• İstanbul 18 °C
  • Ankara 14 °C

Taşralılar- Şehirliler

Rüstem BUDAK

İnsan ve toplumların kişiliklerini ve kimliklerini şekillendiren birçok husus bulunmaktadır. Bu hususlardan en önemlilerinden biri de taşra- şehir olgusudur. Bir yandan Taşralılar- kenardakiler- bedeviler, diğer yandan şehirliler- merkezdekiler- medeniler olarak tanımlanan sosyal yapılar dinamik olan bir süreçte oluşmaktadırlar. Bu durum sadece yönetim merkeziyetçiliği temelinde konumlamadan ziyade ekonomik- kültürel- siyasi olarak oluşan yapıdır. Sosyolojik bir olgu olarak özellikle son yüz elli yıldır toplumsal, siyasal ve kültürel tanımlamalarda kullanılmaktadır. 
Taşra merkezin dışında olanı belirtir. “sözlük anlamı; dış, dış taraf, hariç dışarı, bir ülkenin idare merkezi dışındaki yerler” (Doğan, 2002) Taşra çıkış ve gelişim olarak siyasal kaynaklı bir kavramdır. Osmanlı imparatorluğunun son döneminde modernleşmeyi toplumsal alana yaymak için İstanbul’u merkez diğer bölgeleri ise taşra kabul eden düşünceyle ortaya çıkar. Taşra kavramının dünyadaki algısı ile Türkiye’deki algısı arasında benzerlikler olduğu gibi farklılıklarda bulunmaktadır. “Taşra kavramı, çoğu toplumda merkez/ metropol(ler)le organik bütünlük oluşturan perferileri, dolayısıyla sıradan, normal bir ilişkiyi ifade ederken; Türkiye’de vurgulu hiyerarşiyi, güçlü başkalık tınısını içeren gerilim yüklü bir ilişkiyi ifade anlatır. Metropol/ merkezin idari ve siyasal etkinlikleri, nüfus yoğunluğu ya da ekonomik- ticari kültürel ağırlığı ile belirleyici konumu, olağan bir merkez- periferi ilişkisinde normal bir durum olarak algılanabilirken, bunun Türkiye taşrasında neredeyse zorla kabul ettirilmiş bir hiyerarşi gibi algılanabilmesi dikkat çekicidir. Yine olağan merkez- periferi ilişkisinde, metropoldeki hayat tarzını kendininkinin uzamında, onun farklı, karmaşık ve olsa olsa rafine biçimi olarak görülebilmesine karşılık Türkiye Taşrasının merkez/metropollerini kendine uzak, yabancı ve asıl önemlisi mütehakkim bir hayat tarzı ile onu ezen ve aşağılayan bir güç olarak niteleyebilmesi; şüphesiz “modern Türkiye”nin oluşum özelliklerinin sonucudur ama taşranın siyasal arenaya çıktığı 1946’dan bu yana –gücü, etkisi değişmekle birlikte- başlı başına bir faktör olarak ele alınmasını gerektirecek kadar ilginç ve önemlidir.(Laçiner, 2006: 15) Taşra’nın dinamik gücüyle değişime destek verdiğini, yabancılaşmayı, yozlaşmayı engellediğini savunanlar olduğu gibi toplumun medeniyet sürecine eklemlenmesini engellediği, toplumsal zihnin değişimini ve ilişkilerin olgunlaşmasını geciktirdiğini iddia edenler bulunmaktadır. Taşra sadece bölgesel değil düşünsel, yaşamsal, kültürel varlık kodlarını temel alan farklılığı ortaya çıkaran bir sürecin parçası olduğu iddia edilir.
Şehir insanların çoğalması ile birlikte topluluk halindeki yaşamın daha dinamik ve belli bir sistem içinde yapının oluştuğu, kendine ait ticaret ve sosyal hayat bakımından özgünlükler taşıyan bölgelerdir. Daimi bir insan yoğunluğunu taşımakta, yönetim olarak belli yapılar ve toplum olarak farklı sınıfları bir arada bulundurur. “Şehirciliğin başlangıcı günümüzde genellikle altı bölgede birbirinden bağımsız olarak gelişen kapsamlı bir ritüel-siyasal merkez tipiyle özdeşleştirilmektedir. Bu bölgeler Mezopatamya, Nil ve İndus Vadi¬leri, Kuzey Çin, Orta Amerika, And dağları ve Batı Afrika'daki Yoruba ülkesidir. İlk merkezler, çevrelerindeki kırsal böl¬geleri organize etme yetenekleri sayesinde -tabii ki sembolik kontrol yardımıyla şehirlerdi. Zamanla sa¬vaşlar ve diğer etkenler merkezlerde daha büyük nüfusların toplanmasına olduğu ka¬dar, daha seküler türden siyasal kontrole yönelimi başlattı. Bunlar iktidar şehirleri ve tüketici şehir¬leriydi. Ticaret ve sanayi bu şehirlerde önemsiz bir rol oynuyordu. Fakat kadim imparatorlukların şehirleri çökecek ve orta çağlarda yeni bir şehircilik Batı Avrupa'da gelişmeye başlayacaktı. Bu şehirler esas olarak ticarete dayanıyordu ve tüccarlık sa¬yesinde kuşatıldıkları feodal sosyal yapılar¬dan önemli bir özerklik ve bağımsızlık elde ettiler. The City (1958) (Şehir) adlı eserinde ideal bir tip ortaya koyan Max Weber'dir. Ona göre bir şehir halkının ana kurum olarak bir pazarı olmalıdır, fakat bundan başka bir askeri kuvvet en azından kısmen otonom bir idari ve hukuki sistemi ve şehir hayatının belirli yönlerini yansıtan bir tür işbirliği /loncalar bariz bir örnek de gerekmektedir.
(Sosyal Bilimler Ansiklobedisi) Şehirler tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar genişlik ve yaygınlığa ve etkinliğe kavuşmuş durumdadırlar. Modern dönemde artan göçlerle şehirlerde oluşan yığılma insan ve toplumların kişiliklerini geniş ve derin bir şekilde etkilemektedir.

İnsanın yaşadığı ortam ve şartlar yaşamın her türlü konum ve durumuna etki etmektedir. İnsanlar iktidar oldukları şartları doğru anlama ve yargılamada yanılgılara düşebilmektedirler. Kendi bulunduğu konum ve durumu idealize edip diğerini, ötekini hem dışlayıp hem de algısal bütünlüğünde eksik ve yanlış verilerle anlamlandırmaya çalışır. Taşralılar ve şehirlileri kendileri ve diğerleri hakkındaki düşüncelerinde de aynı yanılgıları görmekteyiz. Taşralıların- şehirlilerin yaşadığı coğrafi şartlar, merkez ile ilişkileri, oluşturdukları gelenekler ve değişim sürecinde yer aldıkları konum onları kendi şartlarında farklı bir ruh- kişilik ve kimlik kazandırmaktadır.

Taşralılar ve şehirlilerin kültür kodlarını oluşturan hususlardan biri iklim, coğrafya başta olmak üzere doğal çevre koşullarıdır. Bu üretim biçimlerinden, kültürel geleneğe ve insan psikolojisine kadar etkili olmaktadır. “İnsanların sahillerinde yaşadıkları denizin üzeri düz ve yaygın olduğundan güneşin ışın ve aydınlıkları yaşamakta oldukları yurtlarına vurduğunda, etkisi kuvvetli olur ve havasının sıcaklığı artar; bu sıcaklık tesiri ile ahalisinin hayvani ruhlarını harekete getirir ve bu harekete getirmenin bir sonucu olarak sıcaklık tenlerine yayılır, havası soğuk olan dağlarda ve dağların tepelerinde yaşayanlara nispetle sevinç ve neşeleri fazla olur.”(İbn Haldun, 1997: 204) Taşrada yaşayan insanlar doğal şartlar ve imkânlar ile hayat bütünlüğü içinde en çok yerleştirmişlerdir. Bu etkileşim dolaylı değil doğrudandır. Yaşam doğal süreçlerin elverdiği şartlarda gerçekleşir. Bu çerçevede insanların ruhsal dinamiklerini biçimlendirmektedir. Şehirdekiler doğal hayata uyum değil hâkimiyet esaslı olarak çaba gösterirler. İklimsel değişimlerin etkilerini minimize etmeye çalışırlar. Varlık mekânları çevreden soyutlanma üzerine olduğu için ışık, ses ve sıcaklık- soğukluk açısından en güçlü yalıtım sağlanmaya çalışılır. Bu ise yukarda bahse konu ettiğimiz psikolojik etkileşimi azaltmaktadır. “Köyde insan yıldızlarla süslü gök, çiçeklerle dolu kırlar, akar su, bitki ve hayvanları müşahade etmeye fırsat bulur. Her gün tabiat ve onun tezahürleriyle doğrudan doğruya temastadır. Zengin folklor, düğün adetleri, türkü ve oyunlarda, köylü, sadece seyirci olmayıp, umumiyetle aynı zamanda iştirakçı da oluyor. Bunlar sayesinde o, bir ölçüde kültürel ve estetik yaşantıya kavuşuyor. Şehir insanı ise, bundan hemen hemen tamamen yoksundur. Büyük şehrin normal sakini güzel ve orijinal olan her şeyin kaybına maruz kalmaktadır. Ekseriyetle o aynı biçimdeki kışlalara benzeyen evlerde büyür, seri imalatın çirkin mamulleriyle çevrilidir ve içi de kitle iletişim vasıtalarınca aktarılan pasif bilgilerle doldurulur. Bütün primitif milletlerde görülen “ritim” hissi modern insanlarda hemen hemen kaybolmuş durumdadır.(İzzetbegoviç, 1997: 104) İnsanlar yoksunlaştığı şeylerle yoksul bir ruha sahip olmaktadır. Zenginlik ve kazanım olarak düşündüğü şeylerin ise ondan götürdüğü değerleri hesap edememektedir.

İnsanların kişilik ve kimliklerinin belirlenmesinde taşra ve şehir olgusu ön plana gelmektedir. Her mekânın ortaya koymuş imkânlar aynı zamanda onun ruhuna ve aklına yansımaktadır. Bu çerçevede sosyoloji biliminin babası kabul edilen İbn Haldun(1334 Tunus- 1406 Kahire)’nun bazı tespitlerini paylaşmakta büyük yarar vardır. “Göçebelerin şehirlilere nispetle daha şecaatli olduklarına dair” bahiste şu tespitlerde bulunur. “Bunun sebebi şehirlilerin rahat döşeklerine yan gelmiş, nimetler ve bolluklar içine dalmış, mal ve canlarını korumayı, kendilerini idare ve memlekete hükmetmekte olan vali ve hâkimlerle bekçilere bırakmış olmaları ve kendilerini her taraftan çeviren kale duvarları içine sığınarak nefislerini güven içinde saymış olmalarıdır… Göçebelere gelince, onlar topluluklardan ayrılarak tenha mahallere çekilip kendi başlarına çöllerde, uzakta yaşadıkları ve sığınacak surları ve kaleleri bulunmadığı için kendilerini, aile ve mallarını korumaya mecburdurlar, onlar saldıranlara karşı korunma hususunda kendilerinden başka kimseye güvenmezler. Bundan dolayı göçebeler daima silah taşırlar ve yolda giderken etraflarına bakınarak yollarına devam ederler… Şiddet ve kuvvet bunlar için bir yaradılış, şecaat bir karakter olmuş, lüzumunda biri yardım isteyip harekete geçmek için çağırdığında bu kuvvet ve şecaatlerini kullanırlar…. Şehirliler bu göçebelerle beraber bulundukları zamanda kendilerini müdafaa ve korumak hususlarında hiçbir şeye teşebbüs etmezler ve her hususu göçebelerle havale ve teslim ederler… İnsan alışkanlıklarının oğludur. Onunla kaynaşıp alışmıştır. Kendi mizaç ve tabiatının oğlu değildir. Hayatta alışmış olduğu şeyler onun yaradılış ve tabiatı, onun için bir meleke ve alışkanlık olur. (İbn Haldun,1997: 1. Cilt, 314- 315) Şehirliler sorumluluğu ya paylaşmış ye da başkalarına havale etmiş halde genelde bireyselliğe dönüşen bir davranış düzlemi oluşmaktadır. Sahip olduğu şeyleri koruma ve artırma mücadelesi onun en büyük mücadelesidir. Şehirlilerin korkuları daha fazladır. Onu yaşamın her anını belirleyen kurallara bağlı olarak her şeye itaati önceleyen süreçler karşısındadır. Şehir yaşamının her anında güvenlik ve konfor kaygısı taşınmaktadır. Buna dair sorumluluğu ilk elden kendisi yüklenmez. Daha çok vergi adıyla hizmet alımı için vermek zorunda olduğu belli miktar karşılığında bunu yönetim ve gruplara havale eder. Bu ise yaşamı toplum merkezinde değil birey temelinde inşa etmeye çalışmaya gitmektedir. Taşra- göçebeler ise varlık alanını diğerinin varlığına bağladığı için bu bütünlük daha derin ve mecburi hale gelmektedir.

İnsanların düşünce ve kabullerini etkileyen öncüllerden hareketle baktığımızda taşra ve şehir olgularının belirleyiciliğinin üst seviyede olduğu görülmektedir. Din- dindarlık diğer tanımlamayla ruhsal insicam bölgesel farklılık göstermektedir. İbn Haldun bu süreçten hareketle “Göçebelerin şehir ahalisine nispetle hayır ve iyiliği kabule daha yakın bir halde olduğuna dair” bahiste insan psikolojisinin taşra- göçebe ve şehir gerçekliğine değinir. “Bunun sebebi şudur: nefis ilk yaradılışındaki hulk ve tabiatı üzere bulunduğu çağında karşılaştığı şeylerin kabule hazır bir halde bulunur. İyilik olsun kötülük olsun onun ruhuna akseder ve kalbinde yerleşir… Şehir ahalisi her çeşit lezzetler, bolluk ve genişlik içinde yaşamaya alıştıkları, dünyanın ve kendi arzu ve heveslerinin düşkünü oldukları için şehirlilerin fena ve bozuk birçok huy ve kötülükleriyle nefislerini lekelerler. Bundan dolayı iyilik yollarından o nispette uzaklaşırlar. Bunlar bu hususlarda o kadar ileri gittiler ki, onların hal ve durumlarında utangaçlık izleri görülmez, onlardan birçoklarının toplantılarında ve konuşmalarında kötü sözler kullanarak söğüp saydıklarını görüyorsun, hayâ ve utangaçlıkları, bu gibi sözleri büyükleri ve mahremleri önünde söylemelerine engel olmaz. Göçebe ve köy hayatı yaşayanlar ise ancak vücutlarını koruyabilecek miktarda dünyaya düşkün olup, nefis arzularının sebep ve vasıtalarına ve dünya lezzetlerinden hiçbirine ve sebeplerine sahip değildirler. Onların kötü yollara sapmaları ve kötü huy ve ahlakları şehirlilerinkine nispetle çok azdır. Bunlar tabii olan iyi hulk ve tabiata yakın ve kötü ve yerilen alışkanlıkların çokluğundan dolayı husule gelen alışkanlıklarından ve bunların nefislerinde yerleşip kalmasından uzaktırlar. Bundan dolayı bunların hallerini ıslah etmek şehirlilerindekine nispetle kolaydır.(İbn Haldun,1997: 1. Cilt, 311) Bu duruma çağımızdan olan mütefekkirin tesbitleri paralellik arz etmektedir. “Dindarlık şehrin büyümesiyle azalır; daha doğrusu, bu azalma insana yadırgatıcı bir tarzda tesir eden şehircilik unsurlarının birikmesiyle beraber meydana gelir. Çünkü şehir  ne kadar büyürse, üzerindeki gök de o kadar ufalır. Tabiat, çiçek ve aydınlık o kadar az; duman, beton, teknik ise o kadar çok olur. Biz de o kadar az şahsiyet, o kadar da çok kitle oluruz. Şehir ne kadar büyürse, cinayetler de o nisbette artar. Dindarlık şehrin büyüklüğüne ters, cinayetler sise doğru bir nispette bulunur.(İzzetbegoviç, 1997: 103) Hayat elde edilen imkânların dereceleriyle ölçülür ve şekillenir. İnsanın elde ettiği sadece fırsat olarak değil aynı zamanda bir tehlike olarak insanın önüne çıkar. İnsan doğal olana yaklaştığı ölçüde fıtratının sesine kulak verebilmektedir. Şehir nefis ve arzuları hareketlendirecek unsurların çoğaldığı mekândır. İnsan sürekli çoğalan ve elde ettikçe daha çok istediği bu arzularının doymak bilmeyen süreçte kendi kendine yabancılaşır. Taşralılar ise kendi varlığındaki istek ve beklentilerin düzeyi yaşamı sürdürecek sınırlar üzerinden belirlediği için bu istekler sınırlıdır. İstekler ve buna dair beklentiler onu temelde çok sınırlamaz. Bu süreç onun gerçeğe yakın bir dolayımda olmasını sağlar.

Yönetim ve siyasal iradenin teşekkülü insan davranışlarının yörüngesini belirlemektedir. Tarih boyunca insanlar siyasal hâkimiyetlerin belirlediklerine uyum veya isyan konumunda bir duruş sergileyerek kendilerini ifadelendirmişlerdir. Siyasal algıların uygulanmasında taşra ve şehir ayrımı bariz bir şekilde ortaya çıkar. “Valilerin hüküm ve emirleri altında bulunarak zulüm ve zahmetlere katlanmaları, şehirlilerin kuvvet ve şecaatlerini giderir ve onları korkaklığa alıştırarak kendilerini korumak kuvvetinden mahrum eder… Hüküm ve cezaya çarptırmalar edeb öğretmek ve terbiye etmek ve terbiye etmek kabilinden olup, küçük yaşta iken bu terbiye verilir ise, bu terbiye az çok korkutur ve itaate alıştırır, fakat şecaat ve kuvvete tesir etmez. İşte bundan dolayı çöllerin bir köşesine çekilerek yaşamakta olan göçebe Arapların hakim ve valilerin şiddetli muameleleri altında yaşayanlardan daha şecaatli olduklarını görüyoruz. Bundan başka küçük yaşlarından beri öğretmen ve üstatların terbiyesinde ilim ve hüner, sanat ve din ilimleri öğrenen ve onların terbiyelerinde yetişen kimselerde dahi, bu terbiyenin onların şecaat ve atılganlıklarını çok eksiltmiş olduğu görülüyor. Din duygusu zayıflayarak insanlar şehir hayatı yaşamaya başladıklarında hâkim ve valiler şiddetli hüküm, ceza ve kaidelerle onları idare etmeye ve din, şeriat öğretim usulüyle değil, suni surette öğretmeye başlandıktan sonra insanların şecaat ve bahadırlıklarının kuvveti eksilmiştir. Göçebeler ise hükümetin hükümleri, öğretim ve eğitiminden uzak oldukları için o dereceye inmemişlerdir.(İbn Haldun,1997: 1. Cilt, 317) Modern şehirlerde yaşam kuralların her geçen gün insan hayatını her adımda belirleyecek konuma gelmiştir. Her an bir şeye uymak zorundasınız. Uyum gösterilmediğinde dışlanır, kuralların karşılığı olan cezaya çarptırılır ve kaotik bir duruma sebep olunmaktadır. Bu kurallar büyüklüğü insan ruhundaki itaati hiçbir eleştiriye mahal vermeden derinleştirmektedir. Korku ve ceza temelinde her durumda müdahil olan ve denetleyen yapı giderek artmaktadır. Mahremiyetten söz edilemeyen zamanlardayız. 1984 romanının uzak görülen ihtimalleri yaşam gerçeğine yaklaşmış bulunmaktadır. Dinleme ve izleme teknikleri insana hiçbir özgürlük alanı bırakmaksızın kontrol etmektedir. Normal bir tepki ve talep kurulu egemen sistemce tehlike durumuna göre tanımlanmakta ardından müdahale edilmektedir. Onun içindir ki şehirliler bir korku kompleksi içinde tedbir merkezli bir yaşam algısına sahiptirler. Hak talepleri noktasında atak ve istekli değildirler. Bu noktada İbn Haldun’un bahsettiği eğitim yoluyla terbiye edilen insanların daha çok siyasal merkeze yönelik itaati güçlendirdiğini belirtmektedir. Bunun dini algıyla ilişkisi noktasında ise egemenlerin hâkimiyetini koruyacak bir zemine ait düşünce temelinde verildiği görülmektedir. Afyonlaştırılmış zihinler için din algısıda değiştirilmektedir. Bunun adı ise eğitim olmaktadır.

Medeniyet oluşumunun merkezi şehirler olarak görülür. Düşünce, inanç, kültür ve sanatın mayalandığı ortam olan şehirde, şehirliler bu özellikleri taşımakla gurur duyarlar. Şehirler toplu yaşayışın getirdiği sorumluluk ve işleyişle kendi içinde her alanda uygulama birlikteliği sağlamak için kurallar- kanunlar- gelenekler bütününde bir düzen kurar. Karmaşık sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel süreçlerin yönetildiği ve hâkimiyetini bina ettiği medeniyetler kurulur. Ayrıca üretim- tüketim dengesinin yakalanması gereken bir süreç ifadesi de olmaktadır. Cemil Meriç köylerin –taşranın- medeniyetlerin kenar yerleri olduğunu ve taşralıların medeniyetlerin oluşumuna ve gelişmesine önemli bir katkısı olmadığını düşünür. Köyde olmak- taşrada bulunmak medeniyetsel düzlemde değerleri taşıyan ve katkıda bulunan bir insan topluluğu olarak görülmez. Taşralılar bir yaşam biçimi ve değeri üretmeyen, kültür düzeyi düşük olan, sadece tüketimin bir öğesi olan unsur olarak görülürler. “Mamurluk ve medeniyet yönünden çöl ve sahralar şehir ve kasabalardan aşağı derecededir. Çünkü medeni ve yerleşik hayat için gereken ve mevcut olan nesnelerin hepsi çöl ve sahra ahalisinde bulunmaz. Sahralarda yaşayanlar gerekli nesneleri için şehirlilere, şehirliler ise ancak ikinci derecede muhtaç oldukları maddelerde sahrada yaşayanlara muhtaçtırlar. Sahralılar şehirlilere muhtaç oldukları için, şehir halkı tarafından çağrıldıkları takdirde onların hizmetlerinde bulunurlar ve onlara itaat ederler.”(İbn Haldun,1997: 1. Cilt, 390) Şehirliler yaşayış biçimlerinin ortaya koyduğu ve üstünlük ifadesi olarak gördüğü alışkanlıkların taşralılarda olmadığını görür ve bu noktada üstünlük hissine kapılır. Tüketim açısından geliştirdiği aletlerin- teknolojinin ve diğer maddelerin varlığında taşralılar bağımlılık ilişkisi içinde sadece bunları almakla kalmaz, aynı zamanda kültürünü de dolaylı olarak almak zorunda kalır. Şehirlilerin medeniyet birikimi olarak ifade edilen kazanımları ne kadarını kendi yaşamsal bütünlükleri içinde yer verdiği ise problemlidir. “Şehirlilerin sanat ve umumi olarak estetik yaşantı için daha fazla fırsat buldukları kanaati acayip yanılmalardan biridir. Şehir nüfusunun ancak çok cüzi kısmının ziyaret ettiği konser, müze ve sergiler, köylülerin muazzam güneş doğuşu veya ilkbaharda tabiatın uyanışı manzarası karşısında, belki gayri ihtiyari, yaşadıkları pek kuvvetli estetik heyecanın yerini takriben bile dolduramaz. Şehir nüfusunun en büyük kısmı en kuvvetli heyecanını futbol ve boks karşılaşmalarında bulur. Köylülerin etrafında her şey canlı ve orijinal, işçilerin etrafında ise her şey ölü ve mekaniktir. (İzzetbegoviç, 1997: 22) Şehirde görülen her şeye hâkimiyet edasıyla yaklaşılmaktadır. Şehirli sokakta, alışveriş merkezinde, sosyal alanlarda gördüğü her şeyin sahibiymiş gibi görünür. Bu inanç bir an onu sarmalarken diğer yandan bu imkânların ne kadar dışında ve yabancısı olduğunu görmemektedir. Hâlbuki var olanın çoğunun sahibi ve kullanım imkânı çok az bir grubun elindedir. Ona ise bunları sağlama ve sürdürmenin süreç ilişkileri bağlamında bir rol verilmektedir.

Şehir hayatı çatışma ve barış içinde birçok unsurun birlikte bulunduğu yerdir. Burada yaşamın maliyeti yüksektir. Egemen olan sınıflar ellerinde bulundurdukları hâkimiyetlerini alt sınıflarla paylaşmazlar. Refah düzeyi açısından büyük boşluklar oluşur. Şehirde yaşamak imkân denizinde yüzmek gibi görünse de bunlara çok az insan ulaşabilmektedir. Şehirliler her türlü imkân ve şartları görürler. Bu görme kısmi bir sahib olma duygusu da geliştirir. Gördükleri- duydukları o şeye sahipmiş gibi düşünürler. Aslında sahip olmaları çok güç olan bu duruma bu defa ulaşmak elde etmek için tüm zamanını buna hasr etmek zorunda kalırlar.  “Nüfusu çok, medeni ve bayındır olan şehirlerde refahın icabı olmak üzere tekellüflü hayat sürer… Göçebe kazanç vasıtaları az ve pazarları işlek olmayan sahralarda yaşadığı vakit az nesne ile geçinir. Kazanç temin etmek üzere onun hiçbir hüner vasıta ve parası yoktur. İhtiyaçları ve medeni hayatın icapları çok pahalı olduğu için göçebeye büyük şehirlerde yaşamak zor gelir… Göçebelerden şehirlerde yaşamayı arzu edenlerin şehirde yaşamaktan aciz oldukları çarçabuk gözükecek ve şehirde yaşamakla hakir ve zelil düşeceklerdir.(İbn Haldun,1997: 2. Cilt, 281) Taşralılar şehirlilerin yaşam biçimine özenirler. Taklit ederler. Bunu yaşamak için sabırsızlanırlar. Modern zamanda bu durum günümüz taşralılarında bulunmamaktadır. Şehirde- şehirliler gibi yaşamak için can atarlar. Günümüzde tüm şehirler yakın köyler olan gecekondular- arka sokaklar oluşmuştur. Buralarda yaşayanlar ana gövdede olanların hizmetini yaparlar. Bir süre sonra bağımsızlıklarını elde etmeye çalışırlar. Ana merkezdeki yaşam en ideal olanıdır. Bunu gerçekleştirmek için tüm ömürlerini buna adarlar.

Taşralılar ve şehirliler birbirini tamamlayan iki ana sosyal, coğrafik, kültürel, ekonomik, yaşamsal ve insani unsurlardır. Ancak bunlardan herhangi birinin diğerine hegamonik yaklaşımı bu bütünlüğü parçalayan, ayrıştıran bir durumun doğmasına yol açmaktadır. Ait oldukları ortamda ortaya koydukları değerlere herkesin ihtiyacı bulunmaktadır. Üretemediği değerleri birbiriyle alışveriş içinde katkı sağlamalıdır. Birbirleri hakkında sürekli ortaya konulan tanımlamaların arkasına sığınarak yapılan yargılar temelsiz kalmakta ve zihin kirlenmesinden öteye geçmemektedir. Bu aynı zamanda kendi kendimize yabancılaşmayı doğurmaktadır. Eksilterek yarattığımız dünyadan oluşan kayıplarımızı diğerlerinden elde edebiliriz. Üstünlük kurma mücadelesini bir yana bırakarak birbirini tanımlama, algılama ve bütünleştirme temelinde bir düşünce ve pratiğe ihtiyaç bulunmaktadır.

Kaynakça:
1-
İbn Haldun, 1997. Mukaddime- MEB Yayınları- Ankara
2- Doğan, Mehmet. 1981. Türkçe Sözlük- Vadi Yayınları- Ankara
3- İzzetbegoviç, Aliya. 2002. Doğu ve Batı Arasında İslam- Nehir Yayınları- İstanbul
4- Laçiner, Ömer, 2006. Taşraya Bakmak. Heyemola Yayınları- İstanbul
5- Sosyal Bilimler Ansiklopedisi

27.12.2011
Bu yazı toplam 3138 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim