• İstanbul 20 °C
  • Ankara 18 °C

Prof. Dr. Mustafa Kara: Ümit ile Yeis Arasında Geçen Bir Ömür: Mehmed Âkif Ersoy

Prof. Dr. Mustafa Kara: Ümit ile Yeis Arasında Geçen Bir Ömür: Mehmed Âkif Ersoy
Umut, hayatın en sıcak ve sevimli kelimelerinden biri olduğu gibi, umut­suzluk da en soğuk ve sevimsiz sözcüklerinden biridir.

Sevelim sevmeyelim bu iki kelime hayatımız boyunca bizi yakından takip eder. Çünkü tohumları gen­lerimizde saklıdır. Bazen biri önümüze, diğeri ardımıza düşer, bazen birlikte yan yana yürümeyi tercih ederler.

Bu kaide, toplumlara yön veren insanlar; âlim, arif ve sanatkârlar için de geçerlidir. Her ne kadar onlar vazifeleri gereği daima umut tarafına ağırlık verseler de her zaman açıkça telaffuz edemedikleri umutsuz dalgalanmalar da yaşarlar. Güzel sanatların herhangi bir dalında ustalaşan kimselerin bu dalga­lanmalardan daha çok etkilendikleri de söylenebilir. His ve düşünce dünyasını nesir veya nazım olarak kaleme alan insanların bıraktıkları yadigârlarda bu maceranın izlerini sürmek mümkündür.

Burada konumuzla ilgili olarak İstiklâl Marşı şairimizin bazı şiirlerinden hareketle bir değerlendirme yapılacaktır.

Mehmed Âkif, kendisinin, dolayısıyla arkadaşlarının, yani I. Meşrutiyet’in ilan edildiği yıllarda, bir başka ifade ile yüz elli sene önce bu topraklarda doğan insanların yetişmesinden şöyle bahsediyor (Düzdağ, 2006):

Doğduk “yaşamak yok size” derlerdi beşikten

Dünyayı mezarlık bilerek indik eşikten

Telkin-i hayat etmedi asla bize bir ses

Yurdun ezelî yasçısı baykuş gibi herkes

Ye’sin bulanık ruhunu zerk etmeye baktı

Mel’ûn aşı bir nesli uyuşturdu bıraktı

Hemen hatırlatalım: Onun çocukluğu, Sultan II. Abdülhamid’in tahta çı­kışından sonra patlak veren, Osmanlı-Rus Savaşı veya 93 Harbi (1877-1878) olarak bilinen sıkıntılı bir zamanda geçer.

Henüz kırk yaşına ulaşmadan 24 Mart 1910 tarihinde yayımlanan Mu­sahabe şiirinin son satırlarında, umut ve umutsuzluk birlikte zikredildikten sonra tercihini net olarak ortaya koyuyor (Düzdağ, 2006: 549):

İki şeydir verecek mülke hayat-ı câvid

O da hiç gevşemeyen azm ile hiç bitmez ümid

Ye’s ecelden daha salgın, ona yaklaşmayarak

Yaşamak isteyelim hem ebediyen yaşamak

Balkan Savaşlarının sıkıntılarıyla birlikte hatırlanan 1912 yılında yayımla­nan Süleymaniye Kürsüsünde de bu ikili birliktedir (Düzdağ, 2006: 172):

Ansızın başladı beynimde ümidin, ye’sin

Doğduğumdan beri hiç görmediğim bir harbi

O ne müthiş helecanlardı, aman yâ Rabbi

Ben de ruhumdaki zulmetleri artık koğdum

En büyük hasmım olan ye’si nihayet boğdum

Bırakın matemi yahu! Bırakın feryâdı

Ağlamak faide verseydi babam kalkardı

Göz yaşından ne çıkarmış? Neye ter dökmediniz

Bari müstakbeli kurtarmaya birazmediniz

Ye’se hiç düşmeyecek zerrece imanı olan

Sade siz derdi bulun, sonra kolaydır derman

Hakk’ın Sesleri, 1913

Kırk yaşında olan bir insanın tesbitleri:

Geçenler varsa İslâm’ın şu çiğnenmiş diyarından

Şu yüzbinlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezârından

Yürekler parçalar bir nevha dinler rehgüzârından

Bu matem kim bilir, kaç münkesir kalbin gubârından

Huruş etmekte son ümidinin son inkisârından

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım

Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım

Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim bilmem ki?

Öyle dehşetli muhitimde dönen mâtem ki

Âh! Karşımda vatan nâmına bir kabristan

Yatıyor şimdi..Nasıl yerlere geçmez insan?

Kurtulmaya azmin niye bilmem ki süreksiz

Kendin mi, senin yoksa ümidin mi yüreksiz

Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın

Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın

Karşında ziya yoksa sağından ya solundan

Tek bir ışık olsun buluver..Kalma yolundan

Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin halk!

Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam kalk!

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun

Ümmide sarıl sımsıkı seyret ne olursun!

Azmiyle ümidiyle yaşar hep yaşayanlar

Me’yûs olanın ruhunu, vicdanını bağlar

Mâdâmki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin

Mâdâm ki ondan daha melûn daha çirkin

Bir seyyie yoktur sana; ey unsûr-ı imân

Nevmîd olarak rahmet-i mevûd-i Huda’dan

Hüsrana rıza verme ..Çalış.. Azmi bırakma

Kendin yanacaksan bile evlâdını yakma!

“İş bitti... Sebâtın sonu yoktur” deme, yılma!

Ey millet-i merhûme sakın ye’se kapılma! (Düzdağ, 2006: 196)

Fatih Kürsüsünde, 1914

Safahat’ın 4. Kitabı olan bu bölümde Âkif o günkü toplumda yaşayan insan tiplerini tahlil ve tenkit etmektedir. Bir grup, yarını düşünmeyen, tatlı uykusuna devam edenlerdir. Diğer bir gurubu, zevküsefadan başka bir şey dü­şünmeyen sözüm ona aydın gençliği “şebâb-ı münevver denen şu nesl-i sefih” diye belirttikten sonra hemen şerhini de koyuyor:

“Fakat nezihini borcumdur eylemek tenzih”

Gelelim diğer guruba:

İkinci zümreyi teşkil eden cemaat ise

Hayata küskün olandır ki: Saplanıp ye’se

“Selâmetin sonu yoktur ne yapsalar boşuna”

Demiş de hırkayı çekmiş bütün bütün başına

Bu türlü bir hareket mahz-ı küfr olur,zira

Taleble âmir olurken bir âyetinde Huda

Buyurdu “Kesmeyiniz rûh-i rahmetimden ümid

Ki müşrikîn olur ancak o nefhadan nevmîd” (Düzdağ, 2006: 265)

Hatıralar, 1915

Doğru mudur ye’s ile olmak tebâh?

Yok mu gelip gayrete bir intibâh

Beklediğin subh-i kıyâmet midir

Gün batıyor sen arıyorsun sabah! (Düzdağ, 2006: 283)

Âsım, 1924

1919-1924 yılları arasında kaleme alınan Âsım da Âkif’in bazı temel fi­kirlerini bir piyes çerçevesinde sunmaktadır. Eserin kahramanı Âkif’in dost­larından Ali Şevki Hoca’dır. Âsım da onun oğludur. Aslında Ali Şevki Hoca evlenmemiştir. Dolayısıyla Âsım muhayyel bir şahsiyettir. Bir başka ifade ile Âsım ideal nesli temsil ediyor. Âkif’in dostlarına söylediğine göre eserin ikinci cildi Âsım ile birlikte İstiklâl mücadelesini ele alacaktı. Ne yazık ki buna imkân bulamamıştır. Bunun bir sebebi Mısır’da zamanını daha çok meal hazırlamaya tahsis etmesidir. Meal bitince de hastalık başlamıştır.

Âkif, Âsım’ı

Çünkü milletlerin ikbali için, evlâdım

Marifet, bir de fazilet iki kudret lazım

diyerek tahsil yapmak üzere “maddenin kudret-i zerriyyesi” için Avrupa’ya gönderir. Eser, bu konu ile sona erer.

Şimdi sen bizdeki kudretleri eşsen bir bir

Göreceksin ki: Bu millette fazilet en uzun

En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,

Bir mübarek suyu var,hiç kurumaz: Din-i mübin

Hâdisât etmesin oğlum seni asla bedbin

İki üç balta ayırmaz bizi mazimizden

Ağacın kökleri madem ki derindir cidden

Dalı kopmuş ne olur, gövdesi gitmiş ne zarar?

O, bakarsın,yine üstündeki edvârı yarar

Yükselir, fışkırıp âfâk-ı perişânımıza

Yine bin vâha serer kavrulan imanımıza

Vakıa ortada yüzlerce mesâvi yüzüyor

Sen de bu kâbusu bütün şerre değil hayra da yor

Çünkü yoktur birinin kalb-i cemaatte yeri

Arasan: Hepsi beş on maskara ferdin hüneri

Bu cihetten hani hiç yılmasın oğlum gözünüz

Sade Garb’ın yalınız ilmine dönsün yüzünüz

O çocuklarla beraber gece gündüz didinin

Giden üçyüz senelik ilmi sık elden edinin

Fen diyarında sızan nâmütenâhi pınarı

Hem için hem getirin yurda o nâfi suları

Aynı menbaları ihya için artık burada

Kafanız işlesin, oğlum, kanal olsun arada (Düzdağ, 2006: 432)

Gölgeler, 1933

Artık altmış yaşındadır.

Safahat’ın son ve yedinci kitabı Gölgeler 1933 yılında Kahire’de basılmıştır. 1918-1933 yılları arasında kaleme alınan şiirleri ihtiva eden bu kitapta konu­muzla ilgili mısralar da vardır.

1918-1919 tarihini taşıyan bazı şiirlerin başlıkları bile bir şeyler hatırlat­ma gücüne sahiptir. Bu şiirlerin başlıkları ve son beyitleri şöyledir:

1.Şark (1918)

Serilmiş sineler, kâbusu artık silkip üstünden

“Hayat elbette hakkımdır” desin, dünya “değil” derken (Düzdağ, 2006: 440)

2.Alınlar Terlemeli (1918)

Bu hürriyet bu hak bizden bugün âheng-i sa’y ister:

Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter (Düzdağ, 2006:442)

3.Umar mıydın? (1918)

İlâhî bir müeyyed, bir kerim el yok mu, tutsun da

Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda (Düzdağ, 2006: 444)

4.Hâlâ mı Boğuşmak (1918)

Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda

Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda (Düzdağ, 2006: 448)

5.Yeis Yok (1919)

Allah’a dayan sa’ye sarıl hikmete râm ol

Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol (Düzdağ, 2006: 450)

6.Azimden Sonra Tevekkül (1919)

Ey yolcu uyan! Yoksa çıkarsın ki sabaha

Bir kupkuru çöl var ne ışık var ne de vâhâ (Düzdağ, 2006: 453)

Son Şiir

Gölgeler’in, dolayısıyla Safahat’ın son şiiri 208 mısralık San’atkâr başlığını taşıyan manzumedir. Çok sevdiği, udi Şerif Muhyiddin Targan Bey (ö. 1967) ABD’de bulunduğu zamanda onunla yakından ilgilenen ABD’nin eski baş- kanının oğlu Mister Archibald Roosevelt’e ithaf edilen şiirin satır aralarında Âkif’in iç âleminin fotoğrafı gizlidir.

Son şiirin son mısralarını okuyalım:

Harim-i kalbime indim mi titrerim tir tir

Adım başındaki iz, lâkin adem misali derin

Tulûu mahşere kalmış batan güneşlerimin

Neden, fakat heyecanın? Nedir yüzündeki yaş

Sonunda yolcunu incitme, ey güzel yoldaş!

 

Huda bilir ki dayanmaz taş olsa bir sine O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine Hayır! Yakar beni derdimle âşina çıkman Bırak, ben ağlayayım,sen çekil de karşımdan Belâ mı kaldı ki dünya evinde görmediğim? Bırak, şu yaşları, hiç yoksa, görmeden gideyim. (506)

Hilvan 22 Ağustos 1349/1933

 

100. Yılında İstiklâl Marşı Büyük Bilgi Şöleni
12 Mart 2021 - TBMM
100. Yılında İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif Kitabı
Bu haber toplam 385 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim