• İstanbul 19 °C
  • Ankara 18 °C

Prof. Dr. Selami Şimşek: Mehmet Âkif'in Sûfîleri, Şâirleri ve Edipleri

Prof. Dr. Selami Şimşek: Mehmet Âkif'in Sûfîleri, Şâirleri ve Edipleri
Konumuza geçmeden önce Mehmed Âkif'in yetişme yıllarında şahsiyetinin oluşumunda tesiri bulunan kişiler ile tasavvufla ilgisi hakkında kısaca bilgi vermeyi faydalı buluyoruz.

Mehmed Âkif, döneminin en iyi donanımlı, birikimi en yüksek şâir, yazar ve düşünürlerinden biridir. Âkif'in yetişme yıllarında şahsiyetinin teşekkülünde rolü bulunan kişilerin başında kendisine ilk dinî bilgileri veren, Arapça'sının, fıkıh ve akâid bilgilerinin gelişmesine yardım eden Nakşibendiyye tarîkatına da mensup babasıTâhir Efendi gelmektedir. Ayrıca Sultan II. Abdülhamid devrinin hürriyetperver şahsiyetlerinden Fatih Merkez Rüşdiyesi'ndeTürkçe muallimi Mehmed Kadri Efendi, hâfızlık hocası Mehmed Râsim Efendi (Arap Hoca) Mesnevi ve Gülistân derslerini takip ederek Farsça'sını ilerlettiği mesnevîhân Es'ad Dede, Arapça hocaları olarak kendisinden Müberred'in el-Kamil'\n\okuduğu Hersekli Ali Fehmi Efendi ile Mu'allakât hocası Hâlis Efendi'yi zikretmek mümkündür. Bu arada ders ve müzakere arkadaşları Mehmed Şevket ve Babanzâde Ahmed Nâim ile daha Baytar Mektebi'nde talebe iken kendisini klâsik eserleri okuyacak kadar Fransızca'sını ilerletmeye ve Batı edebiyatını takip etmeye yönelten Ispartalı Hakkı Bey, memuriyetinin ilk yıllarında yanında bulunarak Fransızca çalıştığı Baytar Miralay İbrahim Bey'i de unutmamak gerekir1. 

"Doğu ve Batı edebiyatlarından oldukça zengin bir birikime sahip olan Âkif'in okudukları arasında çoğu yazıldığı dillerden olmak üzere Mu'allakât, Divân-ı Hâfız, Gülistan, Vâridât, Mesnevi, Fuzûlî Dîvânı gibi eserlerle Doğu'dan İbnü'l-Fârız, Feyzî-i Hindî, Muhammed İkbal, Batı'dan VVİlliam Shakespeare, Milton, Victor Flugo, Ernest Renan, Anatole France, Alfred de Musset. Lamartine, J. J. Rousseau, Alphonse Daudet,. Emile Zola, Alexandre Dumas Fils, Sienkievvicz gibi şâir ve yazarların eserleri vardır"2. Âkif'in tasavvufla ilgisi husûsuna gelince, o, herhangi bir tarîkat mensubu olmayıp, kâmil bir mü'minin yaptıkları dışında sûfiyâne ve zâhidâne bir hayat yaşamış değildir. Safahat incelendiğinde, ömrünün son yıllarına doğru daha mutasavvıfâne şiirler yazmış olduğu görülür. Çok çalkantılı bir dönemde, içinde yaşadığı toplumun bütün ıstırabını adeta kalbinde duyduğu, çeşitli toplumsal mes'elelere merhem olma gayretine düştüğü için, rûhunun derinliklerinde gizli olan tasavvufî yönünü açığa çıkarma fırsatı bulamamıştır3. O, hakikî tasavvufa değil, bâtınî tasavvufa karşıdır. Gazzâlî, Mevlânâ gibi kâmil mürşidlere saygı ve sevgisi sonsuzdur. Bizim de bu konudaki kanaatimiz aynı şekildedir. Âkif'in, "Sürdüler Türk'e "tasavvuf" diye olgun şırayı/Muttasıl şimdi "hakikat" kusuyor Sıdkı Dayı!"4 beytini cımbızla çekip onu tasavvuf düşmanı olarak göstermek çok yanlış olur. 

Bu konudaki düşünceleri Mustafa Tatcı'nın şu sözleri ile bağlayalım: "Hayatı boyunca, Şems-i Mağribî, Hâtif-i isfehânî, Gazzâlî, Sa’dî ve Mevlânâ gibi tasavvuf büyüklerinin eserlerini elinden düşürmeyen Âkif, hiç şüphesiz İslâm'dan ayrı düşünülmemesi gereken tasavvuf düşüncesine karşı hiçbir zaman olumsuz bir tavır takınmamıştır. Bu kanaat, Safahat'ı tahlil ederken daha iyi görülecektir. Esasen o, mutasavvıflık adı altında bâtınî ve İslâm'ın içindeki Kur'ân ve sünnetin dışındaki akımların aleyhindedir. Akif'e göre gerçek mutasavvıflar, İslâmiyet'in dinamik birer temsilcileridir. Böyle olmasaydı, Şâirimiz, bu büyük zatlardan aldığı kıssaları Safahatînda şiirleştirmezdi"5

Âkif'in Sûfileri, Şâirleri ve Edipleri 

Bu kısımda Âkif'in, Servet-iFünûn'da"Tahkikat-ı Edebiyye Sütunları" başlığı altında yayımlanan yazısında zikrettiği sûfî, şâir ve ediplerin yanı sıra6, Safahaf ta veya çeşitli vesilelerle kaleme aldığı yazılarında geçen şahsiyetler üzerinde durulacaktır. Ancak burada hemen belirtelim ki, söz konusu yazıda veyahut diğer yazılarında sevip takdir ettiği Batılı şâir, yazar ve ediplere, zaman darlığı ve çalışmanın hacmini oldukça genişleteceği düşüncesiyle yer verilmemiştir. Şimdi onun sevip saydığı, etkilendiği, hayran olduğu, şiirlerini ezberlediği, hayatını ve sanatını değiştirdiği bu sûfî, şâir ve ediplere bir göz atalım. 

1. Antere (ö. m. 614?) 

Muallaka şâirlerinden olan Antere, "Abs kabilesinin hem şâiri, hem de cesur, yiğit, güzel ahlâklı, hoşsohbet, zulme boyun eğmeyen savaşçısı olarak''7 meşhûrdur. Onun, Benî Abs ile Benî Zübyân arasında meydana gelen Dâhis ve Gabrâ Savaşı'nda büyük kahramanlıklar gösterdiğini, meşhûr muallakasını da bu savaştan sonra söylediğini biliyoruz. Muallakasmı ayrıca, annesinin siyahlığı ile alay eden ve kendisinin şiir söylemeyi bilmediğini iddia eden birine karşı şâirliğini ispat etmek amacıyla inşâd ettiği de nakledilmektedir. Muallaka, bütünüyle gazel ve hamasî beyitlerden teşekkül etmekte olup, kâmil bahrindedir8. Âkif’in de bir yazısında, Arapları çok okuduğunu ve hamasiyette Antere'nin âşığı olduğunu söylediğini biliyoruz9. Dolayısıyla Âkif'in, şâirlerinden biri, Antere'dir. 

2. Mecnûn (ö. 70/690?) 

Asıl adının, Kays b. Mülevvah b. Müzâhim Âmirîolduğu belirtilen Mecnûn'un, adı, kabilesi, nisbesi ve soyağacı hakkında gerçek veya gerçekdışı bir zât olduğu hususunda birbiriyle çelişen rivâyetler bulunmakla beraber şiirlerinde geçen bazı ipuçlarından yola çıkarak gerçek bir şahıs olup Emevîler'in ilk dönemlerinde yaşadığı ve Âmir b. Sa'saa kabilesine mensup bulunduğu yolundaki görüşler daha sağlam kabul edilmiştir. Ona nisbet edilen şiirlerde, aşk, ayrılık, hasret, elem, umutsuzluk ve gözyaşı hakimdir. Bunun yanında şairi meçhul veya Leylâ aşkını dile getiren birçok şiirin de Mecnûn'a ait olduğu söylenmektedir. Gerek Mecnûn'un hayatı, gerek Leylâ aşkıyla ilgili haberleri ve gerekse şiirlerinin toplanması, yayımlanması ve yorumlanması konusunda birçok araştırma da yapılmıştır. Mecnûn, kültürümüzde ise, daha çok"Leylâ ile Mecnûn"adlı aşk hikâyesindeki erkek kahramanın lakabı olarak ün salmıştır10

Âkif'in, yukarıda söz konusu yazısında belirttiğine göre, garamiyatta11 Mecnûn'a âşık olup12, ondan oldukça etkilenmiştir. Bu sebeple, Âkif'in şâirlerinden bir diğeri de Mecnûn'dur.

3. Mütenebbî (ö. 354/965) 

Mütenebbî, Arap şâirlerinden olup, 303/915-16 yılında Kûfe'nin Benî Kinde mahallesinde doğmuştur. 316/928 senesinin sonlarına yakın büyük bir ihtimalle Karmatîler'in Kûfe'yi ikinci kez yağma etmesi üzerine babasıyla beraber Bağdat'a gelmiş, burada İbn Düreyd, İbnü's-Serrâc, Ahfeş el-Asgar, Ebû Ömer ez-Zâhid, Niftâveyh, İbn Dürüsteveyh ve Ebû Ali Fârisî gibi dil bilginlerinden lügat, nahiv, edebiyat ve şiir dersleri taallüm etmiştir. Hallâc-ı Mansûr hâdisesinde rolü olduğu bilinen sûfî Ebû Ali Evâricî (Hârûn b. Ali)'ye methiye kaleme alması sebebiyle ondan tasavvuf kültürü aldığı ve tesirinde kaldığı tarzında bir yoruma gidilmiştir. Bazı şiirlerinde tasavvufî ifadelere rastlanması, onun bu sahadaki engin kültürünü ortaya koymaktadır. Birçokları tarafından en büyük Arap şâiri addedilen Mütennebî'nin şöhreti, bugüne kadar devam etmiştir. Bizzat kendisinin derleyip düzenlediği ve talebelerine okuttuğu bir Divân'ı da vardır13

Âkif'in, yukarıda söz konusu yazısında belirttiğine göre, âşık olduğu şâirlerden birisi de Mütennebbî olup, hikemiyatta14 onun tesiri altında kalmıştır15

4. Ebû Firâs (ö. 357/968) 

Ebû Firâs, Hamdâni hânedânına mensup Arap şâiri ve komutanlarındandır. Büyük âlimlerin, tanınmış şâir ve kâtiplerin yaşadığı bir dönemde Seyfüddevle gibi ilim ve sanat adamlarına sahip çıkan bir emîrin saray muhitinde yetişmiştir. Hikmetli sözlerle öğütler içeren beyitleri dikkat çekicidir. Bu nedenledir ki Sahib b. Abbâd, İmrulkays ve Ebû Firâs'ı kastederek "Şiir bir melikle başladı ve bir başka melikle sona erdi" sözünü söylemiştir. Ebû Firâs'ın asıl şöhreti ise, Bizans'taki esaret yıllarında yazdığı ve onun âdeta günü gününe tutulmuş anıları mahiyetindeki şiirlerinin önemli bir bölümünü oluşturan "Rûmiyyât"ından kaynaklanır. O, söz konusu şiirlerinde, bir esirin, vatanına, ailesine, sevdiklerine ve özgürlüğe duyduğu hasreti içli bir dille ifade eder. Ebû Firâs'ın vefatından önce bizzat kendisi tarafından elden geçirildiği belirtilen dîvânını, ölümünden kısa bir süre sonra ve çoğu ondan rivayet edilen şerhlerle birlikte hocası İbn Hâleveyh toplayıp bir araya getirmiştir16

Akif'e göre Arapların en büyük şâiri, Ebû Firâs'tır. Nitekim, Mithat Cemal Kuntay Akif'e bir gezinti sırasında,"Ebuferâs, Arapların en büyük şâiridir deımek..."diye bir çıkışta bulunduğunda Âkif, onun bu tereddüdüne telaş ederek"Evet, çok büyük. Hatta Araplar der ki "Şiir bir Emîr ile başladı, bir Emîr ile bitti". Birincisi imrulkays'tır, İkincisi Ebuferâs".

Âkif'in, yine yukarıda söz konusu ettiğimiz yazısında belirttiğine göre, çok okuduğu şâirlerden birisi de Ebû Firâs olup, hamasiyette onun tesiri altında kalmıştır17

5. Firdevsî (ö. 411 /1020?) 

ran'ın millî destanı Şehnâme'siyle meşhûr olan Firdevsî, Âkif'in takdir ettiği ve özlemini çektiği müelliflerdendir18. Şöyle ki Âkif, Sa'dî, Hâfız ve Râzî'nin yanı sıra Firdevsî'yi de arzulamaktadır:

O Sa'dî'ter, o Hâfız'lar, o Firdevsî, o Râzî'ter, Gazâlî'ler, o Kutbüddirı, o Sa'düddin, o Kâdî'ler19 

Ancak burada hemen kaydedelim ki, Âkif her ne kadar Firdevsî gibi büyük ediplerinin özlemini çekmekte ise de, Mithat Cemal'e verdiği bir cevapta onun altmış bin beyitlik Şehrıâme's\a\r\ Sa'dî'nin Sosfonînın sekiz beyitlik bir hikâyesi kadar insanlığa hizmet etmediğini söylemektedir: 

"...Senin aitmiş bin beyitti Firdevsî'n yok mu? Hani Avruplalıların da "Dünyaya geien şairler içinde Homer'den sonra en büyüğü" dedikleri Firdevsî...Onun altmış bin beyitlik kitabı, "Bostan'in sekiz beyitti hikâyesi kadar insanlığa hizmet etmemiştir, bunu bil"20

6. İbn Sînâ (ö. 428/1037) 

ibn Sînâ, İslâm Meşşâî ekolünün en büyük sistemci filozofu, Ortaçağ tıbbının önde gelen temsilcisi ve mûsikî nazariyatçısı olup, gerek kendi zamanında gerekse daha sonraki zamanlarda pek çok ilim adamının ilgi odağı olmuş, eserlerinde ileri sürdüğü fikirler asırlar boyu yankı uyandırmış, tartışıla gelmiştir. Âkif de böylesi ilim ve fikir adamlarının yetişmemesinden yakınarak onları hasretle aramaktadır: 

ibn-i Sînâ niye yok? Nerde Gazzâlî görelim? Hani Seyyid gibi, Râzîgibi üç beş âlim?2

7. Gazzâlî (ö. 505/1111) 

Âkif'in etkilendiği ve Safahatında adını zikrettiği sûfilerin başında Eş'ârî kelâmcısı, Şâfiî fâkihi, mutasavvıf ve filozoflara yönelttiği eleştirilerle tanınan Islâm düşünürü Hüccetü'lislâm Ebû Elâmid Muhammed Gazzâlî gelmektedir. Nitekim Âkif, yukarıda İbn Sînâ örneğinde belirtildiği üzere hep Gazzâlî gibi bilgin, filozof ve sûfilerin özlemini duyarak şunları söylemektedir:

Ibn-i Sînâ niye yok? Nerde Gazzâlî görelim ? Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?22

O Sa'dî'ler, o Hafızlar, o Firdevsî, o Râzî'ler, Gazâlî’ler, o Kutbüddin, o Sa'düddin, o Kâdî'ler23

Eşref Edib'in verdiği bilgiye göre ise, Âkif, "Gazzâlî'nin kudreti önünde eğilir, Mevlâna'ya bayılırdı"24. Bu arada hemen belirtelim ki Âkif'in Gazzâlî'yi övüp takdir etmesinde, Abdülhamid devrindeki Gazzâlî tercümleri, medrese zihniyetine karşı, tasavvufla kelâm ve felsefeyi uzlaştıran daha geniş bir görüşün yeşermesinin etkisi vardır

8. Fahreddin Râzî (ö. 606/1210) 

Fahreddin Râzî, İslâm dünyasında, kelâm, felsefe, tefsîr ve fıkıh usûlü alanındaki çalışmalarıyla tanınınmış Eş'ârî âlimlerinden olup, tasavvufa ilgi duyduğu, bunda çoğunlukla Eş'ârî âlimlerinin tasavvufa meyletmiş olmalarının yanı sıra babasının da aynı yolu seçmesinin ve büyük çapta faydalandığı Gazzâlî'nin önemli tesiri olduğu kaydedilmektedir25

Âkif'in, gerek Safahatında gerekse Safahat dışında kalmış "Fahreddin Râzî" adlı yüz iki mısra'lık şiirinde Râzî'ye yer verdiğini görmekteyiz. Akif'e göre Râzî, öyle bir bilgindir ki, yaşadığı asrın bütün ilimleriyle yoğrulup gerçek bilginlik rütbesine hak kazanmıştır. Fıkıh, tefsir, mantık ve matematikte hocalık mertebesine yükselmiş; tıpta, astronomide, tevhid ilminde başı çekmiş... Onun gibi ilmin her dalında yetenek sahibi bir şahsiyet daha görmedik. Böyle, her sahada zirveye ulaşmak, her kişinin kârı değildir. Erbâbı bilir ki, bir sahada yetenek sahibi olabilmek için hayatı o yola adamak gerekir. Bundan dolayıdır ki Râzî'nin engin başarısı akılları hayrete düşürmektedir. Bu ne sebât, ne gayret, ne dehâdır? Flayret ki hayret!..:

Öyle nihrîr ki asrında geçen cümle ulûm Ona malûm idi hem öyle ki cidden malûm Fıkh u tefsirde, mantıkda, riyazide imâm Tıbda, hey'ette, akâidde ser-efrâz-ı enâm Görmedik kimsede Râzî gibi her fende rüsûh Beşerin kârı değildir bu kadar fende rüsûh! Bilir erbâbı ki bir mesleğe hakkıyla vukûf Ona tahsîs-i hayât etmeye ancak mevkûf Akla hayret veriyor işte bununçün Hazret Bu ne himmet, ne metânet, ne dehâdır? HayretF6

Âkif, söz konusu şiirinde Râzî'nin Mefâtîhu'l-Gayb adlı meşhûr tefsirine de atıfta bulunur. Ona göre, bu eser, şu dünya kütüphanesinde sonsuza kadar şan ve şerefle yaşayacağında şüphe yoktur. Râzî'nin bilgi kudretini yansıtan eser, içindeki Kur'ân metinleri kadar ebedîleşse yeridir. Bu eserdeki hükümler, İlâhî hükümler kadar sağlam ve kesin hükümlerdir. Göz attığımız bahislerin hiç birinde itiraz edilecek bir nokta da bulunmaz: 

Bu kütüphâne-i âlemde “Mefâtîhu'l-Gayb" Duracak şân u şerefle ebediyyen lâ-reyb Hazret'in kuvvet-i irfânırıı rıâtık o eser Pâyidâr olsa gerek metn-i semâvîsi kadar! Nass-ı kâtı'gibidir ordaki ahkâm bütün Hangi bir mebhasi şâyeste-i ta'rîz bu gün?27

Sen, milletime şan ve şeref kazandıran insansın. Allah Allah, bu ne parlak talih, bu ne yüce mutluluk? Dünya durdukça temiz adın Doğu dünyasında dilden dile dolaşacaktır: 

Milletin mefhar-i şân-âverisin, Fahreddin! Allah Allah bu ne parlak, bu ne ulvî ikbâl? Nâm-ı pâkin cevelân eyleyecek maşrıkta Dâim oldukça bu âlemde esîr-i seyyâl28

9. Feridüddin Attâr (ö. 618/1221) 

iranlı meşhur şâir ve mutasavvıflardan olan Ferîdüddin Attâr'ın tasavvuf terbiyesini kimden aldığı, irade hırkasını giyip giymediği kesin olarak bilinmemekle beraber, tasavvuf erbabının sırlarını öğrenip makâm ve hâllerini incelemekle yetinmemiş, tasavvufu benimseyip içine girmiş, az da olsa seyr ü sülük ile meşgul olmuş ve kendisinden sonra yaşayan pek çok sûfî-şâir ve edibe önderlik yapmıştır. Bunlar arasında başta Mevlânâ olmak üzere, Mahmûd-ı Şebüsterî, Sa'dî-i Şirâzî, Hâfız ve Molla Câmî şahsiyetler sayılabilir29. Attâr'ın Tezkiretü'l-Evliyâ, Mantıku't-Tayr ve ilâhînâme30 gibi eserleri Anadolu'da oldukça yaygındır.

Âkif, Safahat'ta, Feriddüddin Attâr ile Sa'dî Şirâzî'yi hem okuduğunu, hem de sevdiğini dile getirerek başka yollarda gidenlere kızmaktadır: 

Ben ki Attâr ile Sa'dî'yi okur, hem severim; Başka vâdîleri tutmuşlara ancak söverim3’.

10. İbnü'l-Fârız (ö. 632/1235) 

bnü'l-Fârız, "Sultânu'l-âşıkîn" olarak tanınan mutasavvıf şâirlerdendir. Genç yaşta tasavvufa yönelmiş, babasından müsaade alarak Müsta'zafîn vadisindeki Mukattam dağında harap halde bulunan bir mescidde kendini ibadet ve tefekküre vermiştir. Bu arada babasının sohbetlerine ve mahkemedeki oturumlarına da devam etmiştir. Çileli bir hayatı tercih etmesine rağmen tasavvufta istediği noktaya gelmediğini düşünen İbnü'l-Fârız, bir gün medreseye giderken Şeyh Bakkâl diye tanınan bir zâtın abdest alırken âdâbına uymadığını görerek onu uyarmıştır. Aslında bir velî olan ve melâmet için abdest âdâbına uymayan Şeyh Bakkâl ona fetih ve feyzin kendisine Mısır'da değil Mekke'de geleceğini, hemen oraya gitmesi gerektiğini söylemiştir. İbnü'l-Fârız, bunun üzerine Mekke'ye gitmiş, buranın çevresindeki dağlarda ve çöllerde çile çıkarmaya başlamıştır. Muhtemelen 613-626/1216-1231 yılları arasında geçen bu çetin dönem onun ruhî hayatı üzerine derin tesirler bırakmıştır. Mekke'de iken 628'de Avârif müellifi Sühreverdî ile görüşmüş, daha sonra bir işâret üzerine Flicâz'dan ayrılarak Kahire'ye dönmüştür. Bu esnada ölüm döşeğinde olan Şeyh Bakkâl'ı ziyâret etmiş ve ardından cenaze namazında bulunmuştur. Son yıllarını Ezher Câmii'nde vaaz ve sohbetlerle geçirmiştir32. Âkif'in, Servet-i Fünûn'da yayımlanan "Tahkikat ı Edebiyye Sütunları" başlıklı yazısında, garamiyatta33 İbnüTFârız'ın âşığı olduğu ifâde ettiğini görüyoruz34

11. Mevlânâ Celâleddin Rûmî (ö. 672/1273) 

Yukarıda Âkif'in, Farsça dersleri sırasında gerek Sa'dî'nin Gü//sfâr>'ından, Mevlânâ'nın MesnevFsinden bahisler okuduğunu, Mesneviden aldığı bazı hikâyeleri manzum hale getirdiğini ve Safahat'ta Mevlevî şâir Şeyh Gâlib'in "Na't"inden de iktibasta bulunduğunu biliyoruz35. Âkif'in ayrıca, Mısır'da Kur'ân tercümesi sırasında Mesnevi’yi daha büyük bir dikkatle incelediğini müşâhede etmekteyiz. Nitekim o, "İsmail Ankaravî (ö. 1042/1663)36'ninki başta37, Hind'in Türk'ün elinde (Mesnevinin) birkaç şerhi vardı. Önceden Mesneviden kendime göre bir mânâ çıkarıyordum. Ondan sonra şerhleri açıyor ve bazan onlarla ihtilâfa düşüyordum. En nihayet Ankaravî'nin şekli ile ittifak ediyor, o zaman çocuk gibi seviniyordum. Ankaravî çok büyük adam. İstanbul'a döndüğüm vakit, hiçbir yere gidecek halim yoktu. Fakat Ankaravî'nin kabrine gittim. Koca Türk mutasavvıfı! Kabrinde hallendi m"38 demiştir. 

Yukarıdaki sözleri vefatından iki-üç ay önce, hasta yatağında ifade eden Âkif, Mevlânâ'nın diğer mühim eserini de tanıdığını söyler ve "Mevlânâ şâir değil mi idi?" suaUr\e,Mev\âr\â'rur\ Dîvân-ı Kebîr'inde çok kuvvetli bir şâir olduğunu, Mesnevi1sinde ise mürşid Mevlânâ'yı bulabileceğimizi kaydeder39. Ardından, "Mesnevî'nin son cildi Mevlânâ'nın değil" diyorlar, "Acaba doğru mu?" diye sorduklarında, Âkif, "Ben, bunda salâhiyet sahibi değilim. Onu tasavvuf âlimleri bilirler. Fakat lisan itibariyle son cilt, Mevlânâ'dan iki yüz sene sonraki lisândır. Sırf lisan noktasından son cilt Mevlânâ'nın değildir, diyebilirim"40 cevabını vererek bir anlamda Mesenevî1 ye olan vukûfiyetini göstermiştir.

12. Kâdı Beyzâvî (ö. 685/1286) 

Kâdı Beyzâvî, meşhûr müfessir, Eş'ârî kelâmcısı ve Şâfiîfakihlerindendir. Şîrâz kâdılkudâtlığı yaptığı için "Kâdî" ve "Kâdılkudât"diye de tanınmıştır. Hocaları arasında Nâsırüddîn-İTûsî ve Şehâbeddin Sühreverdî'nin bulunduğu gösterilirse de bu uzak bir ihtimaldir. Ancak onun ömrünün sonlarına doğru kadılığı terk edip tasavvuf yoluna girdiğini biliyoruz. Nitekim bazı kaynaklarda Tebriz'de karşılaşıp sohbetlerinden faydalandığı Şeyh Muhammed b. Muhammed el-Kütahtâî'den kadılığa tayini için vezir nezdinde teşebbüste bulunmasını rica etmiş, o da kendisini ziyarete gelen vezire Beyzâvî'yi göstererek, "Şu yanındaki adam cehennemden seccâde kadar bir yer talep etmektedir" diyerek kadılığa iade edilmesini istemiş, vezir de şeyhin emrini derhal yerine getireceğini söylemiştir41. Ancak Beyzâvî şeyhin bu anlamlı sözlerinden etkilenerek talebinden vazgeçmiş ve tasavvuf yoluna girip kalan ömrünü Tebriz'de eser telif etmekle geçirmiştir42

Âkif'in özlemle aradığı bilgin ve sûfilerden birisi de Kâdı Beyzâvî'dir: 

O Sa'dî'ler, o Flâfız'lar, o Firdevsî, o Râzî'ler, Gazâlî'ler, o Kutbüddin, o Sa'düddin, o Kâdî'ler43

13. Şeyh Sa'dî Şirâzî (ö. 691 /1292) 

Asıl adı Müslihüddin veya Müşerrifüddin olduğu nakledilen Şeyh Sa'di Şirâzî, İslâm dünyasının büyük sûfî, şâir ve yazarlarındandır. Bostân ve Gülistân adlı eserleri, en meşhur İslâm klâsikleri arasında yer almakta ve asırlardan beri ilgi görmeye devam etmektedir44. Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî ve Şeyh Şihabüddin Sühreverdî gibi tanınmış sûfîlerle görüşüp tanıştığı ifade edilen Sa'dî Şirâzî, Mehmed Âkif'in en gözde sûfî ve ediplerindendir desek abartmış olmayız. Zira Âkif, şiire "Sadî" mesleğini taklid ile başlamış, onu çok okumuş ve kendinin de ifade ettiği gibi, "en çok tesiri altında kaldığı edip" Sa'dî olmuştur45. Ayrıca Fatih Câmii'nde Gülistân ve Mesnevi dersleri veren Es'ad Dede'yi takip etmiştir46. Âkif'in Sa'dî aşkı bunlarla sınırlı değildir. O, gerek Safahatında gerekse "Hasbihal" başlığı altında yazdığı "Sa'dî"adlı makalesinde ona yer vermiş ve hayranlığını gizleyememiştir47. 

Âkif Safahat'm "Birinci Kitab"ında, "Durmayalım" adlı şiirine, Sa'dî'nin bir hikâyesini naklederek başlar: 

Sa'dî diyor ki: "Bir gece biz kârbân ile Aheste seyr iken yolumuz düştü bir çöle Sür'atle tayyiçin o beyâbân-ı vahşeti, Hep yolcular fedâ ederek istirâhati, Gitmektelerdi. Bir aralık bende meşye tâb, Hiç kalmamış ki düşmüşüm artık zebûn-i hâb Âvâre birpiyâdeyi bekler mi kâfile? Nâçârşedd-i rahl edecek tâ be-merhâle. Durmuş diyordu, bir de uyandım ki, sârban: "Kalk ey zavallı yolcu, uzaklaştı kârban! Uykum benim de yok değil amma bu deşt-zâr, Ârâmgâh olur mu ki bin türlü korku var? Ser-menzil-i merâma varır durmayıp giden; Yoktur necât ümidi bu çöller geçilmeden. Heyhat, yolda böyle düşen uyku derdine, Hep yolcular gider de kalır kendi kendine!"48

Yukarıda Feridüddin Attâr'la ilgili kısımda da geçtiği üzere Attâr'ın yanı sıra Sa'dî'yi de hem okuyan, hem de seven Âkif yine "Birinci Kitap"taki, "Geçinme Belâsı" adlı şiirine, Sa'dî'nin, "Ömr-i girân-mâye der in sarf şud/Tâ çihorem sayf, çipûşem şitâ"49 beytiyle başlamıştır. "Azim" başlıklı şiirinde ise, Sa'dî'nin Doğu'nun olgun ruhu olduğunu, bir hakikât dersi verdiğini belirterek"işte meâli"deyip şunları söylemektedir: 

Vaktiyle beş on kâfile sahrâya düzüldük; Gündüzyürüdük hep, gece bir menzile geldik Çok geçmedi, baktım, bir adam hâsiruhâib Koşmakta... Meğer eylemiş evlâdını gâib. Bîçâre gidip haymelerin hepsine sormuş; Bir taş bile görmüşse, hemen oğluna yormuş. Âvâre peder, nerde bulursun onu! derken... Gördüm ki ciğer-pâresinin tutmuş elinden, Lebrîz-i meserret geliyor bizlere doğru, Taşmış da gözünden akıyor şimdi sürürü! Yaklaştı şütürbâna nihâyet, dedi yekten:

“Evlâdımı buldum...Nasıl amma? Onu bilsen... Karşımda ne görsem, o! Dedim geçmedim asta. Aidatsa da tahminimi binlerce heyûlâ, Azmimde fütur eylemedim, ye'si bıraktım... Mâdâm ki dünyâdadır elbet bulacaktım... Kumlarda yüzüp, zulmetin a'mâkına daldım; Hep rûh kesildim... ne boğuldum, ne bunaldım. Tevfik-i İlâhî edip en sonra inâyet, Gördüm gözümün nûrunu karşımda nihâyet."50

Âkif, şiirin devamında bu hikâyeden ne anlaşılması gerektiği husûsuna değinerek şunları söyler:

Im'ân ile baksak oluyor işte nümâyan, Sa'dî bize göstermede bir meslek-i irfân5’ 

Âkif'in, "Acem Şahı"adlı şiirine yine Sa'dî'den bir beyt iktibas ederek başladığını görüyoruz:

Be-merdî ki mülk-i serâser zemîn Niyerzed ki hûnî çeked ber zemîn52 

Bu şiirin ilerleyen kısımlarında da Sa'dî'den bahseder53 ve ondan bir beyit daha iktibas eder:

Riyâset be-dest-i kesânî hatâst: Ki ez destişân-ı desthâ ber Hudast.54

Âkif, yukarıda Feridüddin Attâr bahsinde de geçtiği üzere hem Attâr'ı hem de Sa'dî'yi okuduğunu ve sevdiğini, başka vadilerde gidenleri hoş görmediğini belirtmektedir:

Ben ki Attâr ile Sa'dî'yi okur, hem severim; Başka vâdîleri tutmuşlara ancak söverim55

Yine yukarıda defaetle zikrettiğimiz gibi, Âkif, Hâfız'ların, Firdevsî'lerin, Râzî'lerin, Gazzâlî'lerin, Kutbüddin'lerin, Sa'düddin'lerin ve Kâdı Beyzâvî'lerin yanında Sadî'lerin de özlemini duymaktadır: 

O Sa'dî'ler, o Hâfız'lar, o Firdevsî, o Râzî'ler, Gazâlî'ler, o Kutbüddin, o Sa'düddin, o Kâdî'ler56

Âkif, Kur'ân ve Sünnet'teki tevekkül anlayışına Sa'dî'den iktibas ederek nazma çevirdiği bir hikâye ile dikkatleri çekerek, oldukça akıcı bir üslup ve sade bir dille, gerçek tevekkülün, insanın kendi emeğiyle kazanıp yemesi, başkasının eline bakmaması olarak nitelendirmektedir:

Senin şu hâlini Sa'dî ne hoş hikâye eder... Işttiğin olcaktırya... Neyse dinleyiver: Kalenderin biri köyden sabahleyin fırlar, Arar nasibini; avdette kırda akşamlar. Fakat güneş batarak, ortalık karardıkça, Görrü ki: Yerde yatılmaz, hemen çıkar ağaca. Herif ağaçta iken bir iniltidir, işitir, Bakar ki: Bir kötürüm tilkinin yanık sesidir. Zavallı, pösteki olmuş, bacak yok işliyecek; Boğazsa işlemek ister... Ne yapsın... İnleyecek! Biraz geçince, kavi dişlerinde bir ceylân, iner yakındaki vâdîye karşıdan arslan. Yukarda çıkmaz olur, şimdi, yolcunun nefesi; Tabîatiyle durur hastanın inlemesi! Yiyip şikârını arslan, dalınca ormanına; Sürüklenir, yanaşır tilki sofranın yanına; Doyar efendisinin artığıyle, sonra yatar. Herif düşünmeye başlar eder de hâle nazar: "Cenâb-ı Hak ne kadar merhametli, görmeli ki: Açım! demekle amel-mânde bir topal tilki, Ayağna gönderiyor rızkın en mükemmelini... O halde çekmeli insan çalışmadan elini. Değer mi koşmaya akşam, sabah, yalan dünya? Dolaşmıyan dolaşandan akıllı... Gördün ya: Horul horul uyuyor kahbe tilki, senden tok! Tevekkül etmeli öyleyse şimdiden tezi yok. Yazık bu âna kadar çektiğim sıkıntılara!.." Sabâh olunca, herif dağ başında bir mağara Tasarlayıp, ebedî i'tikâfa niyyet eder. Birinci gün bakınır: Yok ne bir gelir, ne gider! İkinci gün basar açlık, erir erir süzülür; Üçüncü gün uyuşuk bir sinek olur büzülür. Ölüm mü, uyku mu her neyse âkıbet uzanır; Fakat işittiği bir sesle silkinir, uyanır: "Dolaş da yırtıcı arslan kesil behey miskin! Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin? Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak, Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak."57 

Âkif'in, Safahatta, onun, "Sa'dî'den Tercüme" başlığı altında bir şiir yazdığını da biliyoruz: 

Bahâr olmuş, çemenler, lâleler, güller bütün bitmiş; Gülüm, birsensin ancak bitmeyen hâlâ şu topraktan. Rebî'î bir bulut şeklinde ağlarken mezânnda, Nihâyet öyle yaş döksem ki, artık sen de fışkırsan!58

14. Kutbüddîn-i Şirâzî (ö. 710/1311) 

Kutbüddîn-i Şirâzî, İranlı filozof, astronomi, matematik, tıp, din bilgini ve mutasavvıftır. Babası Ziyâeddin Mes'ûd Kâzerûnî, Şirâz'da Muzafferî Hastahânesi'nde göz hekimi olup, Şehâbeddin Sühreverdî'nin müridlerinden idi. Kutbüddin, din, tıp ve tasavvufla ilgili ilk derslerini babasından almış, on yaşında iken onun elinden hırka giymiştir. Bağdat'ta Nizâmiyye Medresesi'nde kaldıktan sonra 670/1271 'li yıllarda Konya'ya yerleşen Kutbüddin, burada Mevlânâ ile görüşmüş ve bu arada Sadredddin Konevî'nin derslerine de katılmıştır59.

Gazzâlî'nin yönelttiği eleştirilerle İlmî otoritesi geniş ölçüde sarsılan felsefe geleneğini canlandırmaya çalışan düşünürler kuşağından olan Kutbüddin Şirâzî60, Âkif'in dikkatini celbeden bilgin ve mutasavvıflardan bir diğeridir. O, yukarıda Kâdı Beyzâvî ile ilgili kısımda geçen şiirde belirttiği üzere imâm Gazzâlî, Sa'düddin Taftazânî ve Kâdı Beyzâvî gibi âlim ve sûfilerin yanı sıra Kutbüddin Şirâzî'yi de takdir etmektedir: 

O Sa'dî'ler, o Hâfız'lar, o Firdevsî, o Râzî'ler, Gazâlî'ler, o Kutbüddin, o Sadüddin, o Kâdî'ler6’ 

15. Yunus Emre (710/1320-21) 

Âkif,Türk şiirinin ulu çınarı Yûnus Emre'yi de sevmiştir. Ancak bu muhabbet onu okumaktan ziyade İlâhilerini dinlemek yoluyla olmuştur. Yunus Emre'nin bestelenmiş şiirlerinin onu vecd içinde bıraktığı ve özellikle ilk kısımları verilen şu üç parçanın etkilediği kaydedilmektedir:

Seni ben severim candan içeru Yolun vardır bu erkândan içeru Şeriat tarikat yoldur varana Hakikat ma'rifet andan içeru Bu akl u fikr He Mevlâ bulunmaz Bu ne yâredir ki zahmi bulunmaz Kamunun derdine dermân bulundu Şu benim derdime dermân bulunmaz Benyürüremyâneyâne Aşk boyadı beni kâne Ne âkılem ne dîvâne Gel gör beni aşk neyledi62

16. Hâfız-ı Şirâzî (ö. 792/1390) 

Hâfız-ı Şirâzî, İran'ın önde gelen lirik şâirlerindendir. Tasavvufla ilgisi olmakla birlikte kaynaklarda tarîkatı ve şeyhi hakkında kesin bir bilgi yoktur. Ancak Şemseddin Abdullah Şirâzî, Imâd-ı Fakîh-i Kirmânî, Seyyid Şerif Cürcânî gibi mutasavvıf âlimlerden istifâde ettiği, Nimetullah Velî, Hâce Ebu'l-vefâ Bağdâdî, Kemâl-i Hucendî gibi şeyhlerle görüştüğü tezkirelerde kayıtlıdır. Hakîkat yolunda rehbersiz gidilmeyeceğini söyleyen ve tasavvuf neş'esine sahip olan Hâfız'ın devrindeki sûfilerden birine müntesip olduğu kuvvetle muhtemeldir63

Âkif, yukarıda Kutbüddin Şirâzî ile ilgili kısımda geçen şiirde ifade ettiği üzere Sa'dî, Firdevsî, Râzî gibi sûfî ve şâirlerin yanı sıra Hâfız'ı da aramaktadır:

O Sadî'ler, o Hâfız'lar, o Firdevsî, o Râzî'ler, Gazâlî'ler, o Kutbüddin, o Sa'düddin, o Kâdî'ler64

Ancak burada hemen kaydedelim ki Hâfız'ın Dîvân'\nı ezbere bilen Âkif, bir başka şiirinde, içki içenlerin, her türlü rezillikleri pervasızca işleyenlerin Hâfız'ın dîvânında yazdıklarını delil göstererek adeta bir fetvâ kitabı hâline getirilmesine karşı çıkmaktadır:

içilir, türlü şenâ'atlerolur, bî-pervâ; Hâfız'ın ortada dîvânı kitâbu'l-fetevâ!65

Çünkü, "Hâfız bir rind'dir. Âkif, Safahatta bu tabiri tasavvufî bir mânâ vererek kullanır. Ancak, bir hayat anlayışı olarak rind meşrebin tamamen karşısındadır. Bu bakımdan, Âsım'dan aldığımız mısrada ince bir alay sezilmektedir: içelim aşkına rind-i Hudâ'nın! Hay hay"66.

17. Sa'düddin Taftazânî (ö. 792/1390) 

Sa'düddin Taftazânî, başta Arap dili ve edebiyatı olmak üzere kelâm, tefsir, hadis, fıkıh usûlü, fıkıh, mantık ve tasavvuf alanında bir çok eser vermiş büyük bir İslâm bilginidir. Eserleri yüzyıllarca Osmanlı medreselerinde ve diğer İslâm ülkelerinde ders kitabı olarak okutulmuş, hâlen de okutulmaktadır. Onun tasavvufla ilgili Risâle fi Vahdet-i Vücûd adlı eserinin de olduğunu bilmekteyiz. Kelâm ilminde bir dönüm noktası teşkil eden, kendisiyle Mütekaddimîn, öncekiler döneminin sona erdiği, Sonrakiler döneminin başladığı imam Gazzâlî gibi, Taftazânî ile de genel olarak bütün İslâmî ilimlerde Mütekaddimîn döneminin sona erip Müteahhirîn döneminin başladığı ifade edilmektedir67. Âkif'in, yukarıda Hâfız-ı Şirâzî bahsinde özlemini duyduğu ilim ve irfan adamlarından birisi de Gazzâlî, Kutbüddin Şirâzî'nin yanı sıra Sa'düddin Taftazânî'dir: 

O Sadî'ler, o Hâfız’lar, o Firdevsî, o Râzî'ler, Gazâlî'ler, o Kutbüddin, o Sa'düddin, o Kâdî'ler68

18. Şeyh Bedreddin Simâvî (ö. 823/1420) Şeyh Bedreddin, Vâridât adlı eseriyle meşhûr sûfî, kadı ve bilgilerdendir. Anadolu'da Börklüce Mustafa ve Torlak Kemâl ile tanışarak birtakım isyan hareketlerine girişmiş akabinde bu üç isyancı Serez'de idam edilmiştir69. Âkif, kaynaklarda belirtildiğine göre, Şeyh Bedreddin'in şahsiyetinden ziyade onun l/âr/ddtîndan etkilenmiştir. Bu sebepledir ki, Vâridâtı devrin Şeyhülislâmlarından Musa Kâzım Efendi'den okumuştur. Mithat Cemal Kuntay, mezkûr eserinde Âkif'in Vârıdâf\ Musa Kâzım Efendi'den okumasıyla ilgili olarak şunları kaydetmektedir: "Âkif, bir sıralar küçük bıyıklı zayıf bir genç ile Şeyh Bedreddin'in Vâridât’ını beraber okumak için Musa Kâzım Efendi'ye gidiyordu. Bu müzâkereleri ben de dinlemek istedim, fakat Musa Kâzım Efendi'yi her gece ispirtizme70masasında buluyorduk: Bu zalimi başımızdan ne vakit alacaksın yâ ruh? Âkif kızıyor, beş dakikaya kadar alacak! diyor, kalkıp gidiyordu"7'. "Akif bir gece yine Vâridât cebinde Musa Kâzım Efendi'ye gidiyordu. Bu gece ruh gelirse artık Musa Hoca'ya bir daha gitmem, dedi. Fakat o gece genç adam yoktu; hastaymış ve masanın ayaklarından ellerinin sinsi hareketleriyle bir muntazam alfabe çıkaran o genç gelmediği için ruh da gelmiyordu. Musa Kâzım Efendi masada ruha yalvarıyor, diller döküyordu: yâ ruhu müteal! Yâ rûhu mukaddes. Fakat ruhu mukaddes bir türlü gelmiyordu. Ve bu sayede Vâridât okunmaya başlandı. Nihayet genç öldü ve böyle elim bir sebeple Vâridât'ı Musa Kâzım Efendi ile bitirdiler"72

19. Seyyid Şerif Cürcânî (ö. 816/1413) 

Arap dili, kelâm ve fıkıh âlimi olarak tanınan Seyyid Şerif Cürcânî'nin Molla Fenârî ve Şeyh Bedreddin Simâvî gibi sûfîlerle birlikte okuduğunu, Semerkand'ta tanıştığı Hâce Alâeddin Attâr vasıtasıyla tasavvufa karşı ilgi duyarak Nakşibendiyye tarîkatına intisab ettiğini, Mevlânâ Nizâmeddin Hâmûş ile de dostluk kurarak onun tasavvufî sohbetlerine katıldığını ve Risâle-i Şevkiyye, Risâletü'l-Bahâiyye ve Talika 'alâ Avârifi'TMa'ârif adlı tasavvufî eserlerinin olduğunu biliyoruz73. Âkif, yukarıda Gazzâlî ve Râzî ile şiirinde de ifade ettiği üzere, onların yanı sıra Seyyid Şerif Cürcânî gibi âlim ve mutasavvıfları hasretle aramakta ve bunların Kur'ân'ın övdüğü "kendileri için korku olmayan" velî zümresi olduğunu söylemektedir:

Ibn-i Sînâ niye yok? Nerde Gazzâlî görelim ? Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?74 İşte "lâ havfe aleyhim" diye Kur'ân-ı Hakîm Bu velî zümreyi etmektedir ancak tekrîm75

20. Fuzulî (ö. 963/1556) 

KlâsikTürk şiirinin en büyük şâirlerinden olan Fuzûlî, Ahdî ve kendi eserleri ve temayüllerine göre ehl-i tarîkat birisi olup, tasavvufu zevk edindiği halde, hangi tarikata müntesip olduğu belli değildir. Bu intisabın belki maddeten değil de mânen olabileceği belirtilmektedir76. Âkif, Servet-i Fünûn’da yayımlanan, bir yazısında, "Eslâftan Fuzûlî'yi, müteahhirrinden Kemâl'i (Namık), Ziyâ (Paşa)'yı, hayatta olanlardan da Hâmid'i (Abdülhak)'i" pek sevip takdir ettiğini belirtmektedir77

21. Şeyh Hüsâm Efendi (ö. 1281/1864) 

Fiüsâm Efendi, Sultan Abdülmecîd döneminde İstanbul'un meşhur tanınmış şeyhlerin den, tefsir, hadis ve Mesnevî hocasıdır. Âkif, Safahatta, Sultan Abdülmecîd'in, her nasılsa, ismini ve saygıdeğer bir âlim olduğunu maiyyetinden öğrenerek saraya getirtmek istediğini, ancak onun gitmek şöyle dursun, sarayın çevresine bile yaklaşmadığını ve "Hak yolda kalabilmek için millet hukukuyla ilgili, manevî sorumluluklarla dolu makam ve idarecilerden hep uzakyaşadım. Hak hukuk ateşine dağlanmadım... Elli beş yıldır teptiğim tek yol, bu yoldur. Henüz yolun sonuna varmadan da ömür bitiverdi. Şimdi Padişahın arzusuna uyar geri dönersem, ömür boyu teptiğim yolun tekrar başına dönmüş olacağım. Lütfen beni kendi halime bırakınız!.." dediğini dile getirmektedir:

Nasılsa ismini duymuş ki bendegânından, Hüsâm Efendi'yi aldırmak istemiş Sultan. İrâdeler geledursun, o, i'tizâr ederek, Saray civârına yaklaşmamış, değil gitmek. Günbün birinde, Beşiktaş taraflarında bir iş, Sürüklemiş o havâlîye Mesnevî-hânı. Duyunca vak'ayı Abdülmecîd erkânı, "Çağırtalım mı?" demişler; "evet" demiş, Hünkâr; takım takım yola çıkmış hemen silâhşorlar. Hüsâm Efendi henüz Dolmabahçe'lerde iken Gelip yetişmiş adamlar, üçer beşer, geriden. -Efendimiz bizi gönderdi, çok selâm ediyor; "Görüşmek istiyorum, kendi istemez mi?" diyor. Uzun değil ki saray, işte dört adımlık yer; Hemen dönün, gidelim, hiç düşünmeyin bu sefer! Dönün, ricâ ederiz... -Dinleyin, sabırlı olun: Ben elli beş senedir teptiğim yegâne yolun, Henüz sonundan uzakken, tükendi gitti ömür; Tutup da bir geri döndüm mü, yandığım gündür!78

22. Ziyâ Paşa (ö. 1880) 

XIX. asrın yazar, şâir ve devlet adamlarından olan Ziyâ Paşa'nın asıl adı Abdülhamid Ziyâeddin'dir. 1861 'de Kıbrıs, 1863'te Amasya Mutasarrıfı ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye üyesi olmuş, 1865'te Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne katılmıştır. Yeniden Kıbrıs'a atanınca 1867'de Nâmık Kemal ile birlikte Londra'ya kaçmıştır. Birlikte Yeni Osmanlılar'ın yayın organı olan Hürriyet gazetesini yayınlamış, sonra 1871'de İstanbul'a dönmüştür. Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal ve Şinasi'yle birlikte,Tanzimat'la başlayan Batılılaşma hareketinin etkisinde gelişen Batılılaşma Dönemi Türk edebiyatının ilk aşamasını oluşturan üç yazardan birisidir. Padişaha ve Reşid Paşa'ya kasideler de yazmıştır. 1859'da yazdığı Tercî-i Bend şiiriyle tanınmıştır. Hece ile yazılmış birçok şarkısı dışında, dîvân şiiri geleneğine bağlı kalmıştır79

Âkif'in, Servet-i Fünûn'da yayımlanan, bir yazısında, "...müteahhirrinden Ziya (Paşa)'yı" pek sevip takdir ettiği bilinmektedir80

23. Nâmık Kemal (ö. 1888)

Nâmık Kemal, "XIX. asrın ikinci yarısında Türk edebiyatı ve siyasî hayatında büyük tesirler meydana getiren vatan ve hürriyet şâiri, dâvâ ve mücâdele adamı, edip, yazar, gazeteci ve idâreci'lerdendir81. O, Kars'ta bulunduğu sırada müderris Vâizzâde Mehmed Efendi'den tasavvuf ve edebiyat öğrenmiş, Nâbî, Sünbülzâde Vehbî gibi şâirlerin dîvânlarını okumuş ve hocasının ateşlediği kıvılcımla küçük şiir denemelerine teşebbüs etmiştir. Onun Kerbelâ mersiyeleriyle bir şâir kimliği kazandığı görülmektedir, şair Binbaşı Eşref Bey (Paşa), misafir olarak Sofya'da Abdüllatif Paşa'nın yanına geldiğinde onun birikmiş bir hayli şiiri olduğunu görmüş, bir mahlasnâme düzenleyerek on "Nâmık" mahlasını vermiş ve bu mahlas zamanla göbek adı "Mehmed"in yerini tutmuştur. Onun Sofya'da tuttuğu şiir defteri mahlasnâmenin bu konudaki ifadesini teyit etmekte ve onun bu dönemde Hz. Ali muhabbetinin tesiri altında kaldığını göstermektedir. Eşref Bey, ondaki bu muhabbeti daha da güçlendirmiştir. Söz konusu defterde muhtelif şiirlerin âl-i abâ'ya dair manzumeleriyle Kerbelâ mersiyelerini bir araya getirmesi, Vâridâtıru kopya ettiği, Sofya civarında medfûn Halvetî şeyhi Bâlî EFendi hakkında bir kıt'a tanzim etmesi gibi hususlar onun Sofya'da içinde bulunduğu tesirin derecesini ortaya koyması bakımından dikkate değerdir. Aynı zamanda Mevlevî ilhamı ile bir çok şiir kaleme alması da başka bir yönünü açığa çıkarmaktadır. Nâmık Kemal'in hayatının her safhasında Mevlevîler'le teması olduğu bilhassa belirtilmektedir82.

Mehmed Âkif, söz konusu Servet-i Fünûn'da yayımlanan, bir yazısında, "...müteahhirrinden Kemâl'i (Namık)..." pek sevip takdir ettiğini biliyoruz83. Bu arada Nâmık Kemal'in oğlu Ali Ekrem'in, Âkif hakkında söyledikleri de bu durumu daha da açık bir şekilde gözler önüne serer mahiyettedir: “Koca Akif! Baba Akif! “Seyfi Baba"yı, "Fatih Câmii"ni yazan herif!.. Kur'ân'ı aç anatsın! Ftadis sor söylesin!.. Frenk’ten, Arap'tan, Acem'den eser ver izah etsin! Babam tanımalıydı onu... Namık Kemâl, onu görseydi, yanından ayırmazdı... Diyordu ki içeriye Akif girdi. Ekrem yerinden fırladı. Akif'in elini öptü. Akif sıkıldı..."84

24. Osman Şems Efendi (ö. 1311/1893) 

Osman Şems Efendi, XIX. asrın önde gelen sûfî şâirlerinden ve Kâdirî şeyhlerinden olup, aynı zamanda bu tarîkatın Enverîlik (Şemsiyye) şûbesinin de müessisidir. 1861 yılı başlarında büyük şâir Hersekli Arif Hikmet Bey (ö. 1321/1903)'in Lâleli Çukurçeşme semtindeki evinde her Salı günü yapılan toplantılara (Encümen-i Şuarâ) katılan zâtların en ileri gelenlerinden birisidir85. Mithat Cemal Kuntay'ın verdiği bilgiye göre, kendi tarzında bir tasavvuf zevki olan Âkif, Allah'ın yanına girerken küfrü ve imânı kapıda bırakan şâir Osman Şems Efendi'nin şu beytine hayrandır86

Vâsıl-ı vuslat-saray-ı mutlakım, na'leyrı var. Saff-ı na'le terk kıldım küfrü de, imânı da87.

Âkif, Mahir iz'e gönderdiği bir mektubunda ise, Osman Şems Efendi'nin,"Gözü dünya mı görür âşık-ı dîdâr olanın/Dilberî sen gibi bir mâh-ı dilâzâr olanın/Gayre meyli olamaz aşkın ile yâr olanın/Yücedir rütbesi mihrinle hevâdâr olanın/Ayağı yer mi basar zülfüne berdâr olanın/Aşk u şevk ile verir cân ü seri döne döne" diye başlayan şiirini isteyerek, "bu şiirin hatırında ancak iki-üç bendi kaldığını, tamamını kendisine yazıp göndermesini, şayet kendisinde yoksa başka birinden bulup mutlaka yollamasını" ricâ etmektedir88

25. Hersekli Ârif Hikmet Bey (ö. 1321/1903) 

Son dîvân şâirlerinden olan Hersekli Ârif Hikmet Bey, kendini yakından tanıyan ve hakkındaki bilgilerin çoğunun kaynağını teşkil eden ibnülemin Mahmud Kemal'e göre, itikadı sağlam ve dini meselelere hassas bir insandı. Ancak heyecanlı, taşkın ve kabına sığmaz mizacı onu derbeder, disiplinsiz ve rindâne bir yaşayışa şevketmiş, bu sebeple aralarında yer aldığı Encümen-i Şuarâ şâirleirnin çoğu gibi içkiye müptelâ olmuştu. Bununla birlikte ibnülemin onun son yıllarında içkiyi bıraktığını ve hayatına çeki düzen verdiğini söyler. Bu çoşkun yapısıyla dinî daha ziyâde duygu ve cezbe halinde yaşamak isteyen Ârif Hikmet, belli bir tarikata intisâb etmek yerine aradığı iç coşkunluğunu tatmin için zaman zaman değişik tekkelere devam etmiş, Bektâşî, Kâdirî ve Mevlevî dergâhlarında icrâ edilen âyin ve zikirlere aynı vecd ve heyecanla katılmıştır. Dîvân'ında bu üç tarikatın izleri görülmekte, Hacı Bektâş-ı Velî, Abdülkâdir-i Geylânî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi metheden mısra ve beyitler bulunmaktadır89.

Mehmed Âkif'in, Safahatın sağlığında yayımlanan ilk baskılarında bulunmayan uzun manzûmesi (90 beyit) de, Hersekli'nin karakterini ve özelliklerini anlatan kaynak değerinde bir metin olarak ehemmiyet arzetmektedir ki, bazı bölümleri şöyledir: 

Ömrü koşmakla, didinmekle geçen hâne-hara, Gece olmaz mı, kalır düştüğü yerde bîtâb90. Bu ne dehşetli haber! Öldü mü Ârif Hikmet? Kapasın defter-i eslâfı da artık millet. O ne kıymetli vedî'aydı seleften halefe,

Hayf, sad hayf ki düşmüştü yed-i nâ-halefe, Utan ey kavm ki Hikmet gibi ashâb-ı kemâl, Ediyor sicn-i sefalette hayâtı ikmâl. Varolun eysüfehâ, Hazret!mahveyiediniz, Ölmemişken, aman ölsün diyerek beklediniz! Öyle dürdâne-i irfana kıyar mı insan, Utan ey ümmet-i merhûme, şu nâmından utan! Enbiyâ vârisine öyle mi hürmet edilir, Size bunlar gün olur öğretilir, söyletilir.91 Öyle bir fâzıl-ı nihrîr idi Ârif Hikmet Ki onun mislini nâdir görecektir ümmet. Hâs idi kendine pek şanlı olan vâdîsi, Ümmetin oydu hakikatte hele Sa'di'si92 NeydiAllâh o enfâs, o kudsî nefehât, Ki verirdi "ve nefehnâ"da olan rûha hayat, Hele bezmindeki ezvâk... o bir âlem idi, Öyle âlem ki durur yâdı gönülde ebedî. Gâh sahban kesilip Ârif-i pâkîze-nijâd, Bize yüz hutbeyi bir anda ederdi îrâd. Gâh ihyâ ederek Hazret-i Muhyiddîn'i: Hep Fütûhât gelirdi o zaman telkini. Ağlatır mev'iza-pîralığa mey leylerse, Güldürür nükteli bin sözle eğer söylerse. Üdebâ-yı Acem'in ekseri mazbûtu idi, Arab'ın birkaçı bilhâssa mağbûtu idi. Edebiyyâtımızı öyle bilir şâir ben Görmedim, hem göremem şimdiki şâirlerden93 Ârif, bize sen bârika-i hikmet-i Hak'tın, Dar geldi cihan şa'şa'a-i feyzine, baktın, Yükseldin ufuktan bizi zulmette bıraktın. Mâdam ki bir gün gelecek ayrılacaktın, Evvel ne için kalbimizi nârına yaktın!94 

26. Muhammed Abduh (ö. 1323/1905) 

Muhammed Abduh, Mısırlı Islâm mütefekkirlerinden ve yenilik hareketinin öncülerindendir. Şeyh Dervîş Hızır'la görüşmesi hayatının dönüm noktasını teşkil etmiştir. Bir ara Mısır'da bulunan Cemâleddin Efgânî'den 1871 yılından itibaren riyâziyye, felsefe ve kelâm dersleri almış ve aradığı her şeyi kendisinde bulduğunu söylediği Efgânî'nin yönlendirmesiyle siyâsî, sosyal konularla da ilgilenerek güncel meseleler üzerinde yazılar yazıp konuşmalar yapmaya başlamıştır. Bilhassa hayatının son dönemlerinde İslâmî ilimler ve uzun vâdeli hedefler üzerinde yoğunlaştığı belirtilmektedir. "Tefrikayı önleyip müslümanları daha gerekli işlere yönelteceği düşüncesiyle Selef metoduna uygun bir akîdeye öncelik verse de birçok konuda yaptığı yorumlar ve akılcı yaklaşımları dikkate alındığında Abduh'un klâsik anlamda bir Selefi olarak değerlendirilmesi isabetli olmaz"95.

"Şeyh Derviş ile yaşadığı tecrübenin etkisiyle tasavvufun mâneviyatı güçlendirmeye nefsi terbiye etmedeki rolünün farkında olan Abduh, sûfileirn fukaha tarafından takibata uğratılıp sindirilmesini yanlış bulur. Kendisi de Şâzeliyye tarîkatına intisab etmekle birlikte çeşitli tarîkat mensupları arasında yaygınlaşan Allah ile kul arasında tevessül, hulûl veya şeyhten el alma gibi anlayışları tenkit etmiş, Sa'diyye gibi tarikatların çalgılı yüksek sesli zikir meclislerine karşı çıkmış, bunların naslarda bir delilinin ve Asr-ı Saâdet'te uygulamasının olmadığını belirtmiştir. Ayrıca felsefî tasavvuf görüşlerinin halka ulaşmasını da uygun bulmamış, bu nedenle basın-yayın kontrolünden sorumlu olduğu yıllarda İbnü'lArabî'nin Futûhât gibi eserlerinin basılmasına sadece ehli tarafından okunabileceği gerekçesiyle müsaade etmemiştir"96

Abduh'un ıslahatçılığı ve İslâm düşüncesiyle Batı modernleşmesi arasında sentez yapmayı öngören akılcı yorumları", başta öğrencisi Ferid Vecdî olmak üzere Ezher şeyhlerinden Mustafa Merâğî, Mustafa Abdürrâzık, Mahmûd Şeltût gibi ilim adamları tarafından sürdürülmüştür. Muhammed Abduh'un düşüncesi Anadolu'da ise Mehmed Âkif ve Sırât-ı Müstakim, Sebîlürreşâd çevresinde yer alan İslâmcı ekolün yanında Ziya Gökalp ve İslâm Mecmûası etrafındaki modernizm yanlıları üzerinde tesirli olmuş, hatta ictihad grubundaki Abdullah Cevdet ve Celal Nuri gibi laik batıcı kesimler tarafından dahi kendi görüşleri muvacehesince benimsenmiştir97

Muhammed Abduh'un pek çok eseri olup93, bunlardan el-islâm ve'r-Red 'alâ Mürıtekıdîh isimli eseri, Mehmed Âkif tarafından Hanoto’nun Hücûmuna Karşı Şeyh Muhammed Abduh'un İslâm'ı Müdafaası adıyla Türkçe'ye tercüme edilmiştir (İst. 1331). Mehmed Âkif'in bu eserin yanı sıra, Abduh'un bazı makâlelerini de Türkçe'ye aktarmıştır99. Âkif, "Tahkikat-ı Edebiyye Sütunları" adlı yazısında, Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'dan da büyük çapta yararlandığını yazmaktadır100

27. Babanzâde Ahmed Naim (ö. 1934) 

Son dönemde yetişmiş müderris, mütercim, fikir adamı ve ediplerden olan Babanzâde Ahmed Naim, daha çok Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarth Tercemesi ve Şerhi’0’ ve Nevevî'den tercüme ettiği Kırk Hadis adlı eseriyle tanınmıştır. Onun Mehmed Âkif'le birlikte Mütercim Âsim Efendi'nin Kâmus Tercürnes/'ndekiTürkçe kelimeleri seçerek bir Türk lügati yapmaya çalıştığı fakat bu girişiminin yarım kaldığı kaydedilmektedir102

Babanzâde, "sormazsan mâlumatını söylemeyen", "dinlemesini bilen", "sözü senet teşkil eden","meziyetlerini gizleyen","düşmanının bile değeri varsa o değeri tanıyan","dostlarını gıyabında da seven" kişiliğe sahip ilim ve irfân erbabı olup, aynı zamanda kayınpederi, Halvetî ve Melâmî şeyhi, Fatih türbedârı Ahmed Âmiş Efendi (ö. 1920)103'ye de intisab etmiştir104

İstanbul'da 13 Ağustos 1934 Pazartesi günü öğle namazının ikinci rekatında bekâ yurduna göç eden Babanzâde'nin vefat haberini aldığında Mehmed Âkif,"Naim'in vefat haberi üzerine dağ gibi yıkıldı"ve"Evim barkım yıkıldı, altında kaldım"diyerek üzüntüsünü dile getirmiş ve aynı zamanda onun kaybının büyüklüğüne de işaret etmiştir105: "...Bizim biçare Naim'irı nâ-behengâm vefâtı beni pek çok sarstı. Hân u mânim yıkılmış da ben altında kalmışım sandım. Bu zavallı Şark, öyle kıymetli vücutları bundan sonra pek zor yetiştirir. Bilemiyorum, hükümet hesabına terceme etmekte olduğu “Tecrîd-i Buhârî” hitam olmuş muydu? İnşallah nâkıs kalmamıştır... Çünkü o sûretle bir terceme başka hiçbir babayiğidin harcı değil..."’06. Kabri Edirnekapı Mezarlığı'nda, kadim dostu Mehmed Âkif Ersoy'un kabrinin yanındadır.

"Ashabdan sonra en sevdiği kişi" olan Babanzâde'ye Âkif, kırk iki sene hürmet ettiğini biliyoruz107. Yine Âkif,"eserlerini yan yana koyun, Naim'in yüzünü görürsünüz"demiştir108. Bu kadim dostluk ve birlikteliği Mithat Cemal Kuntay söz konusu eserinde şöyle özetlemektedir:

"Âkif'le Naim aynı istikamete doğru birbirine çarpmayarak yürüdüler. Beraber öğreniyorlar beraber inanıyorlar, beraber beğeniyorlar yahut beğenmiyorlardı. Ali Fehmi Hoca'dan elKâmil'i okurken beraberdiler ve Şevket Bey'in Arapça'sından da beraber korkacaklardı. Arapça kitabı en çok Şevket Bey okuyacak, sıra Âkif'le Naîm'e gelince okumayı beraber kısa kesecekler. Emile Zola'yı da beraber sevdiler (Onlara takılıyordum: Zola'yı Fransızların rezaletini öğretiyor diye seviyorsunuz.)”.

Yine Kuntay'a göre, Âkif, Babanzâde'yi "o kadar seviyordu ki, bu sevgi, vâkıa kuvvetinde bir vasiyyetti ve Fuat Şemsi (İnan) onu Naîm'in kabri yanına koydurmuştur"109.

Burada şu husûsu da zikretmeden geçemiyeceğiz ki, Âkif, şayet tasavvufa karşı menfî bir tutum sergilemiş olsaydı, bu çok sevdiği arkadaşının Ahmed Âmiş Efendi'ye intisab etmesine karşı çıkar ve en azından onu eleştirirdi. Böyle bir durumun olmaması, Âkif'in tasavvufa müspet baktığına ve bu yolun gerçek kâmillerinin yolunda gidilmesi gerektiğine işaretler olsa gerektir.

28. Muhammed İkbâl (ö. 1936) 

slâm şâir, mütefekkirlerinden ve Pakistan'ın fikir babası olan Muhammed'in ikbâl'i, İkbâl yapan şahsiyetlerin başında Mevlânâ'nın geldiğini biliyoruz. Bir diğer ifadeyle ikbâl'in tasavvufî düşünce dünyasının oluşum ve gelişim sürecinde en etkin ve en belirgin olan sûfî, Mevlânâ'dır. Hemen her eserinde ondan "pîr" ve"mürşid"diye söz eden Muhammed İkbâl, mânevî ruh mimarı olarak Mevlânâ'yı görmüş, Mesneviye Divân'ını özümseyerek içselleştirmiş; ilgili manzûm eserlerdeki tasavvufi düşünceleri, kavramları ve temaları benimseyerek, kendi mistik felsefesini ve sûfî tasavvurunu oluşturmuştur110. Yukarıda Mehmed Âkif'in okudukları arasında Muhammed ikbâl'in de olduğunu belirtmiştik. Nitekim Âkif, "San'atkâr" adlı şiirinin bir yerinde, İkbâl'den iktibasta bulunarak, Hind'in filozof şâirinin şunları söylediğini beyân eder: 

"Heyecâna verdi gönülleri, Heyecanlı sesleri gönlümün; Ben o nağmeden müteheyyicim: Ki yok ihtimâli terennümün"'11

Annemarie Schimmel'e göre, Hintli olmayan müslümanlardan ilk olarak Muhammed ikbâl'in kıymetini itiraf eden şahsiyet Mehmed Akif'tir112. Münevver Ayaşlı dise, Muhammed İkbâl'in Türkiye'deki muadilinin Mevlânâ'nın değil, Mehmed Âkif olduğunu belirtmektedir113

Mehmed Âkif'in, Muhammed İkbâl ile mektuplaştığını da biliyoruz. Mehmet Önder, "İkbâl'in Yaşamı ve Mevlânâ Hayranlığı'' adlı yazısında, bu konuda şu bilgileri vermektedir: "Âkif ile İkbal arasındaki ilk mektuplaşma 1930 yılından sonra Âkif Kahire'de iken gerçekleşmiştir. Âkif'in damadı Ömer Rıza Doğrul Konya'da “Mevlânâ ve İkbal"üzerine bir konferans vermiş ve bu konferansta İkbâl'in Âkif'e gönderdiği mektubu okumuştur. Farsça mektubunda ikbal şu cümlelere yer vermektedir: "Türk milletini, modern Türkiye'yi çok seviyorum. Bir gün Türkiye'yi hususen Mevlânâ-i Rûmî'nin Konya'daki mübarek makamını ziyaret etmek isterim. O mübarek toprakların beni, Mevlânâ'nın nâçizane bir müridi olarak kabul etmesini niyaz ediyorum. Gönlümün derinliklerinde bir gül bahçesi görür gibiyim. Ortasında alev alev bir ateş yanmakta ve ben pervaneler gibi o ateşe doğru koşmaktayım. O ateş Mevlânâ-i Rûmî'nin aşkı ve sevgisidir"114

Muhammed ikbâl'in bazı eserlerini ilk defa Millî Mücâdele yıllarında Ankara'da okuyan Mehmed Âkif, haberleşme umuduyla ona Safahât'mı gönderdiğini de biliyoruz. Sebîlü'rReşâd idarehanesinde kendisini ziyâret eden Hindistanlı müslümanlara emânet ettiği Safahâfin ikbal'e ulaşıp ulaşmadığı hususunda bir malumata sahip değiliz. Ancak ulaşmış olsa dahi ikbal Türkçe bilmediği için Âkif'in eserini okuyamayacağı âşikârdır. Eğer okuyabilseydi, kuşkusuz başta çalışma hakkındaki fikirleri ve devamlı faaliyet halindeki insan ideali olmak üzere bir çok meselede onunla aşağı yukarı aynı şeyleri düşündüklerini ve aynı sancıları çektiklerini müşâhede edecekti. Bir süre sonra, Hindistan'dan ikbâl'in Peyâm-ı Meşrik ile Esrâr-ı Hodî (yahut Rumûz-i Bî-Hodî) isimli eserlerini alan Mehmed Âkif, Mısır'da bir dostuna yazdığı 8 Mart 1925 tarihli mektupta, bu eserin, Safahâtını ikbal'e vermek üzere emanet ettiği Hintlilerden gelmiş olabileceğini söylüyor ve belli belirsiz bir sitemle: "Şâirin kendisi tarafından İstanbul'a gönderilseydi, elbette baş tarafında imzası, iki üç kelime yazısı bulunurdu. Ne ise üzümü ye de bağını sorma derler. Biz üzümü seve seve, hatta sarhoş ola ola yedik. Kim gönderdiyse Allah razı olsun"115 der116

Mahir İz, Yılların İzi adlı kitabında, Mehmed Âkif ile birlikte Muhammed İkbâl'in eserlerini okuduklarını kaydetmektedir117. Nitekim Âkif, Mahir İz'e gönderdiği bir mektubunda şunları yazmaktadır: “Kuzum Mâhir Bey, Hind'li şâir İkbâl'in birlikte okuduğumuz "Peyâm-ı Meşrık" adlı eseri acaba sizde mi kaldı idi? Eğer sizde bırakmışsam, lütfen onu bizim Ömer Rıza (Doğrul) Bey'e verin ki bana buraya göndermeleri için eve yazmıştım"118. Mehmet Önder ise bir hatırasında şunları anlatmaktadır: "1976 yılında Pakistan'ın Lahor kentinde Muhammed İkbâl'in evinde misafir edildiğimiz sırada, İkbâl'in küçük oğlu Cavid İkbal, bize babasının özel kütüphanesini göstermişti. Kütüphanede Safahâfm eski baskılarından bir nüshası da vardı. Mehmed Âkif'in kendisini ziyarete gelen Hintli Müslümanlarla gönderdiğini söylediği Safahât belki de bu idi''119

Ayrıca Mısır'da Dâru'l-Fünûn hocalarından olan Abdülvehhab Azzam Mehmed Âkif'in vefatı üzerine kaleme aldığı bir yazısında, onunla İkbâl'in şiirlerini okudukları günlere bilhassa temas ederek şunları söylemektedir:"Toplantılarımızın en güzelleri Muhammed İkbâl'in şiirlerini okuduğumuz zamanlardır. İkbal'i bana tanıtan o idi. Kendisi bir gün bana ikbâl'in Peyâm-ı Meşrik isimli eserini vermiş ve ben o sayede İkbal'i sevmiştim. Vakit buldukça İkbâl'in şiir kitaplarından birini alır okurdum, Oda dikkat ve istiğrak içinde dinlerdi. Arada bir bazı beyitlerin tekrarını isterdi. Beğendiği beyitler üzerinde durur, bunları takdir eder, yahut bazı beyitlerini içini çeke çeke dinlerdi. İkbâl'in şiirleri ona bazen heyecan, bazen serinlik, bazen de hüzün ve ıstırap verirdi, ikbâl'in Esrâr-ı Hodî eserini de birlikte okumaya başlamış, birkaç celsede bitirmiş, daha sonra yine onun Rumûz-i Bî-Hodî isimli eserini de aynı şekilde okuduktan sonra tekrarına karar vermiştik"120

Âkif, Muhammed İkbâl'in Farsça şiirlerini okur-okumaz kendisine benzediğini farkederek şunları yazmıştır:"Evvelki hafta bana Hind'in İslâm şâiri Muhammed ikbâl'in iki manzum eserini gönderdiler. Ben bu şairin ufak bir risalesini Ankara'da görmüş ve sahibini kendime benzetmiştim. Şarkta yetişen tasavvuf büyüklerinin bütün şiirlerini okuduktan sonra Garp felsefesini adamakıllı hazmeden İkbal, hakikaten yaman şair. Zaten Hint müslümanlarından ismini bilmeyen, şiirlerini ezberlemiş olmayan yok. Urdu lisanında yazılmış olmak tabiîdir. Ancak benim gördüklerim Farisî. Mevlânâ'yı çok okumuş, çok sevmiş. Ona mürşidim diyor. Nezdimdeki iki eserin biri Peyâm-ı Maşrik'dir. Çok güzel gazelleriyle kıt'aları var. Gazellerin bir ikisi bana sarhoş gibi nara attırdı"’21.

Abdülkadir Karahan ise, Dr. Muhammed ikbal ve Eserlerinden Seçmeler adlı eserinde şunları kaydetmektedir: "Türk şiir ve düşünce tarihinde Muhammed İkbâl'in tanınması ve sevilmesi, istiklâl şâirimiz Mehmed Âkif'in onun eserlerini tanıyıp okumaya başlaması ile olmuştur. Muhammed ikbal ve Mehmed Âkif, yirminci yüzyılın güçlü Islâm şâir ve düşünürleri, didaktik hüviyetleri ile toplumun yol göstericileri, dert ortakları ve daha temiz bir yaşamı özleyen, geçmişin şerefli tarihine bağlı, gelecek kuşaklarının mutluluğu için çalışan söz ustalarıdır''122. Âkif'in son yıllarında Mevlânâ ve Mesnevîye düşkünlüğünün en önemli nedeni belki de çok sevip okuduğu İkbâl'in ruh mimarının Mevlânâ olmasıdır diyebiliriz.

29. Abdülhak Hâmid Tarhan (ö. 1937) 

Abdülhak Hâmid, Tanzimat'tan sonraki yenileşme dönemi Türk edebiyatının önde gelen şâir ve tiyatro yazarlarından olup, daha çok Makber adlı eseriyle tanınmıştır123. Ölüm karşısında sükûnetini koruyamayan Hâmid, söz konusu eser boyunca cevabını alamayacağı sualler sormaktan ve çığlıklar atmaktan kendini alamamıştır. Zaman zaman isyana başvurmakla birlikte nihayet âdeta uçurumun kenarından dönmek sûretiyle kadere razı olmaktan, Allah'ın hükmüne boyun eğmekten başka bir çare bulamamıştır. Makber dışındaki şiirlerinde ise özellikle tabiat karşısında, onu İslâmî tasavvuf ve Batıcı panteist görüşlerin senteziyle, derin bir dinî-mistik vecd ve hayranlık duygusu içinde bulmak mümkündür. Tayflar Geçidi adlı eserinde ise, Dante'nin İlâhi Komedya'da Hz. Peygamberi ve Hz. Ali'yi cehennemde göstermesine Sa'dî-i Şirâzî'nin diliyle verdiği cevap, Hâmid'in inancı hakkındaki bütün kuşku ve tereddütleri silecek kuvvettedir124

Âkif, "Tahkikat-ı Edebiyye Sütunları" adlı yazısında, kendi zamanında hayatta olanlardan Abdülhak Hâmid'in pek sevip takdir ettiğini yazmaktadır125. Belki de Âkif, onun yukarıda bahsi geçen eserde, Sa'dî Şirâzî diliyle cevap vermesi sebebiyledir ki onu sevip takdir etmiştir. 

30. Ali Ekrem Bolayır (ö. 1937) 

Ali Ekrem Bolayır, Âkif'in takdir edip beğendiği Nâmık Kemal'in oğlu olup, daha çok II. Meşrutiyet'ten sonra yayımladığı hamasî şiirleriyle tanınmış bir Servet-i Fünûn devri şâir ve yazarıdır126. Ali Ekrem, Osmanlıca'nın ve aruzun güçlü bir hâmisi olmakla birlikte birçok şiirinde konuşma dilini ve hece veznini de kullanmıştır. Aruza Fikret ve Âkif kadar hakim olmasa da o devrin şiir anlayışı içinde kuvvetli bir şair olarak kabul edilmiştir. Servet-i Fünûn şâirleri arasında ferdî duyguların çerçevesinde kalmayarak sosyal mevzulara da el atmış, fakat şiirden ziyade düz yazıda başarılı olmuştur127.

Mithat Cemal Kuntay'ın söz konusu eserinden öğrendiğimize göre, Âkif, Ali Ekrem'i Nâmık Kemal'in oğlu diye değil, "Vasiyet" şâiri diye, "Elvâh-ı Tabîat" şâiri diye sevmiştir128. Hatta Âkif, bu konuşma sırasında Kuntay'a, "Ali Ekrem'in Elvâh-ı Tabiat'ini görmeseydim Safahâtı yazamazdım" demiştir129. Mithat Cemal, daha sonra uzunca Akif'le aralarında geçen konuşmalara yer vererek Âkif'in Ali Ekrem'in elini öptüğünü, ilk zamanlar onu fen adamı ve şiiri eğlence diye yazdığını sandığını kaydeder. Ardından aralarında geçen şu konuşmayı aktarır:

-"Ali Ekrem olmasaydı, ben olmazdım." -"Niçin olmazmışsın?" -"Çünkü o, nazma tasvir soktu, muhâvere soktu, benim de yaptığım bundan ibaret." Kızıyordum: "Bir defa, kendisinin muhâvereden ibaret olması doğru değildi. Sonra da muhâvereyi Ali Ekrem'den aldığı yanlıştı." -"Muhâvere Fikret'in şiirlerinde de var"dedim,"hem de Ekrem'den evvel." "Evet, var. Fakat Fikret'in şiirleri lokanta yemekleri gibi süslü şeyler... Ali Ekrem'in manzûmeleri ev yemekleri gibidir; hani ev kadınlarının yaptıkları gösterişsiz, saf yemekler..."130

Kuntay'a göre, her ne kadar Âkif, bu çizgileri Ali Ekrem'den almış olsa da bu kadar zayıf bir benzeyişe karşın Ali Ekrem'le Âkif, birbirlerinden, cadde kadar geniş bir hatla ayrılmaktadırlar. Âkif, her şeyden önce kelime ustası, kelime şâiri, kelime mistiğidir; halbuki Ali Ekrem'de kelime yok, lügat var. Âkif, mahsusu, Ekrem, mefhûmu yazar. Ve Âkif muhâvereyi, Ali Ekrem'den, Fikret'ten kimden almışsa alsın, mühim bir şey almamıştır. Muhâvere, Âkif'in eline geçince önem kazanmıştır131.

31. Ömer Ferid Kam (ö. 1944) 

Son dönem şâir, mütefekkir ve ediplerinden olan Ferid Kam, Âkif'in dostluk kurduğu ve etkilendiği şahsiyetlerden bir diğeridir. Ferid Kam, Islâmcı olarak tanınan kesimin temsilcilerinden biri olarak da addedilmektedir132. "Vehimli, kararsız ve sert mizacının da tesiriyle üniversite öğrenciliği yılları fikrî bunalım ve arayışlarla geçmiş, Doğu ve Batı'nın önde gelen filozoflarının, tanınmış mutasavvıflarının eserlerini okuyarak ve bazı şeyhlere intisap ederek bu sıkıntılarını aşmaya çalışmış, sonunda Mevlânâ Celâleddin Rûmî'nin MesnevTsl sayesinde aradığı huzuru bulmuştur"133

Âkif, Safahâtın "Üçüncü Kitab''ının sonunda yayımladığı Ferid Kam'ın kendisine gönderdiği bir mektubun başında, "Bize, Dini, Felsefi Musahabeler gibi muazzam bir eser yazan yâr-ı canım, üstâd-ı hakimim Flazret-i Ferid'in kıymetdâr bir hâtıra-i iltifâtıdır" diye anekdot düşmüş134, ayrıca "Yedinci Kitap"taki "Gece" isimli "tasavvuf temalarıyla dopdolu''135 şiirini, "Üstâd-ı hakîmim Ferid Beyefendi'ye" diyerek ona ithaf etmiştir136

Ferid Kam ise, 2.1.1937 tarihinde öğrencisi Sıdkı Bey'e yazdığı bir mektubunda Âkif hakkında şunları söylemktedir: "Âkif hakikaten çok kıymetli, nadir yetişir bir şahsiyetti. Gerek irfanca, gerek faziletçe kâbına yetişilmez bir adamdı. Flele samimiyeti... şayanı hayretti. Ben onun kadar samimi bir adam görmedim. Diyebilirim ki şiirlerindeki kuvvet, bu samimiyettendir. Söylediği şeyler hep kendi kanaatinden, imanından mülhemdir. Dostlarına karşı candan muhabbet gösterir. Elinden gelen hiçbi iyiliği diriğ etmez. Kimse hakkında fena düşünmez. Flerkese karşı hayırhah. Sözünde sabit kadem. Azmi kuvvetli. Rind meşreb. Flülâsa her veçhile kâmil insandı'37

Ferid Kam'ın Vahdet-i Vücûd ad\\ eseri138, onun fikrî derinliğini gösteren çalışmalardan biri olup, Sırât-ı Müstakim ve Sebîlürreşâd'da yayımlanan makalelerden derlenmiştir. Eserde, Batı düşüncesindeki panteizm ile vahdet-i vücûd arasındaki farklar ortaya konulmuştur139. Önceleri vahdet-i vücûd'a karşı çıkan Âkif, gerek Ferid Kam'ın sohbetleri gerekse onun Vahdet-i Vücûd adlı eserinden kaynaklanmış olsa gerektir ki, vahdet-i vücûd'u benimseyerek savunmuş140, bilhassa yukarıda bahsi geçen "Gece" isimli şiirinde bu çerçevede tasavvufî temalara yer vermiştir, işte en güzel numunesi:

Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tânecik Mâbud! Gel ye bir tânecik Gâib, gel ey bir tânecik Mevcûd’41. 

32. Ferid Vecdî (ö. 1954) 

Ferid Vecdî, Mısırlı âlim ve mütefekkirlerden olup, felsefe, kelâm ve tefsir sahasındaki eserlerinin yanı sıra, el-Vecdiyyât adlı makâmât türü hikâyeleriyle Arap edebiyatında da önemli bir yere sahiptir. "İslâm dininin evrenselliği, İslâm medeniyetinin Batı medeniyetinden üstün oluşu, ruhanî âlemin varlığı, materyalizmin çelişkileri ve ilimle din arasındaki uyum konuları üzerine önemle duran Ferid Vecdî, İslâmiyet'in akıl ilkelerine göre anlaşılması ve âlimlerin yorumları vasıtasıyla dine yapılan ilavelerin ayıklanması gerektiğini bazan aşırılığa kaçacak derecede hararetle savunmuş"142 bir şahsiyettir. Son dönem tefsir âlimleri arasında da zikredilen Ferid Vecdî, Islâm dünyasında yaygın bulunan tasavvuf anlayışını da eleştirmiş, Kur'ân'da ve sahih hadîslerde geçen "velî" kavramına İlahî emirlere uyan bir mü'min anlamını vermiştir."Sûfilerin velîlik ve buna bağlı tevessül anlayışları konusunda naslarda açık bilgiler bulunmayıp bunlar İslâm'ın bünyesine sonradan dahil edilmiştir"143. Ferid Vecdî'nin tefsir, kelâm, felsefe ve edebiyat alanında pek çok eseri olup, kelâm ilmi alanındaki el-Hadîkatü'l-Fikriyye fi isbâti Vücûdillah bi'l-Berâhini't-Tabi'iyye isimli eseri Mehmed Âkif tarafından Hadîka-i Fikriyye adıyla Türkçe'ye tercüme edilerek Sırât-ı Müstakîm'de neşredilmiştir144. Söz konusu eser, yeni harflerle de yayımlanmıştır145. Âkif'in, Hadîka-i Fikriyye'den başka, Ferid Vecdî'nin çeşitli dinî mes'elelere ait makâlelerini de tercüme ettiğini biliyoruz146.

Âkif, ayrıca "Tahkikat-ı Edebiyye Sütunları" adlı yazısında, Mısır'ın önde gelen faziletli gençlerinden Muhammed Ferid Vecdî'den büyük çapta yararlandığını kaydetmektedir147

Sonuç

Bu çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçları maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz: 1. Âkif, gerek tahsili sırasında, gerekse hayatının diğer dönemlerinde tasavvufla irtibatlı olmuş, Kur'an ve sünnet çizgisindeki tasavvufa ve bu yolun gerçek kâmillerine asla karşı çıkmamıştır. 2. Âkif'in sevgi, hürmet beslediği, hasretini çektiği âlim, sûfi ve şâirler arasında, Gazzâlî, ibn Sînâ, Fahreddin Râzî, Ferîdüddin Attâr, İbnü'l-Fârız, Mevlânâ, Şeyh Sa'di Şirâzî, Kutbüddîn-i Şirâzî, Yûnus Emre, Hâfız-ı Şirâzî, Sa'düddin Taftazânî, Şeyh Bedreddin, Seyyid Şerif Cürcânî, Şeyh Hüsâm Efendi, Osman Şems Efendi, Babanzâde Ahmed Naim, Muhammed'in İkbâl ve Ferid Kam vardır. Yine Âkif'in bunlardan Babanzâde Ahmed Naim, Muhammed'in İkbâl ve Ferid Kam ile dostluk ve arkadaşlık kurduğu da dikkatleri celbedicidir. 3. Âkif, Arap şâirlerinden Antere, Mecnûn, Mütenebbî, Ebû Firâs'a ve İran meşhûr ediplerinden Firdevsî'ye hayran olmuş, onlara özlem duymuştur. 4. Âkif, Türk şâirlerden, Fuzûlî başta olmak üzere, Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal, Hersekli Ârif Hikmet Bey, Abdülhak Hâmid ve Ali Ekrem Bolayır'ı sevip takdir etmiştir. Bu şâirlerden Fuzûlî, Nâmık Kemâl ve Arif Hikmet'in tasavvuf ve tarikatlarla irtibatlı oldukları da bilinmektedir. 5. Âkif, bilhassa Mısır'da bulunduğu yıllarda buradaki Muhammed Abduh, Ferid Vecdi gibi bilgin ve düşünce adamlarından istifade etmiş, onların eserlerinden ve makalelerinden bazılarını Türkçe'ye tercüme etmiştir. 6. Âkif, sadece Doğu ve İslâm dünyasının büyük şahsiyetlerinden etkilenme, eserlerini okuma veya şiirlerini ezberlemekle kalmamış Batı'ya da yüzünü dönerek William Shakespeare, Milton, Victor Hugo, Ernest Renan, Anatole France, Alfred de Musset. Lamartine, J. J. Rousseau, Alphonse Daudet,. Emile Zola, Alexandre Dumas Fils, Sienkiewicz gibi şâir ve yazarların eserlerini okuyup bunlardan bazılarının eserlerinden tercümeler dahi yapmıştır. Bunlardan en çok sevdiği yazarlar ise, Lamartin ve Dode'dir. 7. Kısaca söylemek gerekirse Âkif, Doğu ve Batı'yı çok iyi bilen, tanıyan, oldukça donanımlı bir ilim, irfân ve gönül adamı olup, hayatı ve eserleri incelendikçe daha nice çalışmalara konu olacak hazine olarak karşımızda durmaktadır.

Mehmet Âkif: Edebî ve Fikrî Akımlar

3. Mehmet Akif Ersoy Bilgi Şöleni’nde sunulan tebliğlerin kitap haline getirilmesi ile oluşan kitap TYB'nin 39, Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 3.kitabı

Bu haber toplam 177 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim