler vermektedir. Onun kendi şiirlerini uzun çalışmalar so­nunda tamamlaması ve hatta yayımladıktan sonra da üzerlerinde düşünmeye devam etmesi elbette şiir sanatı konusundaki nazari bilgilere vâkıf olmasıyla ilgilidir. Nazari olarak mükemmel şiirin nasıl olması gerektiği konusundaki birikimi, onu şiir yazarken bir taraftan kısıtlamış, zorlamış, ama öte yandan da şiirlerinin dil, yapı ve kompozisyon bakımından kusursuz olmasını sağla­mıştır. Kendisinin şiirde ilhamın yeri ve çalışmanın önemi üzerine söyledikleri bize bu konuda bir fikir vermektedir:

“Şiirin ilhamı azdır. Şiir çalışmakla, uğraşmakla olur. Zannederler ki şair tabiat karşısında oturur, ilhamlarını toplar, hemen kalemi eline alarak şiirini yazar. Hiç de öyle değil. Odaya kapanıp ter dökecek, dü­şünecek, yorulacak, uğraşacak. Yüz ter dökerek bir beyit meydana gelir. Ben manzaraları odama getirir, orada kafa yorarım. Ter döker, dört duvar arasında şiirimi yazarım. Ben şiir yazmadan evvel çok düşünü­rüm; tam bir mühendis gibi, bir mimar gibi. Bir bina yapılacağı zaman nasıl ki mimar evvelâ düşünür, şurada oda, şurada merdiven, şurada salon, şurada mutfak, şurada banyo... Planını yapar, krokisini çizer, en sonra binaya başlar. Tıpkı ben de böyleyim. Ben bir eser yazmadan ev­vel bütün mukaddimâtı hazırlarım. Eserime nasıl gireceğim, ne netice­ye varacağım... Bütün bunları hayâlimde kurarım. Ondan sonra yaz­maya başlarım. İstediğim neticeye varırım. Buna bir misal isterseniz pertavsıza teşbih edebiliriz. Güneşin dağınık huzmeleri yakmaz. Fakat bu huzmeler mihrak noktasına gelir de orada teraküm ederse yakar. İş o noktayı bulmaktır. Bütün mukaddimât bir noktada tecemmu ederse şiir ancak o zaman müessir olur” (Eşref Edip, 2010: 218).

Eşref Edip’in kitabında nakledilen bu konuyla ilgili bir anekdotta da ken­disinden Sırat-ı Müstakim dergisinde her hafta bir şiir okumak istediklerini söyleyen Mehmet adındaki bir gence, Mehmed Âkif’in, “Mehmet şiir yazmayı Anadolu mektubu zannediyor galiba!” dediği rivayet edilir (Eşref Edip, 2010: 218-219). Bu söz de onun şiir yazmayı zaman ve işçilik gerektiren bir süreç olarak gördüğünü çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır.

Mehmed Âkif’in şiirin işçilik boyutunu asıl sanatkârlık olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Şiiri bir kompozisyon olarak gören şair, önce yazılacak eserin bir planını yapmak, hangi bölümlerden meydana geleceğini, hangi duyguyu veya düşünceyi dile getireceğini belirlemek ve bir çeşit içerik planı oluştur­duktan sonra yazmaya başlamak gerektiğini düşünmektedir. Bu fikrini “Plan” başlıklı yazısında dile getiren Mehmed Âkif, Divan şairlerinin şiir mecmua­ları veya mesnevileri içinde çok parlak ve göz alıcı beyitlerin bulunduğunu, fakat bu şiirlerin tertip ve plan bakımından dağınık olduğunu, bu yüzden de bu eserlerin parça güzelliğine sahip olmakla birlikte bütün güzelliğinden mah­rum bulunduğunu belirtir. Bu fikrini Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun mesnevisi üzerinden şöyle açıklamaktadır:

“Evet, bizim divanlarımızda, mecmualarımızda yer yer öyle kıymetli be­yitler, öyle cemiyetli mısralar bulunur ki bir Garp şairinin karihasından nadi­ren sünuh eder. Lakin maatteessüf onların tertibine hiç riayet edilmemiş hatta böyle bir tertip akla bile getirilmemiş olduğu için heyet-i mecmuaları payidar bir güzellik gösteremiyor. Mesela Fuzuli elbette pek büyük bir şairdir; Leylana- me’sinde elbette pek yüksek şiirler vardır. Lakin hazret efsanesini nazma kal­kışmazdan evvel eserine nasıl başlayacağını, nelerden bahsedeceğini, nasıl bir netice vereceğini düşünmemiş; yani hiçbir plan, hiçbir taslak yapmadan sia-i karihasına, servet-i hayaline, semahat-i hissine güvenerek işe başlayıvermiş, onun için bu kadar emeği heder olmuş gitmiş!”

Leylaname-i Fuzuli için, hâşâ, kıymet-i edebiyeden mahrumdur, demek istemiyoruz; demek istiyoruz ki Fuzuli daha az şair, lakin daha çok sanatkâr olsaydı, o eseri vücuda getiren ecza-yı edebiyeden daha az kıymetli mevâd ile daha güzel bir bedia telif edebilirdi (Şengüler, 1990: 235-236).

Bu ifadeler bize Mehmed Âkif’in şiirde düzenleme işçiliğini, deyim ye­nideyse, şairanelikten daha önemli bulduğunu göstermektedir. Kendi şiirleri üzerinde çok çalışmasının ve yayınladıktan sonra bile üzerlerinde düşünmeye devam etmesinin, değişiklikler yapmasının sebebi bu olmalıdır.

Bu girişten sonra “İstiklâl Marşı”na geçebiliriz. “İstiklâl Marşı”nı Mehmed Âkif’in nasıl ve ne kadar sürede yazdığına dair bize ulaşmış birtakım bilgi­ler bulunmaktadır. Bilindiği gibi Mehmed Âkif, “İstiklâl Marşı”nı Ankara’da Taceddin Dergâhı’ndaki ikameti sırasında yazmıştır. 24 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisinin açılışının ertesi günü Millî Mücadele’ye destek olmak için Ankara’ya gelen Mehmed Âkif, bir yandan Burdur milletvekili olarak yer al­dığı Büyük Millet Meclisinin faaliyetlerine katılırken bir yandan da Eskişehir, Burdur, Antalya, Afyon, Konya, Kastamonu gibi civar şehirlerde halkı direnişe çağıran vaazlar vermiştir. Öte yandan, artık yayınını Ankara’da sürdüren Sebî- lürreşâd dergisinde de yazmaya ve şiirlerini yayımlamaya devam etmektedir. Bir taraftan Millî Mücadele sürerken Ankara Hükûmetinin bir millî marş ih­tiyacı duyarak Maarif Vekâleti aracılığıyla 7 Kasım 1920 tarihinde gazeteler­de verdiği ilanla bir müsabaka açılmıştır. Yarışma fikrine ve özellikle de para ödülüne sıcak bakmayan Mehmed Âkif, kendisinden beklenmesine rağmen bu yarışmaya katılmamıştır. Mehmed Âkif’in, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in ricası[4] ve yakın dostu Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Bey’in ısrarıy­la para ödülünü almamak şartıyla bu şiiri yazmayı kabul ettiği bilinmektedir. Millî marş için gazetelere ilan verilmesi ile Mehmed Âkif’in yazdığı şiirin Sebî- lürreşâd’ta yayımlanması arasında üç aydan fazla bir süre bulunmaktadır.

Devrin Millî Eğitim Bakanının bu ricası ve parayla ilgili endişesinin giderileceğine dair teminatı, ayrıca Hasan Basri (Çantay) gibi bazı dostlarının ısrarı üzerine Mehmed Âkif bu marşı yazmaya karar vermiştir (Çantay, 1966: 62). Bugün “İstiklâl Marşı” olarak bildiğimiz bu şiiri çok kısa zamanda yazıp bitirmiş olması, onun yarışmaya katılmayı düşünmese de bu şiiri marş konusunun gündeme gelmesiyle birlikte zihninde tasarladığını ve olgunlaştırdığını göstermektedir. Çünkü bir “şiir işçisi” olan, başka deyişle şiirlerini anlık ilhamlarla değil üzerinde çalışarak ve yoğun emek harcayarak meydana getiren Mehmed Âkif’in, Hamdullah Suphi’nin 5 Şubat 1921 tarihli mektubunun kendisine ulaşmasından sonra, Çantay’ın ifadesiyle “iki üç gün”de (Çantay, 1966: 64) bu şiiri yazıp bitirmesi mümkün değildir. Çantay’ın yanlış hatırladığını veya mübalağa ettiğini varsaysak bile, şiir 17 Şubat 1921 tarihinde Sebîlürreşâd’da ve Hâkimiyet-i Millîye’de yayımlandığına göre, Âkif’in bunu on, on iki günde yazdığını kabul etmemiz gerekir. Yukarıda belirtmeye çalıştığımız gibi, bu, ancak onun şiiri en azından müsabakanın ilan edildiği kasım ayından beri zihninde tasarlıyor olmasıyla mümkündür. Dolayısıyla bu “iki üç gün” veya on on iki günlük süreyi bu şiirin “istinsah” edildiği süre olarak kabul etmek gerekir. Önceden zihninde tasarladığı ve “yazdığı” şiiri Mehmed Âkif, birkaç gün içerisinde kâğıda geçirmiş olmalıdır. Öte yandan İstiklâl Marşı’nın anlam ve muhtevasına bakıldığında onun Âkif’in yıllardır sürdürdüğü şiir yolculuğunun ulaştığı zirve olduğu görülür. Dolayısıyla “İstiklâl Marşı”nın esasında yıllar süren bir çalışmayla meydana getirilmiş bir eser olduğunu söylersek çok da yanlış bir hüküm vermiş olmayız.

KAYNAKÇA

Çantay, H. B. (1966). Âkifname. Ahmed Sait Matbaası. İstanbul.

Düzdağ, M. E. (1987). Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar. Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi. İstan­bul.

Düzdağ, M. E. (2009), MehmedÂkif Ersoy, Safahat — Eski ve Yeni Harflerle Karşılaştırmalı Neşir ve Safa­hat Dışında Kalmış Şiirler. İz Yayıncılık. 3. bs., İstanbul.

Edib, E. (2010). Mehmed Âkif— Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları (Haz. Fahrettin Gün). Beyan Yayınları. İstanbul.

Ersoy, M. Â. (1913). Mehmed Âkif, Darülfünun Dersleri: Kavaid-i Edebiye. Sırat-ı Müstakim Matbaası. Darülhilafe.

Şengüler, İ. H. (1990). Mehmed ÂkifKülliyatı 5. Hikmet Neşriyat. İstanbul.

Tanpınar, A. H. (1995). Yahya Kemal. Dergâh Yayınları, 3. bs., İstanbul.

Wellek, R. & Warren, A. (2016). Edebiyat Teorisi. (Çeviren: Ö. Faruk Huyugüzel). Dergâh Yayınları. 4. bs., İstanbul.

Yetiş, K. (1992). Mehmed Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler. Atatürk Kültür Merkezi Yayını. Ankara.

 

[1] Dergâh mecmuasına şiir vermeyi vaat eden Yahya Kemal, derginin sayıları birbirini izlediği hâlde bir türlü bu sözünü yerine getirmez, üzerinde çalıştığı bilinen “Ses” şiiri ile bir türlü vedalaşamaz. Sonunda Mustafa Nihat (Özön)’ın şairi bir çeşit tehdit etmesiyle Yahya Kemal’in Dergâh mecmuasındaki tek şiiri yayımlanabilmiştir: “... Ömrü kalabalıkta geçen bu adam, eserlerinin asıl kilit taşı olan kelimeleri, hayalleri, yine kalabalıkta kendisine icad ettiği bir yalnızlıkta buluyordu. ‘Ses’ manzumesi de gözlerimizin önünde böyle, dâüssılalı ve mânasının çok dışında derbeder hayatı içinde tamamlanıyordu. Daha doğrusu bir türlü tamamlanmıyordu. İşin çok uzayacağını gören Mustafa Nihat bir çeşit emrivaki ile meseleyi halletti. Şiirin başını nasılsa Necmettin Halil’le ele geçirmişlerdi. İlk çıkacak nüshada eldeki beyitleri tabedeceğini söyledi ve hakikaten de eksik olarak dizdirdi. ‘Ses’ son gecede bu tehdit altında bitti” (Tanpınar, 1995: 40).

[2] Mesela “Fatih Camii” şiirinde 30 (Düzdağ 2009, 4-7), “Hasta”da 25 (Düzdağ, 2009: 8-12), “Tevhid yahut Feryad”da 26 (Düzdağ, 2009: 13-17) mısrada bir veya birkaç kelimeyi, bazen de mısranın tamamını değiştirdiği görülmektedir. Safahat’ı oluşturan kitapların tamamında onun sonradan üzerinde değişiklik yapmadığı şiir yok gibidir.

[3] Bu yazılar kitap olarak da basılmıştır: Mehmed Âkif, Darülfünun Dersleri: Kavaid-i Edebiye, Sırat-ı Müstakim Matbaası, Darülhilafe, 1309 (1913).

[4] Hamdullah Suphi Bey’in, Hasan Basri (Çantay) aracılığıyla Mehmed Âkif’e gönderdiği tezkere şöyledir:

“Pek aziz ve muhterem efendim,

İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zât-ı üstâdanelerinin matlub şiiri vücuda getirmeleri maksadın husûlü için son çare olarak kalmıştır. Endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve teheyyüc vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim.” (Düzdağ, 1987: 226)

100. Yılında İstiklâl Marşı Büyük Bilgi Şöleni
12 Mart 2021 - TBMM
100. Yılında İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif Kitabı
Bu haber toplam 237 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim