• İstanbul 24 °C
  • Ankara 25 °C

Türkiye Türkçesinde Neler Oluyor?- 6

Önder SAATÇİ

Dil bilimi uzmanları “ilkel dil” kavramını pek kabul etmezler. Onlara göre bir topluluğun iletişimini sağlayan her dil olgundur, yeterlidir. Fakat gelgelelim, dili yapan insanlara kendi dilleri bir zaman sonra dar gelmeye başlıyor. Dili oluşturan insanlar olduğuna göre ve hayat her geçen gün yeni yeni gelişmeleri biz insanların önüne koyduğuna göre nihayet bizim yapımız olan, yani kul yapısı olan dil de değişmeye ayak uydurmak zorunda. Ya da biz zorundayız da dilin böyle bir zorunluluk içinde olduğunu öne sürüp işi biraz daha akademik bir ifadeye çeviriyoruz. Ne de olsa insanız gösterişi severiz.

Evet, dil değişmeye muhtaçtır. Yahut biz değiştikçe dilimiz de değişecektir. Hatta değişim hızı arttıkça dil bu değişmeye ayak uydurmakta zorlanabilir de. Öyle ki insanlar belki uzun asırlar boyunca, ince eleyip sık dokuyarak ortaya koymuş oldukları gramer kurallarını, bir yerden sonra, kendi elleriyle orasından burasından kemirerek, tırtıklayarak, çekiştirerek alt üst ederler. Bunda da mazurdurlar aslında. Çünkü dilin kurallarını koyanlar insanlardır. Kuralı koyan kural üzerinde tasarrufta da bulunur. Öyle değil mi? İşte, İnsanoğlu her dönemde kendi koyduğu kuralları yıka yıka bir düzine kelime yapar ve bunları dilde kullanım alanına geçirir. Şimdi isterseniz bütün bu söylediklerimizi günümüz Türkiye Türkçesinden örneklerle ete kemiğe büründürelim.

Bilirsiniz, Türkçede yapım ve çekim ekleri vardır. Atalar bunları icat ettiklerinde sakın ha, birini diğerinin yerine kullanmayın; üstelik, yapım ekinden önce çekim eklerini de getirmeyin diye sıkıca tembihlemişler ama şimdilerde dinleyen mi var? Mesela “sebep” anlamındaki neden (ne-den) kelimesinde, dil bilgisinin gözünün içine baka baka, çekim ekini yapım eki gibi kullanmışız.  Dil tartışmalarının en şiddetli olduğu yıllarda bilhassa İstanbul Edebiyat Fakültesi hocaları bu gibi kelimeleri hiç benimsememişlerdi. Haklılardı da. Dil kurallarına aykırıydı. Peki, o güne kadar bu gibi kelimeler Türkiye Türkçesinde hiç mi yapılmamıştı? Sudan sebepler, sıradan bir gün, hatta sıradanlıkgündelik yok muydu dilde? Bunlar varken farkındalık, yerindelik gibi yeni yetmeler niçin piyasaya çıkmasındı. Onların diğerlerinden eksiği neydi!.. Bu uyarılara dikkat edilseydi, her yeni kelime illa ki gramer kurallarına uyarak yapılsaydı; kâr amaçlı (amaç-ı-lı) şirket, vade farksız (vade fark-ı-sız) satış gibi ucubeler de ortaya çıkmazdı tabi. Ama bilmek lazım ki bu gibi yapılar da yalnız bugünün meselesi değil. Yani Türkiye Türkçesinde bu gibi kelimeler 19. yüzyılın sonlarında dahi yapılmıştı. Nereden mi biliyoruz? Halide Edip Adıvar’ın Kabakçekirdekçi (kabak çekirdeğ-i-ci) hikâyesinin adından. 

Bir de atalar yapım eklerini kelimelerin üzerine getirip yeni kelimeler yapın demişler; fakat birleşik kelimelerin üzerine yapım eklerini nasıl getireceğimiz hususunda bizi galiba serbest bırakmışlar. Ya da bunu dil bilgisinin bir yerlerine yazmayı unutmuşlar. Öyle olmasaydı sıradışılık, uluslararasılaşma, uluslararasılık, metinlerarasılık, tektipleştirme gibi kelimeler dilde yer bulabilir miydi? Dil mantığımız artık bu gibi kelimeleri birleşik değil, “at, iğne, taş, çocuk” gibi birer basit kelime kabul ediyor demek ki.

Peki, bu karmaşa nereden geliyor, derseniz. Bunun sebebi her şeyden önce dil bilgisinin herkes tarafından iyice bilinememesidir. İyi de herkes Türkiye Türkçesinin dil bilgisini bütünüyle bilebilir mi? Ya da bilmek zorunda mı? Bu elbette mümkün değil. Hem bu gibi kural dışı gelişmeler dilin en eski çağlarından bu yana sürüp gelmiş. Size basit bir örnek: Orta öğretime yönelik bütün dil bilgisi kitaplarında iki-ş-er, altı-ş-ar, yedi-ş-er örneklerinde “ş”nin bir kaynaştırma ünsüzü olduğu yazar. Oysa kazın ayağı öyle değil. Bütün bunların suçlusu “beş” kelimesidir. Onun sonundaki “ş” gel zaman git zaman diğerlerini de kendine benzetmiş ve bir kara kedi gibi araya girerek kendini bize kaynaştırma ünsüzü diye yutturmuş. Şimdi söyleyin bakalım: Her yeni kelime yapılırken kurallara uyulmuş mu uyulmamış mı?

Şimdi bunlara biraz da uzmanca bir izah getirmenin zamanı geldi:

Evvela şunu, okula giden herkese, papağan gibi öğretmişler: “Türkçe eklemeli bir dildir.” Fakat eklerin nasıl kullanılacağı herkes tarafından tam tamına hiçbir zaman öğrenilemeyeceği için ve dili her gün ağzımızda “sakız” ettiğimizden, ister istemez bu gibi örnekler konuşmalarımızda kendine yer buluyor. O papağan repliği var ya. O replik zamanla zihinlerimize öyle işlemiş ki artık ekleri gelişigüzel kullanmak neredeyse dilin en tabii kullanım biçimi olmuş. Bir başka deyişle, eklerin niteliği ve işlevleri arasındaki farklar gitgide eriyor. Böylece, Türkçenin eklemeli bir dil olduğu gerçeği onun önünde tehlikeli bir tuzak olarak duruyor. Tabi bunda bütün dillerde görülebilen ve dilcilerin analoji “örnekseme” dediği dil hadisesinin de payı var. Zaten, dilde tarih boyunca yapılmış her kelime bir öncekine bakılarak analoji ile yapılmıştır. O yüzden bugün de mantığımız aynı yoldan giderek yeni yeni kelimeleri aynı yola başvurarak yapıyor. Yalnız bir farkla, çekim ekiymiş, yapım ekiymiş, hangisi önce hangisi sonra gelirmiş; bunlar basit kelimelere mi yoksa birleşik kelimelere mi gelirmiş; hızla akıp giden hayatın içinde doğrusu bu gibi ayrıntıları kimsenin düşünecek hâli yok. Tabi, kültürdeki yozlaşma ve ana diline yabancılaşma da bütün bu olup bitenlerin kaynağında duruyor. Ama bunları gören pek yok.

Uzun sözün kısası, insan ana dilini oluştururken kendi koyduğu sınırları (dil bilgisi) yine kendi kaldırıyor. Garip değil mi?.. Kim bilir belki Türkçe bir zamanlar Çince gibi tek heceli bir dildi. Sonraları eklemeli bir dile dönüştü. Eğer dilin tarihinde böylesine büyük bir devrim varsa bugünkü değişmelerin  ne hükmü var acaba…  

Bu yazı toplam 51 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim