• İstanbul 32 °C
  • Ankara 35 °C

Prof. Dr. Suat Cebeci: Mehmet Âkif'te Din ve Siyaset İlişkisi

Prof. Dr. Suat Cebeci: Mehmet Âkif'te Din ve Siyaset İlişkisi
Din ve Siyaset olguları hemen her din açısından belli ölçüde bir ilişkiyi ortaya koyuyor olsa da İslam dini söz konusu olunca bu ilişki daha bir derinleşmekte, kimi zaman toplum için hayati önemde bir boyut kazanmaktadır.

Akif'in yaşadığı dönem bu ilişkinin oldukça yoğunlaştığı zamanlara rastlamaktadır. Bu bakımdan görüşleri, düşünceleri ve sözleri ile halen heyecan uyandırmakta olan milli şairimizin din-siyaset ilişkisi konusundaki tavır ve düşünceleri de şüphesiz onu sevenler için önem taşımaktadır. Din-siyaset ilişkisi zaman ve şartlara göre hem muhteva hem şekil itibariyle değişkenlik gösterebildiğinden Akif'in bu konudaki anlayış ve düşüncelerini tam olarak kavrayabilmek için onun içinde yaşadığı şartların bilinmesine ihtiyaç vardır.

Akif'in dönemindeki fikir hareketleri konusunda herkesin belli ölçüde bilgi sahibi olduğu muhakkaktır. Ancak bildiride sunmaya çalışacağımız değerlendirmelerin daha iyi anlaşılabilmesi, bakımından önce dönemin fikir hareketlerine dair kısa hatırlatmalar yaparak Akif'in duygu ve düşüncelerini besleyen kaynaklara da işaret etmek suretiyle onun din siyaset ilişkisi konusundaki fikir ve tavırlarını birkaç örnekle açıklamaya gayret edeceğiz.

Şüphesiz ki bütünüyle on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı Toplumu için çok çalkantılı bir dönem olmuştur. Yorgun ve hantallaşmış devlet yapısı, üç kıtaya yayılmış geniş bir coğrafyaya sahip ülkenin yönetim yükünü taşıyamaz hale gelmişti. Eğitim ve bilim alanındaki gerilemeler, askeri ve ekonomik alanlardaki çözümsüzlükler ve nihayet yabancı ülkelerin Osmanlı toplumu üzerinde bitmek bilmeyen emelleri ve bu emellerini gerçekleştirmek için giderek artan baskı, tehdit ve şantajları imparatorluğu bir tükenmişliğe doğru sürüklüyordu. Bu durum içerdeki farklı etnik ve dini unsurları ayrılıkçı yönde teşvik ediyor, cesaretlendiriyordu. Nitekim gayrimüslim unsurlar 1839 ve 1856 ıslahat hareketleri ile adeta Devlet otoritesine karşı varlık ispatı anlamında haklar elde etmişler, yerel milli unsurlar kendi egemenliklerine doğru ilerlemelerini sağlayacak bir yola girme imkânlarına kavuşmuşlardır.

Bunlar yetmiyormuşçasına Yirminci yüzyıla doğru gelindiğinde Osmanlı eğitim sistemi, medreseler, mektepler ve yabancı-azınlık okulları şeklinde ayrışarak üç ayrı eğitimle üç farklı insan yetiştirir hale gelmişti.

Batı tipi okullarda dinin terakkiye mani olduğu düşüncesiyle yetişen mektepliler medreselilere yobaz diyor, geri kalmışlıktan onları sorumlu tutuyorlardı. Kendi içine kapanarak bilimsel ve teknik gelişmelere mesafeli duran medreseliler mekteplileri dinsizlikle, batı taklitçiliği ile itham ediyorlardı. Tamamen ayrıklıkçı ve misyonerlik idealleri ile yetiştirilen azınlık ve yabancı okul öğrencileri ise Osmanlı Devletini parçalayacak düşünceler taşıyorlardı.

Eğitim alanında, yeni kuşakları her biri ayrı yöne götüren bu üç kulvarın hukuki temellerle resmen kurumsallaşmış olması, OsmanlI'nın kendisini yok edecek mekanizmaları kurmuş olduğu anlamını taşıyordu.

Aynı dönemde dışarıda Batı ülkelerinin yükselişi, içeride gayrimüslim tebada dini ve milli duyguların gelişmesi ister istemez toplumun geleceğine yönelik farklı düşünce ve görüşlerin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Osmanlı aydınları ve devletin ileri gelenleri de ülkeyi içine düştüğü durumdan kurtarma eski ihtişamlı günlerine döndürme yolunda bir şeyler yapma gayreti içinde görünüyorlardı. Fakat her kesimden değişik reçeteler ortaya atılıyor farklı çıkış yolları gösteriliyordu.

Hıristiyan batının bir yandan ortaçağda rönesans ve reform hareketleri gerçekleştirerek kilisenin devlet ve bilim üzerindeki etkisini kırmış olması, diğer yandan bilim ve teknolojide hızlı bir gelişme sağlamış olması tabii olarak gözleri batıya çevirmiştir. Buna karşılık Müslüman toplumun giderek gerilemesi toplumdaki aydın ve seçkin kesim arasında “teşebbüh"yani batıya ve Hıristiyanlara özenme eğilimleri gelişmiştir. Bu da İslami refleksleri harekete geçirmiş ve etkin bir İslami tepki oluşmasının yolunu açmıştır. Geri kalmışlığa, yabancılar karşısındaki ezikliğe gösterilen tepkiler daha sonra kapsamlı bir"İttihad-ı İslam" projesi olarak ortaya çıkacaktır. Sultan Abdülhamit'in de siyasi destek verdiği tamamen tepkisel hüviyetli İslam Birliği çabaları ne yazık ki beklenen gelişmeleri sağlayamamış, Suudi Arabistanda Vahhabilik, Kuzey Afrika'da Sunusilik-Mehdilik, Mısır'da Afgani'nin ve Abduh'un önderliğinde reformculuk olarak kendini göstermiştir. İslam birliği fikri sonuçta dini yönden toplumu parçalayan bir görünüm sergiler hale gelmişti.

Osmanlı aydın ve düşünürlerinin bir kısmı bu şekilde kurtuluşu İslam'a dönmekte, İslam'ın temel esasları etrafında bir bütünlük oluşturmakta ararken bir kısmı Türklüğü, bir kısmı Osmanlılığı, bir kısmı da garpçılığı öne çıkarıyordu.

İşte 1873 yılında dünyaya gelen Akif 63 yıllık ömrünün büyük bir bölümünü böylesine çalkantılı, fikri kargaşanın hüküm sürdüğü bir dönemde geçirmiştir. Akif, Panislamizm, Pantürkizm, Garpçılık, Osmanlıcılık fikirlerinin savrulduğu bu fırtınalı havada adalet, uhuvvet, musavaat nidaları arasında modernleşmenin, muasırlaşmanın arandığı siyasi ve ideolojik hatların keskinleştiği bir ortamın mütefekkiridir. Bu sıkıntılı dönemde yaşamış olmak, düşünce ufku geniş, milli hissiyatı engin, ifade gücü yüksek, duygulu ve mütefekkir bir şair olan Akif açısından büyük bir talihsizlik olmuştur. Nitekim Akif bu durumdan yakındığı bir şiirinde şöyle der:

Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm Görüp de hazanında bu cennet gibi yurdu Gül devrini görsen onun bülbül olurdum Ya Rab beni daha önce getirseydin ne olurdu

Ancak o bulanık ortamda Akif gibi bir mütefekkir söz üstadının yetişmiş olması, doğruyu görüp göstermesi bakımından dönemin insanları ve daha sonra gelen nesiller için bir kazanç olmuştur. Zira böyle bir ortamda doğru nedir, hangi yol kurtuluşa götürür, ayırt etmek güçtür. Bu ayırımı yapabilmek için ancak güçlü bir imanla beslenen keskin basirete sahip bir mütefekkir olmak gerekir. İşte Akif böyle biriydi.

Akif'in duygu ve düşünce dünyasını besleyen kaynaklara gelince bunların oldukça zengin, güçlü ve feyizli membalar olduğunu ilk sözde söylemek mümkündür. Şüphesiz ki onun fikir dünyasına ilk tohumları saçan Fatih dersiamlarından, ilmi ve düşünce ufku geniş olan babası Tahir Efendi'dir. Baytariye Mektebi'nden hocası olan doğu-batı sentezi yönünde derin ihata sahibi Miralay İbrahim Bey'i de unutmamak gerekir. Ayrıca yakın çevresinde bulunan Köse İmam Lakaplı Ali Şevki Efendi, Said Paşa İmamı Haşan Efendi de onun üzerinde etkisi bulunan diğer ilim ve irfan sahibi şahsiyetlerdir. Bunlar dışında Akif'in zihin dünyasına nüfuz eden, onun dini ve siyasi görüşlerinin şekillenmesinde etkili olan isimlere baktığımızda çok sayıda önemli kişiler karşımıza çıkmaktadır. Bunlar arasında İlim-irfan sahibi mütefekkir insanlar olduğu gibi Devlet erkânından siyaset erbabı kimseler, tasavvuf dünyasından fazilet sahibi zevat da bulunmaktadır. Bunlardan ilk akla gelenler olarak; Babanzade Ahmet Naim, Abbas Halim Paşa, Ferit Vec­ di, Muhammed Abduh, Ferid Kam, Hüseyin Avni (Ulaş), Musa Carullah, Said Halim Paşa, İzmirli İsmail Hakkı, Filibeli Ahmet Hilmi, Muhammed ikbal, Şemsettin Günaltay, Tunuslu Abdülaziz Çaviş, Haşan Basri Çantay gibi zamanın tanınmış simalarını sayabiliriz. Farklı alanlarda temayüz etmiş bu zevattan istifade eden Akif dönemin fikir zenginliği içerisinde kendisine özgün bir konum belirlemiştir. O İslam şairi unvanı ile anılacak kadar dinin içinde, Teşkilat-ı Mahsusa' da görev yapacak kadar devletin içindedir; Sultan Abdulhamid'e rahmet okuttun ruh-u iblise diyecek kadar da siyaset konusunda duyarlı ve yüreklidir. Ancak o din ile siyaseti ayrı tutmaya çalışır. Akif bir İslam şairidir, iyi bir müslümandır, İslam'ın en güzel şekilde yaşanması en büyük dileği ve davasıdır ama, siyasi anlamda o bir İslamcı değildir. İslam dünyasını birleştirerek batının karşısında eski ihtişamlı günlere kavuşma düşüncesi ile bir siyasi proje olarak ortaya atılmış olan "İttihad-ı İslam" fikrini benimsemiş olmakla birlikte hiçbir zaman onun bir siyasi aksiyonu olmamıştır. Akif, İkinci Abdülhamid'e karşı İstibdat şiirini yazmış olsa da o yönetimlerle siyasi hesaplaşma içinde olmamış ve tasvip etmediği gelişmeler hususunda eleştirilerini kendi üslubunca ifade etmiş ama yöneticilere karşı siyasi tavır ortaya koymamıştır. Onun bu tavrı sebebiyledir ki Osmanlı sonrası oluşan yeni yönetimin fikir babası olarak bilinen Ziya Gökalp Malta'da sürgünde iken yeni yönetimin pek hoşlanmadığı Akif'in şiiri Büyük Millet Meclisinde milli marş olarak kabul ediliyordu.

Akif, yenilikçi fikirlerle Devleti içinde bulunduğu durumdan kurtarmayı vadeden İttihatTerakki Cemiyeti'ne katılmaya teşvik edilmesi üzerine bir grup arkadaşı ile bu cemiyete katılmaya karar verir. Bilgi almak ve katılımı gerçekleştirmek üzere cemiyet azası Kandilli Rasathanesinin kurucusu ve ilk müdürü Medreseli ve Matematikçi Fatin Efendiye müracaat ederler. Bu zat Cemiyete girmek için yemin etmeleri gerektiğini ve ihanet edenlerin ölümle cezalandırılacaklarını bildirir. Akif "Ben böyle yemin edemem. Kayıtsız şartsız cemiyete teslim olamam. Umumi Merkezin iyi olan, ma'rufolan emirlerine itaat edeceğime söz veririm, fakat fena olan, memlekete zararlı olan emirlerine uymayı kabul edemem" demiştir. Akif'i şiirlerinden tanıyan Fatin Efendi onu dışarıda bırakmanın yanlış olacağını düşündüğünden yeminde değişiklik yaparak Akif'i Cemiyete dahil eder.

Akif, devlet memuriyetlerinde bulunup "teşkilat-ı mahsusa" da görev almış dolayısı ile devletin işlerliği ve sorunları konusunda bilgi ve fikir sahibidir. Ancak o bir fikir adamı olarak devletçi değildir. Yine İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde Burdur mebusu olarak görev yapmış olmasına, İttihat-Terakki Cemiyeti gibi siyasi amaçlı teşkilatlarda görevler üslenmesine rağmen o siyasi anlamda bir ideolog da değildir. Öte yandan Akif bilime sanata meftun, teknolojik gelişmelere, zihni ve fikri yeniliklere açık biri olmasına rağmen ne körü körüne garpçı, ne de değerleri altüst eden bir modernisttir. O iyiyi, güzeli ve faydalıyı nereden ve kinden olursa olsun almak ama kendi öz değerleri ile kendi ayakları üstünde durmak taraftarıdır. Ona göre bir şey ne sırf yeni olduğu için iyidir, ne de sırf eski olduğu için kötüdür. Makbul olmanın ölçüsü iyiliktir. Yeni olan iyi ise alınır, eski olan kötü ise atılır.

Akif'in yaşadığı dönemde revaçta olan İslamcılık (Panislamizm) düşüncesinin iki ayrı veç­hesi bulunmaktadır. Bunlardan biri siyasi veçhe yani toplumun salahı için İslam birliğinin oluşturulması, Müslümanların dini bütünlük içinde tek hedefe yönelmelerinin sağlanması düşüncesidir, ittihad-ı İslam hareketi bu düşünce istikametinde gelişen bir siyasi harekettir. Diğeri ise dini muhteva veçhesi yani İslam adına ortaya konulan yanlış fikir ve davranışlardan inanç ve kanaatlerden sıyrılarak İslam'ın asıl hüviyeti ile yeniden benimsenmesi düşüncesidir. Sait Halim Paşa'nın Fransızca olarak kaleme aldığı ve Mehmet Akif'in Türkçeye tercüme ettiği "İslamlaşmak" adlı çalışma bu düşünceyi yansıtmaktadır, işte Akif'in din-siyaset ilişkisi konusundaki tutumunu bu iki düşüncenin kesiştiği noktada aramak gerekir. Akif birinci düşünceye karşı çıkmasa da gerçek kurtuluşun ikinci düşüncede olduğu kanaatindedir. Akif Müslümanların din adına ortaya koydukları tutum ve davranışlardan şikayetçidir.

Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile Adam aldatmaksa maksat aldanan yok nafile

Akif, kendi meşrebine uymasa da siyasetin gerekli ve önemli bir meslek olduğunu, onu yürütenlerin sağlam seciyeli, üstün meziyetli kimseler olmasının toplumun salahı için gerekli olduğunu kabul eder.

Adam ister yalnız etmeye bir kavmi adam Doğru yol işte budur diye gel sen bir yürü de O zaman bak ne koşanlar göreceksin sürüde Başıboş kaldı mı zira, şaşırıp ber-mu'tad Bulamaz kendiliğinden yolu asla efrâd

Akif siyasetin ikbal ve itibar heveslerinden uzak vatan hizmeti olarak yapılmasını ister. Fakat vatana hizmeti siyasetten ayrı tutar, onu her vatandaş için kutsal bir görev olarak görür. Siyasetçi, ilim adamı, amir, memur her kim olursa olsun herkes işini iyi yapmalı birbiriyle uğraşmamalı, herkes diğerine güvenmeli, birbirinin işine müdahale etmemelidir.

Akif milli mücadele yıllarında Anadolu'yu dolaşmakta, aydın birdin adamı gibi vaazlar ve konferanslar vererek halkı milli mücadeleye teşvik etmekte, kuvayı milliye'ye katılma ve destek olma yönünde bilinçlendirmeye çalışmaktadır. Bu faaliyetlerden olarak yanında Ali Yekta Efendi1 ile birlikte içanadolu'da Kırşehir civarında bir kasabada halka konuşma yapmaktadırlar. Konuşmanın bir yerinde yaşlı bir zat söze karışarak "Evladım iyi güzel anlatıyorsunuz da Padişahlık kaldırılıp yeni bir devlet kurulacakmış, laikli mi ne diyorlar bir şey gelecekmiş. Sakın bu memlekete dinsizlik getirmesinler" der. Bunun üzerine Akif'le Ali Yekta şaşkın bir vaziyette birbirlerine bakarlar. Konuşma bitince Ali yekta Efendi "Taşrada sıradan bir vatandaş böyle bir endişe taşıyor da biz oralı bile olmuyoruz. Geri dönüp bu işin aslını öğrenelim" der. Akif geri dönme fikrini kabul etmeyerek şöyle der:

"Bu siyasilerin işidir, onlar da herhalde bizim kadar bunu düşünür ve konuya bu vatandaş kadar hassasiyet gösterirler. Bize düşen işimize devam etmektir. Eğer siyasiler hassasiyet göstermezlerse şu anda bizim itirazımız fitne çıkarmaktan başka işe yaramayacaktır. Bu gün her zamankinden daha çok fitneden uzak durma günüdür." Daha heyecanlı bir zat olan Ali Yekta Efendi Akif'in sözlerine ikna olmaz, "Sen gelmezsen gelme ben gidiyorum"diyerek Akif'i yalnız bırakıp Ankara'ya döner.

Akif'in siyasi mücadelelerden uzak durma ve siyaseti bir uzlaşma aracı olarak kabul etme yönündeki tutumun göstermesi bakımından onun kısa süren milletvekilliği dönemi iyi bir örnek teşkil etmektedir. İlk Büyük Millet Meclise Burdur Milletvekili olarak giren Akif'in mecliste hiç konuşmadığı, müzakere ve münakaşalara katılmadığı bilinir. Ancak meclis zabıtlarından Londra Konferansı müzakereleri sırasında İstanbul hükümetine telgraf çekilmesi konusunda meclise bir öneri verdiğini öğreniyoruz. Londra konferansına İstanbul ile Ankara'nın iki ayrı heyet olarak katılacak olmasının verdiği ikili durumu ortadan kaldırmak ve Ankara'nın tek muhatap ve tek yetkili olduğunun kabulünü sağlamak üzere İstanbul hükümetine son bir telgraf çekilmesi Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş ve bir metin hazırlanmıştı. Akif hazırlanan telgraf metnini sert bularak kendisi daha yumuşak ve uzlaştırıcı bir üslupla uzunca bir metin hazırlayıp meclise sunmuştur. Mustafa Kemal Paşa tarafından siyasi ve diplomatik açıdan birçok noktadan hatalı bulunan ve eleştirilen metinden kısa bir bölüm aktarmak istiyorum.

"Gerek zat-ı Şahane'nin ve gerekse bütün Cihanı İslamın malumu olmalıdır ki Büyük millet Meclisince bugün Makamı Hilafet ve Saltanatın halasını ve milletimizin istiklali tamını temin etmekten başka hiçbir gaye musavver değildir ve bunun böyle olduğunu her milletvekili ferden ferda yemin ile teyit etmiştir. Onun için bugün İstanbul'un manasız vesveselerle nazarı ecanipte milletin vahdetini kesredecek gayrimeşru bir tavır takınmasına Büyük Millet Meclisi Son derece müteessiftir. Artık bu gayrimeşru vaziyete bir an evvel hâtime vermek; bu zavallı, bu fedakar milletin mukadderatını idare etmekte bulunan Büyük Millet Meclisiyle tevhidi mesai etmek, aynı gayenin husulüne elbirliği ile çalışmak dini, vatani, milli vazaifin akdemidir."2

Akif'in telgrafta büyük Millet Meclisinin gayesini özellikle belirtmesi rastlantı değildir. Çünkü o siyaseti devlete, millete sadakat ve yönetimde uzlaşma zemini olarak görür. İstanbul yönetimini tamamen reddetme düşüncesinde olan Büyük Millet Meclisi üyelerine Hilafet ve Saltanat makamlarını kurtarmak ve ülkenin istiklalini temin etmekten başak gayeye hizmet etmeyeceklerine dair yaptıkları yemini hatırlatmaktadır.

Metnin siyasi ve diplomatik gerekçelerle haklı eleştirilere maruz kalması Akif'in bu konularda fazla bir vukufiyeti olmadığını göstermektedir. Dinin özüne, gerçeğine dönüş yönünde ısrarlı talep ve beklentilerinin dile getirmesine rağmen o dini otorite olma veya görünme iddiasında değildir. Son olarak Akif'in din-siyaset ekseninde durduğu yerin gerçekçilik, aklı selim, sağlam ve tutarlı bir mefkuredir. Onun kişiliği ile ilgili bir şey söylenecekse herhangi bir siyasi ve dini tarafa nispeti mümkün olmayan dini değerlere sadakatle sahip çıkan arı duru bir Müslümandı demek ona daha çok yakışmaktadır. Jasche onun hakkında "sağlam, sarsılmaz hatta biraz çocuksu inançlı tam bir Müslümandı" ifadesini kullanmaktadır.

Mehmet Âkif: Edebî ve Fikrî Akımlar
3. Mehmet Akif Ersoy Bilgi Şöleni’nde sunulan tebliğlerin kitap haline getirilmesi ile oluşan kitap TYB'nin 39, Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 3.kitabı
Bu haber toplam 200 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim